ONÜÇÜNCÜ İŞARET: Mu’cizat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem mütevatir, hem misalleri pek çok bir nev’i dahi; hastalar ve yaralılar nefes-i mübarekiyle şifa bulmalarıdır. Şu nevi mu’cize-i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), nev’i itibariyle manevî mütevatirdir. Cüz’iyatları, bir kısmı dahi manevî mütevatir hükmündedir. Diğer kısmı âhâdî ise de, ilm-i hadîsin müdakkik imamları tashih ve tahric ettikleri için, kanaat-ı ilmiye verir. Biz de pek çok misallerinden birkaç misalini zikredeceğiz:
(Şifa Mucizelerinin Altı Esası
Onüçüncü Nükteli İşaret’teki bütün şifa mucizeleri, Kur’an’ın ve nübüvvetin asli vazifeleri bağlamında şu külli hakikatleri ders verir:
- Rububiyet Dairesi: Cenab-ı Hakk’ın, insan bedenindeki her bir azayı yaratan, onları terbiye eden ve dilediği vakit adi sebeplerin ötesinde (tükürük veya nefes gibi basit vesilelerle) şifa veren Şâfî-i Hakikî olduğunu gösterir.
- Ubudiyet Dairesi: Azalarımız içinde en kıymetli olan göz ve diğer uzuvları veren Zât’ı tanımak; hastalıklara “Hastalar Risalesi”nin gözüyle bakarak sabır, şükür ve tam bir teslimiyetle O’na iltica etmektir. Hastalık ve ızdırap anında doğrudan Allah’a iltica etmek; şifayı sebeplerden değil, doğrudan Allah’ın emri ve izniyle o sebebe riayet ederek O’ndan beklemektir.
- Maddi Terakkiyatın Esasları: Tıbbın en nihai noktası olan; yaraların acısız ve iltihapsız (cerahatsiz) iyileşmesi, kopan azaların dikilmesi, kör gözlerin açılması, zihinsel engellerin ve dilsizliğin tedavisi, ağır yanıkların izsiz ve acısız şifası gibi cerrahi ve tıbbi fenlerin ulaşabileceği en son sınırları işaret eder.
- Manevi Terakkiyatın Esasları: Maddi gözün açılması gibi, küfür ve gafletle körleşmiş “kalp gözlerinin” iman nuruyla açılmasına; manevi yaraların Kur’an eczanesinden gelen ilaçlarla (Risale-i Nur gibi) tedavi edilmesine “manevi akıl” ve “kalp gözü”nün açılmasına; ruhun rezil ahlaklardan arınıp kemal bulmasına birer numunedir.
- Tohum Hükmündeki Neticeler: İstikbalde tıbbın ulaşacağı harika tedavi yöntemlerine ve âhirette hiçbir hastalığın bulunmadığı ebedi sağlık yurdu olan Cennet hallerine birer çekirdektir.
- Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: Bu mucizeler, Peygamberimiz’in elinin bir “Eczane-i Rahmani” olduğunu ispat ederek müminlerin imanını kemale erdirir, insanları hidayete sevk eder ve davasındaki sadakatini güneş gibi gösterir.)
Birinci Misal: Allâme-i Mağrib Kadı-yı Iyaz, Şifa-i Şerif’inde, ulvî bir an’ane ile ve müteaddid tarîklerle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hâdimi ve bir kumandanı ve Hazret-i Ömer’in zamanında ordu-yu İslâmın baş kumandanı ve İran’ın fâtihi ve Aşere-i Mübeşşere’den olan Hazret-i Sa’d İbn-i Ebî Vakkas diyor:
Gazve-i Uhud’da ben Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında idim. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gün kavsi kırılıncaya kadar küffara oklar attı. Sonra bana okları veriyordu. “At!” diyordu. Nasl’sız, yani okun uçmasına yardım eden kanatları olmayan okları verirdi. Ve bana emrederdi: “At!” Ben de atardım. Kanatlı oklar gibi uçardı, küffarın cesedine yerleşirdi. O halde iken, Katade İbn-i Nu’man’ın gözüne bir ok isabet etmiş, gözünü çıkarıp, gözünün hadekası yüzünün üstüne indi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek, şifalı eliyle onun gözünü alıp, eski yuvasına yerleştirip, iki gözünden en güzeli olarak, hiçbir şey olmamış gibi şifa buldu. Şu vakıa çok iştihar etmiş. Hattâ Katade’nin bir hafidi, Ömer İbn-i Abd-il Aziz’in yanına geldiği vakit, kendini şöyle tarif etmiş: “Ben öyle bir zâtın hafidiyim ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun çıkmış gözünü yerine koyup, birden şifa buldu. En güzel göz o olmuş.” diye, nazm suretinde
{(Haşiye):
اَنَا ابْنُ الَّذِى سَالَتْ عَلَى الْخَدِّ عَيْنُهُ ٭ فَرُدَّتْ بِكَفِّ الْمُصْطَفَى اَحْسَنَ الرَّدِّ فَعَادَتْ كَمَا كَانَتْ ِلاَوَّلِ اَمْرِهَا ٭ فَيَا حُسْنَ مَا عَيْنٍ وَيَا حُسْنَ مَا رَدٍّ
Hazret-i Ömer’e söylemiş; onun ile kendini tanıttırmış.
Hem nakl-i sahih ile haber verilmiş ki: Meşhur Ebî Katade’nin, Yevm-i Zîkarad denilen gazvede, bir ok mübarek yüzüne isabet etmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mübarek eliyle meshetmiş. Ebî Katade der ki: “Kat’iyyen ve aslâ ne acısını ve ne de cerahatini görmedim.”
(Katade ibn Numan’ın Gözünün İyileşmesi ve Ebi Katade Misali
- Rububiyet: Uhud’da yerinden çıkan bir gözün, Efendimiz’in mübarek eliyle yerine konulup eskisinden daha güzel hale Cenab-ı Hakk’ın kudretiyle ve Şafi isminin tecellisiyle getirilmesi, Allah’ın gözdeki mutlak tasarrufunu ve iade kudretini gösterir.
- Ubudiyet: Göz gibi en kıymetli emaneti vereni tanıyıp, o azanın şifasını doğrudan doğruya Mün’im-i Hakikî’den bilerek şükretmektir.
- Maddi/Manevi Terakki: Göz ameliyatlarında en hızlı ve kusursuz neticeyi alabilme ufkuna; manen ise eşyanın hakikatini görmeyi perdeleyen engellerin kalkmasına işarettir.
- İrşad: Bu vakanın Katade’nin torunları tarafından iftiharla nakledilmesi, mucizenin nesiller boyu hidayete vesile olan bir sened olduğunu ispat eder.)
İkinci Misal: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Gazve-i Hayber’de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Aliyy-i Haydarî’yi bayraktar tayin ettiği halde, Ali’nin gözleri hastalıktan çok ağrıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tiryak gibi tükürüğünü gözüne sürdüğü dakikada, şifa bularak hiçbir şey kalmadı. Sabahleyin Hayber Kal’asının pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup, Kal’a-i Hayber’i fethetti.
(Hz. Ali’nin Göz Ağrısının Hayber’de Şifası
- Rububiyet: Şiddetli göz ağrısının, Efendimiz’in tükürüğünü (tiryak gibi) sürmesiyle o anda geçmesi, Allah’ın en basit vesilelerle en ağır dertleri izale edebileceğini gösteren bir Rububiyet tecellisidir.
- Ubudiyet: Hz. Ali’nin hastalığa sabretmesi arkasında Eyyüb Aleyhisselam gibi bizim de hastalıklara sabretmemiz ve şifanın Allah’tan geldiğini bilmemiz. Kulluğun bir muktazisidir.
- Maddi Terakki: Tıpta tesiri anında görülen “tiryak” hükmündeki ilaçların keşfine ve biyolojik iyileşmenin en yüksek süratine işaret eder.
- Manevi Terakki: Hz. Ali’nin bu şifadan sonra Hayber’in koca demir kapısını söküp kalkan yapması; manevi şifaya kavuşan bir müminin, küfür kalelerini yıkacak bir kuvvete erişeceğini ders verir.)
Hem o vakıada, Seleme İbn-i Ekva’ın bacağına kılınç vurulmuş, yarılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona nefes edip, birden ayağı şifa bulmuş.
(Seleme ibn Ekva’nın Bacağındaki Kılıç Yarasının İyileşmesi
- Rububiyet: Hayber’de bacağı derin bir kılıç darbesiyle yarılan Seleme’nin, Efendimiz’in nefes etmesiyle birden şifa bulması arkasında Cenab-ı Hakk’ın hava zerresindeki Rububiyetini göstermektedir.
- Maddi/Manevi Terakki: Yaraların cerahat (iltihap) bağlamadan ve acı hissetmeden ani tedavisine işaret eder.
- Manen ise; “enaniyet”, “ırkçılık” veya “dünya hırsı” gibi kılıç darbeleriyle yaralanıp hakikat yolunda yürüyemez hale gelen ayakların, Nebevi nefesle (sünnetle) iyileşip tekrar cihat meydanına dönmesidir.)
Üçüncü Misal: Başta Nesaî olarak erbab-ı Siyer, Osman İbn-i Huneyf’ten haber veriyorlar ki: Osman diyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir a’ma geldi, dedi: “Benim gözlerimin açılması için dua et.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona ferman etti:
فَانْطَلِقْ وَتَوَضَّاْ ثُمَّ صَلِّ رَكْعَتَيْنِ وَقُلِ اللّٰهُمَّ اِنِّى اَسْئَلُكَ وَاَتَوَجَّهُ اِلَيْكَ بِنَبِىِّ مُحَمَّدٍ نَبِىِّ الرَّحْمَةِ يَا مُحَمَّدُ اِنِّى اَتَوَجَّهُ بِكَ اِلَى رَبِّكَ اَنْ يَكْشِفَ عَنْ بَصَرِى اَللّٰهُمَّ شَفِّعْهُ فِىَّ
O gitti öyle yaptı, geldi. Gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük.
(Ama (Kör) Bir Zatın Gözlerinin Açılması
- Rububiyet: Allah’ın, dua ve teveccüh vasıtasıyla sebepleri nasıl değiştirdiğini ve görme fiilini yarattığını gösterir.
- Ubudiyet: Şifanın şahıslardan değil, doğrudan Allah’tan istenmesi gerektiğini ders verir. Efendimiz’in bu zata öğrettiği namaz ve dua usulü, kulun Rabbine olan en yüksek teveccüh halidir.
- İrşad: Maddi körlükten kurtulmak gibi, hadiselerin ve eşyanın arkasındaki ilahi hikmetleri göremeyen “manevi körlerin” de samimi bir niyet ve abdest/namaz ile gözlerinin açılacağına bir irşat dersidir.)
Dördüncü Misal: Büyük bir imam olan İbn-i Vehb haber veriyor ki: Gazve-i Bedr’in ondört şehidinden birisi olan Muavviz İbn-i Afra’, Ebu Cehil ile döğüşürken; Ebu Cehil-i Laîn, o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükürüğünü ona sürdü; birden şifa buldu. Yine harbe gitti, şehid oluncaya kadar harbetti.
Hem yine İmam-ı Celil İbn-i Vehb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb İbn-i Yesaf’ın omuz başına bir kılınç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun kolunu omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifa bulmuş.
İşte şu iki vakıa, çendan âhâdîdir ve haber-i vâhiddir; fakat İbn-i Vehb gibi bir imam tashih etse, Gazve-i Bedir gibi bir menba’-ı mu’cizat olan bir gazvede olsa, hem bu iki vakıayı andıracak çok misaller bulunsa; elbette şu iki vakıa, kat’î ve vaki’dir denilebilir.
(Muaviz ibn Afra ve Hubeyb’in Bedir’deki Yaraları
- Rububiyet: Ebu Cehil tarafından kesilen bir elin veya omuz başından ayrılan bir kolun, Peygamberimiz tarafından yerine yapıştırılıp tükürük sürülerek iyileştirilmesidir.
- Maddi Terakki: Uzuv nakli ve kopan parçaların sinir ve doku bütünlüğünün anında sağlanması noktasında tıbbın ulaşabileceği mucizevi bir hedeftir.
- Manevi Terakki: Cihat ederken alınan yaraların, Nebevi elin temasıyla birer şeref madalyasına dönüşmesi ve kulun bu şevkle şehadete kadar hizmete devam etmesidir.)
İşte ehadîs-i sahiha ile sübut bulan belki bin misal var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübarek eli ona şifa olmuş.
Bu parça altun ve elmas ile yazılsa liyakatı var
Evet sâbıkan bahsi geçmiş:
Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi;
(Avuçta Küçük Taşların Tesbihatı (Zikirhane-i Sübhani)
- Rububiyet Dairesi: En küçük madde birimi olan ve “camid” (cansız) zannedilen taşların dahi Allah’ı tanıdığını ve O’nun emriyle konuşabildiğini ispat eder.
- Ubudiyet Dairesi: Mevcudatın lisan-ı hal ile yaptığı tesbihatı işitmek, onlara tercüman olmak ve bu marifetle Allah’ı takdis etmektir.
- Maddi/Manevi Terakki: Maddenin atomik yapısındaki enerjinin ve “lisanının” keşfedilmesine; manen ise kainatın bir zikirhane olduğunu anlamaya işarettir.
- Tohum/İstikbal: Cansız maddelerin insanın sinyallerine boyun eğeceği teknolojik ufuklara ve her şeyin canlı olacağı Cennet hayatına birer çekirdektir.
- İrşad: Kalbi taşlaşmış insanlara, taşın bile Peygamber’i tanıdığını göstererek hidayet kapısını açar.)
وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde onları inhizama sevketmesi;
(Bir Avuç Toprakla Ordunun Mağlup Edilmesi (Cephane-i Rabbani)
- Rububiyet Dairesi: “Attığın vakit sen atmadın, ancak Allah attı” sırrıyla, zerrelerin sevk ve idaresinin tamamen İlahi kudretin elinde olduğunu gösterir.
- Ubudiyet Dairesi: Başarıyı kendinden bilmeyip gurur, kibir ve enaniyetten kurtularak tam bir teslimiyetle şükretmektir.
- Maddi/Manevi Terakki: Maddenin zerrelerinin tekvini emirlere tabi olduğunu anlayarak savunma teknolojilerinde (balistik vb.) nihai hududa işaret eder.
- Tohum/İstikbal: Maddeten küçük bir kuvvetle büyük orduları etkisiz bırakacak teknolojilere; manen ise Risale-i Nur gibi eserlerin inkarcıların fikirlerini yerle bir edip “yüzlerini kara çıkartmasına” işarettir.
- İrşad: Kudret-i beşerin bittiği yerde İlahi inayetin yetiştiğini ispat ederek tevekküle irşad eder.)
وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ nassı ile aynı avucunun parmağıyla Kamer’i iki parça etmesi;
(Parmak İşaretiyle Ayın İkiye Bölünmesi (Celal Tecellisi)
- Rububiyet Dairesi: Cenab-ı Hakk’ın semavi ecram ve gezegenler üzerindeki mutlak hakimiyetini ve onları bir memur gibi bir parmak işaretiyle döndürdüğünü ilan eder.
- Ubudiyet Dairesi: Ayın Peygamber’in makamına şehadet etmesiyle gelen tam bir iman halidir; kulun kainatın sultanına olan intisabıdır.
- Maddi/Manevi Terakki: Uzay ilimlerinde (astronomi) ve eşyaya hükmetme noktasında beşerin ulaşabileceği en uzak hedefi işaret eder.
- Tohum/İstikbal: Bu mucize bir parçasının “velayete” bir parçasının “risalete” bakmasıyla, sair insanların ruhen Kab-ı Kavseyn makamına kadar yükselebileceğine dair bir müjdedir.
- İrşad: Nübüvveti bütün dünyaya ilan eden külli bir hidayet meşalesidir.)
Ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi;
(On Parmaktan Su Akması (Cemal Tecellisi)
- Rububiyet Dairesi: Suyu ve hayatın kaynağını yaratan Allah’ın, en zıt tabiatlardan (kuru kemikten rutubetli su) rızık ihsan edebileceğini gösteren bir Rububiyet tasarrufudur.
- Ubudiyet Dairesi: Nimeti sebeplerden değil, doğrudan “Hazine-i Gayb”dan bilerek Allah’a “Rezzak” ismiyle şükretmektir.
- Maddi/Manevi Terakki: Hidroloji ve ziraat ilimlerinin nihai hedeflerine; manen ise Peygamber’in lisanından akan “hidayet suyunun” ruhları ebediyen doyurmasına işarettir.
- Tohum/İstikbal: Çöllerin bağ ve bahçeye dönmesi gibi maddi neticeler ile ahirzamanda Risale-i Nur’un marifet suyuyla kalpleri diriltmesine bir tohumdur.
- İrşad: Hz. Musa’nın taştan su akıtmasından daha üstün bir mucize ile Peygamberimizin makamını tasdik ettirir.)
Ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması,
(Hastalara ve Yaralılara Şifa Olması (Eczane-i Rahmani)
- Rububiyet Dairesi: Her derde deva veren Şâfî-i Hakikî olan Allah’ın, insan bedeni üzerindeki mutlak terbiyesini ve şifasını gösterir.
- Ubudiyet Dairesi: Hastalıklara “sabır ve şükür” ile mukabele etmek; kendi aczini anlayıp Şâfî ismine iltica etmektir.
- Maddi/Manevi Terakki: Tıbbın en nihai noktası olan acısız, cerahatsiz iyileşme ve organ iadesi gibi cerrahi zirvelere işaret eder.
- Tohum/İstikbal: Maddeten tıbbın harika keşiflerine; manen ise dalalet ve sefahat yaralarını Kur’an eczanesinden (Risale-i Nur) gelen ilaçlarla tedavi etmeye işarettir.
- İrşad: Peygamber’in elinin bir “rahmet eczanesi” olduğunu ispat ederek, manevi dertlerine derman arayanları hidayet nuruna sevk eder.
Netice: Bu mübarek elin her bir parmağı, kainatın bir nevinin (cemadat, semavat, mahlukat) O’nu tanıdığına dair birer şahittir; bu ele biat edenler ise ebedi bir saadete namzet, en bahtiyar insanlardır.)
Elbette o mübarek el, ne kadar hârika bir mu’cize-i kudret-i İlahiye olduğunu gösterir.
- Güya ahbab içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhanîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler.
- Ve a’daya karşı küçücük bir cephane-i Rabbanîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur.
- Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmanîdir ki, hangi derde temas etse derman olur.
- Ve celal ile kalktığı vakit, Kamer’i parçalayıp Kab-ı Kavseyn şeklini verir;
- Ve cemal ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer.
Acaba böyle bir zâtın bir tek eli, böyle acib mu’cizata mazhar ve medar olsa; o zâtın Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve davasında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedahet derecesinde anlaşılmaz mı?..
(Bu beş sınıf mucizenin Risale-i Nur perspektifiyle derinlemesine izahı ve Kur’an’ın asli vazifelerine tatbiki şöyledir:
- Zikirhane-i Sübhani: Risale-i Nur, kâinattaki mevcudatın tesbihatlarının dizildiği nurdan bir ibrişimdir; en camid şeylerin bile zikrettiğini ispat ederek kâinatı bir zikir halkası şeklinde gösterir.
- Cephane-i Rabbani: Risale-i Nur, insanlar nazarında adi gözüken “taş ve toprak” (kâinat kitabındaki kudret mu’cizelerini) hükmündeki delilleri düşmanın yüzüne atarak inkârcı fikirlerin “yüzlerini kara çıkartır” ve onları ilmi meydanda hezimete uğratır.
