Anasayfa » Ondokuzuncu Mektup Üçüncü Cüz

Ondokuzuncu Mektup Üçüncü Cüz

YEDİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Mu’cizat-ı Nebeviyenin bereket-i taam hususunda olan kısmından birkaç kat’î ve manen mütevatir misaline işaret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münasibdir.

Mukaddime: Şu gelecek bereketli mu’cizat misalleri, herbiri müteaddid tarîkle, hattâ bazıları onaltı tarîkle sahih bir surette nakledilmiş. Ekserisi, bir cemaat-ı kesîre huzurunda vuku’ bulmuş; o cemaat içinde mu’teber ve sadık insanlar onlardan bahsedip nakletmişler. Meselâ: “Sa’ denilen dört avuç taamdan yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar” naklediyor. O yetmiş adam, onun sözünü işitiyor, tekzib etmiyor. Demek sükût ile tasdik ediyorlar. Halbuki o asr-ı sıdk ve hakikatta ve o hakperest ve ciddî ve doğru adam olan sahabeler, zerre miktar yalanı görse, red ve tekzib ederler. Halbuki bahsedeceğimiz vakıaları çoklar rivayet etmiş ve ötekiler de sükût ile tasdik etmişler. Demek herbir hâdise manen mütevatir gibi kat’îdir.

Hem sahabeler, Kur’anın ve âyetlerin hıfzından sonra en ziyade, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ef’al ve akvalinin muhafazasına, bahusus ahkâma ve mu’cizata dair ahvaline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, Tarih ve Siyer şehadet ediyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hali ihmal etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehadîsiye şehadet ediyor.

Hem Asr-ı Saadette, mu’cizatı ve medar-ı ahkâm ehadîsi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abadile-i Seb’a, kitabetle kaydettiler. Hususan Tercüman-ül Kur’an olan Abdullah İbn-i Abbas ve Abdullah İbn-i Amr İbn-il Âs, bahusus otuz-kırk sene sonra, Tâbiînin binler muhakkikleri, ehadîsi ve mu’cizatı yazı ile kaydettiler. Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid ve binler muhakkik muhaddisler naklettiler; yazı ile muhafaza ettiler. Daha Hicretten ikiyüz sene sonra başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Makbule vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar. İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler çıkıp; bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdânların karıştırdıkları mevzu ehadîsi tefrik ettiler, gösterdiler. Sonra ehl-i keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip, yakaza halinde onun sohbetiyle müşerref olan Celaleddin-i Süyutî gibi allâmeler ve muhakkikler, ehadîs-i sahihanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler. İşte bahsedeceğimiz hâdiseler, mu’cizeler böyle elden ele -kuvvetli, emin, müteaddid ve çok, belki hadsiz ellerden- sağlam olarak bize gelmiş. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

İşte buna binaen; “Bu zamana kadar uzun mesafeden gelen şu zamandan tâ o zamana kadar bu hâdiseleri nasıl bileceğiz ki karışmamış ve safidir” hatıra gelmemelidir.

(Bereket Mucizelerinin Altı Esası: Yedinci Nükteli İşaret’te zikredilen ve berekete dair olan bütün mucizeler, şu külli hakikatleri ders verir:

  • Rububiyet Dairesi: Dünya dâr-ül hikmet olmasından Cenab-ı Hak, rızıkları tedrici (yavaş yavaş, sebeb-müsebbebat dairesinde) yaratırken, mucizelerde bu rızıkları def’i ve ani olarak yaratarak bütün mahlukatın rızkını veren yegâne Rezzak olduğunu gösterir.
  • Ubudiyet Dairesi: Allah’ı hem maddi hem manevi rızık veren olarak tanımak; bütün şükrü, minnettarlığı ve ibadeti sadece O’na tahsis etmektir.
  • Maddi Terakkiyatın Esasları: Az bir şeyden çok verim alma (enerjiyi veya gıdayı artırma) noktasında beşerin ulaşabileceği ziraat ve fenlere (verimlilik artışı) işaret eder.
  • Manevi Terakkiyatın Esasları: Kur’an’ın birtek âyetinden istihrac edilen manalarla milyonlarca insanın asırlarca manen beslenmesi ve ruhunun doyması hakikatine birer numunedir.
  • Tohum Hükmündeki Neticeler: İstikbalde maddi rızkın bereketlenip çoğalacağı teknolojik imkanlara ve âhirette rızıkların bitmeden devam edeceği cennet hallerine birer tohumdur.
  • Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: Müminlerin imanını ziyadeleştirmek (“nurun ala nur”), münafıkları ihlasa ve kâfirleri biat ve hidayete sevk etmek için en zahir birer hüccettir.

Netice: Bu bereket mucizeleri gösterir ki; Muhammedi Arabi (A.S.M.), bütün rızıkları halk eden bir Zat-ı Rahim ve Kerim’in en sevgili memuru ve kuludur. O’nun elindeki bu mucizeler, beşeriyete “Haydi arş ileri!” diyerek hem maddi hem manevi rızkın bereketlenmesi için rehberlik etmektedir.)

Berekete dair mu’cizat-ı kat’iyyenin birinci misali: Başta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Sahiha müttefikan haber veriyorlar ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Hazret-i Zeyneb ile tezevvücü velîmesinde, Hazret-i Enes’in vâlidesi Ümm-ü Süleym, bir-iki avuç hurmayı yağ ile kavurarak bir kaba koyup Hazret-i Enes’le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a gönderdi. Enes’e ferman etti ki: “Filan, filanı çağır. Hem kime tesadüf etsen davet et.” Enes de kime rast geldiyse çağırdı. Üçyüz kadar sahabe gelip, Suffe ve Hücre-i Saadeti doldurdular. Ferman etti: تَحَلَّقُوا عَشَرَةً عَشَرَةً Yani: “Onar onar halka olunuz!” Sonra mübarek elini o az taam üzerine koydu, dua etti, “Buyurun” dedi. Bütün o üçyüz adam yediler, tok olup kalktılar. Enes’e ferman etmiş: “Kaldır!” Enes demiş ki: “Bilmedim, taam kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldırdığım vakit mi çoktu farkedemedim.”

(Hz. Zeynep’in Düğün Yemeği (300 Kişinin Doyması)

  • Rububiyet: Bir iki avuç hurmayla 300 kişiyi doyuracak rızkı o anda yaratarak Rububiyetini ispat etmesidir.
  • Ubudiyet: Hz. Enes’in validesi Ümmü Süleym’in fedakarlığı ve Resulullah’ın duasına gösterilen tam itimat kulluk dersidir.
  • Maddi/Manevi Terakki: Az bir gıda ile çok kişiyi doyurabilme teknolojisine ve manevi bir sofradan (zikir meclisi) yüzlerce ruhun gıdalanmasına işarettir.
  • İrşad: Hz. Zeynep ile olan evliliğin Cenab-ı Hak tarafından (bir akdi semavi olarak) bu bereketle tasdik edilmesidir.)

İkinci Misal: Mihmandar-ı Nebevî Ebu Eyüb-il Ensarî hanesine teşrif-i Nebevî hengâmında Ebu Eyüb der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebu Bekir-i Sıddık’a kâfi gelecek iki kişilik yemek yaptım. Ona ferman etti: اُدْعُ ثَلاَثِينَ مِنْ اَشْرَافِ اْلاَنْصَارِ Otuz adam geldiler, yediler. Sonra ferman etti: اُدْعُ سِتِّينَ Altmış daha davet ettim; geldiler, yediler. Sonra ferman etti: اُدْعُ سَبْعِينَ Yetmiş daha davet ettim; geldiler, yediler. Kablarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mu’cize karşısında İslâmiyete girip, biat ettiler. O iki kişilik taamdan yüzseksen adam yediler.

(Ebu Eyyüb el-Ensarî’nin Evindeki Yemek (180 Kişinin Doyması)

  • Rububiyet: İki kişilik bir yemeğin kaplarda hiç eksilmeden 180 kişiye yetmesini sağlamakla tecelli eden Rububiyettir.
  • Ubudiyet: Ebu Eyyub’un ilk başta yemeğin yetmeyeceğinden endişe edip oyalanması, ancak emr-i Nebevi gelince tam teslimiyetle hareket etmesidir.
  • Maddi/Manevi Terakki: Maddi olarak verimliliğin artırılmasına, manen ise Medine’ye yeni gelen İslâm nurunun kalplere yerleşmesine vesiledir.
  • İrşad: Gelen 180 kişinin tamamının bu mucize karşısında İslam’a girip biat etmeleridir.)

Üçüncü Misal: Hazret-i Ömer İbn-il Hattab ve Ebu Hüreyre ve Seleme İbn-il Ekva’ ve Ebu Amrat-el Ensarî gibi, müteaddid tarîklerle diyorlar ki: Bir gazvede ordu aç kaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a müracaat ettiler. Ferman etti ki: “Heybelerinizde kalan bakiyye-i erzakı toplayınız!” Herkes azar birer parça hurma getirdi. En çok getiren dört avuç getirebildi. Bir kilime koydular. Seleme der ki: “Mecmuunu ben tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak vardı.” Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle dua edip, ferman etti: “Herkes kabını getirsin!” Koşuştular, geldiler. O ordu içinde hiçbir kap kalmadı, hepsini doldurdular. Hem fazla kaldı. Sahabeden bir râvi demiş: “O bereketin gidişatından anladım; eğer ehl-i Arz gelseydi, onlara dahi kâfi gelecekti.”

(Gazvedeki Bereket (Koca Ordunun Doyması)

  • Rububiyet: Şiddetli kıtlık ve sıcakta, bir keçi kadar olan hurma ile 30.000 kişilik orduyu doyuran Rububiyet dairesidir.
  • Ubudiyet: Zor şartlarda develerini kesmek yerine dua talep eden sahabelerin sabır ve Allah’a olan itimatlarıdır.
  • Maddi/Manevi Terakki: Lojistik ve ikmal hususunda az malzemeyle büyük orduları idare edebilme ufkunu gösterir.
  • İrşad: Mucizeyi görenlerin “Eğer bütün dünya gelseydi onlara da kafi gelirdi” diyerek tam kanaate ermeleridir.)

Dördüncü Misal: Başta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü Sahiha beyan ediyorlar ki: Abdurrahman İbn-i Ebî Bekir-i Sıddık der: Biz yüzotuz sahabe, bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Dört avuç mikdarı olan bir sa’, ekmek için hamur yapıldı. Bir keçi dahi kesildi, pişirildi; yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. Kasem ederim, o kebaptan yüzotuz sahabeden herbirisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, pişmiş eti iki kâseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik, fazla kaldı. Ben fazlasını deveye yükledim.

Beşinci Misal: Kütüb-ü sahiha kat’iyyetle beyan ediyorlar ki: Gazve-i Garra-i Ahzab’da, meşhur Yevm-ül Hendek’te, Hazret-i Câbir-ül Ensarî kasem ile ilân ediyor: O günde, dört avuç olan bir sa’ arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı. Hazret-i Câbir der ki: “O gün yemek, hanemde pişirildi; bütün bin adam o sa’dan, o oğlaktan yediler, gittiler. Daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübarek ağzının suyunu koyup, bereketle dua etmişti.

İşte şu mu’cize-i bereketi, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret-i Câbir kasemle ilân ediyor. Demek şu hâdise, bin adam rivayet etmiş gibi kat’î denilebilir.

Altıncı Misal: -Nakl-i sahih-i kat’î ile- hâdim-i Nebevî Hazret-i Enes’in amucası meşhur Ebu Talha der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; yetmiş seksen adamı, Enes’in koltuğu altında getirdiği az arpa ekmeğinden tok oluncaya kadar yedirdi. “O az ekmekleri parça parça ediniz!” emretti ve bereketle dua etti. Menzil dar olduğundan, onar onar gelip yediler, tok olarak gittiler.

Yedinci Misal: -Nakl-i sahih-i kat’î ile- Şifa-i Şerif ve Müslim gibi kütüb-ü sahiha beyan ederler ki: Hazret-i Câbir-ül Ensarî diyor: Bir zât, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan iyali için taam istedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yarım yük arpa verdi. Çok zaman o adam iyali ile ve misafirleriyle o arpadan yediler. Bakıyorlar, bitmiyor. Noksaniyetini anlamak için ölçtüler. Sonra bereket dahi kalktı, noksan olmağa başladı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldi, vak’ayı beyan etti. Ona cevaben ferman etti: لَوْ لَمْ تَكِلْهُ َلاَكَلْتُمْ مِنْهُ وَ لَقَامَ بِكُمْ Yani: “Eğer kile ile tecrübe etmeseydiniz, hayatınızca size yeterdi.”

Sekizinci Misal: Tirmizî ve Nesaî ve Beyhakî ve Şifa-i Şerif gibi kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki: Hazret-i Semuretebn-i Cündüb der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir kâse et geldi. Sabahtan akşama kadar fevc fevc adamlar geldiler, yediler.

İşte mukaddimede beyan ettiğimiz sırra binaen; şu vakıa-i bereket, yalnız Semure’nin rivayeti değil, belki Semure, o yemeği yiyen cemaatlerin mümessili gibi, onların namına ve tasdiklerine binaen ilân ediyor.