- Eczane-i Rahmani: Risale-i Nur, Kur’an-ı Hakim’in feyzinden iktibas edilen birer “şifa kavanozu” hükmündedir; felsefe ve zındıka bataklığında yaralanmış ruhlara binlerce kudsi şifa sunar.
- Nişane-i Celal: Risale-i Nur, Şakk-ı Kamer’in velayet ve risalet vecihlerini izah ederek insanlığı manen Kab-ı Kavseyn makamına çıkartacak yolu ve usulü gösterir.
- Çeşme-i Rahmet-i Cemal: Risale-i Nur, o mübarek elin bu asırdaki mücessem hali olarak her yerden iman ve marifet suyunu çıkartıp ehli imanın istifadesine sunar.
Netice itibarıyla; bu mübarek elin her bir parmağı kâinatın bir nevinin O’nu tanıdığına şahitlik ederken, bu ele (ve bu asırdaki yansıması olan Risale-i Nur’a) biat edenlerin ne kadar bahtiyar olduğu bedahat derecesinde anlaşılır.)
Bir Sual: Deniliyor ki: Sen çok şeylere mütevatir dersin, halbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz. Mütevatir birşey böyle gizli kalmaz?
Elcevab: Ülema-i Şeriat yanında çok mütevatir ve bedihî şeyler var ki, onlardan olmayana göre meçhuldür. Ehl-i hadîs yanında da çok mütevatir var, sairlerin yanında âhâdî de olmuyor ve hâkeza… Her fennin ehl-i ihtisası, o fenne göre bedihiyatı, nazariyatı beyan edilir. Umum halk ise, o fennin ehl-i ihtisasına itimad eder, teslim olur veya içine girer, görür. Şimdi haber verdiğimiz hakikî mütevatir veya manevî mütevatir veya tevatür hükmünde kat’iyyeti ifade eden vakıalar, hem ehl-i hadîs, hem ehl-i şeriat, hem ehl-i Usûlüddin, hem ekser tabakat-ı ülemada hükmünü öyle göstermiş. Gaflette bulunan avam veya gözünü kapayan nâdanlar bilmezlerse, kabahat onlara aittir.
(Mütevatir olan bir hakikatin bazı insanlarca “gizli” veya “bilinmiyor” gibi algılanması, o meselenin mahiyetinden değil, insanların o sahadaki ihtisas (uzmanlık) ve dikkat seviyelerinden kaynaklanır.
1. İhtisas ve Ehliyet Farkı
Her fennin ve ilmin kendine has, o ilmin uzmanları yanında bedî (apaçık) ve mütevatir (kesin) olan gerçekleri vardır.
- Ulema-i Şeriat yanında çok mütevatir ve bedî meseleler vardır ki, o ilimle meşgul olmayan avam tabakası için meçhul veya gizli kalabilir.
- Ehli Hadis yanında pek çok hadise mütevatir derecesinde kesin iken, bu sahada derinleşmemiş kişiler için bu bilgiler ya tek bir yolla gelmiş (ahadi) gibi görünür ya da hiç duyulmamıştır.
2. Fenlerin Kendi Bedîiyatı (Açık Hakikatleri)
Her ilim dalında, o işin mütehassısları neyin bedî (kesin/açık), neyin nazari (yoruma dayalı) olduğunu tefrik ederler. Bir uzman için güneş gibi aşikâr olan bir bilgi, o fenne yabancı olan biri için “nazari” veya “meçhul” kalabilir. Bu durum bilginin gizli olmasından değil, muhatabın o bilgiye ulaşacak “daha derin bir nazara” sahip olmamasındandır.
3. Halkın İtimat ve Teslimiyeti
Umum halk, her ilmin uzmanı olamayacağı için, kendi bilmediği sahalarda o işin ehli ihtisasına itimat etmek ve teslim olmak durumundadır. Bir kişi ya bizzat o ilmin içine girip hakikati tahkik ederek bedî ve nazari olanı birbirinden ayırmalı ya da o sahanın dâhî imamlarının (Buhari, Müslim vb.) ortak hükmüne (tevatürüne) güvenmelidir.
4. Gaflet ve İlgisizlik Faktörü
Mütevatir haberlerin bir kısım insanlarca bilinmemesinin bir diğer sebebi ise gaflet veya cehalettir. Bu kadar kesin ve şaşalı hakikatleri (mucizeleri) bilmeyen veya gözünü kapayanlar için, “Kabahat onlara aittir” zira hakikat ortadadır ancak muhatap ona bakmamaktadır.
Hülâsa; Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) mucizeleri gibi hadiseler; hadis, şeriat ve usulüddin imamları gibi yüz binlerce ehli tahkik yanında mütevatir ve bedî birer hakikattir. Bu bilgilerin uzman olmayanlarca bilinmemesi, o gerçeklerin mütevatir olmasına halel getirmez; sadece muhatabın o sahadaki eksikliğini gösterir.)
Beşinci Misal: İmam-ı Bagavî tahrici ve tashihi ile haber veriyor ki: Aliyy-ibn-il Hakem’in Gazve-i Hendek’te küffarın darbesiyle ayağı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshetti. Dakikasında öyle şifa buldu ki, atından inmedi.
Altıncı Misal: Başta İmam-ı Beyhakî, ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: İmam-ı Ali gayet hasta idi. Izdırabından kendi kendine dua edip inliyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, dedi: اَللّٰهُمَّ اشْفِهِ Ve ayağıyla Hazret-i Ali’ye dokundu, “Kalk!” dedi. Birden şifa buldu. İmam-ı Ali der ki: “Ondan sonra o hastalığı hiç görmedim.”
(Hz. Ali’nin Şiddetli Hastalığının Şifası
Rububiyet: Hz. Ali’nin ızdırabından inlediği bir anda, Efendimiz’in duası ve ayağıyla dokunmasıyla “birden” şifa bulmasıdır. Allah, hastalığı da şifayı da ani olarak dilediğine verme Rububiyetine sahiptir.
Ubudiyet: Hz. Ali’nin ızdırap içinde “Ya Rabbi sabır ver veya bu sıkıntıyı gider” diye dua etmesi, tam bir kulluk halidir. Şifayı veren Allah’ı tanımak ve O’na minnettarlıkla şükretmek ubudiyetin esasıdır.
Maddi Terakki: Tıbbın, en dehşetli hastalıkları ani ve “defi” olarak iyileştirebilecek usul ve ilaçları bulabileceğine teşviktir.
İrşad: Hz. Ali’nin bu mucizeden sonra o hastalığı bir daha hiç görmemesi, Nebevi duanın makbuliyetini ve devam ettiğini gösterir.)
Yedinci Misal: Şürehbil-el Cuhfî’nin meşhur kıssasıdır ki: Avucunda etten bir ur vardı ki, kılıncı ve atın dizginini tutamıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle avucundaki uru meshetti ve mübarek eliyle oğdu. O urdan hiçbir eser kalmadı.
(Şürehbil el-Cuffi’nin Avucundaki Ur
Rububiyet: Elinde kılıç tutmasına engel olan etten bir urun, Efendimiz’in eliyle meshedilip ovulmasıyla tamamen yok olmasıdır. Allah’ın, maddenin yapısını dilediği an değiştirebildiğini gösterir.
Ubudiyet: Şürehbil’in cihat etmek (kılıç tutmak) maksadıyla bu şifayı istemesi ve Allah’ın elçisinin eline teslim olması ubudiyettir.
Maddi Terakki: Kanserli dokuların veya tümörlerin cerrahi müdahale olmadan, ışın veya benzeri yöntemlerle (temsilen elin temasıyla) yok edilebilmesi teknolojisine işarettir.
Manevi Terakki: Ruhun üzerindeki manevi “ur”ların (kötü huyların) Kur’an eczanesiyle temizlenmesine birer misaldir.)
Sekizinci Misal: Altı çocuğun herbiri ayrı ayrı birer mu’cize-i Ahmediyeye mazhar oldu.
Birincisi: İbn-i Ebî Şeybe (muhakkik-i kâmil ve muhaddis-i meşhur) haber veriyor ki: Bir kadın bir çocuğu, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına getirdi. O çocukta bir bela vardı, konuşmuyordu, aptal idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir su ile mazmaza etti, elini yıkadı. O suyu kadına verdi, çocuğa içirsin ferman etti. Çocuk o suyu içtikten sonra, hastalığından ve belasından bir şey kalmadı. Öyle bir akıl ve kemal sahibi oldu ki, ukalâ-yı nâsın fevkine çıktı.
İkincisi: Nakl-i sahih ile, Hazret-i İbn-i Abbas demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mecnun bir çocuk getirildi. Mübarek elini onun göğsüne koydu; birden çocuk istifra’ etti. İçinden küçük hıyar kadar siyah bir şey çıktı, çocuk şifa bulup gitti.
Üçüncüsü: İmam-ı Beyhakî ve Nesaî nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki: Muhammed İbn-i Hâtib isminde bir çocuğun koluna kaynayan tencere dökülmüş, bütün kolunu yakmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshedip tükürüğünü sürdü, dakikasında şifa buldu.
Dördüncüsü: Büyümüş fakat lisanı yok, büyükçe bir çocuk Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına geldi. Çocuğa ferman etmiş: “Ben kimim?” Hiç konuşmayan dilsiz çocuk, اَنْتَ رَسُولُ اللّٰهِ deyip tekellüme başlamış.
Beşinci çocuk: Âlem-i yakazada Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’la mükerrer surette müşerref olan Celaleddin-i Süyutî ve asrın imamı tahric ve tashih ile Mübarek-ül Yemame ismiyle meşhur bir zâtı, daha yeni dünyaya geldiği vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına getirmişler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona müteveccih olmuş. Çocuk tekellüme başlamış, اَشْهَدُ اَنَّكَ رَسُولُ اللّٰهِ demiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm “Bârekâllah” demiş. Çocuk ondan sonra büyüyünceye kadar daha konuşmamış. O çocuk, bu mu’cize-i Ahmediyeye ve “Bârekâllah” dua-yı Nebevîsine mazhar olduğundan, “Mübarek-ül Yemame” ismiyle şöhret bulmuş.
Altıncı çocuk: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk, namazını kat’edip geçtiğinden, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm اَللّٰهُمَّ اقْطَعْ اَثَرَهُ demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.
(Çocuklar Üzerindeki Şifa Mucizeleri
Konuşamayan ve Aptal Olan Çocuk: Efendimiz’in mazmaza ettiği (ağzında çalkaladığı) suyun içirilmesiyle çocuk hem konuşmuş hem de insanların en akıllısı olmuştur. Bu, tıbbın zihinsel engel ve dilsizlik üzerindeki en nihai tedavi sınırına işarettir.
Mecnun (Deli) Çocuk: Efendimiz’in elini göğsüne koymasıyla çocuğun istifra edip içinden siyah bir parça çıkması ve iyileşmesidir. Bu, akıl hastalıklarının maddi bir temelinin olabileceğine ve psikolojik tedavinin fenlerdeki önemine işaret eder.
Yanan Çocuk (Muhammed b. Hatib): Koluna kaynayan tencere dökülen çocuğun, Efendimiz’in tükürüğünü sürmesiyle “dakikasında” şifa bulmasıdır. Bu, yanık tedavisinde acısız ve izsiz iyileşmenin nihai hedefidir.
Dilsiz Çocuk: Hiç konuşamayan bir çocuğun, Efendimiz’in sorusu üzerine “Sen Allah’ın Resulüsün” diyerek kelama başlamasıdır.
Yeni Doğan Mübarekü’l-Yemame: Daha yeni doğmuşken Efendimiz’in huzurunda konuşup şehadet etmesi, Hz. İsa’nın beşikte konuşması mucizesinin bir cilvesidir.
Beddua Alan Hırçın Çocuk: Namazın kudsiyetini ihlal eden çocuğun, Efendimiz’in bedduasıyla yürüyemez hale gelmesidir. Bu, Rububiyetin izzet ve celal tarafını göstererek mukaddesata hürmeti ihtar eden bir irşad dersidir.)
Yedinci çocuk: Çocuk tabiatında hayâsız bir kadın, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemek yerken lokma istemiş, vermiş. Demiş: “Yok, senin ağzındakini istiyorum.” Onu da vermiş. O gayet hayâsız kadın, o lokmayı yedikten sonra, en hayâlı kadın ve Medine kadınlarının fevkinde bir hayâ sahibi oldu.
(Hayasız Kadının İffetli Hale Gelmesi
Rububiyet: Kötü ahlaklı bir kadının, Efendimiz’in ağzındaki lokmayı yedikten sonra Medine kadınlarının en hayalısı (iffetlisi) olmasıdır. Allah’ın, bir lokma vasıtasıyla ruhun karakterini değiştirebilme gücünü gösterir.
Manevi Terakki: Sünnet-i Seniyye ve Kur’an hakikatlerinin (lokma hükmünde) ruha girmesiyle, en kötü huyların yerini en ulvi ahlaka bırakacağına işarettir.)
İşte bu sekiz misal gibi, seksen değil, belki sekizyüz misalleri var. Çoğu kütüb-ü Siyer ve ehadîste beyan edilmiştir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübarek eli Hakîm-i Lokman’ın bir eczahanesi gibi ve tükürüğü Hazret-i Hızır’ın âb-ı hayat çeşmesi gibi ve nefesi Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın nefesi gibi meded-res ve şifa-resan olsa ve nev’-i beşer çok musibet ve belalara giriftar olsa; elbette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hadsiz müracaatlar olmuş. Hastalar, çocuklar, mecnunlar pek kesretli gelmişler, cümlesi şifa bulup gitmişler. Hattâ kırk defa hacceden ve kırk sene sabah namazını yatsı abdestiyle kılan, Tâbiînin azîm imamlarından ve çok sahabelerle görüşen, Taus denilen Ebu Abdurrahman-il Yemanî, kat’iyyen haber verir ve hükmeder ve demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ne kadar mecnun gelmişse, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sinesine elini koymuş ise, kat’iyyen şifa bulmuştur; şifa bulmayan kalmamış.
İşte Asr-ı Saadete yetişmiş böyle bir imam, böyle kat’î ve küllî hükmetmişse; elbette ona gelen hiçbir hasta kalmamış ki, illâ şifa bulmuş. Madem şifa bulmuş, elbette müracaatlar binler olacaktır.
(Hülasa: Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) mübarek eli bir “Zikirhane-i Sübhani”, tükrüğü Hz. Hızır’ın ab-ı hayatı ve nefesi Hz. İsa’nın şifası gibidir. Bu mucizeler, her asırda manen yaralanmış insanları Risale-i Nur gibi “Kur’an kavanozlarındaki” ilaçlara yönlendirerek hidayet ve şifa bulmalarına vesile olmaktadır.
Ali İhsan Talu Abi, günümüzde tıpta tedavisi olmadığı düşünülen üç temel rahatsızlık üzerine tedavi çalışmaları yürüttüğünü ifade etmiştir. Bu çalışma alanları şunlardır:
Konuşamayan insanlar: Konuşma yetisi olmayan bireylerin tedavisi üzerine odaklanmaktadır. Hatta bu çalışmalar neticesinde, daha önce konuşamayan bir kişinin şu anda Allah’ın izniyle konuşabildiği ve Risale-i Nur okuduğu belirtilmektedir.
Sara hastalığı: Tıpta tedavisi güç olan sara (epilepsi) hastalarının iyileştirilmesi üzerine çalışmalar yapmaktadır.
Tavuk körlüğü (Gece körlüğü): Halk arasında tavuk körü olarak bilinen, akşamları görme yetisini kaybeden veya gözü kapanan kişilerin tedavisiyle ilgilenmektedir.
Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) dilsiz ve akli dengesi yerinde olmayan bir çocuğu mucizevi bir şekilde iyileştirmesi gibi vakaların, tıbbın ulaşabileceği en nihai noktaları göstermesine binaen Ali İhsan Talu Abi de bu teşvik doğrultusunda hareket etmiştir.)
ONDÖRDÜNCÜ İŞARET: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın enva’-ı mu’cizatından bir nev’-i azîmi, duasıyla zahir olan hârikalardır. Evet şu nevi, kat’î ve hakikî mütevatirdir. Cüz’iyat ve misalleri o kadar çoktur ki, hesab edilmez. Misallerin çokları var ki, onlar da mütevatir derecesine çıkmışlar. Belki tevatüre yakın meşhur olmuşlar. Bir kısmını öyle imamlar nakletmiş ki, meşhur mütevatir gibi, kat’iyyeti ifade eder. Biz şu pek çok misallerinden, tevatüre yakın ve meşhur derecesinde münteşir bazı misalleri, nümune olarak ve her misalinde birkaç cüz’iyatını zikredeceğiz:
(Dua Mucizelerinin Altı Esası
Ondördüncü Nükteli İşaret’te zikredilen dua mucizeleri, Kur’an’ın ve nübüvvetin asli vazifeleri çerçevesinde şu külli hakikatleri ders verir:
Rububiyet Dairesi: Dua eden kişi, sesini dinleyen, derdine derman yetiştiren ve kendisine merhamet eden Cenab-ı Hakk’ın Semi-i Mucib olduğunu ve kudreti her şeye yetişen hadsiz ihtiyaçlarını yerine getirdiği gibi sayısız düşmanlarını defedebilir bir Zat’ın varlığını bilir. Ve bu makamda yağmur ve kıtlıktan insanların siret ve suretlerine; tâ kalplerin fethine kadar her şeyin dizgininin O’nun elinde bulunduğunu gösterir.
Ubudiyet Dairesi: Duanın ubudiyetin ruhu olduğunu, insanın aczini anlayarak Kadir-i Mutlak’a iltica etmesini ve bu yolda şefaat ile vesileyi (Peygamber ve ehl-i beyt gibi) kullanmanın hakkaniyetini talim eder.
Maddi Terakkiyatın Esasları: İklimleri yönetme (yağmur kontrolü), iktisadi başarı, kaynak yönetimi (ticari bereket), biyolojik ömrün uzatılması, hücre yenilenmesi ve bilgi depolama (hafıza) gibi beşerin maddi refahını temin eden fenlerin nihai hedeflerini işaret eder.
Manevi Terakkiyatın Esasları: Hidayetin kalplere yerleşmesi, dinde fakih (derin anlayış sahibi) olma ve eşyanın hakikatini (tevil ilmi) keşfetme, manevi “soğuk ve sıcağa” (dalalet ve fitne) karşı ruhun korunması gibi ruhun kemalatına dair yolları açar.
Tohum Hükmündeki Neticeler: İstikbalde Kur’an’ı doğru anlayacak “Tercüman-ül Kur’an” gibi âlimlerin yetişmesine ve maddi bereketin (ticari, teknoloji ve zirai) ilahi bir ihsan olarak devamına dair birer çekirdek ve Risale-i Nur gibi eserlerin “manevi kılıç” ve “nur” olarak her asrı aydınlatacağına dair birer müjdedir.
Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: Müminlerin itimat ve imanını artırırken, “dua ve kabulü” arasındaki bu icabeti görenlerin kalplerini hidayete ve teslimiyete sevk eder.)
Birinci Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yağmur duası, tevatür derecesinde ve çok defa tekrar ile, daima sür’atle kabul olması,
Başta İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim, eimme-i hadîs nakletmişler. Hattâ bazı defa minber-i şerif üstünde, yağmur duası için elini kaldırıp, indirmeden yağmış. Sâbıkan zikrettiğimiz gibi, bir-iki defa ordu susuz kaldığı vakit bulut geliyordu, yağmur veriyordu. Hattâ nübüvvetten evvel, cedd-i Nebi Abdülmuttalib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın küçüklük zamanında mübarek yüzüyle yağmur duasına giderdi. Onun yüzü hürmetine gelirdi ki; o hâdise, Abdülmuttalib’in bir şiiri ile iştihar bulmuş. Hem vefat-ı Nebevîden sonra, Hazret-i Ömer, Hazret-i Abbas’ı vesile yapıp demiş: “Yâ Rab! Bu senin habibinin amucasıdır. Onun yüzü hürmetine yağmur ver.” Yağmur gelmiş.
Hem İmam-ı Buharî ve Müslim haber veriyorlar ki: Yağmur için dua taleb edildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etti. Yağmur öyle geldi ki, mecbur oldular: “Aman dua et, kesilsin.” Dua etti, birden kesildi.
(Yağmur Mucizeleri (İstiska)
Rububiyet: Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) minberde elini kaldırmasıyla bulutların toplanıp yağmurun gelmesi bulutların ve yağmur katrelerinin doğrudan Allah’ın emriyle hareket eden birer asker olduğunu gösterir.
Ubudiyet: Şiddetli kuraklıkta Allah’a iltica etmek ve Peygamber’in mübarek yüzü veya yakınları (Hz. Abbas gibi) hürmetine istemek, şefaatin ve vesilenin meşruiyetini ders veren bir kulluk halidir.
Maddi Terakki: Meteoroloji ve fenlerin, bulutlara müdahale ve yağmurun yönetimi noktasında ulaşabileceği nihai hududu işaret eder.
İrşad: Yağmurun ordunun hududunu tecavüz etmemesi gibi harikalar, bunun bir tesadüf değil, ilahi bir kasıt olduğunu göstererek bizimde Cenab-ı Hakk’ın koydukları hududları çiğnememeiz gerektiğini ve emirle hareket etmemizi ihtar etmekle hidayete vesile olur.)
İkinci Misal: Tevatüre yakın meşhurdur ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sahabe ve imana gelenler daha kırka vâsıl olmadan ve gizli ibadet etmekte iken dua etti:
اَللّٰهُمَّ اَعِزَّ اْلاِسْلاَمَ بِعُمَرِ ابْنِ الْخَطَّابِ اَوْ بِعَمْرِو ابْنِ الْهِشَامِ
Bir-iki gün sonra, Hazret-i Ömer İbn-il Hattab imana geldi ve İslâmiyeti ilân ve i’zaz etmeye vesile oldu. “Faruk” ünvan-ı âlîsini aldı.
(Hz. Ömer’in İmana Gelmesi İçin Edilen Dua
Rububiyet: Allah’ın kalpleri dilediği tarafa çevirme (Mukallibü’l-Kulub) gücünü gösterir. İslam’ı “Ömer ibn-i Hattab veya Ebu Cehil” ile izzetlendirme duası, Rububiyetin irade ve seçimini ilan eder.
Manevi Terakki: İslam’ın gizli ibadetten aşikâr ibadete geçmesi ve hakla batılın tam tefrik edilmesi (Faruk unvanı) gibi manevi bir inkılaba ve izzete işarettir.
İstikbal Neticesi: Bu dua, İslam devletinin kurulması ve cihanşümul bir adalet sisteminin temellerinin atılması için bir tohum hükmündedir.
Akşemseddin Hazretleri’nin, İstanbul’un fethi esnasında da duanın makbuliyetine dair bu sır gözükmektedir. Şöyle ki:
Rububiyet Dairesi Cenab-ı Hak, İstanbul’un fethi gibi devasa bir tarihi hadiseyi hem maddi sebeplere hem de manevi ilticaya bağlamıştır. Akşemseddin Hazretleri’nin, fetih geciktiğinde “Ya Rabbi, ya onun canını al ya benimkini” şeklindeki duası, Rububiyetin sadece ordulara değil, evliyanın ruhlarına ve hayatta kalma sürelerine de hükmettiğini gösterir. Allah, fethin önündeki “manevi engeli” (Cibali Baba gibi bir velinin varlığını) yine bir velinin duasıyla kaldırarak, her şeyin dizgininin Kendi elinde olduğunu ispat eder.
Ubudiyet Dairesi: Akşemseddin Hazretleri’nin bu duası, tam bir ihlas ve ubudiyet misalidir. Maddi şartlar (toplar, gemiler, askerler) tamam olduğu halde fethin gerçekleşmemesi üzerine, manevi bir engelin varlığını sezip doğrudan Allah’a iltica etmiştir. Bu durum, en büyük maddi başarıların bile ancak manevi bir “açılış” (dua ve izin) ile mümkün olacağını ders veren bir kulluk şuurudur.
Maddi Terakkiyatın Esasları: İstanbul’un fethi, ortaçağın kapanıp yeniçağın açılması gibi maddi bir terakki hamlesidir. Ancak kıssa gösteriyor ki, maddi terakki (fetih), manevi bir hazırlık ve dua mekanizmasıyla iç içedir. Akşemseddin’in duasıyla fethin önünün açılması, gelecekte de büyük teknolojik ve askeri başarıların arkasında manevi bir kuvvete istinat etme gereğine işaret eder.
Manevi Terakkiyatın Esasları: Kıssa, bir velinin (Cibali Baba) manevi makamının bir şehrin korunmasına vesile olabileceğini, ancak daha büyük bir manevi maksad (İslam’ın izzeti ve İstanbul’un fethi) için bu durumun değişebileceğini öğretir. Bu, ruhun ve kalbin eşya üzerindeki manevi tasarruf gücünü gösteren yüksek bir terakki mertebesidir.
Tohum Hükmündeki Neticeler:
Maddi: Bu dua ve peşinden gelen fetih, İslam’ın Avrupa’daki kalıcı hakimiyetinin ve cihanşümul bir devletin (Osmanlı) yükselişinin tohumu olmuştur.
Manevi: Akşemseddin gibi zatların dualarının kabulü, âhirzamanda gelecek olan nurani cemaatlerin ve şahs-ı manevilerin dualarıyla büyük manevi fetihler yapacağına dair bir müjdenin çekirdeğidir.
Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: Bu hadise, başta Fatih Sultan Mehmed ve ordusu olmak üzere bütün ümmete, zaferin sadece kılıçla değil, dua ve manevi destekle kazanıldığını gösteren bir irşad dersidir. Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) dua mucizelerinin bir “keramet” olarak mirasçılarında devam ettiğini ispat ederek müminlerin imanını kuvvetlendirir.)
Üçüncü Misal: Bazı sahabe-i güzine, ayrı ayrı maksadlar için dua etmiş. Duası öyle parlak bir surette kabul olmuş ki, o keramet-i duaiye, mu’cize derecesine çıkmış. Ezcümle,
Başta Buharî ve Müslim haber veriyorlar ki: İbn-i Abbas’a şöyle dua etmiş:
اَللّٰهُمَّ فَقِّهْهُ فِى الدِّينِ وَعَلِّمْهُ التَّاْوِيلَ
Duası öyle makbul olmuş ki; İbn-i Abbas, Tercüman-ül Kur’an ünvan-ı zîşanını ve Habr-ül Ümme, yani allâme-i ümmet rütbe-i âlîsini kazanmış. Hattâ çok genç iken, Hazret-i Ömer, onu ülema ve kudema-yı sahabe meclisine alıyordu.
(İbn-i Abbas İçin “Dinde Fakihlik ve Tevil” Duası
Rububiyet: Allah’ın Alim ismiyle ilme bereket vermesindeki vrububiyetini gösterir.
Manevi Terakki: Dinde derinleşmek (fıkıh) ve hadiselerden mana çıkartmak (tevil) gibi manevi kemalatın kapılarını açar.
Tohum/İstikbal: Bu dua meyvesini vermiş; İbn-i Abbas “Tercüman-ül Kur’an” ve “Allame-i Ümmet” olarak Kur’an’ın hakikatlerini asırlarca aydınlatacak bir nur olmuştur.
Risale-i Nur Tatbiki: Eşyanın ve hadiselerin manasına nüfuz etme (tevil ilmi), bu asırda Risale-i Nur ile en parlak ve derin bir surette tezahür etmektedir.)
Hem başta İmam-ı Buharî, ehl-i kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Enes’in vâlidesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a niyaz etmiş ki: “Senin hâdimin olan Enes’in evlâd ve malı hakkında bereket ile dua et.” O da dua etmiş:
اَللّٰهُمَّ اَكْثِرْ مَالَهُ وَوَلَدَهُ وَبَارِكْ لَهُ فِيمَا اَعْطَيْتَهُ
demiş. Hazret-i Enes âhir ömründe kasem ile ilân ediyor ki: “Ben kendi elimle yüz evlâdımı defnetmişim. Benim malım ve servetim itibariyle de, hiçbirisi benim gibi mes’ud yaşamamış. Benim malımı görüyorsunuz ki pek çoktur. Bunlar, bütün dua-yı Nebeviyenin bereketindendir.”
(Hz. Enes’in Mal ve Evlat Bereketi Duası
Rububiyet: Allah’ın Rezzak ismiyle rızka bereket vermesini ve nesilleri çoğaltmasını (Hâlık ismini) gösterir.
Ubudiyet: Hz. Enes’in 100 evladını bizzat defnetmesi gibi sabır gerektiren hallerle beraber, bu bereketi tamamen “dua-ı nebeviyenin bir eseridir” diyerek Allah’a vermesi yüksek bir şükür halidir.
Maddi Terakki: Helal kazancın ve hayırlı neslin, toplumun maddi ve manevi refahı için asıl temel olduğunu ders verir.)
Hem başta İmam-ı Beyhakî, ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Aşere-i Mübeşşere’den Abdurrahman Bin Avf’a, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kesret-i mal ve bereketle dua etmiş. O duanın bereketiyle o kadar servet kazanmış ki, bir defa yedi yüz deveyi yükleriyle beraber “fîsebilillah” tasadduk etmiş. İşte dua-yı Nebeviyenin bereketine bakınız, “Bârekâllah” deyiniz.
Hem İmam-ı Buharî başta olarak râviler naklediyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Urve İbn-i Ebî Ca’de’ye ticarette kâr ve kazanç için bereketle dua etmiş. Urve diyor ki: Ben bazı Kûfe çarşısında duruyordum, bir günde kırkbin kazanıyordum, sonra evime dönüyordum. İmam-ı Buharî der ki: “Toprağı da eline alsa, onda bir kazanç bulurdu.”
Hem Abdullah İbn-i Cafer’e, kesret-i mal ve bereket için dua etmiş. Hazret-i Abdullah İbn-i Cafer, o derece servet kazanmış ki, o asırda şöhretgîr olmuş. O bereket-i dua-yı Nebevî ile hasıl olan serveti kadar, sehavetle de iştihar etmiş. Bu neviden çok misaller var. Nümune için bu dört misalle iktifa ediyoruz.
(Abdurrahman bin Avf, Urve ve Abdullah ibn Cafer’in Ticari Bereketi
Ubudiyet: Kazanılan servetin “fi-sebilillah” (Allah yolunda) 700 deve yüküyle tasadduk edilmesi, servetin şükrünün ancak cömertlik ve infakla olacağını gösterir.
Maddi Terakki: Ticarette “toprağı eline alsa altın olması” gibi harika muvaffakiyetler, dürüst ve doğru ticaretin (el-emin) maddi terakkideki ilahi desteğini işaret eder.
İrşad: Doğru ticaretin, peygamberlik makamıyla omuz omuza gelecek kadar yüksek bir değer olduğunu ve dünyevi kazancın bile uhrevi birer meyveye dönüşebileceğini ihsas eder.)
Hem başta İmam-ı Tirmizî, haber veriyor ki: Sa’d İbn-i Ebî Vakkas için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etmiş: اَللّٰهُمَّ اَجِبْ دَعْوَتَهُ demiş. Sa’d’ın duasının kabulü için dua etmiş. O asırda, Sa’d’ın bedduasından herkes korkuyordu. Duasının kabulü de şöhret buldu.
(Sa’d ibn Ebi Vakkas’ın Duasının Kabulü
Rububiyet: Peygamberler, Cenab-ı Hakk’ın kainata koyduğu tekvini kanunları ve ilahi hikmetleri tam bir vukufiyetle anladıkları için, dualarını bu kanunlara münasip ve muvafık bir tarzda yaparlar. Bu sebeple, yaptıkları dualar ilahi iradenin iktizasıyla örtüşür ve ekseriyetle (“laakal yedi sekizi”) reddedilmez. Peygamberimiz, duaları işiten ve mahlukatın ihtiyaçlarını tam bilen Rububiyet dairesini en yüksek mertebede tanıdığı için, Sa’d’ın dualarının kabulünü de bu marifetle istemiştir
Ubudiyet: Duanın, ubudiyetin (kulluğun) ruhu olduğunu, Sa’d’ın (R.A.) duasının kabulünün şöhret bulması, halkın ondan çekinmesi mu’cizesiyle ders verir.
İrşad: Bir ferdin duasının her seferinde kabulü, o ferdin davasındaki sadakatine ve intisab ettiği Peygamber’in hakkaniyetine külli bir delildir.
Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) duaları sadece o asırdaki şahıslara münhasır kalmamış, kıyamete kadar gelecek olan varislerine ve ümmetin hidayetine bakan cihetleriyle “tohum” hükmünde meyveler vermiştir.
Risale-i Nur’un Makbul Bir Dua Olması ve Belaların Defi
Risale-i Nur, sadece bir ilim eseri değil, aynı zamanda Kur’an eczanesinden süzülmüş makbul bir dua ve “şifa kavanozu” hükmündedir. Bu mahiyetiyle belaların define şu cihetlerle vesile olur:
- Sadakat ve Rahmet İlişkisi: Peygamberimiz’i tekzip eden Mudariye kabilesine kıtlık (kaht) gelmesi, ancak dua ile bu belanın kalkması mucizesi gösteriyor ki; hakikate hücum edildiğinde rahmet kesilir. Risale-i Nur’a yapılan baskı ve zulüm zamanlarında memlekette kuraklık ve deprem gibi musibetlerin artması; ona sarılındığında ise bereketin gelmesi, bu Nebevi kanunun bu asırdaki yansımasıdır.
- Manevi Kalkan: Risale-i Nur, küfür ve dalaletin manevi “soğuk ve sıcağından” müminleri koruyan bir kalkan gibidir. Hz. Ali’nin (R.A.) Peygamber duasıyla soğuk ve sıcaktan etkilenmemesi gibi, Nur talebeleri de bu eserlerin verdiği iman kuvvetiyle asrın fitne ateşinden ve yeis soğuğundan muhafaza olunurlar.
Üstad’ın Dualarının Kabulüne ve Risale-i Nur’un Kerametlerine Misaller
Üstad Bediüzzaman’ın hayatı ve Risale-i Nur’un telifi, “dua ve icabet” arasındaki o harika bağın (Sa’d ibn Ebi Vakkas misali gibi) mucizevi misaleriyle doludur:
- On Dokuzuncu Mektub’un Telifi: 100 sayfadan fazla olan bu eserin, hiçbir kaynağa bakılmadan, dağ ve bağ köşelerinde, sadece 12 saatlik bir sürede ezberden telif edilmesi, başlı başına “dua-i fiilî”nin harika bir kabulüdür.
- Tevafuk Mucizesi: Birbirini görmeyen sekiz farklı müstensihin yazdığı nüshalarda, “Resul-i Ekrem” (A.S.M.) lafzının harika bir tarzda üst üste gelmesi; bu eserin bir “sırr-ı gaybi” olduğunu ve Cenab-ı Hak tarafından kabul görmüş bir hizmet olduğunu ispat eder.
- Hıfz ve İsmet (Koruma): Peygamberimiz’in “Allah seni insanlardan koruyacaktır” âyetine mazhar olması gibi, Üstad Hazretleri de hayatı boyunca onlarca kez zehirlenmesine ve en ağır suikast girişimlerine maruz kalmasına rağmen, “Bismillah” sırrıyla ve İlahi bir koruma ile vazifesini tamamlamaya muvaffak kılınmıştır.
Netice itibarıyla; Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) duaları, asırları aşan bir bereketle devam etmektedir. Risale-i Nur, bu duaların bu asırdaki en büyük meyvelerinden biri olarak hem imanları kurtarmakta hem de manevi bir dua hükmünde olarak belaların define ve rahmetin nüzulüne vesile olmaktadır.)
Hem meşhur Ebu Katade’ye ferman etmiş:
اَفْلَحَ اللّٰهُ وَجْهَكَ اَللّٰهُمَّ بَارِكْ لَهُ فِى شَعْرِهِ وَ بَشَرِهِ
diye, genç kalmasına dua etmiş. Ebu Katade yetmiş yaşında vefat ettiği vakit onbeş yaşında bir genç gibi olduğu, nakl-i sahih ile şöhret bulmuş.
(Ebu Katade’nin Genç Kalması
Rububiyet: Cenab-ı Hakk’ın biyolojik yaşlanma kanunlarını bir dua ile durdurup, 70 yaşındaki bir zâtı 15 yaşındaki bir gencin simasına ve dinçliğine sahip kılması arkasında eşya ve zamana tesir veren ancak Cenab-ı Hak olduğunu göstermektedir.
Ubudiyet: Ubudiyetin ruhu; kulun Rabbine karşı duyduğu iştiyak, lezzet ve muhabbeti daima taze tutmasıdır. İnsan fıtraten, zamanla öğrendiği hakikatlere karşı bir ‘ülfet’ (alışkanlık ve kanıksama) perdesiyle karşı karşıya kalır; bu durum, gençlikteki o heyecanlı şevkin sönmesine neden olabilir. Maddi bedeni genç tutan Allah’ın Rububiyetini gören müminin; kalbindeki hizmet aşkının ve ruhundaki latifelerin Kur’an nuruyla daima ‘hayattar’ kalması için gayret göstermesi, tam bir ubudiyetle mukabele etmesi demektir.
Maddi Terakki: İnsan simasının ve bedeninin, yaşlılıkta dahi gençlik vasıflarını koruyabileceğine dair tıp ve biyoloji fenlerine en ileri hedefi gösterir.
Manevi Terakki: İnsanın hakikate karşı duyduğu iştiyakın, şevkin ve lezzetin 70 yaşına gelse de gençlikteki gibi taze kalabileceğine işarettir.
İrşad: Bir müminin 70 yaşına gelmesine rağmen, hizmet meydanında bir genç gibi koşturması ve imanın hakikatlerini aynı hararetle terennüm etmesi, çevresindekiler için en tesirli bir irşad dersidir. Nasıl ki Ebu Katade’nin 70 yaşında 15 yaşındaki bir genç gibi görünmesi Peygamberimizin davasının hakkaniyetine maddi bir delil olmuşsa; bir dava adamının hayat boyu sönmeyen hizmet aşkı da intisab ettiği hakikatin doğruluğuna manevi bir “hüccet” (delil) olur. Bu asırda Risale-i Nur, Kur’an eczanesinden süzülen ilaçlarla ruhun manevi yaralarını tedavi ederek, müminlerin kalp gözlerini ve manevi akıllarını daima genç tutar. Müstensihlerin ve talebelerin, usanç vermeyen bir şevkle bu eserlere sarılması, o Nebevi duanın bu asırdaki bir kerameti ve irşad veçhesidir.)