Dokuzuncu Misal: Şifa-i Şerif sahibi ve meşhur İbn-i Ebî Şeybe ve Taberanî gibi mevsuk ve sahih muhakkikler rivayetiyle, Hazret-i Ebu Hüreyre der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana emretti: “Mescid-i Şerif’in suffesini mesken ittihaz eden yüzden ziyade fukara-yı muhacirîni davet et!” Ben dahi onları aradım, topladım. Umumumuza bir tabla taam konuldu. Biz, istediğimiz kadar yedik, kalktık. O kâse konulduğu vakit nasıl idi, yine öyle dolu kaldı; yalnız parmakların izi taamda görünüyordu.

İşte Hazret-i Ebu Hüreyre, umum kâmilîn-i Ehl-i Suffe tasdikine istinaden, onlar namına haber verir. Demek, manen umum Ehl-i Suffe rivayet etmiş gibi kat’îdir. Hem hiç mümkün müdür ki, o haber hak ve doğru olmasa, o sadık ve kâmil zâtlar sükût edip, tekzib etmesinler.

Onuncu Misal: -Nakl-i sahih-i kat’î ile- Hazret-i İmam-ı Ali der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Benî Abdülmuttalib’i cem’etti. Onlar kırk adam idiler. Onlardan bazıları bir deve yavrusunu yerdi ve dört kıyye süt içerdi. Halbuki umum onlara, bir avuç kadar bir yemek yaptı; umum yeyip tok oldular. Yemek eskisi gibi kaldı. Sonra üç-dört adama ancak kâfi gelir ağaçtan bir kap içinde süt getirdi. Umumen içtiler, doydular. İçilmemiş gibi bâki kaldı.

İşte Hazret-i Ali’nin şecaatı ve sadakatı kat’iyyetinde bir mu’cize-i bereket!..

Onbirinci Misal: -Nakl-i sahih ile- Hazret-i Ali ve Fatımat-üz Zehra velîmesinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Bilâl-i Habeşî’ye emretti: “Dört-beş avuç un ekmek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin.” Hazret-i Bilâl der: Ben taamı getirdim, mübarek elini üstüne vurdu; sonra taife taife sahabeler geldiler, yediler, gittiler. O yemekten bâki kalan miktara yine bereketle dua etti, bütün Ezvac-ı Tahirat’a herbirine birer kâse gönderildi. Emretti ki: “Hem yesinler, hem yanlarına gelenlere yedirsinler.”

Evet böyle mübarek bir izdivacda, elbette böyle bir bereket lâzımdır ve vukuu kat’îdir!..

Onikinci Misal: Hazret-i İmam-ı Cafer-i Sadık, pederleri İmam-ı Muhammed-ül Bâkır’dan, o da pederi İmam-ı Zeynelâbidîn’den, o dahi İmam-ı Ali’den nakleder ki: Fatımat-üz Zehra, yalnız ikisine kâfi gelecek bir yemek pişirdi. Sonra Ali’yi gönderdi; tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin, beraber yesinler. Teşrif etti ve emretti ki: O yemekten her bir ezvacına birer kâse gönderildi. Sonra kendine, hem Ali’ye, hem Fatıma ve evlâdlarına birer kâse ayrıldıktan sonra, Hazret-i Fatıma der: “Tenceremizi kaldırdık, daha dolu olup taşıyordu. Meşiet-i İlahiye ile, hayli zaman o yemekten yedik.”

Acaba niçin bu nuranî, yüksek silsile-i rivayetten gelen şu mu’cize-i berekete, gözün ile görmüş gibi inanmıyorsun? Evet buna karşı, şeytan dahi bahane bulamaz.

Onüçüncü Misal: Ebu Davud ve Ahmed İbn-i Hanbel ve İmam-ı Beyhakî gibi sadûk imamlar, Dükeyn-ül Ahmesî İbn-i Said-il Müzenî’den, hem altı kardeş ile beraber sohbete müşerref ve sahabelerden olan Nu’man İbn-i Mukarrin-il Ahmesiyy-il Müzenî’den, hem Cerir’den naklederek, müteaddid tarîklerle Hazret-i Ömer İbn-il Hattab’dan naklediyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ömer’e emretti: “Ahmesî Kabilesinden gelen dört yüz atlıya yolculuk için zâd ü zahîre ver!” Hazret-i Ömer dedi: “Yâ Resulallah! Mevcud zahîre, birkaç sa’dır. Kümesi, oturmuş bir deve yavrusu kadardır.” Ferman etti: “Git ver!” O da gitti, yarım yük hurmadan, dört yüz süvariye kifayet derecesinde zâd ü zahîre verdi. Ve dedi: Hiç noksan olmamış gibi eski halinde kaldı.

İşte şu mu’cize-i bereket, dört yüz adamla ve bahusus Hazret-i Ömer ile münasebetdar bir surette vukua gelmiştir. Rivayetlerin arkasında bunlar var. Bunların sükûtu, tasdiktir. İki-üç haber-i vâhid deyip geçme! Böyle hâdiseler haber-i vâhid dahi olsa, tevatür-ü manevî hükmünde kanaat verir.

Ondördüncü Misal: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Hazret-i Câbir’in pederi vefat eder; borcu çok, ziyade medyun. Borç sahibleri de Yahudiler. Câbir, pederinin asıl malını guremaya verdi, kabul etmediler. Halbuki bağındaki meyveleri, kaç senede deynine kâfi gelmeyecek. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: “Bağın meyvelerini koparınız, harman ediniz!” Öyle yaptılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm harman içinde gezdi, dua etti. Sonra Câbir harmandan pederinin bütün guremasının borçlarını verdikten sonra, yine bir senede bağdan gelen mahsulât kadar harmanda kaldı. Bir rivayette, bütün guremaya verdiği kadar kaldı. O hâdiseden borç sahibleri olan Yahudiler, çok taaccüb edip hayrette kaldılar.

İşte şu mu’cize-i bahire-i bereket, yalnız Hazret-i Câbir gibi birkaç râvilerin haberi değil, belki manevî tevatür hükmünde, o hâdise ile münasebetdar, hadd-i tevatür derecesinde çok adamları temsil ederek rivayet etmişler.

(Hz. Cabir’in Babasının Borçlarının Ödenmesi (Bahçenin Bereketlenmesi)

  • Rububiyet: Bir bahçenin mahsulünü, bütün borçları ödedikten sonra bile hiç eksilmemiş gibi kılan Rububiyettir.
  • Ubudiyet: Hz. Cabir’in borç sahiplerine (Yahudilere) karşı mahcubiyetine bedel, Allah’ın elçisinin duasına dayanıp bekleyerek gösterdiği kulluk halidir.
  • Maddi Terakki: Hasat verimliliğinde ve borçların ödenmesinde beklenen mahsulün kat kat fazlasının alınabileceği yolları ihtar eder.
  • İrşad: Alacaklı olan Yahudilerin bu durum karşısında hayrette kalıp İslam’ın hakkaniyetini görmeleridir.)