Hem meşhur şâir Nâbiga’nın kıssa-i meşhuresidir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında bir şiirini okumuş. Şu fıkra:
بَلَغْنَا السَّمَاءَ مَجْدُنَا وَسَنَائُنَا ٭ وَ اِنَّا نُرِيدُ فَوْقَ ذلِكَ مَظْهَرًا
Yani: “Şerefimiz göğe çıktı, biz daha üstüne çıkmak istiyoruz!” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mülatafe suretinde ferman etti: اِلَى اَيْنَ يَا اَبَا لَيْلاَ؟ Dedi: اِلَى الْجَنَّةِ يَا رَسُولَ اللّٰهِ Yani: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm latife olarak dedi: “Gökten öbür tarafa nereyi istiyorsun ki, şiirinde orayı niyet ediyorsun?” Nâbiga dedi: “Göklerin fevkinde Cennet’e gitmek istiyoruz.” Sonra bir manidar şiirini daha okudu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etti: لاَ يَفْضُضِ اللّٰهُ فَاكَ Yani, “Senin ağzın bozulmasın.” İşte o dua-yı Nebevînin bereketiyle, o Nâbiga yüzyirmi yaşında bir dişi noksan olmadı. Hattâ bazı bir dişi düştüğü vakit, yerine bir daha geliyordu.
(Şair Nabiga’nın Ağzı ve Dişleri
Rububiyet: Efendimiz’in “Ağzın bozulmasın” duasıyla, bir insanın 120 yaşına kadar dişlerinin dökülmemesi, dökülenin yerine yenisinin gelmesi arkasında eşya ve zamana tesir veren ancak Cenab-ı Hak olduğunu göstermektedir.
Ubudiyet: Ubudiyet, insanın kendisine verilen bütün azaları ve cihazları, onları yaratan ve terbiye eden Allah’ın namına kullanmasıdır. Ağız, dil ve diş gibi kıymetli emanetleri veren Zat’ı tanımak ve bu nimetlerin şifasını, bekasını ve lezzetini doğrudan doğruya Mün’im-i Hakikî’den bilmek ubudiyetin muktezasıdır. Allah, Rububiyetiyle ağzı bir rızık ve kelam kapısı olarak yaratmış; kul ise ubudiyetiyle o kapıdan sadece O’nun rızasına uygun sözler çıkarmakla mükelleftir. Nasıl ki ayakların hakikat yolunda sabit kadem olması için dua ediliyorsa, ağzın da çirkin sözlerden (ağzı bozukluktan) korunup daima İlahi kelamı terennüm etmesi bir kulluk borcudur.
Maddi Terakki: Rejeneratif tıp (yenilenen organlar) sahasındaki nihai sınıra işarettir.
Manevi Terakki: Ağzın hakikati terennüm etmesi, yalan ve çirkin sözlerden (ağzı bozukluktan) korunarak ve o ağızdan daima hakikat, iman ve güzel sözlerin dökülerek ruhun kemal bulmasıdır.)
Hem nakl-i sahih ile İmam-ı Ali için dua etmiş ki: اَللّٰهُمَّ اكْفِهِ الْحَرَّ وَالْقَرَّ Yani: “Ya Rab! Soğuk ve sıcağın zahmetini ona gösterme.” İşte şu dua bereketiyle, İmam-ı Ali kışta yaz libasını giyerdi, yazda kış libasını giyerdi. Der idi ki: O duanın bereketiyle hiçbir soğuk ve sıcağın zahmetini çekmiyorum.
(Hz. Ali’nin Soğuk ve Sıcağa Karşı Korunması
Rububiyet: Hz. Ali’nin kışın yazlık, yazın ise kışlık elbise giydiği halde hiçbir zahmet çekmemesi, soğuk ve sıcağın doğrudan Allah’ın emriyle hareket eden birer “memur” olduğunu ve O dilediği vakit bu ateşin veya soğuğun tesirini bir kuluna karşı “selamet” (berden ve selamen) kılabileceğini ispat eder.
Ubudiyet: Hz. Ali’nin üzerindeki bu koruma, sadece fiziksel bir rahatlık değil, aynı zamanda manen “küfrün soğuğu” ve “fitnenin harareti” karşısında da ruhun ve kalbin sarsılmadan istikametini korumasına bir işarettir.
Küfür ve dalalet, ruhu ve kalbi donduran, hayatın manevi neticelerini akim bırakan kışın şiddetli soğuğuna benzetilir. Maddi soğuk nasıl bitkileri dondurup onları meyvesiz bırakıyorsa; küfür ve hakikatten gaflet etmek de insanın manevi duygularını ve istidatlarını dondurarak onları neticesiz bırakır.
“Sıcağın zahmeti” ise manen, ehli iman içerisinde bulunmaktan gelen meşakkatleri ve özellikle fitne ateşinin hararetini ifade eder. Uhuvveti (kardeşliği) tehdit eden mezhep kavgaları, yanlış anlayışlar (Vehhabilik, Şia gibi tarihsel veya güncel tartışmalar) ve müminlerin birbirine karşı olan haksız tenkitleri birer “manevi sıcaklık” ve yangın hükmündedir.
Küfrün soğuğu, kalbi ve ruhu inkâr ve yeis ile dondurmaya çalışırken; fitnenin harareti, müminler arasındaki muhabbet ve uhuvvet bağlarını yakıp yıkmaya çalışır. Bu iki aşırı uca karşı istikameti muhafaza etmenin yolu, Risale-i Nur gibi eserlerin ders verdiği iman zırhını giymek ve Nebevi terbiyenin “hıfs ve ismet” (koruma) dairesine girmek ubudiyet halidir.
Manevi Terakki: Bu mucize, termodinamik ve tekstil fenlerine en ileri hedefi gösterir. Beşerin, dış çevre şartlarından etkilenmeyen, vücut ısısını her mevsimde sabit ve huzurlu tutan akıllı kumaşlar veya koruyucu teknolojiler üretebileceğine dair bir “tohum” hükmündedir.
Manevi Terakki: “Küfrün soğuğu” ve “fitnenin harareti” karşısında müminin kalbinin ve ruhunun sarsılmadan istikametini korumasıdır.
İstikbal: Üstad Hazretleri gibi varis-i nebi olan zatların, her türlü baskı ve meşakkate rağmen bu “nursuz” şartlarda manen üşümeden hizmete devam etmelerine bir tohumdur.
Üstadın “Alimlere Muhalif” Kıyafeti: Fitne Sıcağına Karşı Bir Duruş
Osmanlı döneminde medrese hocalarının ve âlimlerin belli bir kisvesi (cübbe, sarık) varken Üstadın yerel kıyafetler, hançer ve çizme giymesi, Hz. Ali’nin “yazda kış elbisesi giymesi”ne benzetilir.
O dönemde medrese usulünde ilmin izzetine muhalif hal ve harekatın olduğu bir ortamda (bir nevi ehli ilim arasındaki fitne ve ülfet hararetinde), Üstad bu farklı kıyafetleriyle ilmin izzetini ve şecaatini muhafaza etmiştir. Maddi bir meşakkat olsa da, o bu kıyafet tercihiyle çevresindeki âlimlerden gelen tenkitlerin “hararetinden” kalben ve ruhen etkilenmediğini göstermiştir.
Cumhuriyet Döneminde Sarık Sarması: Küfrün Soğuğuna Karşı Mukavemet
Laiklik ilanıyla birlikte sarık ve cübbeye karşı dehşetli bir tazikat ve “soğuk” bir hava estiği dönemde, Üstadın kimseden çekinmeden sarık sarması ve cübbe giymesi, Hz. Ali’nin “kışta yaz elbisesi giymesi”ne işarettir.
Siyaset ve toplum hayatının “nursuz” bir kışa döndüğü, dini sembollerin yasaklandığı o şiddetli manevi soğuklukta; Üstad, ilim kisvesine bürünerek imanın nuruyla ısınmış ve o dönemin dondurucu baskılarını hissetmemiştir. Hapisler, zehirlenmeler ve her türlü baskı (“küfrün soğuğu”) ona maddi bir zahmet verse de, Peygamberimiz’in (A.S.M.) varisleri üzerindeki koruması sayesinde ruhuna ve davasına asla bir soğukluk girmemiş, şevkini kırmamıştır.
İrşad Vechesi: Üstadın bu “mevsim dışı” hareketleri, onun Cenab-ı Hakk’ın Rububiyetine olan tam teslimiyetinin ve Peygamberimiz’in (A.S.M.) Hz. Ali’nin şahsında tescillediği o koruma zırhına (“hıfz ve inayete”) mazhar olduğunun bir alâmetidir.)
Hem Hazret-i Fatıma için dua etmiş: اَللّٰهُمَّ لاَ تُجِعْهَا Yani: “Açlık elemini ona verme.” Hazret-i Fatıma der ki: “O duadan sonra açlık elemini görmedim.”
(Hz. Fatıma’nın Açlık Elemi Görmemesi
Rububiyet: Allah, Rububiyetinin bir gereği olarak, açlık hissini ve doyma duygusunu yaratan Zat’tır. Hz. Fatıma üzerindeki bu tecelli gösterir ki; Allah dilediği vakit, adi bir sebep olan “yemek” vasıtası olmadan da bir kuluna satiyet (doygunluk) hissi verebilir ve onu açlığın eleminden koruyabilir. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Cu'” ismini (açları doyuran manasında) İsm-i Azam görmesi, Allah’ın kâinattaki en büyük tasarrufatının “muhtaçları rızıklandırmak ve boşlukları doldurmak” olduğunu gösterir. Allah sadece mideleri doyurmaz; akılları hakikatle, kalpleri imanla ve ruhları marifetullah nuruyla doyuran da O’nun Rububiyetidir.
Ubudiyet: İnsana verilen açlık hissi, aslında bir ubudiyet kamçısıdır; kula “Rezzak” olan Rabbini hatırlatır. Hz. Fatıma’nın bu elemi görmemesi, onun zaten en yüksek ubudiyet mertebesinde olduğunu ve bütün varlığıyla Allah’a müteveccih yaşadığını gösteren bir ikramdır. Ubudiyetin bize bakan en mühim yönü, maddi açlıktan ziyade manevi açlığımızı (hakikati bilmemekten gelen boşluğu) hissetmektir. Bir mümin, ruhunun bu açlığını fark edip Nebevi bir dua ile “Ya Rabbi kalbimi imanla doyur” diyerek Allah’a yönelmesi, en halis bir ubudiyettir.
Maddi Terakkiyatın Esasları (Gıda ve Biyoloji Fenleri): Az bir miktarının, vücudun bütün kalori ve besin ihtiyacını karşıladığı ve kişiye günlerce açlık hissettirmediği “tohum” hükmündeki gıdaların keşfine ve tıbbın ve biyokimyanın, vücuttaki açlık sinyallerini (ghrelin hormonu vb.) kontrol altına alarak, insanın enerjisini düşürmeden açlık hissini ortadan kaldırabileceğine dair bir işarettir.
Manevi Terakki: İnsanın manevi açlığının (marifetullah ihtiyacının) Kur’an nuruyla doyurulmasıyla, dünyanın geçici elemlerinin hissedilmemesidir.
Tohum: Bu asırda Risale-i Nur, Kur’an eczanesinden aldığı nurlu hakikatlerle, imansızlık karanlığında manen aç kalmış ruhları doyurmakta ve onlara “açlık elemi” (şüphe, korku, yeis) çektirmemektedir.)
Hem Tufeyl İbn-i Amr, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bir mu’cize istedi ki, götürüp kavmine göstersin. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ لَهُ demiş. İki gözü ortasında bir nur zuhur etmiş. Sonra değneği ucuna naklolmuş. Bunun ile “Zinnur” diye iştihar bulmuş. İşte bu vakıalar, ehadîs-i meşhuredendir ki, kat’iyyet peyda etmişler.
(Tufeyl ibn Amr ve “Zinnur” (Nurlu Işık) Mucizesi
Rububiyet: Karanlık ve camid (cansız) maddeleri veya insan azasını dilediği an bir ışık kaynağına çevirme kudretine sahip olan Cenab-ı Hakkın rububiyetini gösterir. Hem de zulmetten nuru çıkaran ve dilediği kulunu veya eşyayı (değneği veya kitabı) bir hidayet meşalesi yapan Cenab-ı Hakk’ın Rububiyetini gösterir.
Ubudiyet: Zulmetten nuru çıkaran Rububiyete karşı mümin, o nuru doğrudan doğruya Mün’im-i Hakikî’den (Allah’tan) bilerek şükür ve imanla mukabele etmek ve o nuru başkalarının hidayetine vesile kılmak ise en yüksek bir ubudiyet halidir.
Maddi Terakki: Işık teknolojileri ve enerjinin maddeyle olan etkileşiminin en ileri noktasıdır.
Tohum/Risale-i Nur: Bu mucize, ahirzamanda Risale-i Nur gibi eserlerin “manevi bir değnek” olarak karanlıkları aydınlatacağına ve ona sahip olanların “Nurcu/Zinnur” olarak anılacağına işari bir tespittir.
Üstad Bediüzzaman ve Risale-i Nur’un “Manevi Değnek” Olması
Bu mucize, âhirzamanda Kur’an’ın hakikatlerini neşreden Üstad Bediüzzaman ve Risale-i Nur cihetiyle harika bir muvafakat arz eder:
Nur’un İntikali: Nasıl ki Tufeyl’in alnındaki nur, daha sonra değneğinin ucuna naklolmuştur; Cenab-ı Hak da bu asırda önce Üstad Bediüzzaman’ın kalbini ve aklını nurlandırmış, daha sonra o nuru Üstad’ın manevi asası ve kılıcı hükmünde olan Risale-i Nur eserlerine intikal ettirmiştir.
Risale-i Nur’un Kerameti: Risale-i Nur, mucizat-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bu asırdaki bir cilvesi ve o mucizenin bir kerametidir. Tufeyl’in değneğinin karanlıkları aydınlatması gibi, Risale-i Nur da bu asrın küfür ve dalalet karanlıklarını dağıtan manevi bir “bürhan” ve “nur” vazifesi görür.
Nur’un Talebelere Sirayeti ve “Nurcu” Unvanı
Tufeyl ibn Amr’ın “Zinnur” olarak anılması gibi, bu asırda Risale-i Nur’u okuyan ve o nura sahip çıkan talebeler de “Nurcu” veya manevi birer “Zinnur” olarak iştihar bulmuşlardır. Risale-i Nur’daki hakikatler, sadece kağıt üzerinde kalan bilgiler değildir. Okuyan talebelerin akıl, kalp, ruh ve nefislerine kuvvet, gıda, ziya ve şifa vererek onları manen nurlandırır.
Hem “Zinnur” dokuzyüz doksanyedi (997) ederek sırlı birtek farkla Risalet-ün Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) tevafukla manasının kuvvetli münasebetine binaen işaret derecesinde remzeder.
Bu nurlanma hali, talebelerin birbirini görmeden aynı tevafuklara mazhar olması ve eserleri aynı şevkle yazıp okumaları ve az bir zahmetle iman hakikatlarını öğrenerek ateşsiz nurlanmalarıyla, o nebevi duanın (Allahümme nevvir leh) istikbaldeki meyvelerinin ne kadar geniş bir sahaya yayıldığını ispat eder.)
Hem Ebu Hüreyre, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a şekva etmiş ki, “Nisyan bana ârız oluyor.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş, bir mendil şeklinde bir şey açmış. Sonra mübarek avucu ile gaibden birşey alır gibi, öyle avucunu oraya boşaltmış. İki-üç defa öyle yaparak Ebu Hüreyre’ye demiş: “Şimdi mendili topla.” Toplamış. Bu sırr-ı manevî-i dua-yı Nebevî ile Ebu Hüreyre kasem eder ki: “Ondan sonra hiçbir şey unutmadım.” İşte bu vakıalar, ehadîs-i meşhuredendirler.
(Ebu Hüreyre’nin Unutkanlıktan Kurtulması
Rububiyet: Bu mu’cize Çekirdeklerde, tohumlarda, nutfelerde, yumurtalarda, beşerin hafızalarında ve levh-i mahfuzda herşeyi hıfz eden Cenab-ı Hakk’ın kâinattaki mutlak Hafîz isminin ve Rububiyetinin en parlak tecellilerinden biridir.
Ubudiyet: Bu muazzam hafıza ve muhafaza Rububiyetine karşı kul, kendi hafızasını ve öğrendiği ilmi kendinden değil, doğrudan Hafîz-i Zülcelal’in bir ihsanı olarak görmelidir. Her şeyin (amellerin, niyetlerin, hakikatlerin) Levh-i Mahfuz’da ve İlahi ilimde muhafaza edildiğini bilen bir mümin, “hiçbir şeyin zayi olmayacağı” şuuruyla tam bir teslimiyet ve ferahlık duyar. Verilen hafıza nimetini, “kelimat-ı tayyibe”yi (Kur’an ve zikir) saklamak ve neşretmek için kullanarak o nimete fiilî şükürle mukabele etmektir.
Maddi Terakki: Veri depolama teknolojileri (hard disk, bulut depolama vb.) ve hafıza geliştirme teknikleri için nihai bir hedef belirler. Beşerin, biyolojik veya teknolojik olarak devasa bilgileri küçük bir alanda muhafaza edebilme ufkuna işaret eder.
Manevi Terakki: İnsanın öğrendiği iman hakikatlerini ülfet perdesiyle unutmaması; 80 yaşına gelse dahi ruhunda muhafaza etmesidir.
Üstad Hazretleri, seksen ciltten fazla temel ilim eserini ezberinde tutmuş ve 80 yaşına geldiğinde dahi bu ilimleri hiçbir sarsıntıya uğramadan muhafaza etmiştir. Ondokuzuncu Mektup gibi 300’den fazla hadisi ihtiva eden bir eserin, hiçbir kitaba bakılmadan, dağ ve bağ köşelerinde sadece 12 saatte ezberden telif edilmesi bu hafıza mucizesinin bu asırdaki en parlak nişanesidir. Üstad Hazretleri, bazen bu ülfet perdesini yırtmak ve hakikatleri ilk defa görüyormuş gibi bir hayretle müşahede etmek için Cenab-ı Hak’tan bir “nisyan” (unutma) ihsan edildiğini ifade etmiştir. Üstad, Münacat Risalesi’ni okurken, Cenab-ı Hakk’ın o anlık adetullah kanunlarını ona unutturduğunu; böylece topraktan nebatın çıkması gibi harikaları büyük bir hayret ve zevkle okuyup istifade ettiğini belirtmiştir.)
Dördüncü Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bedduasına mazhar olmuş birkaç vakıayı beyan ederiz:
Birincisi: Perviz denilen Fars padişahı, name-i Nebeviyeyi yırtmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a haber geldi. Şöyle beddua etti: اَللّٰهُمَّ مَزِّقْهُ “Yâ Rab! Nasıl mektubumu paraladı, sen de onu ve onun mülkünü parça parça et.” İşte şu bedduanın tesiriyledir ki; o Kisra Perviz’in oğlu Şirveyh, hançer ile onu paraladı. Sa’d İbn-i Ebî Vakkas da, saltanatını parça parça etti. Sasaniye Devleti’nin hiçbir yerde şevketi kalmadı. Fakat Kayser ve sair melikler, name-i Nebeviyeye hürmet ettikleri için, mahvolmadılar.
(Fars Padişahı Perviz, Sasani saltanatının Yıkılması
- Rububiyet: Hakikate karşı direnen, peygamber mektubunu yırtan veya müminlere zulmedenlerin, tabiat unsurları (hayvanlar, toprak) vasıtasıyla cezalandırılması Allah’ın İzzet ve Celal tecellisidir. Cenab-ı Hak, bir memurunun (Sa’d ibn Ebi Vakkas) eliyle koca bir imparatorluğu parça parça ederek, dünyevi saltanatların Kendi Rububiyet saltanatı karşısında bir kağıt parçası kadar hükmü olmadığını ispat etmiştir.
- Edeb-i Ubudiyet: Ubudiyet dairesinin en mühim rüknü, elçiye ve mesaja hürmettir. Perviz, bu edebi terk ederek nefsinin kibrine mağlup olmuş; buna mukabil Kayser (Roma İmparatoru) gibi mektuba hürmet edenler, Müslüman olmasalar dahi saltanatlarını muhafaza ederek bu dairenin bir nevi dünyevi mükafatını görmüşlerdir. Peygamberimizin bedduası, şahsi bir intikam değil, ubudiyetin bir gereği olarak Hakk’ın hukukunu müdafaa etmektir.
- Maddi Terakkiyat: Maddi terakki ve devletlerin bekası, milletlerarası hukuk ve insani değerlere (elçiye zeval olmaz kaidesi gibi) riayetle mümkündür.
Hukuk-u Beşer: Mektubun yırtılması, beşeri münasebetlerin ve diplomasinin temelini sarsan bir harekettir. Rububiyet, bu maddi nizamı bozan Perviz’in saltanatını, daha adil ve nizamperver olan İslam ordularının eliyle tasfiye ederek maddi terakkinin yolunu açmıştır.
Yıkımdan Doğan İnşa: Sasani devletinin ortadan kalkmasıyla, o coğrafyadaki maddi imkanlar ve yollar İslam’ın adalet ve ilim nuruna açılmış, bu da büyük bir maddi ve içtimai inkılaba zemin hazırlamıştır.
- Manevi Terakkiyat: Manevi terakki, insanın enaniyetini (benliğini) yırtıp atmasıyla başlar. Bu hadise gösterir ki; hakikate karşı gözünü kapayan ve mesajı paralayan ruhlar, manen terakki edemez ve sükut-u esfele mahkum olurlar.
- Tohum ve İstikbal Neticeleri: Bu dua, Sa’d ibn Ebi Vakkas’ın İran’ı fethiyle meyve vermiş ve Sasani saltanatının yeryüzünden silinmesiyle neticelenmiştir. Bu vaka, âhirzamandaki devlet adamlarına bir ihtardır: Kur’an’ın ve sünnetin mesajını “yırtanlar” veya hafife alanlar, kendi akıbetlerini ve mülklerini de parça parça olmaya namzet kılarlar.
- Vücuh-u İrşadî ve Cihat-ı Hidayet: Bu hadise, başta o asrın insanları olmak üzere kıyamete kadar gelecek bütün ehl-i siyasete ve insanlığa çok yönlü bir irşad dersidir.
Hak ve Kuvvet Dengesi: Kuvvetin hakta olduğunu, hakka hücum eden kuvvetin ise nasıl darmadağın olacağını güneş gibi gösterir.
Hidayet Daveti: Kayser ile Perviz arasındaki farkı nazara vererek, hidayetin yolunun “hürmet ve tasdik”ten geçtiğini; tekzip ve hakaretin ise felaket getireceğini ihtar eder. Cansız kağıda yapılan bir hakarete kâinatın Sahibi’nin verdiği cevap, akıl sahiplerini imana ve teslimiyete davet eden bir hidayet meşalesidir.)
İkincisi: Tevatüre yakın meşhurdur ve âyât-ı Kur’aniye işaret ediyor ki: Bidayet-i İslâmda Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mescid-ül Haram’da namaz kılarken; rüesa-yı Kureyş toplandılar, ona karşı gayet bed bir muamele ettiler. O da, o vakit onlara beddua etti. İbn-i Mes’ud der ki: Kasem ederim, o bed muameleyi yapan ve onun bedduasına mazhar olanların, Gazve-i Bedir’de birer birer lâşelerini gördüm.
(Mescidde Bed Muamele Edenlerin Lâşeleri
Rububiyet: Cenab-ı Hak, elçisinin en mahrem ve mukaddes anı olan namaz secdesinde ona yapılan hakareti, Celal ve İzzet sıfatıyla karşılamış ve “mazlumun ahını yerde bırakmayan” ve elçisini mahlukatın en şerirlerine karşı bizzat müdafaa ederek Rububitetini gösterir.
Ubudiyet: Ubudiyet, kulun her şartta Rabbine yönelmesi ve her türlü neticeyi O’ndan beklemesidir. Efendimiz’in (A.S.M.) namazdaki sebatı en yüksek bir ubudiyet iken; o çirkin muameleye karşı beddua etmesi, şahsi bir intikam değil, namazın ve tevhid davasının hukukunu Kadir-i Mutlak’a havale etmektir.
Maddi Terakkiyat: Bir toplumun veya lider kadrosunun, insani değerleri ve inanç hürriyetini (namaz kılan birine saldırmak gibi) ayaklar altına alması, o medeniyetin veya siyasi gücün maddi olarak yıkılacağının habercisidir.
Manevi Terakkiyat: Bu mucize, müminlere “kudretin sadece Allah’a ait olduğunu” göstererek manevi bir itimat ve sükûnet kazandırır. Düşmanın çokluğu ve kuvveti, İlahi koruma altındaki bir ruh için tesirsiz kalacağına işarettir.
İrşad: Bu mucize, sadece beddua edilenlerin ölümü değil; Rububiyetin mülkünde batıla yer olmadığını, Ubudiyetin sadece Allah’a karşı yapılması gerektiğini ve peygamberin arkasındaki kuvvetin kâinatın dizginlerini tutan el olduğunu kainata ilan etmiştir.)
Üçüncüsü: Mudariye denilen Arabın büyük bir kabîlesi, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tekzib ettikleri için, onlara kaht ile beddua etti. Yağmur kesildi, kaht u galâ başgösterdi. Sonra Mudariye kavminden olan Kabile-i Kureyş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a iltimas ettiler. Dua etti; yağmur geldi, kahtlık kalktı. Bu vakıa tevatür derecesinde meşhurdur.
(Rahmet ve Gadabın Dizginleri
Rububiyet: Bu mucize, rızkın sebeplerden değil, doğrudan doğruya “Hazine-i Gayb”dan (İlahi hazineden) geldiğini ve Allah’ın dilediği vakit bu rızık kapılarını kapayıp açabileceğini ilan eden bir Rububiyet tecellisidir.
Ubudiyet: Mudariye kavminin ve Kureyş’in çaresiz kalarak Peygamberimize müracaat etmesi, darlığın bir “ubudiyet vakti” olduğunu ve şifanın ancak Mün’im-i Hakikî’den isteneceğini ders verir.
Maddi Terakkiyat: Az imkânla (kuraklıkta) toplumsal refahı sağlama ve kaynakları bereketlendirme (hidroloji) bilimleri için bu mucize bir teşvik kamçısıdır.
Manevi Terakkiyat: Hakikati inkâr etmek (tekzip), ruhun en büyük ihtiyacı olan iman nurundan mahrum kalmasıyla neticelenen bir “manevi kıtlıktır”. Peygamberimizin lisanından çıkan hakikatler birer “hidayet suyu” hükmündedir; bu sularla sulanan kalpler, manevi terakki ederek ebedi meyveler verir.
Tohum Hükmündeki Neticeler: İstikbalde teknolojinin eşyaya ve tabiata hükmetme seviyesine dair bir müjdedir. Cennette de rızıkların hiçbir zahmet çekmeden ve bitmeden (kahtlık olmadan) devam edeceği ebedi sağlık ve bereket yurduna birer çekirdektir.
Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: Bu harika vaka, akıl sahiplerini imana ve teslimiyete sevk eden külli bir hidayet meşalesidir.)
Beşinci Misal: Hususî adamlara bedduasının dehşetli kabulüdür. Bunun çok misalleri var. Kat’î üç misali nümune olarak beyan ederiz:
Birincisi: Utbe İbn-i Ebî Leheb hakkında şöyle beddua etti: اَللّٰهُمَّ سَلِّطْ عَلَيْهِ كَلْبًا مِنْ كِلاَبِكَ Yani: “Yâ Rab! Ona bir itini musallat et.” Sonra Utbe sefere giderken, bir arslan gelip, kafile içinde onu arayıp bulmuş, parçalamış. Şu vakıa meşhurdur. Eimme-i hadîs, nakl ve tashih etmişler.
(İzzet-i İlahiyenin Tecellisi ve Mahlukatın İtaati
- Rububiyet Dairesi: Kâinatın dizginlerini elinde tutan Allah’ın, dilediği mahluku dilediği şekilde istihdam etmesidir.
- Ubudiyet Dairesi: Allah’ın en sevgili kulu ve elçisine karşı tam bir hürmet ve edep içinde bulunmaktır.
- Maddi Terakkiyatın Esasları: Arslanın bir emirle (dua ile) bir hedef üzerine sevk edilmesi, beşerin gelecekte vahşi hayvanların dillerini anlayıp onları güvenlik veya sair faydalı işlerde istihdam edebilme potansiyeline (sığırcık kuşlarının istihdamı misali gibi) işaret eder.
- Manevi Terakkiyatın Esasları: Manevi terakki, insanın aczini anlayıp enaniyetini (benliğini) terk etmesiyle mümkündür.
- Tohum Hükmündeki Neticeler: İstikbalde mahlukatın (hayvanatın) beşerin emrine daha fazla gireceğine ve “akıllı takip sistemleri” gibi fenlerin bu mucizenin birer meyvesi olacağına işarettir.
- Manevi Netice: Ahirette, dünyada mukaddesata saldıranların başına gelecek olan azabın, bu dünyadaki küçük bir numunesi ve çekirdeğidir.
- Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: “Kurt ve arslan Resul-i Ekrem’i tanıyor ve itaat ediyor; sizlerin hayvandan aşağı düşmemeniz iktiza eder” ihtarını güneş gibi gösterir.)
İkincisi: Muhallim İbn-i Cüsame’dir ki, Âmir İbn-i Azbat’ı gadr ile katletmişti. Halbuki Âmir’i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu cihad ve harb için kumandan edip, bir bölük ile göndermişti. Muhallim de beraberdi. Bu gadrin haberi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a yetiştiği vakit hiddet etmiş. اَللّٰهُمَّ لاَ تَغْفِرْ لِمُحَلِّمِ diye beddua buyurmuş. Yedi gün sonra o Muhallim öldü. Kabre koydular, kabir dışarıya attı. Kaç defa koydularsa yer kabul etmedi. Sonra mecbur oldular; iki taş ortasında muhkemce bir duvar yapılmış, o surette yer altında setredilmiş.
(İlahi Adalet ve Kumandana İtaat
Rububiyet Dairesi: Kâinatın her zerresini idare eden Allah’ın, dilediği mahluku dilediği şekilde istihdam etmesidir.
Ubudiyet Dairesi: Allah’ın ve elçisinin koyduğu nizama tam bir teslimiyetle uymaktır.
Gadrin Akıbeti: Muhallim, Peygamberimiz tarafından tayin edilen kumandanı öldürerek ubudiyetin en temel rüknü olan “itaat ve hürmet” perdesini yırtmıştır.
Duanın Ubudiyetteki Yeri: Efendimiz’in hiddet ederek ettiği beddua, şahsi bir kin değil, adaletin tesisi ve mazlumun hukukunun müdafaası için yapılan halis bir ubudiyet ilticasıdır.
Maddi Terakkiyatın Esasları: Bir topluluğun kumandanına (yöneticisine) yapılan suikastın maddi sonucu, o birliğin ve toplumun dağılmasıdır. Bu mucize, liyakat ve atama sisteminin kudsiyetini koruyarak maddi terakkinin temeli olan sosyal adalete işaret eder.
Manevi Terakkiyatın Esasları: Manevi terakki, başkalarının hukukuna riayet ve kalbi temizlemekle mümkündür.
İrşad Kumandanlarını Öldürmek: Muhallim’in bir bölük komutanını öldürmesi gibi, bir topluma hakikatleri duyuran manevi kumandanlara (alimlere) yapılan saldırılar veya gıybetler, o toplumun manevi hayatını öldürmek hükmündedir.
Gıybetin Dehşeti: Kaynaklar, Muhallim mucizesini izah ederken, ümmetin istifade ettiği büyük zatlara (Üstad Bediüzzaman gibi) yapılan gıybetin, milyonlarca insanın hidayet kapısını kapatmak olduğu için benzer bir gazabı celbedebileceğini ihtar eder.
Tohum Hükmündeki Neticeler: Bu vaka, âhirzamanda alimleri asanların veya din önderlerine gadr edenlerin (cifri tevafuklarla 1938 gibi tarihlere işaret edilerek) yerin onları kabul etmeyeceğine dair manevi bir çekirdektir.
Ahiret Numunesi: Muhallim’in toprak tarafından reddedilmesi, cennetin inkarcıları ve zalimleri “kabul etmeyip dışarı atacağına” ve cehennemin dehşetli bir azapla karşılayacağına dair dünyevi küçük bir numunedir.
Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: Bu hadise, akıl sahiplerini zulümden kaçınmaya ve Peygamber’in (A.S.M.) davasındaki sadakatine inanmaya sevk eden bir bürhandır.
Kâinatın Tasdiki: “Cansız toprak bile Resul-i Ekrem’in bedduasını tanıyor ve itaat ediyor; sizlerin topraktan aşağı düşmemeniz iktiza eder” dersini verir.
İbret ve Hidayet: Muhallim’in kabrinin herkesin gözü önünde onu dışarı atması, münafıklar için bir korku ve titreme, müminler için ise imanı ziyadeleştiren bir hidayet meşalesidir.
Netice itibarıyla; Muhallim mucizesi, Rububiyetin mülkünde adaletin mutlak olduğunu, Ubudiyetin ise Peygamber’in (A.S.M.) tayin ettiği nizamı korumaktan geçtiğini kainata ilan etmiştir.)
Üçüncüsü: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm görüyordu bir adam sol eliyle yemek yer. Ferman etmiş: كُلْ بِيَمِينِكَ “Sağ elinle ye.” demiş. O adam demiş: لاَ اَسْتَطِيعُ “Sağ elimle yapamıyorum.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: لاَ اسْتَطَعْتَ diye beddua etmiş. “Kaldıramayacaksın.” İşte ondan sonra o adam sağ elini hiç kaldıramamış.
(Sol Eliyle Yemek Yiyen Adam Mucizesi (Kibrin Tokadı)
- Rububiyet Dairesi: İnsanın elini kaldırması veya bir uzvunu hareket ettirmesi doğrudan Allah’ın Rububiyetiyle ve yaratmasıyladır. Allah dilediği vakit, kibriyle emre karşı gelenin bu maddi kuvvetini geri alabileceğini göstererek her şeyin Kendi emrine baktığını ispat eder.
- Ubudiyet Dairesi: Peygamberin emrine, en basit meselede dahi (sağ elle yemek gibi) tam bir teslimiyet ve hürmetle mukabele etmektir. Bu hadisede ubudiyet, nefsine güvenmeyi (kibri) terk edip “yapamıyorum” bahanesine sığınmadan itaat etmektir.
- Maddi/Manevi Terakki: Maddeten sinir ve kas sisteminin ilahi bir iradeye bağlı olduğunun anlaşılmasına; manen ise ruhun en büyük engel olan kibrinden arınarak tekemmül etmesine işaret eder.
- İrşad: Muhatabın “yapamıyorum” demesi fiziksel bir imkansızlıktan değil, kibrindendir; Sünnete ittiba etmeyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalalet-i azîmedir.)
Altıncı Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem duası, hem temasından zuhur eden pek çok hârikalarından, kat’iyyet kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz:
Birincisi: Hazret-i Hâlid İbn-i Velid‘e (Seyfullah’a) birkaç saçını verip, nusretine dua etmiş. Hazret-i Hâlid, o saçları külâhında hıfzetmiş. İşte o saç ve duanın bereketi hürmetine, hiçbir harbe girmemiş illâ muzaffer çıkmış.
(Halid ibn Velid’in Külahındaki Saç Mucizesi (Nusretin Sırrı)
- Rububiyet: Allah’ın, en zayıf görünen bir vesileyi (birkaç tel saçı), en büyük orduları mağlup edecek bir kuvvet ve zafer (nusret) vesilesi kılmasıdır.
- Ubudiyet: Peygamberimizin şahsına ve ondan gelen teberrükata (saçlarına) duyulan derin muhabbet ve hürmetin, Allah katında bir şefaatçi yapılmasıdır.
- Maddi Terakki: Harp sanatı ve stratejisinde, maddi kuvvetin ötesinde bir “manevi moral ve koruma zırhı” faktörünün nihai noktasına işaret eder.
- Tohum/İstikbal: İslâm ordularının istikbaldeki muazzam fetihlerinin ve Halid ibn Velid’in “Seyfullah” (Allah’ın Kılıcı) ünvanıyla sönmez şöhretinin bir çekirdeğidir.)
İkincisi: Selman-ı Farisî, evvelce Yahudilerin abdi imiş. Onun seyyidleri, onu âzad etmek için çok şeyler istediler. “Üçyüz hurma fidanını dikip meyve verdikten sonra, kırk okıyye altun vermekle âzad edilirsin” dediler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldi, beyan-ı hâl etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kendi eliyle, Medine civarında üçyüz fidanı dikti. Yalnız bir tanesini başkası dikti. O sene zarfında, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın diktiği bütün fidanlar meyve verdi. Yalnız bir tek başkası dikmişti, o tek meyve vermedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu çıkardı, yeniden dikti. O da meyve verdi. Hem tavuk yumurtası kadar bir altunu, ağzının tükürüğünü ona sürdü, dua etti, Selman’a verdi. Dedi: “Git Yahudilere ver.” Selman-ı Farisî gidip o altundan kırk okıyyeyi onlara verdi; o tavuk yumurtası kadar olan altun, eskisi gibi bâki kaldı. İşte şu vakıa, Hazret-i Selman-ı Pâk’in sergüzeşte-i hayatının en mühim bir hâdise-i mu’cizekâranesidir. Muteber ve mevsuk imamlar haber vermişler.
(Selman-ı Farisi’nin Azat Edilmesi (Zaman ve Maddede Tasarruf)
Rububiyet Dairesi: Allah’ın zaman kanunu üzerindeki mutlak tasarrufudur. Normalde yıllar sonra meyve verecek hurma fidanlarının aynı sene içinde meyve vermesi ve bir yumurta kadar altının 40 okka ağırlığa bereketlenmesi, Rububiyetin tecellisidir.
Ubudiyet Dairesi: Selman-ı Farisi’nin hürriyeti için gösterdiği cehd ve Peygamberimizin bu gayrete fiili duasıyla (fidan dikerek) mukabele etmesidir.
Maddi Terakkiyatın Esasları: Ziraat fenlerinde verimliliğin en üst sınırına (dikildiği sene ürün alma) ve iktisadi darlıkların nebevi bereketle aşılabilme ufkuna işaret eder.
Manevi Terakkiyatın Esasları: Bir sene gibi kısa bir sürede “Nurcu” olup hakikat âlimi olabilme süratine manevi bir remizdir.
Tohum ve İstikbal Neticeleri: Zemin altındaki madenlerin keşfine ve tarımda devrim niteliğindeki hızlanmalara dair bir tohumdur.
İrşad: En imkansız şartlarda (borç ve kölelik) dahi inayetin yetişeceğine dair bir hidayet dersidir.)
Üçüncüsü: Ümm-ü Mâlik isminde bir sahabiye, “ukke” denilen küçük bir yağ tulumundan, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a yağ hediye ederdi. Bir defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona dua edip ukkeyi vermiş; ferman etmiş ki: “Onu boşaltıp sıkmayınız.” Ümm-ü Mâlik ukkeyi almış. Ne vakit evlâdları yağ isterlerse, bereket-i dua-yı Nebevî ile ukkede yağ bulurlardı. Hayli zaman devam etti. Sonra sıktılar, bereket kesildi.