Onbeşinci Misal: Başta Tirmizî ve İmam-ı Beyhakî gibi muhakkikler, Hazret-i Ebu Hüreyre’den nakl-i sahih ile beraber haber veriyorlar ki: Ebu Hüreyre demiş ki: Bir gazvede -başka bir rivayette Gazve-i Tebük’te- ordu aç kaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: هَلْ مِن شَيْءٍ؟ “Bir şey var mı?” diye emretti. Ben dedim: “Heybede bir parça hurma var.” (Bir rivayette, onbeş tane imiş.) Dedi: “Getir!” Getirdim. Mübarek elini soktu, bir kabza çıkardı, bir kaba bıraktı; bereketle dua buyurdular. Sonra onar onar askeri çağırdı, umumen yediler. Sonra ferman etti: خُذْ مَا جِئْتَ بِهِ وَاقْبِضْ عَلَيْهِ وَلاَ تَكُبَّهُ Ben aldım, elimi o heybeye soktum. Evvel getirdiğim kadar elime geçti. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayatında, Ebu Bekir ve Ömer ve Osman hayatında, o hurmalardan yedim. Başka bir tarîkte rivayet edilmiş ki: O hurmalardan kaç yük, fîsebilillah sarfettim. Sonra Hazret-i Osman’ın katlinde, o hurma kabı ile nehb ü garat edildi, gitti.

İşte Hoca-i Kâinat olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kudsî medresesi ve tekyesi olan Suffe’nin demirbaş bir mühim talebesi ve müridi ve kuvve-i hâfızanın ziyadesi için dua-yı Nebeviyeye mazhar olan Hazret-i Ebu Hüreyre, Gazve-i Tebük gibi bir mecma-i nâsta vukuunu haber verdiği şu mu’cize-i bereket; manen bir ordu sözü kadar kat’î ve kuvvetli olmak gerektir.

(Ebu Hüreyre’nin Hurma Heybesi (Yıllarca Bitmeyen Hurma)

  • Rububiyet: Bir avuç hurmayı, elini her attığında bitmeyecek şekilde bir sene, hatta dört halife dönemine kadar (Hz. Osman’ın şehadetine dek) devam ettiren Rububiyetin beka sırrıdır.
  • Ubudiyet: Ebu Hüreyre’nin o heybeyi emanet bilip, peygamberin emrine uyarak “boşaltmadan” yıllarca ondan istifade etmesindeki sadakatidir.
  • Tohum/İstikbal: Maddi olarak depolanan rızkın uzun süre muhafaza edilmesine; manen ise Ebu Hüreyre gibi bir hafızın (demirbaş talebenin) İslâm ilimlerini asırlar boyu ümmete ulaştırmasına (tohumluk yapmasına) bir işarettir.)

Onaltıncı Misal: Başta Buharî, kütüb-ü sahiha -nakl-i kat’î ile- beyan ediyorlar ki: Hazret-i Ebu Hüreyre aç olmuş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasından gidip, menzil-i saadete gitmişler. Bakarlar ki bir kadeh süt, oraya hediye getirilmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Ehl-i Suffe’yi çağır!” Ben kalbimden dedim ki: “Bu sütün bütününü ben içebilirim. Ben daha ziyade muhtacım.” Fakat emr-i Nebevî için onları topladım, getirdim. Yüzü mütecaviz idiler. Ferman etti: “Onlara içir!” Ben de o kadehteki sütü birer birer verdim. Her birisi doyuncaya kadar içer, diğerine veririm. Böyle birer birer içirerek, bütün Ehl-i Suffe o sâfi sütten içtiler. Sonra ferman etti ki: بَقِىَ اَنَا وَاَنْتَ فَاشْرَبْ Ben içtim. “İçtikçe, iç!” ferman eder; tâ ben dedim: “Seni hak ile irsal eden Zât-ı Zülcelal’e kasem ederim, yer kalmadı ki içeyim.” Sonra kendisi aldı. Bismillah deyip hamdederek bakiyyesini içti. Yüzbin âfiyet olsun.

(Suffe Ehlinin Bir Kadeh Sütle Doyması (100’den Fazla Kişinin Doyması)

  • Rububiyet: Bir kadeh sütü, 100’den fazla aç insanın her birini doyuracak bir memba haline getiren Rububiyet dairesidir.
  • Ubudiyet: Ebu Hüreyre’nin kendisi çok açken, emre itaatle önce diğerlerini içirmesindeki ihlas ve fedakarlığıdır.
  • Maddi/Manevi Terakki: Bir gıda maddesinin (sütün) kalitesini ve miktarını manen artırabilme esasına; manen ise Suffe gibi bir medrese-tekkede ruhların ilahi feyizle doymasına işarettir.
  • İrşad: En namlı ve sadık hafızlar olan Ehli Suffe’nin bu hadiseye şahitlik ederek sarsılmaz bir iman elde etmeleridir.)

İşte şu sâfi, hâlis süt gibi latif, şübhesiz mu’cize-i bahire-i bereket, beşyüzbin hadîsi hıfzına alan Hazret-i Buharî başta olarak, Kütüb-ü Sitte-i Sahiha ile nakilleri, gözle görmek kadar kat’î olmakla beraber; Medrese-i Kudsiye-i Ahmediye (A.S.M.) olan Suffe’nin namdar, sadık, hâfız bir şakirdi olan Ebu Hüreyre’nin, umum Ehl-i Suffe’yi manen işhad ederek, âdeta umumunu temsil edip şu ihbarı, tevatür derecesinde kat’î telakki etmeyenin ya kalbi bozuk veya aklı yok. Acaba Hazret-i Ebu Hüreyre gibi sadık ve bütün hayatını hadîse ve dine vakfeden, وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّاْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsini işiten ve nakleden; hiç mümkün müdür ki, hıfzındaki ehadîs-i Nebeviyenin kıymetini ve sıhhatini şübheye düşürüp, Ehl-i Suffe’nin tekzibine hedef edecek muhalif bir söz ve asılsız bir vak’a söylesin? Hâşâ…

Yâ Rab! Şu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bereketi hürmetine, bize ihsan ettiğin maddî ve manevî rızkımıza bereket ihsan et!..