(Ümmü Malik’in Yağ Tulumu Mucizesi (Kanaat ve Şükür)
Rububiyet Dairesi: Az bir rızkı, muhtaç olundukça hiçten ve gaybdan daimi olarak artırmasıdır. Rezzak-ı Kerim’in, ihsan kapılarını sebeplere mahkum olmadan açık tuttuğunu gösterir.
Ubudiyet Dairesi: Verilen nimete kanaat etmek, onu zorlamamak (sıkmamak) ve Mün’im-i Hakikî’nin emrine (“boşaltıp sıkmayınız” fermanına) sadık kalmaktır.
Maddi Terakkiyatın Esasları: Kaynakların sürdürülebilirliği ve israfın önlenmesi noktasında iktisat biliminin en temel yasasına (kanaat bereketi) işaret eder.
Tohum ve İstikbal Neticeleri: Rızkın bereketinin “şükür ve kanaat” ile devam edeceğine, hırs ve israf ile kesileceğine dair külli bir kanunun tohumudur.
İrşad: Bu vaka, rızık endişesi çeken müminleri tevekküle ve kanaate sevk eden bir hidayet meşalesidir. Netice itibarıyla; bu mucizeler gösteriyor ki, Peygamberimiz (A.S.M.) bütün kâinatın dizginlerini elinde tutan bir Zat-ı Zülcelal’in en sevgili memurudur. O’na ve bu asırdaki yansıması olan Risale-i Nur’a biat edenler, hem dünyada bereket ve nusrete mazhar olurlar hem de ahirette ebedi bir saadete namzet bulunurlar.)
Yedinci Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın duasıyla ve temasıyla, suların tatlılaşması ve güzel koku vermesinin çok hâdiseleri var. İki-üç taneyi, nümune olarak beyan ederiz:
Birincisi: İmam-ı Beyhakî başta, ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Bi’r-i Kubâ denilen kuyunun suyu bazı kesiliyordu. Yani bitiyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm abdest suyunu içine koyup dua ettikten sonra, kesretle devam etti, daha hiç kesilmedi.
(Bi’r-i Kubâ Kuyusu Mucizesi
Rububiyet Dairesi: Kâinattaki her bir katreye sözü geçen ve her şeyin dizginini elinde tutan Zat-ı Zülcelal’in tasarrufatıdır. Suyun kesilmesi (bitmesi) adetullahın bir kanunu iken; dua bereketiyle kesilmeden devam etmesi, suyun doğrudan Allah’ın emriyle hareket eden bir “memur” olduğunu ispat eder. Bi’r-i Kubâ’daki bu bereket, Allah’ın dilediği vakit adi sebeplerin (yağmur, yeraltı kaynağı vb.) ötesinde rızık kapılarını açık tutabileceğini gösteren bir Rububiyet ilanıdır.
Ubudiyet Dairesi: Ubudiyet, Rububiyetin bu harika tecellilerini görüp hayret, şükür ve tam bir teslimiyetle karşılık vermektir. Suyu her an yaratan ve onu muhtaçlara ulaştıran Allah’ı tanıyıp, O’na “Rezzak” ismiyle minnettarlık duymaktır. Kuyunun suyu bittiğinde sebeplere değil, doğrudan Peygamber vasıtasıyla Allah’a yönelmek; duanın ubudiyetin ruhu olduğunu ve en büyük bir kuvvet noktası teşkil ettiğini ders verir.
Maddi Terakkiyatın Esasları: Mucizeler, beşer fenlerinin ulaşabileceği en ileri sınırları ve nihai hedefleri gösteren birer ustabaşıdır. Kurak yerlerde su çıkarma ve mevcut suların verimliliğini artırma noktasında bu mucize, ziraat ve su mühendisliği fenleri için en yüksek bir hedefi işaret eder. Bir kaynağın hiç bitmeden (kesretle) devam etmesi, beşerin doğal kaynakları koruma ve onları en verimli şekilde istihdam etme ufkuna Nebevi bir teşviktir.
Manevi Terakkiyatın Esasları: Maddi suyun yeryüzünü diriltmesi gibi, Kur’an ve iman nurları da manen ölmüş ruhları diriltir. Üstad Hazretleri, tevhidi ve marifetullahı suya benzetmiştir. Peygamberimizin abdest suyunun (sünnetinin) karıştığı kuyunun kesilmemesi gibi; sünnet-i seniyye ile beslenen bir kalbin manevi marifet suyu da asla kesilmez ve daima taze kalır. Maddi suyun orduları doyurması gibi, Peygamberimizin lisanından akan “hidayet suyu” da kıyamete kadar ruhları manen doyurur ve serinletir.
Tohum Hükmündeki Neticeler:
Maddi Netice: İstikbalde teknolojinin eşyaya hükmetme seviyesine dair bir müjde ve çöllerin bağ-bahçeye dönmesine (Tebük çeşmesi ihbarı gibi) bir işarettir.
Manevi Netice (Risale-i Nur): Peygamberimizin mübarek temasının bereketi, bu asırda Risale-i Nur gibi eserlerle akıllarda ve kalplerde manevi bir “kesret” ve “bereket” olarak devam etmektedir.
Uhrevi Netice: Cennetteki rızıkların ve Kevser suyunun hiçbir zahmet çekmeden ve hiç bitmeden (kesilmeden) akacağına dair ebedi saadet yurdunun dünyadaki birer çekirdeğidir.
Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: Bu harika vaka, akıl sahiplerini imana ve teslimiyete sevk eden külli bir hidayet meşalesidir. Suyun dua ile kesretle devam etmesinin binlerce şahit huzurunda vuku bulması ve asırlardır nakledilmesi, Peygamberimizin davasındaki sadakatini güneş gibi gösterir. “Kuyu suyu bile Resul-i Ekrem’i tanıyor ve itaat ediyor; sizlerin ondan aşağı düşmemeniz gerekir” dersini vererek, inatçı ruhları teslimiyete davet eder. Netice itibarıyla; Bi’r-i Kubâ mucizesi, Rububiyetin mülkünde hiçbir zerrenin başıboş olmadığını, Ubudiyetin ise o nurlu ve kesilmez membaından (Kur’an ve Sünnet’ten) kana kana beslenmek olduğunu ispat etmektedir.)
İkincisi: Başta Ebu Nuaym Delail-i Nübüvvet’te, ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Enes’in evindeki kuyuya, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tükürüğünü içine atıp dua etmiş, Medine-i Münevvere’de en tatlı su o olmuş.
(Enes’in evindeki kuyu Mucizesi
Rububiyet Dairesi: Suyun tadının bir anda değişmesi, Allah’ın maddenin sıfatlarını (tat, koku) dilediği an bir emirle değiştirebileceğini ispat eder. Bu mucize, lezzetin ve rızkın zahiri sebeplerden değil, doğrudan doğruya Allah’ın “Hazine-i Gayb“ından süzülüp geldiğini gösteren bir Rububiyet nişanesidir.
Ubudiyet Dairesi: Suyu her an yaratan ve ona tat veren Allah’ı tanıyıp, O’na minnettarlık duymaktır. Maddi suyun tatlılığına mukabil, mümin de marifetullah nurlarından ve “la ilahe illallah” zikrinden en tatlı manevi rızıkları alarak tam bir ubudiyet halini yaşamalıdır.
Maddi Terakkiyatın Esasları: Acı veya kalitesiz suların kimyasal müdahale olmadan en kaliteli içme suyuna dönüştürülmesi, su arıtma ve lezzetlendirme teknolojileri için beşere nihai bir hedef belirler. Maddenin atomik yapısına müdahale ederek onun niteliğini iyileştirme noktasında bu mucize bir teşvik kamçısıdır.
Manevi Terakkiyatın Esasları: Peygamberimizin manevi ağzından çıkan (lisanından dökülen) hakikatler, birer “hidayet suyu” hükmündedir ve kıyamete kadar ruhları manen doyurur. Hadiselerden ve eşyadan derin manalar çıkartmak (tevil ilmi), ruhta maddi suyun tatlılığından bin derece daha üstün bir lezzet (iman halaveti) oluşturur.
Tohum Hükmündeki Neticeler:
Manevi Netice (Risale-i Nur): Tıpkı Peygamberimiz’in (A.S.M.) mübarek lisanıyla bir kuyu suyunu dünyanın en tatlı suyuna dönüştürmesi gibi; Risale-i Nur da Kur’an eczanesinden süzülen ilaçlarla eşyanın ve hadiselerin manasına nüfuz ederek onlardan en tatlı tevhid lezzetlerini (halavet-i iman) çıkarır.
Uhrevi Netice: Cennetteki rızıkların ve nehirlerin zahmetsizce, en latif lezzetlerle akacağına dair ebedi saadet yurdunun dünyadaki birer çekirdeğidir.
Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: Enes’in evindeki kuyu mucizesi, Rububiyetin mülkünde hiçbir maddenin başıboş olmadığını, Ubudiyetin ise o nurlu ve tatlı membaından (Kur’an ve Sünnet’ten) ruhu kana kana beslemek olduğunu tüm kâinata ilan etmektedir.)
Üçüncüsü: İbn-i Mâce haber veriyor ki: Mâ-i Zemzem’den bir kova su, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a getirdiler. Bir parça ağzına aldı, kovaya boşalttı. Kova misk gibi râyiha verdi.
(Mâ-i Zemzem Mucizesi
Rububiyet Dairesi: Suyun kokusuz mahiyetinin bir anda misk rayihasına dönmesi, Allah’ın maddenin sıfatlarını (koku, tat, renk) dilediği an bir “kün” (ol) emriyle değiştirebileceğini ispat eder. Bu mucize, Allah’ın kâinatı güzelleştiren ve temizleyen sıfatlarının su zerresindeki tecellisidir; yani koku ilminin yegâne kaynağının Rububiyet olduğunu ilan eder.
Ubudiyet Dairesi: Maddi suyun misk kokmasına mukabil; mümin de Peygamberimizin manevi ağzından çıkan (Sünnet-i Seniyye) hakikatleri hayatına katarak ruhunu ve ahlâkını güzelleştirmeli, manen misk gibi kokan bir kulluk sergilemelidir.
Maddi Terakkiyatın Esasları: Suyun kalıcı bir misk kokusu kazanması, kimya ilminde sentetik müdahaleler olmadan maddenin özünden en saf ve kalıcı kokuların elde edilmesine bir teşviktir. Bu mucize, beşerin gelecekte maddeye müdahale ederek (nanoteknoloji vb.) eşyanın niteliğini en faydalı ve estetik hale getirebilme ufkuna işaret eder.
Manevi Terakkiyatın Esasları: Peygamberimiz’in (A.S.M.) manevi ağzı hükmünde olan Kur’an’dan süzülen hakikatler, bu asırda Risale-i Nur olarak tecelli etmiştir. Nasıl ki o sular maddi bir misk kokusu vermişse, Risale-i Nur da okuyanların kalplerinde ve ruhlarında “iman ve marifetullahın” manevi güzel kokularını (rayihalarını) hissettirir.
Gül Fabrikası (Risale-i Nur): Risale-i Nur, bu memleketi manen tamir eden ve onu “Cennet kokularıyla” rayihalandıran bir hizmet yürütmektedir.
“Mazi ve istikbali rayiha-i tayyibesiyle (güzel kokusuyla) muattar edecek (kokulandıracak) bir gül fabrikası var.”
“Bu memleketi tamir eden ve cennet kokularıyla rayihlandıran (kokulandıran) o fabrikaları Cenab-ı Hak muvaffak ve daim eylesin.”
“Biz burada onların parlak nurlarıyla ve şirin güzel kokularıyla âlem-i bekanın rayihasını istişmam ediyoruz.”
Tohum Hükmündeki Neticeler:
Maddi Netice: İstikbalde teknolojinin madde üzerindeki mutlak hakimiyetine ve koku gibi duyusal algıların teknik olarak mükemmelleştirilmesine işarettir.
Manevi/Uhrevi Netice: Bu koku, alem-i bekanın (ebedi alemin) şirin ve güzel kokularının dünyadaki birer numunesidir. Cennette her şeyin (toprağın bile) misk kokacağına ve rızıkların bitip tükenmeyeceğine dair birer müjdedir.
Vücuh-u İrşadî ve Cihat-ı Hidayet: “Cansız su bile Resul-i Ekrem’i tanıyor ve emriyle kokusunu değiştiriyor; ey insan, senin ondan aşağı düşmemen ve o nurani yola biat etmen gerekir” ihtarını vererek ruhları hidayete davet eder.)
Dördüncüsü: İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel haber veriyor ki: Bir kuyudan, bir kova su çıkardılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm içine ağzının suyunu akıtıp kuyuya boşalttıktan sonra, misk gibi râyiha vermeğe başladı.
Beşincisi: Ricalullahtan ve İmam-ı Müslim ve ülema-i Mağrib’in mutemedi ve makbulü olan Hammad İbn-i Seleme haber veriyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm deriden bir tuluğa su doldurup ağzına üflemiş, dua etmiş. Bağladı, bir kısım sahabeye verdi. “Ağzını açmayınız! Yalnız abdest aldığınız vakit açınız.” demiş. Gitmişler, abdest almak vaktinde ağzını açmışlar. Görüyorlar ki, hâlis bir süt, ağzında da kaymak yağ. İşte bu beş cüz’ü; bazıları meşhur, bazı da mühim imamlar naklediyorlar. Bunlar ve burada nakledilmeyenlerle mecmuu; manevî tevatür gibi bir mu’cize-i mutlakanın tahakkukunu gösteriyorlar.
(Suyun Hâlis Bir Süte Dönmesi Mucizesi
Rububiyet Dairesi: Suyun süte, üstünde de yağ ve kaymağa inkılap etmesi, Allah’ın “İsm-i Kadir” ile eşyanın sıfatlarını ve mahiyetini dilediği an bir emirle değiştirebileceğini ispat eder. Bu mucize, rızkın sadece zahiri sebepler zinciriyle (ot yemek, inek memesinden süzülmek gibi) değil, doğrudan doğruya Allah’ın “Hazine-i Gayb”ından süzülüp geldiğini gösteren bir Rububiyet ilanıdır.
Ubudiyet Dairesi: Ubudiyet, Rububiyetin bu harika tecellilerini görüp hayret, marifet ve tam bir teslimiyetle mukabele etmektir. Peygamberimizin “yalnız abdest aldığınız vakit açınız” fermanı, İlahi bereketin ibadet ve taat şartına bağlı olduğunu ders veren yüksek bir kulluk sırrıdır.
Maddi Terakkiyatın Esasları: Suyun süte dönüşmesi; biyokimya ve malzeme biliminde atomların dizilimini değiştirerek temel maddelerden (hidrojen, oksijen vb.) yüksek besinli gıdalar üretilebilme ufkuna işarettir. Basit bir maddenin, insan vücudu için en lüzumlu olan süt ve yağ gibi kıymetli maddelere dönüştürülmesi, gelecekteki besin teknolojileri için Nebevi bir hedef belirler.
Manevi Terakkiyatın Esasları: Zahiren basit ve kıymetsiz zannedilen eşyanın, Nebevi bir nazardan (Sünnet-i Seniyye) süzülerek marifet ve muhabbet “sütü” gibi en kıymetli bir vaziyete inkılap etmesine işarettir. Abdest ve tefekkür vaktinde açılan o tuluğun süt vermesi gibi; mümin de ibadetle Rabbine yöneldiğinde, kuru malumatın kalbinde manevi bir gıdaya ve “iman halavetine” (tatlılığına) dönüştüğünü hisseder.
Tohum Hükmündeki Neticeler:
Maddi Netice: İstikbalde teknolojinin maddeye tamamen hükmedeceği bir döneme ve suni üretimlerin zirve noktasına işarettir.
Risale-i Nur: Peygamberimiz’in (A.S.M.) mucizevi bir nefesiyle suyun süte ve yağa inkılap etmesi gibi; Risale-i Nur da tefekkür ve ibadet vakitlerinde zahiren basit görünen her şeyi, ruhu besleyen yüksek bir marifet sütüne ve nuruna dönüştürür.
Vücuh-u İrşadî ve Cihat-ı Hidayet: Suyun süte ve yağa dönüşmesi mucizesi, Rububiyetin mülkünde hiçbir maddenin başıboş olmadığını, Ubudiyetin ise o nurlu membaından (Sünnet-i Seniyye ve Kur’an’dan) beslenerek manen tekemmül etmek olduğunu tüm kâinata ilan etmektedir.)
Sekizinci Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mesh ve duasıyla, sütsüz ve kısır keçilerin mübarek elinin temasıyla ve duasıyla sütlü, hem çok sütlü olmaları misalleri ve cüz’iyatları çoktur. Biz yalnız meşhur ve kat’î iki-üç misali, nümune olarak zikrediyoruz:
(Rububiyet Dairesi: Rububiyet dairesi, Cenab-ı Hakk’ın mahlukatı en küçük hücresine kadar terbiye etmesi ve rızıklandırmasıdır.
- Sebeplerin Ötesinde İhsan: Adetullahta bir keçinin süt vermesi için doğum yapması ve beslenmesi gerekirken, Efendimiz’in (A.S.M.) dokunuşuyla kısır bir keçinin süt vermesi, rızkın doğrudan doğruya Allah’ın emriyle yaratıldığını ispat eder.
- Kanunlara Hükmetmek: Ümmü Ma’bed’in “Vücudunda kan yoktur, nereden süt verecek?” dediği zayıf keçiden süt sağılması, Rububiyetin madde üzerindeki mutlak hakimiyetini ve dilediği an adetullah kanunlarını (sebepleri) aşarak mucizevi rızıklar ihsan ettiğini gösterir.
Ubudiyet Dairesi: Ubudiyet, bu harika tasarrufları görüp rızkın gerçek sahibine yönelmek ve şükretmektir.
- Dürüstlük ve Sadakat: İbn-i Mes’ud’un, henüz Müslüman değilken bile Peygamberimiz’in süt talebine karşı “Keçiler benim değil, başkasının malıdır” diyerek emanete sadakat göstermesi, yüksek bir ubudiyet ahlakıdır.
- Şükür ve Bereket: Keçinin süt vermesinden sonra hane halkının doyuncaya kadar içip “Barekâllah” demeleri, nimeti Allah’tan bilip ubudiyetle mukabele etmektir.
Maddi Terakkiyatın Esasları: Mucizeler, beşerin maddi ilerlemesi için birer hedef belirleyicidir.
- Biyolojik Verimlilik: Bu mucize, ziraat ve hayvancılık fenlerinde az imkanla (kıtlık zamanında bile) en yüksek verimi alabilme ve hayvanların biyolojik kapasitelerini optimize etme noktasında ulaşılabilecek nihai hududu işaret eder.
- Kaynakların Muhafazası: Kıtlık (kaht) zamanında Halime-i Sadiye’nin keçilerinin tok ve süt dolu dönmesi, doğru bir bereket anlayışıyla maddi kaynakların nasıl korunabileceğine dair Nebevi bir teşviktir.
Manevi Terakkiyatın Esasları: Maddi süt bedeni beslediği gibi, iman nuru da ruhu besleyen “manevi bir süttür”.
- Kur’an Eczanesi: Peygamberimizin manevi eli hükmündeki Risale-i Nur, bu asırda “manen kısır ve sütsüz” kalmış ruhlara temas ederek onları hakikat ilmiyle “sütlü” (feyizli) hale getirir.
- Ruhun İnkılabı: Zahiren basit birer çiftçi veya çoban olan insanların, bu nurani temasla (Sünnet-i Seniyye ve Kur’an ile) manen kuvvetlenip çevrelerine ilim ve hakikat “sütü” akıtan birer mürşid haline gelmelerine işarettir.
Tohum Hükmündeki Neticeler: İstikbalde hayvancılık ve gıda teknolojilerinde suni müdahalelerin ötesinde, eşyanın fıtri bereketini açığa çıkaracak yöntemlerin keşfedileceğine dair bir tohumdur.
Risale-i Nur: Zahiren basit birer çiftçi, çoban, yörük veya efe olan insanların Risale-i Nur ile temas ettikten sonra geldikleri nokta, Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) sütsüz ve kısır keçileri mübarek eliyle sağması mucizesinin bu asırdaki manevi bir cilvesidir.
- Manevi Kuvvet ve Feyiz Membaı Olmaları: Risale-i Nur’a muhatap olan insanlar, aldıkları dersle öyle manevi bir kuvvet kazanmışlardır ki, sadece kendileri istifade etmekle kalmamış, adeta birer “manevi süt” (ilim ve hakikat) akıtan mürşid ve mübarek zatlar haline gelmişlerdir.
- Hakikat Âlimi Seviyesine Yükselmeleri: Normalde uzun yıllar süren medrese tahsiliyle kazanılamayacak ilimler, Risale-i Nur vasıtasıyla çok kısa sürede elde edilmektedir; öyle ki bir kişi bir sene gibi kısa bir sürede “Nur Talebesi” olup yüksek bir hakikat alimi vasfını kazanabilmektedir.
- İrşad ve Tebliğ Vazifesi: Tıpkı İslamiyet’ten önce bir çoban olan İbn-i Mes’ud’un mucizeyi gördükten sonra iman edip büyük bir sahabi olması gibi; Risale-i Nur’u okuyan bu insanlar da bulundukları köylerde ve çevrelerde hakikatleri duyuran birer “manevi kumandan” ve mürşid mertebesine çıkmışlardır.
Hülasa; Risale-i Nur, temas ettiği bu insanların akıl, kalp ve ruhlarını en yüksek hakikatlerle doyurarak, onları çevrelerine hidayet nuru saçan ve ebedi bir saadete namzet olan en bahtiyar şahsiyetler haline getirmiştir.
Vücuh-u İrşadî ve Cihat-ı Hidayet:
- İbn-i Mes’ud’un İmanı: Kısır keçiden süt sağıldığını gören İbn-i Mes’ud’un o anda iman etmesi, mucizenin en doğrudan irşad ve hidayet meyvesidir.
- Hayvandan İbret Almak: “Kısır keçi bile Resul-i Ekrem’i (A.S.M.) tanıyıp emrine itaat ederek süt veriyor; ey insan, senin ondan aşağı düşmemen gerekir” ihtarını vererek, inatçı ruhları hidayet yoluna sevk eder.
Netice itibarıyla; sütsüz keçilerin nurlanması mucizesi, Rububiyetin her rızkın anahtarını elinde tuttuğunu, Ubudiyetin ise o kapıya sadakatle intisab etmek olduğunu tüm kainata ilan etmektedir.)
Birincisi: Ehl-i Siyer’in bütün muteber kitabları haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-is Sıddık ile beraber hicret ederken, Âtiket Bint-il Huzaiye denilen Ümm-ü Mabed hanesine gelmişler. Gayet zaîf, sütsüz, kısır bir keçi orada vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümm-ü Mabed’e ferman etti: “Bunda süt yok mudur?” Ümm-ü Mabed demiş ki: “Bunun vücudunda kan yoktur, nereden süt verecek?” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gidip o keçinin beline elini sürmüş, memesini de meshetmiş, dua etmiş. Sonra demiş: “Kap getiriniz, sağınız!” Sağdılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-is Sıddık ile içtikten sonra, o hane halkı da doyuncaya kadar içmişler. O keçi kuvvetlenmiş, öyle de mübarek kalmış.
İkincisi: Şât-ı İbn-i Mes’ud’un meşhur kıssasıdır ki: İbn-i Mes’ud İslâm olmadan evvel, bazıların çobanı idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Ebu Bekir-is Sıddık ile beraber, İbn-i Mes’ud’un keçileriyle bulunduğu yere gitmişler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, İbn-i Mes’ud’dan süt istemiş. O da demiş: “Keçiler benim değil, başkasının malıdırlar.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: “Kısır, sütsüz bir keçi bana getir.” O da iki senedir teke görmemiş bir keçi getirdi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle onun memesine meshedip dua etmiş. Sonra sağmışlar, hâlis bir süt almışlar, içmişler. İbn-i Mes’ud bu mu’cizeyi gördükten sonra iman etmiş.
Üçüncüsü: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın murdiası yani süt annesi olan Halîme-i Sa’diye’nin keçilerinin kıssa-i meşhuresidir ki; o kabîlede bir derece kahtlık vardı. Hayvanat zaîf ve sütsüz oluyordular ve tok oluncaya kadar yemiyorlardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm oraya, süt annesinin yanına gönderildiği zaman, onun bereketiyle, Halîme-i Sa’diye’nin keçileri, akşam vakti başkalarının hilafına olarak, hem tok ve memeleri dolu olarak geliyorlardı. İşte bunun gibi Siyer kitablarında daha başka cüz’iyatları var; fakat bu nümuneler, asıl maksada kâfidir.
Dokuzuncu Misal: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı zâtların başını ve yüzünü mübarek eliyle meshedip dua ettikten sonra, zahir olan hârikaların çok cüz’iyatından iştihar bulmuş birkaçını nümune olarak beyan ediyoruz:
Birincisi: Ömer İbn-i Sa’d’ın başına elini sürmüş, dua etmiş. Seksen yaşında o adam, o duanın bereketiyle, öldüğü vakit başında beyaz yoktu.
İkincisi: Kays İbn-i Zeyd’in başına elini koyup, meshedip dua etmiş. O duanın bereketiyle, yüz yaşına girdiği vakit, meshin tesiriyle, bütün başı beyaz, yalnız Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın elini koyduğu yer simsiyah olarak kalmış.
Üçüncüsü: Abdurrahman İbn-i Zeyd İbn-il Hattab hem küçük, hem çirkin idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eli ile başını meshedip dua etmiş. O duanın bereketiyle; kametçe en bâlâ kamet ve suretçe en güzel bir surete girmiş.
Dördüncüsü: Âiz İbn-i Amr‘ın Gazve-i Huneyn’de yüzü yaralanmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, eliyle yüzündeki kanı silmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın elinin temas ettiği yer, parlak bir nuraniyet vermiş ki, muhaddisler كَغُرَّةِ الْفَرَسِ tabir etmişler. Yani, doru atın alnındaki beyaz gibi, temas yeri öyle parlıyordu.
Beşincisi: Katade İbn-i Milhan’ın yüzüne elini sürmüş, dua etmiş. Katade’nin yüzü âyine gibi parlamağa başlamış.
Altıncısı: Ümm-ül Mü’minîn Ümm-ü Seleme’nin kızı ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın üvey kızı Zeyneb’e, küçükken Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun yüzüne abdest suyu atıp taltif etmiş. O suyun temasından sonra, Zeyneb’in hüsn ü cemali acib suret almış, bedî’-ül cemal olmuş.
İşte şu cüz’iyatlar gibi daha çok misaller var. Onların çoğunu eimme-i hadîs nakletmişler. Bu cüz’iyatın herbirini, haber-i vâhid ve zaîf farzetsek dahi, yine mecmuu manevî bir tevatür hükmünde, mutlak bir mu’cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gösterir. Çünki bir hâdise, ayrı ayrı ve çok suretlerle nakledilse, asıl hâdisenin vukuu kat’î olur. Suretlerin herbiri zaîf dahi olsa, yine asıl hâdiseyi isbat ediyor.
(Haber-i vahidin tevatür derecesine çıkma şartları ikidir. Rivayet silsilesinin sağlamlığı (Âl’i beytin imamları gibi) veya haber veren kişinin kuvveti veya kıymeti ile haber-i vahid olur.)
Meselâ: Bir gürültü işitildi. Bazılar dediler ki, filan ev harab oldu; diğeri, başka ev harab oldu dedi; daha başkası, başka bir evi söyledi ve hâkeza… Herbir rivayet, haber-i vâhid de, zaîf de, hilaf-ı vaki’ de olabilir. Fakat asıl vakıa ki: Bir ev harab olmuş, o kat’îdir; onda bütün müttefiktirler. Halbuki bahsettiğimiz şu altı cüz’iyat; hem sahihtirler, hem bazıları şöhret derecesine çıkmışlar. Faraza bunların herbirini zaîf addetsek, temsilde mutlak bir hane harab olması gibi, yine cüz’iyatın mecmuunda, mutlak bir mu’cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vücudunu kat’iyyen gösterir.
İşte Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu’cizat-ı bahiresi, her bir nevide kat’î olarak mevcuddur. Cüz’iyatı dahi, o küllî ve mutlak mu’cizenin suretleri veyahut nümuneleridir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nasılki eli, parmakları, tükürüğü, nefesi, sözü yani duası çok mu’cizatın mebdei oluyor. Aynen öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sair letaifi ve duyguları ve cihazatı, çok hârikalara medardır. Kütüb-ü Siyer ve Tarih, o hârikaları beyan etmişler; sîret ve suret ve duygularında, çok delail-i nübüvvet bulunduğunu göstermişler.
ONBEŞİNCİ İŞARET: Nasılki taşlar, ağaçlar, Kamer, Güneş onu tanıyorlar; birer mu’cizesini göstermekle, nübüvvetini tasdik ediyorlar. Öyle de: Hayvanat taifesi, ölüler taifesi, cinler taifesi, melaikeler taifesi o Zât-ı Mübarek’i tanıyorlar ve nübüvvetini tasdik ediyorlar ki; onlar, onu tanıdıklarını, herbir taifesi, bazı mu’cizatını göstermekle gösteriyorlar ve nübüvvetinin tasdikini ilân ediyorlar. Şu Onbeşinci İşaret’in üç şubesi var:
Birinci Şubesi: Hayvanat cinsi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanıyorlar ve mu’cizatını da izhar ediyorlar. Şu şubenin çok misalleri var. Biz yalnız burada, meşhur ve manevî tevatür derecesinde kat’î olmuş veya muhakkikîn-i eimmenin makbulü olmuş veya ümmet telakki-i bilkabul etmiş olan bir kısım hâdiseleri, nümune olarak zikredeceğiz:
Birinci Hâdise: Manevî tevatür derecesinde bir şöhretle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Ebu Bekir-is Sıddık ile, küffarın takibinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gâr-ı Hira’nın kapısında, iki nöbetçi gibi iki güvercin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedar gibi, hârika bir tarzda, kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir. Hattâ rüesa-yı Kureyş’ten, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eli ile Gazve-i Bedir’de öldürülen Übeyy İbn-i Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: “Mağaraya girelim.” O demiş: “Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Hazret-i Muhammed tevellüd etmeden bu ağ yapılmış gibidir. Bu iki güvercin işte orada duruyor, adam olsa orada dururlar mı?” İşte bunun gibi, mübarek güvercin taifesi, Feth-i Mekke’de dahi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başı üzerinde gölge yaptıklarını, İmam-ı Celil İbn-i Vehb naklediyor. Hem nakl-i sahih ile Hazret-i Âişe-i Sıddıka haber veriyor ki: Güvercin gibi, Dâcin denilen bir kuş hanemizde vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hazır olsa idi hiç debelenmezdi, sükûtla dururdu. Ne vakit Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıksa idi, o kuş başlardı harekete; giderdi gelirdi, hiç durmuyordu. Demek o kuş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı dinliyordu, huzurunda temkin ile sükût ederdi.
İkinci Hâdise: Beş-altı tarîkle manevî bir tevatür hükmünü almış kurd hâdisesidir ki; bu kıssa-i acibe çok tarîklerle meşhur sahabelerden nakledilmiş. Ezcümle: Ebu Said-il Hudrî ve Seleme İbn-il Ekva’ ve İbn-i Ebî Vehb ve Ebu Hüreyre ve bir vak’a sahibi çoban (Uhban) gibi müteaddid tarîklerle haber veriyorlar ki: Bir kurd, keçilerden birisini tutmuş; çoban, kurdun elinden kurtarmış. Zi’b demiş: “Allah’tan korkmadın, benim rızkımı elimden aldın.” Çoban demiş: “Acaib, zi’b konuşur mu?” Zi’b ona demiş: “Acib senin halindedir ki, bu yerin arka tarafında bir zât var ki; sizi Cennet’e davet ediyor, peygamberdir, onu tanımıyorsunuz!” Bütün tarîkler kurdun konuşmasında müttefik olmakla beraber, kuvvetli bir tarîk olan Ebu Hüreyre ihbarında diyor ki: Çoban kurda demiş: “Ben gideceğim; fakat kim benim keçilerime bakacak?” Zi’b demiş: “Ben bakacağım.” Çoban ise, çobanlığı kurda devredip gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmüş, iman etmiş, dönüp gitmiş. Zi’bi çoban bulmuş. Zayiat yok. Bir keçi ona kesmiş, çünki ona üstadlık etmiş.
Bir tarîkte: Rüesa-yı Kureyş’ten Ebu Süfyan ile Safvan bir kurdu gördüler, bir ceylanı takib edip Harem-i Şerif’e girdi. Kurd dönmüş, sonra taaccüb etmişler. Kurd konuşmuş, risalet-i Ahmediyeyi haber vermiş. Ebu Süfyan, Safvan’a demiş ki: “Bu kıssayı kimseye söylemeyelim, korkarım Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler.” Elhasıl, kurt kıssası kat’î ve manevî mütevatir gibi kanaat verir.
Üçüncü Hâdise: Beş-altı tarîkle mühim sahabelerden nakledilen cemel hâdisesidir ki: Ezcümle: Ebu Hüreyre ve Sa’lebe İbn-i Mâlik ve Câbir İbn-i Abdullah ve Abdullah İbn-i Cafer ve Abdullah İbn-i Ebî Evfa gibi müteaddid tarîkler ve o tarîklerin başındaki sahabeler müttefikan haber veriyorlar ki: Deve gelmiş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a tahiyye-i ikram nev’inden secde edip konuşmuş. Ve birkaç tarîkte haber veriliyor ki: O deve bir bağda kızmış, vahşi olmuş; yanına kimseyi sokmuyor, hücum ediyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm girdi; deve geldi, ikramen secde etti, yanında ıhdı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yular taktı. Deve, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi: “Beni çok meşakkatli şeylerde çalıştırdılar, şimdi de beni kesmek istiyorlar. Onun için kızdım.” Deve sahibine söyledi: “Böyle midir?” “Evet” dediler.
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Adbâ ismindeki devesi, vefat-ı Nebevîden sonra kederinden ne yedi, ne içti, tâ öldü. Hem o deve, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mühim bir kıssayı konuştuğunu, Ebu İshak-ı İsferanî gibi bazı mühim imamlar haber vermişler. Hem nakl-i sahih ile; Câbir İbn-i Abdullah’ın bir seferde devesi çok yorulmuştu, daha yürüyemiyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o deveye ufak bir dürtmek ile dürttü. O deve, o iltifat-ı Ahmedîden o kadar bir çeviklik, bir sevinçlik peyda etti ki; daha sür’atinden dizgini zabtedilmiyor, yolda yetişilmiyordu. Hazret-i Câbir haber veriyor.
Dördüncü Hâdise: Başta İmam-ı Buharî, eimme-i hadîs haber veriyorlar ki: Bir defa gecede, Medine-i Münevvere’nin haricinde, düşman hücum ediyor gibi mühim bir hâdise işaa edildi. Sonra cesur atlılar çıktılar, gittiler. Yolda görüyorlar, bir zât geliyor. Baktılar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Ferman etmiş: “Birşey yoktur.” Meşhur Ebu Talha’nın atına binip, şecaat-ı kudsiyesi muktezasınca, herkesten evvel gitmiş, tahkik etmiş ve dönmüştü. Ebu Talha’ya ferman etmiş: وَجَدْتُ فَرَسَكَ بَحْرًا Yani: “Senin atın sarsmadan, gayet çabuktur.” Halbuki Ebu Talha’nın atı, katuf tabir edilen yürüyüşsüz kısmından idi. O geceden sonra, hiçbir at ona karşı yürüyüşte mukabele edemiyordu.
Hem nakl-i sahih ile; bir defa, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm seferde namaz kılacak vaktinde atına dedi: “Dur.” O da durdu. Namaz bitinceye kadar hiçbir azasını kımıldatmadı.
Beşinci Hâdise: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı Sefine, Yemen Valisi Muaz İbn-i Cebel’in yanına gitmek için, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan emir alıp gitmiş. Yolda bir arslan rast gelmiş. O Sefine, ona demiş: “Ben, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârıyım.” Arslan ses verip ayrılmış. İlişmemiş. Diğer bir tarîkte haber veriyorlar ki: Sefine döndüğü vakit yolu kaybetmiş, bir arslana rast gelmiş; arslan ona ilişmemekle beraber, yolu da göstermiş.
Hem Hazret-i Ömer’den haber veriyorlar ki demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir bedevi geldi. Arabça “dabb” denilen bir susmar, yani keler elinde idi. Dedi: “Eğer bu hayvan sana şehadet etse, ben sana iman getiririm; yoksa iman getirmem.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hayvandan sordu; o susmar fasih bir dille, risaletine şehadet etti.
Hem Ümm-ül Mü’minîn Ümm-ü Seleme haber veriyor ki: Bir ceylan, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşmuş ve risaletine şehadet etmiş.
İşte bunun gibi çok misaller var. Hem de kat’î şöhret bulmuş birkaç nümuneyi gösterdik. Ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayana ve itaat etmeyene deriz:
Ey insan! İbret alınız… Kurt, arslan; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanıyor, itaat ediyorlar. Sizlerin hayvandan, kurttan aşağı düşmemeye çalışmanız iktiza eder.
İkinci Şube: Cenazelerin ve cinlerin ve melaikelerin, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalarıdır. Bunun da çok hâdiseleri var. Nümune için, şöhret bulmuş ve mevsuk imamlar haber vermiş birkaç nümuneyi, evvelâ cenazelerden göstereceğiz. Amma cinn ve melaike ise, o mütevatirdir.. onların misalleri bir değil, bindir. İşte ölülerin konuşması misallerinden:
Birincisi şudur ki: Ülema-i zahir ve bâtının, Tâbiîn zamanında en büyük reisi ve İmam-ı Ali’nin mühim ve sadık bir şakirdi olan Hasan-ı Basrî haber veriyor ki: Bir adam, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gelerek ağlayıp sızladı. Dedi: “Benim küçük bir kızım vardı, şu yakın derede öldü, oraya attım.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona acıdı. Ona dedi: “Gel oraya gideceğiz.” Gittiler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ölmüş kızı çağırdı: “Yâ filane!” dedi. Birden o ölmüş kız, “Lebbeyke ve sa’deyk” dedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: “Tekrar peder ve vâlidenin yanına gelmeyi arzu eder misin?” O dedi: “Yok, ben onlardan daha hayırlısını buldum.”
İkincisi: İmam-ı Beyhakî ve İmam-ı İbn-i Adiyy gibi bazı mühim imamlar, Hazret-i Enes İbn-i Mâlik’ten haber veriyorlar ki: Enes demiş: Bir ihtiyare kadının birtek oğlu vardı, birden vefat etti. O sâliha kadın çok müteessir oldu, dedi: “Yâ Rab! Senin rızan için, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın biatı ve hizmeti için hicret edip buraya geldim. Benim hayatımda istirahatımı temin edecek tek evlâdcığımı, o Resul’ün hürmetine bağışla.” Enes der: O ölmüş adam kalktı, bizimle yemek yedi.