Bir Nükte-i Mühimme: Malûmdur ki; zaîf şeyler içtima’ ettikçe kuvvetleşir. İncecik ipler topak yapılsa, kuvvetli halat olur. Kuvvetli halatlar topak yapılsa, kimse koparamaz. İşte onbeş enva’-ı mu’cizattan yalnız bereket kısmındaki mu’cizatı ve o kısmın onbeş kısmından ancak bir kısmını, onbeş misal ile gösterdik. Herbir misal, tek başıyla, nübüvveti isbat eder bir derecede kuvvetli idi. Farz-ı muhal olarak, bunların bir kısmını kuvvetsiz saysak da, yine kuvvetsiz diyemeyiz. Çünki kavî ile ittifak eden kavîleşir.

Hem şu onbeş misalin içtimaı; kat’î şübhesiz bir tevatür-ü manevî ile, kuvvetli bir mu’cize-i kübrayı gösterir. Şimdi şu mecmu’daki mu’cize-i kübra, bereket mu’cizelerinden zikredilmemiş olan ondört kısm-ı âhere mezcedilse; kuvvetli halatları topak yapmak gibi, koparılması mümkün olmayan bir mu’cize-i ekber, içinde görünür. Sonra şu mu’cize-i ekberi, sair ondört nevi mu’cizatın mecmuuna ilâve et, gör ki: Ne derece kuvvetli, sarsılmaz, kat’î bir bürhan-ı nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) gösterir. İşte nübüvvet-i Ahmediyenin (A.S.M.) direği, şu mecmu’dan teşekkül eden dağ gibi kuvvetli bir direktir. Şimdi cüz’iyatta ve misallerde, sû’-i fehimden gelen şübhelerle, o metin sakf-ı muallâyı sebatsız ve kabil-i sukut görmek ne derece akılsızlık olduğunu anladın.

Evet berekete dair o mu’cizeler gösteriyorlar ki: Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, umuma rızık veren ve rızıkları halkeden bir Zât-ı Rahîm ve Kerim’in sevgili memurudur, pek hürmetli bir abdidir ki; rızkın enva’ında, hilaf-ı âdet olarak, ona hiçten ve sırf gaybdan ziyafetler gönderiyor.

Malûmdur ki: Ceziret-ül Arab, suyu ve ziraati az bir yerdir. Onun için ahalisi, hususan bidayet-i İslâmdaki sahabeler, dîk-ı maişete maruzdular.

Hem susuzluğa çok defa giriftar oluyorlardı.

İşte bu hikmete binaen, mu’cizat-ı bahire-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mühimleri, taam ve su hususunda tezahür etmiş. Bu hârikalar dava-yı nübüvvete delil ve mu’cize olmaktan ziyade, ihtiyaca binaen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir ikram-ı İlahî, bir ihsan-ı Rabbanî, bir ziyafet-i Rahmaniye hükmündedir. Çünki o mu’cizatı görenler, nübüvveti tasdik etmişler. Fakat mu’cize zuhur ettikçe, iman ziyadeleşir, “nurun alâ nur” olur.

SEKİZİNCİ İŞARET: Su hususunda tezahür eden bir kısım mu’cizatı beyan eder.

Mukaddime: Malûmdur ki cemaatler içinde vuku bulan hâdiseler âhâdî bir surette nakledilse, tekzib edilmediği vakit, doğruluğunu gösterir. Çünki insanın fıtratında yalana yalandır demeye cibillî bir meyil vardır. Hususan her kavimden ziyade yalana karşı sükût etmez sahabeler olsa.. hususan hâdiseler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a taalluk etse ve bilhâssa nakleden, meşahir-i sahabeden olsa; elbette o haber-i vâhid sahibi, o hâdiseyi gören cemaatı temsil eder hükmünde rivayet eder.

Halbuki şimdi bahsedeceğimiz mu’cizat-ı mâiyeyi, herbir misali çok tarîklerle, çok sahabelerin ellerinden, binler Tâbiînin muhakkikleri el atıp almışlar; sağlam olarak ikinci asır müçtehidlerinin ellerine vermişler.

Onlar da, kemal-i ciddiyetle ve hürmetle el atıp, kabul edip, arkalarındaki asrın muhakkiklerinin ellerine vermişler.

Her tabaka, binler kuvvetli ellerden geçip, gele gele tâ asrımıza gelmiş.

Hem Asr-ı Saadette yazılan Kütüb-ü Ehadîsiye sağlam olarak devredilip, tâ Buharî ve Müslim gibi ilm-i hadîsin dâhî imamlarının eline geçmiş.

Onlar da, kemal-i tahkik ile meratibini tefrik ederek, sıhhati şübhesiz olanları cem’ederek bize ders vermişler, takdim etmişler. جَزَاهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا كَثِيرًا

İşte Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübarek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevatirdir. Öyle bir cemaat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhaldir. Şu mu’cize gayet kat’îdir. Hem üç defa, üç mecma-ı azîmde tekerrür etmiş. Başta Buharî, Müslim, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Şuayb, İmam-ı Katade gibi pek çok ehl-i sahih bir cemaat, sahabelerden, başta hâdim-i Nebevî Hazret-i Enes, Hazret-i Câbir, Hazret-i İbn-i Mes’ud gibi meşahir-i sahabenin bir cemaatinden, parmaklarından suyun kesretle akması ve orduya içirmesi nakl-i sahih-i kat’î ile beyan edilmiştir. Bu nevi mu’cize-i mâiyeden, pek çok misallerinden dokuz misali beyan edeceğiz.

(Su Mucizelerinin Altı Esası: Sekizinci Nükteli İşaret’te zikredilen 9 misalin tamamı, şu külli hakikatlerin birer çekirdeğidir:

  • Rububiyet Dairesi: Cenab-ı Hak, suyu ve sıfatlarını yaratan, onu hayatın kaynağı kılan mutlak iradesini gösterir. Suyu bazen taştan, bazen buluttan, bazen de Peygamberinin parmaklarından (et ve kemikten) akıtarak her şeyin Kendi emrine baktığını ispat eder.
  • Ubudiyet Dairesi: Suyu her an yaratan ve idare eden Allah’ı tanımak, O’na minnettarlık duymak ve “Rezzak” ismine karşı şükürle mukabele etmektir.
  • Maddi Terakkiyatın Esasları: Kurak yerlerde su çıkarma, yağmuru yönetme ve az sudan çok verim alma gibi hidroloji ve ziraat fenlerinin nihai hedeflerini işaret eder.
  • Manevi Terakkiyatın Esasları: Maddi suyun orduları doyurması gibi, Peygamberimizin lisanından akan “hidayet suyunun” da kıyamete kadar ruhları tatmin edip sulayacağına birer numunedir.
  • Tohum/İstikbal Neticeleri: Çöllerin bağ ve bahçeye dönmesi gibi maddi fetihlerin ve marifet nurlarının her tarafa yayılacağı manevi fetihlerin müjdesidir.
  • Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: Bu mucizeler “sarih tevatür” kuvvetinde olup, Peygamberimizin nübüvvetini güneş gibi ispat ederek müminlerin imanını artırır.
  • Netice itibarıyla; Sekizinci Nükteli İşaret’teki bütün su mucizeleri, mahlukatın lisan-ı hal ile “Muhammed-ur Resulullah” dediğini ispat ederken, beşere hem dünyada hem âhirette hayat verecek “Ab-ı Hayat”ın (imanın) yolunu göstermektedir.)

Birinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha Hazret-i Enes’ten nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki: Hazret-i Enes diyor: Zevra nam mahalde, üçyüz kişi kadar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti. Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti, getirdik. Mübarek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra bütün maiyetindeki üçyüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler. İşte şu misali Hazret-i Enes, üçyüz kişiyi temsil ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üçyüz kişi, şu habere manen iştirak etmesinler; hem iştirak etmedikleri halde, tekzib etmesinler.

(Parmaklardan Su Akması (Zevra, Hudeybiye ve Buat Misalleri)

  • Rububiyet: Allah’ın, en zıt tabiatları (rutubetli su ile kuru et/kemik) birleştirip birini diğerine memba (kaynak) yapabileceğini göstermesidir. Bu, “Her şey O’nun emrine bakar” hakikatinin ilanıdır.
  • Ubudiyet: Mu’cizeyi gören 1500 sahabenin, sükut ederek bu harika tasarrufu tasdik etmeleri ve Allah’a olan itimatlarını artırmalarıdır.
  • Maddi Terakki: Eşyanın tabiatına mahkum olmadığını, İlahi irade ile maddeden her türlü menfaatin çıkarılabileceği ufkunu gösterir.
  • Manevi Terakki: Peygamberimizin parmaklarından su akması gibi, O’nun manevi elinin temas ettiği iman hakikatlerinin de ruhları ebediyen serinletmesidir.
  • İrşad: Hz. Musa’nın taştan su akıtmasından daha üstün (et ve kemikten aktığı için) bir mu’cize ile Peygamberimizin makamını ilan eder.)

İkinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Hazret-i Câbir İbn-i Abdullah-il Ensarî beyan ediyor: Biz bin beşyüz kişi, Gazve-i Hudeybiye’de susadık. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra elini içine soktu. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Bin beşyüz kişi içip, kaplarını o kırbadan doldurdular. Sâlim İbn-i Ebi-l Ca’de, Câbir’den sormuş: “Kaç kişi idiniz?” Câbir demiş ki: “Yüzbin kişi de olsaydı, yine kâfi gelirdi. Fakat biz, onbeş yüz (yani bin beşyüz) idik.” İşte şu mu’cize-i bahirenin râvileri, manen bin beşyüz kadardırlar. Çünki fıtrat-ı beşeriyede, yalana yalan demek bir meyl-i arzusu vardır. Sahabeler ise sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve vâlidelerini ve kavim ve kabîlelerini feda edip, sıdk ve hak için fedai oldukları halde; hem “Benden bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın!” mealindeki hadîs-i şerifin tehdidine karşı, yalana mukabil sükût etmeleri mümkün değildir. Madem sükût ettiler; o haberi kabul ettiler, manen iştirak edip tasdik ediyorlar demektir.

Üçüncü Misal: Gazve-i Buvat’ta, yine Buharî, Müslim başta, kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki: Hazret-i Câbir dedi ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: نَادِ بِالْوُضُوءِ “Abdest almak için nida et” dediler. “Su yok” denildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: “Bir parça su bulunuz.” Gayet az su getirdik. Sonra o az su üstüne elini kapadı, birşeyler okudu; bilmedim ne idi. Sonra ferman etti: رِدْنَا بِجَفْنَةِ الرَّكْبِ Yani, kafilenin büyük teştini (tekne) getir. Bana getirildi; ben de Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın önüne koydum. O da elini içine koydu, parmaklarını açtı. Ben de o az suyu, mübarek eli üzerine döküyordum. Gördüm ki, mübarek parmaklarından kesretle su aktı; sonra teşt doldu. Suya muhtaç olanları çağırdım; bütün geldiler, o sudan abdest alıp içtiler. Ben dedim: “Daha kimse kalmadı.” Elini kaldırdı, o cefne (yani tekne) lebâleb dolu kaldı.

İşte şu mu’cize-i bahire-i Ahmediye (A.S.M) manen mütevatirdir. Çünki Hazret-i Câbir o işde başta olduğu için, birinci söz onun hakkıdır. O, umumun namına ilân ediyor. Çünki o vakit hizmet eden o zât idi; ilân, başta onun hakkıdır. İbn-i Mes’ud da, aynen rivayetinde diyor ki: Ben gördüm ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Acaba meşahir-i sıddıkîn-i sahabeden olan Enes, Câbir, İbn-i Mes’ud gibi bir cemaat dese: “Ben gördüm.” Görmemesi mümkün müdür? Şimdi şu üç misali birleştir, ne kadar kuvvetli bir mu’cize-i bahire olduğunu gör ve şu üç tarîk birleşse, hakikî tevatür hükmünde parmaklarından su akmasını kat’î isbat eder.

Hazret-i Musa Aleyhisselâm’ın taştan oniki yerde çeşme gibi su akıtması, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın on parmağından on musluk suyun akmasının derecesine çıkamaz. Çünki taştan su akması mümkündür, âdiyat içinde naziri bulunur. Fakat et ve kemikten âb-ı kevser gibi suyun kesretle akmasının naziri, âdiyat içinde yoktur.

Dördüncü Misal: Başta İmam-ı Mâlik, Muvatta’ kitab-ı mu’teberinde, Muaz İbn-i Cebel gibi meşahir-i sahabeden haber veriyor ki: Hazret-i Muaz İbn-i Cebel dedi ki: Gazve-i Tebük’te bir çeşmeye rastgeldik, sicim kalınlığında güç ile akıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Bir parça o suyu toplayınız.” Avuçlarında bir parça topladılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onunla elini yüzünü yıkadı; suyu çeşmeye koyduk. Birden çeşmenin menfezi açılıp, kesretle aktı; bütün orduya kâfi geldi. Hattâ bir râvi olan İmam İbn-i İshak der ki: Gök gürültüsü gibi, toprak altında o çeşmenin suyu gürültü yaparak öyle aktı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Muaz’a ferman etti ki:

يُوشِكُ يَا مُعَاذُ اِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ اَنْ تَرَى مَا ههُنَا قَدْ مُلِئَ جِنَانًا

Yani: Bu eser-i mu’cize olan mübarek su devam edip, buraları bağa çevirecek; ömrün varsa göreceksin. Ve öyle olmuştur.