İşte şu hâdise-i acibeye işaret ve ifade eden, İmam-ı Busîrî’nin Kaside-i Bürde’de şu fıkrasıdır:
لَوْ نَاسَبَتْ قَدْرَهُ آيَاتُهُ عِظَمًا ٭ اَحْيَى اسْمُهُ حِينَ يُدْعَى دَارِسَ الرِّمَمِ
Yani: “Eğer alâmetleri, onun kadrine muvafık derecesinde azametini ve makbuliyetini gösterse idiler; değil yeni ölmüşler, belki onun ismiyle çürümüş kemikler de ihya edilebilirdi.”
Üçüncü Hâdise: Başta İmam-ı Beyhakî gibi râviler, Abdullah İbn-i Ubeydullah-il Ensarî’den haber veriyorlar ki: Abdullah demiş: Sabit İbn-i Kays İbn-i Şemmas’ın Yemame Harbi’nde şehid düştüğü ve kabre koyduğumuz vakit, ben hazırdım. Kabre konurken, birden ondan bir ses geldi:
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَاَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ وَعُمَرُ الشَّهِيدُ وَعُثْمَانُ الْبَرُّ الرَّحِيمُ
dedi. Sonra açtık, baktık; ölü, cansız. İşte o vakit, daha Hazret-i Ömer hilafete geçmeden, şehadetini haber veriyor.
Dördüncü Hâdise: İmam-ı Taberanî ve Ebu Nuaym Delail-i Nübüvvet’te Nu’man İbn-i Beşir’den haber veriyorlar ki: Zeyd İbn-i Harice, çarşı içinde birden düşüp vefat etti. Eve getirdik. Akşam ve yatsı arasında etrafında kadınlar ağlarken birden اَنْصِتُوا اَنْصِتُوا “Susunuz!” dedi. Sonra fasih bir lisanla:
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyerek bir mikdar konuştu. Sonra baktık ki, cansız vefat etmiş.
İşte cansız cenazeler onun risaletini tasdik etse; canlı olanlar tasdik etmese; elbette o câni canlılar, cansızlardan daha cansız ve ölülerden daha ölüdürler.
Amma melaikelerin, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hizmeti ve görünmesi ve cinnîlerin ona iman ve itaati, mütevatirdir. Nass-ı Kur’an ve çok âyâtla musarrahtır. Gazve-i Bedir’de beşbin melaike, -nass-ı Kur’an ile- önde, sahabeler gibi ona hizmet edip, asker olmuşlar. Hattâ o melekler, melaikeler içinde, Ashab-ı Bedir gibi şeref kazanmışlar. Şu mes’elede iki cihet var:
Birisi: Cinn ve melaikenin taifeleri, hayvan ve insanın taifeleri gibi, vücudları kat’î ve bizimle münasebetdar olduğu, Yirmidokuzuncu Söz’de iki kerre iki dört eder derecesinde bir kat’iyyetle isbat etmişiz. Onların isbatını, o Söz’e havale ederiz.
İkinci cihet: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefiyle, eser-i mu’cizesi olarak, efrad-ı ümmeti onları görmek ve konuşmaktır.
- İşte başta Buharî ve İmam-ı Müslim, eimme-i hadîs müttefikan haber veriyorlar ki: Bir defa melek yani Hazret-i Cebrail, beyaz libaslı bir insan suretinde gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sahabeleri içinde otururken, yanına gitmiş, demiş: مَا اْلاِسْلاَمُ وَمَا اْلاِيمَانُ وَمَا اْلاِحْسَانُ Yani: “İman, İslâm, ihsan nedir? Tarif et.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tarif etmiş. Oradaki cemaat-ı sahabe hem ders almış, hem de o zâtı iyi görmüş O zât misafir gibi görünürken, üstünde alâmet-i sefer eseri hiç yoktu. Kalktı, birden kayboldu. O vakit Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: “Size ders vermek için Cebrail böyle yaptı.”
- Hem haber-i sahih ile ve haber-i kat’î ile ve manevî tevatür derecesinde, eimme-i hadîs haber veriyorlar ki: “Hazret-i Cebrail’i çok defa, hüsn ü cemal sahibi olan Dıhye suretinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında sahabeler görüyorlardı. Ezcümle, Hazret-i Ömer ve İbn-i Abbas ve Üsame İbn-i Zeyd ve Hâris ve Âişe-i Sıddıka ve Ümm-ü Seleme, kat’iyyen sabittir ki, bunlar kat’iyyen haber veriyorlar ki: Biz Hazret-i Cebrail’i Dıhye suretinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında çok görüyoruz. Acaba hiç mümkün müdür ki, bu zâtlar, görmeden görüyoruz desinler?
- Hem nakl-i sahih-i kat’î ile, Aşere-i Mübeşşere’den, İran fâtihi Sa’d İbn-i Ebî Vakkas haber veriyor ki: “Gazve-i Uhud’da, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki tarafında, iki beyaz libaslı, ona nöbetdar gibi muhafız suretinde gördü İkisi de anlaşıldı ki, meleklerdir. Ve Hazret-i Cebrail ile Mikâil olduğunu anladık.” Acaba böyle bir kahraman-ı İslâm gördük dese, görmemek mümkün müdür?
- Hem Ebu Süfyan İbn-i Hâris İbn-i Abdülmuttalib (ammizade-i Nebevî) nakl-i sahih ile haber veriyor ki: “Gazve-i Bedir’de, gök ile yer arasında, beyaz libaslı atlı zâtları gördü”
- Hem Hazret-i Hamza Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan niyaz etti ki: “Ben Cebrail’i görmek istiyorum.” Kâ’be’de ona göründü. Dayanamadı, bîhuş oldu, yere düştü. Bu çeşit melaikeleri görmek vukuatı çoktur. Bütün bu vukuat, bir nevi mu’cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gösteriyor ve delalet ediyor ki; onun misbah-ı nübüvvetine melaikeler dahi pervanelerdir.
Cinnîler ise; onlar ile görüşmek ve görmek, değil sahabeler, belki avam-ı ümmet dahi çokları ile görüşmeleri çok vuku buluyor.
- Fakat en kat’î, en sahih haber ile eimme-i hadîs bize diyorlar ki: İbn-i Mes’ud “Batn-ı Nahl’de ecinnilerin ihtidası gecesinde, ecinnileri gördüm ve Sudan kabîlesinden Zutt denilen uzun boylu taifeye benzettim, onlara benziyordular.”
- Hem meşhurdur ve hadîs imamları tahric ve kabul ettikleri Hazret-i Hâlid İbn-i Velid vak’asıdır ki: Uzza denilen sanemi tahrib ettikleri vakit, siyah bir kadın şeklinde, o sanem içinden bir cinniye çıktı. Hazret-i Hâlid, bir kılınç ile o cinniyeyi iki parça etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hâdise için ferman etmiş ki: “Uzza sanemi içinde ona ibadet ediliyordu, daha ona ibadet edilmez.”
- Hem Hazret-i Ömer’den meşhur bir haberdir ki, demiş: “Biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında iken, ihtiyar şeklinde, elinde bir asâ, “Hâme” isminde bir cinnî geldi, iman etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona kısa surelerden birkaç sureyi ders verdi. Dersini aldı, gitti. Şu âhirki hâdiseye, çendan bazı hadîs imamları ilişmişler; fakat mühim imamlar, sıhhatine hükmetmiş Her ne ise, bu nevide uzun söylemeye lüzum yok; misalleri çoktur.
Hem deriz ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nuruyla, terbiyesiyle ve onun arkasında gitmesiyle, binler Şeyh-i Geylanî gibi aktablar, asfiyalar, melaikeler ve cinler ile görüşmüşler ve konuşuyorlar ve bu hâdise, yüz tevatür derecesinde ve çok kesrettedir. Evet ümmet-i Muhammed’in (A.S.M.) melaike ve cinlerle temasları ve tekellümleri ise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın terbiye ve irşad-ı i’cazkâranesinin bir eseridir.
Üçüncü Şube: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hıfzı ve ismeti, bir mu’cize-i bahiredir. وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ âyet-i kerimesinin hakikat-ı bahiresi, çok mu’cizatı gösterir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir taifeye, bir kavme, bir kısım ehl-i siyasete veya bir dine; belki umum padişahlara ve umum ehl-i dine tek başıyla meydan okudu. Halbuki onun amucası en büyük düşman ve kavim ve kabîlesi düşman iken; yirmiüç sene nöbetdarsız, tekellüfsüz, muhafazasız ve pek çok defa sû’-i kasde maruz kaldığı halde, kemal-i saadetle, rahat döşeğinde vefat edip, Mele-i A’lâ’ya çıkmasına kadar hıfz u ismeti, وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ne kadar kuvvetli bir hakikatı ifade ettiğini ve ne kadar metin bir nokta-i istinad olduğunu, güneş gibi gösterir. Biz yalnız nümune için, kat’iyyet kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz:
Birinci Hâdise: Ehl-i siyer ve hadîs, müttefikan haber veriyorlar ki: Kureyş kabîlesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı öldürtmek için, kat’î ittifak ettiler. Hattâ insan suretine girmiş bir şeytanın tedbiriyle, Kureyş içine fitne düşmemek için, her kabîleden lâakal bir adam içinde bulunup, ikiyüze yakın, Ebu Cehil ve Ebu Leheb’in taht-ı hükmünde olarak, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hane-i saadetini bastılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında Hazret-i Ali vardı. Ona dedi: “Sen bu gece benim yatağımda yat.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beklemiş, tâ Kureyş gelmiş, bütün hanenin etrafını tutmuşlar. O vakit çıktı, bir parça toprak başlarına attı. Hiç birisi onu görmedi, içlerinden çıktı gitti. Gâr-ı Hira’da iki güvercin ve bir örümcek, bütün Kureyş’e karşı ona nöbetdar olup, muhafaza ettiler.
İkinci Hâdise: Vakıat-ı kat’iyyedendir ki, mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş rüesası mühim bir mal mukabilinde, Süraka isminde gayet cesur bir adamı gönderdiler; tâ takib edip, onları öldürmeye çalışsın. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-i Sıddık ile beraber gârdan çıkıp giderken gördüler ki, Süraka geliyor. Ebu Bekir-i Sıddık telaş etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mağarada dediği gibi لاَ تَحْزَنْ اِنَّ اللّهَ مَعَنَا dedi. Süraka’ya bir baktı, Süraka’nın atının ayakları yere saplandı kaldı. Tekrar kurtuldu, yine takib etti. Tekrar atının ayaklarının saplandığı yerden duman gibi birşey çıkıyordu. O vakit anladı ki: Ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki, ona ilişsin. “El-Aman!” dedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm aman verdi. Fakat dedi: “Git öyle yap ki, başkası gelmesin!”
Şu hâdise münasebetiyle bunu da beyan ederiz ki: Sahih bir surette haber veriyorlar: Bir çoban, onları gördükten sonra Kureyş’e haber vermek için Mekke’ye gitmiş. Mekke’ye dâhil olduğu vakit, ne için geldiğini unutmuş. Ne kadar çalışmış ise, hatırına getirememiş. Mecbur olmuş dönmüş. Sonra anlamış ki, ona unutturulmuş.
Üçüncü Hâdise: Gazve-i Gatafan ve Enmar’da müteaddid tarîklerle eimme-i hadîs haber veriyorlar ki: Gavres isminde cesur bir kabîle reisi, kimse görmeden tam Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başı üzerine gelerek, yalın kılınç elinde olduğu halde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi: “Kim seni benden kurtaracak?” Demiş: “Allah!” Sonra böyle dua etti: اَللّٰهُمَّ اكْفِنِيهِ بِمَا شِئْتَ Birden o Gavres, iki omuzu ortasına gaibden bir darbe yer; o kılınç elinden düşer, yere yuvarlanır. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kılıncı eline alır, “Şimdi seni kim kurtaracak?” der, sonra afveder. O adam gider taifesine. O pek cür’etkâr, cesur adama herkes hayrette kalır. “Ne oldu sana, ne için bir şey yapamadın?” dediler. O dedi: “Hâdise böyle oldu. Ben şimdi, insanların en iyisinin yanından geliyorum.”
Hem şu hâdise gibi, Gazve-i Bedir’de bir münafık, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı bir gaflet vaktinde kimse görmeden, tam arkasından kılınç kaldırıp vururken, birden Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bakmış. O titreyip, kılınç elinden yere düşmüş.
Dördüncü Hâdise: Manevî tevatüre yakın bir şöhretle ve ekser ehl-i tefsirin
اِنَّا جَعَلْنَا فِى اَعْنَاقِهِمْ اَغْلاَلاً فَهِىَ اِلَى اْلاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ ٭
وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ
âyetinin sebeb-i nüzulü ve ehl-i tefsir allâmeleri ve ehl-i hadîs imamları haber veriyorlar ki: Ebu Cehil yemin etmiş ki: “Ben secdede Muhammed’i görsem, bu taşla onu vuracağım.” Büyük bir taş alıp gitmiş. Secdede gördüğü vakit kaldırıp vurmakta iken, elleri yukarıda kalmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazı bitirdikten sonra kalkmış, Ebu Cehil’in eli çözülmüş. O ise; ya Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın müsaadesiyle veyahut ihtiyaç kalmadığından çözülmüş.
Hem yine Ebu Cehil kabîlesinden -bir tarîkte- Velid İbn-i Mugire, yine Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı vurmak için, büyük bir taşı alıp secdede iken vurmaya gitmiş; gözü kapanmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı Mescid-i Haram’da görmedi, geldi. Onu gönderenleri de görmüyordu, yalnız seslerini işitiyordu. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazdan çıktı, ihtiyaç kalmadığından onun gözü de açıldı.
Hem nakl-i sahih ile Ebu Bekir-i Sıddık’tan haber veriyorlar ki: Sure-i تَبَّتْ يَدَا اَبِى لَهَبٍ nâzil olduktan sonra, Ebu Leheb’in karısı Ümm-ü Cemil denilen “Hammalet-el Hatab” bir taş alıp, Mescid-i Haram’a gelmiş. Ebu Bekir ile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm orada oturuyorlarmış. Gözü Ebu Bekir-i Sıddık’ı görüyor, soruyor: “Yâ Ebâ Bekir! Senin arkadaşın nerede? Ben işitmişim ki, beni hicvetmiş. Ben görsem, bu taşı ağzına vuracağım.” Yanında iken Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmemiş. Elbette hıfz-ı İlahîde olan bir Sultan-ı Levlak’i, böyle bir Cehennem oduncusu, onun huzuruna girip göremez. Ağzına mı düşmüş!..
Beşinci Hâdise: Haber-i sahih ile haber veriliyor ki: Âmir İbn-i Tufeyl ve Erbed İbn-i Kays ikisi ittifak ederek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gitmişler. Âmir demiş: “Ben onu meşgul edeceğim, sen onu vuracaksın!” Sonra bakıyor ki, birşey yapmıyor. Gittikten sonra arkadaşına dedi: “Neden vurmadın?” Dedi: “Nasıl vuracağım, ne kadar niyet ettim, bakıyorum ki, ikimizin ortasına sen geçiyorsun. Seni nasıl vuracağım?”
Altıncı Hâdise: Nakl-i sahih ile haber veriliyor ki: Gazve-i Uhud’da veya Huneyn’de Şeybe İbn-i Osman-el Hacebî -ki, Hazret-i Hamza, onun hem amucasını, hem pederini öldürmüştü- intikamını almak için gizli geldi. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasından yalın kılınç kaldırdı. Birden kılınç elinden düştü. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona baktı, elini göğsüne koydu. Şeybe der ki: “O dakikada dünyada ondan daha sevgili adam bana olmazdı.” İmana geldi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: “Haydi git, harbet!” Şeybe dedi: “Ben gittim, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm önünde harbettim. Eğer o vakit pederim de rastgelseydi, vuracaktım.”
Hem Feth-i Mekke gününde Fedale namında birisi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına vurmak niyetiyle geldi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona bakıp tebessüm etti, “Nefsinle ne konuştun?” dedi ve Fedale için taleb-i mağfiret etti. Fedale imana geldi ve dedi ki: “O vakit ondan daha ziyade dünyada sevgilim olmazdı.”
Yedinci Hâdise: -Nakl-i sahih ile- Yahudiler sû’-i kasd niyetiyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın oturduğu yere üstünden büyük bir taş atmak ânında, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o dakikada hıfz-ı İlahî ile kalkmış; o sû’-i kasd de akîm kalmış.
Bu yedi misal gibi çok hâdiseler vardır. Başta İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim ve eimme-i hadîs, Hazret-i Âişe’den naklediyorlar ki: وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ âyeti nâzil olduktan sonra, arasıra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı muhafaza eden zâtlara ferman etti:
يَا اَيُّهَا النَّاسُ انْصَرِفُوا فَقَدْ عَصَمَنِى رَبِّى عَزَّ وَجَلَّ
Yani: “Nöbetdarlığa lüzum yok, benim Rabbim beni hıfzediyor.”
İşte şu risale de, baştan buraya kadar gösteriyor ki: Şu kâinatın her nev’i, her âlemi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanır, alâkadardır. Herbir nev’-i kâinatta, onun mu’cizatı görünüyor. Demek o Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) Cenab-ı Hakk’ın -fakat kâinatın Hâlıkı itibariyle ve bütün mahlukatın Rabbi ünvanıyla- memurudur ve resulüdür. Evet nasılki bir padişahın büyük ve müfettiş bir memurunu herbir daire bilir ve tanır; hangi daireye girse, onunla münasebetdar olur.
Çünki umumun padişahı namına bir memuriyeti var. Eğer meselâ yalnız adliye müfettişi olsa, o vakit adliye dairesiyle münasebetdar olur. Başka daireler onu pek tanımaz. Ve askeriye müfettişi olsa, mülkiye dairesi onu bilmez. Öyle de, anlaşılıyor ki; bütün devair-i saltanat-ı İlahiyede, melekten tut tâ sineğe ve örümceğe kadar herbir taife onu tanır ve bilir veya bildirilir. Demek Hâtem-ül Enbiya ve Resul-i Rabb-il Âlemîn’dir. Ve umum enbiyanın fevkinde risaletinin şümulü var.
(Üçüncü Nükteli İşarette geçtiği gibi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu’cizatı çok mütenevvidir. Risaleti umumî olduğu için, hemen ekser enva’-ı kâinattan birer mu’cizeye mazhardır. Güya nasılki bir padişah-ı zîşanın bir yaver-i ekremi mütenevvi hediyelerle muhtelif akvamın mecmaı olan bir şehre geldiği vakit, her taife onun istikbaline bir mümessil gönderir; kendi taifesi lisanıyla ona “hoş-âmedî” eder, onu alkışlar. Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed’in en büyük yaveri olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âleme teşrif edip ve küre-i arzın ahalisi olan nev’-i beşere meb’us olarak geldiği ve umum kâinatın Hâlıkı tarafından umum kâinatın hakaikına karşı alâkadar olan envâr-ı hakikat ve hedaya-yı maneviyeyi getirdiği zaman; taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut tâ Ay’dan, Güneş’ten, yıldızlara kadar her taife, kendi lisan-ı mahsusuyla ve ellerinde birer mu’cizesini taşımasıyla, onun nübüvvetini alkışlamış ve hoş-âmedî demiş. Mektubat 91)