(Tebük Çeşmesi’nin Bereketlenmesi

  • Rububiyet: Sicim kalınlığında akan bir suyun, Nebevi bir dokunuşla “gök gürültüsü gibi” coşarak 30.000 kişiye yetecek bir nehre dönüşmesidir.
  • Maddi Terakki: Kurak arazilerin ıslahı ve suyun verimli kullanımıyla çöllerin vaha haline getirilebileceğine (bağ ve bahçeye dönüşeceğine) işaret eder.
  • İstikbal Neticesi: Efendimiz’in “Ömrün varsa buraların bağa döneceğini göreceksin” ihbarının aynen vuku bulması, hem maddi hem manevi bereketin çekirdeğidir.)

Beşinci Misal: Başta Buharî Hazret-i Bera’dan ve Müslim Hazret-i Selemetebn-i Ekva’dan ve sair kütüb-ü sahiha başka râvilerden müttefikan haber veriyorlar ki: Gazve-i Hudeybiye’de bir kuyuya rastgeldik. Biz dört yüz kişi idik. O kuyunun suyu, elli kişiyi ancak idare ederdi. Biz suyu çektik, içinde birşey bırakmadık. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, kuyunun başına oturdu, bir kova su istedi; getirdik. Kovanın içine mübarek ağzının suyunu bıraktı ve dua etti, sonra o kovayı kuyuya döktü. Birden kuyu coştu ve kaynadı; ağzına kadar doldu. Bütün ordu, kendileri ve hayvanatı doyuncaya kadar içtiler, kablarını da doldurdular.

(Hudeybiye Kuyusu’nun Coşması

  • Rububiyet: Cenab-ı Hakkın Nil-i Mübarek, Dicle ve Fırat gibi azametli nehirlerin her damlasını doğrudan doğruya birer rahmet hazinesi olan Cennet’ten süzüp getirerek koca bir kıtayı o bereketle yaşatması; Rububiyetinin nihayetsizliğini ve her şeyi kuşatan merhametini ilan eden muazzam bir tecelli olduğu gibi, Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir tek duası ve mübarek ağız suyuyla suyu çekilmiş kuru bir kuyunun ağzına kadar dolup taşması mucizesi de, aynı sonsuz kudretin dar bir mekânda ve hususi bir imdadda tezahür ederek, o büyük nehirleri dolduran elin Resul-i Ekrem’in (asm) arkasında olduğunu ve kâinatın dizginlerini elinde tutan Zat-ı Zülcelal’in her an her şeye şah damarından daha yakın bulunduğunu ispat eden harika bir cilvesidir.
  • Ubudiyet: Nil-i Mübarek, Dicle ve Fırat gibi devasa nehirleri Cennet bahçelerinden süzüp getirerek koca bir kıtayı o bereketle yaşatan kudretin, aynı zamanda en darda kalınan bir anda kupkuru bir kuyuyu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir tek duasıyla coşturup taşırdığını görerek hayret ve istihsan ile “Maşallah” demek , nimeti doğrudan doğruya Mün’im-i Hakikî’den bilip “Elhamdülillah” ile şükretmek, kendi nihayetsiz aczini ve fakrını o sonsuz kudretin dergahında bir şefaatçi yaparak “Subhanallah” ile takdis etmek ve kâinatın dizginlerini elinde tutan o Zat-ı Zülcelal’in mutlak hâkimiyetine karşı tam bir teslimiyet ve itaatle “Allahuekber” diyerek kemal-i ubudiyetle mukabele etmektir.
  • Maddi/Manevi Terakki: Kuyuların ve yeraltı sularının bereketlendirilmesi; manen ise “Kur’an eczahanesinden” süzülen hakikatlerin insanların ve hatta hayvanatın (canlıların) ruhlarını doyurmasıdır.
  • Hidayet: 50 kişiye zor yetecek suyun 400 kişiye (hatta hayvanlara) kafi gelmesi, İlahi rahmetin kuşatıcılığını gösterir.)

Altıncı Misal: Yine Müslim ve İbn-i Cerir-i Taberî gibi hadîsin dâhî imamları başta olarak, kütüb-ü sahiha nakl-i sahih ile meşhur Ebî Katade’den haber veriyorlar ki: Ebî Katade diyor: Mûte gazve-i meşhuresinde, reislerin şehadetleri üzerine imdada gidiyorduk. Bende bir kırba vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana ferman etti: اِحْفَظْ عَلَىَّ مِيضَئَتَكَ فَسَيَكُونُ لَهَا نَبَاٌ عَظِيمٌ Yani: “Kırbanı sakla, onun büyük işi var.” Sonra susuzluk başladı. Yetmişiki kişi idik, -Taberî’nin nakline göre, üçyüz idik- susuz kaldık. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: “Kırbanı getir.” Ben getirdim. O da aldı, ağzını ağzına getirdi, içine nefes etti etmedi bilmem; sonra yetmişiki kişi geldiler, içtiler, kablarını doldurdular. Sonra ben aldım, verdiğim gibi kalmıştı.

İşte şu mu’cize-i bahire-i Ahmediyeyi (A.S.M.) gör,

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَيْهِ وَ عَلَى آلِهِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْمَاءِ de.

(Kırba ve Kaplardaki Suyun Bereketlenmesi (Mute ve Kadın Misalleri)

  • Rububiyet: Bir kırbadaki az suyun yüzlerce kişiye içirilmesine rağmen hiç eksilmemesi, Allah’ın “hazine-i gaybından” su ihsan etmesidir.
  • Ubudiyet: Nimeti “kadının kırbasından” değil, doğrudan “Cenab-ı Hak’tan” bilerek asıl teşekkürün Allah’a yapılmasıdır.
  • İrşad: “Senin suyundan almadık, Allah bize hazinesinden içirdi” hakikatiyle tevhidi en zor şartta bile talim etmeleridir.)

Yedinci Misal: Başta Buharî ve Müslim olarak kütüb-ü sahiha, Hazret-i İmran İbn-i Husayn’dan haber veriyorlar ki: İmran der: Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber susuz kaldık. Bana ve Ali’ye ferman etti ki: “Filan mevkide bir kadın, iki kırba suyu hayvana yükletmiş gidiyor; alıp buraya getiriniz.” Ben ve Ali beraber gittik, aynı yerde kadını, su yükü ile bulduk, getirdik. Sonra emretti: “Bir kaba bir parça su boşaltınız.” Boşalttık. Bereketle dua etti. Sonra yine suyu, o hayvandaki kırbaya koyduk. Ferman etti ki: “Herkes gelsin, kabını doldursun.” Bütün kafile geldi, kablarını doldurdular, içtiler. Sonra ferman etti: “Kadına birşeyler toplayınız.” Kadının eteğini doldurdular. İmran diyor ki: Ben tahayyül ediyordum ki, gittikçe iki kırba doluyor, daha ziyadeleşiyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o kadına ferman etti ki:

اِذْهَبِى فَاِنَّا لَمْ نَاْخُذْ مِنْ مَائِكِ شَيْئًا وَلكِنَّ اللّهَ سَقَينَا

Yani: Senin suyundan almadık, belki Cenab-ı Hak bize hazinesinden su içirdi.

Sekizinci Misal: Başta meşhur İbn-i Hazm Sahihinde, râviler Hazret-i Ömer’den naklediyorlar ki: Gazve-i Tebük’te susuz kaldık. Hattâ bazılar devesini keser, susuzluktan içini sıkar, içerdi. Ebu Bekir-is Sıddık, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dua etmek için rica etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı; daha elini indirmeden bulut toplandı; yağmur öyle geldi ki, kablarımızı doldurduk. Sonra su çekildi, ordumuza mahsus olarak hududumuzu tecavüz etmedi. Demek tesadüf içine karışmamış, sırf bir mu’cize-i Ahmediyedir. (A.S.M.)

(Tebük Gazvesi’nde Yağmurun Gelmesi

  • Rububiyet: Gökyüzündeki zerreleri toplayıp, ordunun ihtiyacı kadar yağmuru sadece o bölgeye (hududu tecavüz etmeden) indiren Rububiyetin her vakit ihtiyaç sahiblerinin imdadına yağmuru gönderdiğini göstermektedir.
  • Maddi Terakki: Gelecekte bulutlara müdahale ve suni yağmur gibi teknolojilerin nihai ve kusursuz sınırına işarettir.
  • Manevi Terakki: Duanın ve ihtiyacın, rahmet bulutlarını harekete geçiren manevi bir kuvvet olduğunu ders verir.)

Dokuzuncu Misal: Meşhur Abdullah İbn-i Amr İbn-il Âs’ın hafidi ve dört imamın ona itimad edip ve ondan tahric-i hadîs ettikleri Amr İbn-i Şuayb’dan nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki, demiş: Nübüvvetten evvel, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm amucası Ebu Talib ile deveye binip Arafa civarında Zilmecaz nam mevkie geldikleri vakit Ebu Talib demiş: “Ben susadım.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm inmiş, yere ayağını vurmuş, su çıkmış; Ebu Talib içmiştir. Muhakkikînden birisi demiş ki: Şu hâdise nübüvvetten evvel olduğundan, irhasat kabîlinden olmakla beraber, bin sene sonra aynı yerde Arafat çeşmesi çıkması, o hâdiseye binaen bir keramet-i Ahmediye (A.S.M.) sayılabilir.

(Arafat Çeşmesi (Zil-Mecaz)

  • Rububiyet: Peygamberimizin ayağını yere vurmasıyla su çıkarması, yerin altındaki hazineleri O’nun emrine verien Cenab-ı Hakkın Rububiyetini gösterir.
  • Tohum/İstikbal: Bu hadise nübüvvetten evvel bir “irhasat” (müjde) olup, 1000 sene sonra aynı yerde Arafat Çeşmesi’nin çıkmasıyla teyit edilmiştir.
  • İrşad: Peygamberimizin manevi ayağını bastığı her yerin marifet suyuyla hayat bulacağını müjdeler.)

İşte şu dokuz misaller gibi, doksan misal olmasa da, belki doksan surette rivayetler; mu’cizat-ı maiyeyi haber vermişler. Baştaki yedi misal, manevî tevatür gibi kat’î ve kuvvetlidirler. Âhirdeki iki misal, çendan o derece tarîkleri kuvvetli ve müteaddid değil, râvileri çok değiller. Fakat sekizinci misalde, Hazret-i Ömer’den rivayet olunan mu’cize-i sehabiyeyi teyid ve takviye eden ikinci bir mu’cize-i sehabiye:

Başta İmam-ı Beyhakî ve Hâkim olarak, kütüb-ü sahiha, Hazret-i Ömer’den haber veriyorlar ki: Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan yağmur duasını niyaz etti. Çünki ordu suya muhtaçtı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı, birden bulut toplandı, yağmur geldi. Ordunun ihtiyacı kadar su verdi, gitti. Âdeta yalnız orduya su vermek için memur idi. Geldi, ihtiyaca göre verdi gitti.

Şu hâdise, nasılki sekizinci misali teyid ve kat’î isbat eder; öyle de: Şu hâdisede, meşhur allâmelerden ve tashihte çok müşkilpesend, hattâ çok sahihlere mevzu’ deyip kabul etmeyen İbn-i Cevzî gibi bir muhakkik der ki: Şu hâdise Gazve-i Meşhure-i Bedir’de vuku bulmuş. وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ âyet-i kerimesi, o hâdiseyi beyan edip, ifade eder. Madem âyet o hâdiseyi gösterir; kat’iyyetinde şübhe kalmaz.

Hem dua-i Nebevî ile, birden ve sür’atle ve daha elini indirmeden yağmurun gelmesi, çok tekerrür etmiş, tek başıyla bir mu’cize-i mütevatiredir. Bazı defa câmide, minber üstünde elini kaldırmış, daha indirmeden yağmış; tevatür ile nakledilmiş.

DOKUZUNCU İŞARET: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın enva’-ı mu’cizatından birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki; şu mu’cize-i şeceriye, mübarek parmaklarından suyun akması gibi, manen mütevatirdir. Müteaddid suretleri var ve çok tarîklerle gelmiştir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın emri için; ağaç, yerinden çıkıp yanına gelmesi, sarihan mütevatir denilebilir. Çünki meşahir-i sıddıkîn-i sahabeden Hazret-i Ali, Hazret-i İbn-i Abbas, Hazret-i İbn-i Mes’ud, Hazret-i İbn-i Ömer, Hazret-i Ya’lâ İbn-i Murre, Hazret-i Câbir, Hazret-i Enes İbn-i Mâlik, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Üsame Bin Zeyd ve Hazret-i Gaylan İbn-i Seleme gibi sahabeler; herbiri kat’iyyet ile, aynı mu’cize-i şeceriyeyi haber vermiş. Tâbiînin yüzer imamları, mezkûr sahabelerden herbir sahabeden ayrı bir tarîk ile, o mu’cize-i şeceriyeyi nakletmişler. Âdeta muzaaf tevatür suretinde bize nakletmişler. İşte şu mu’cize-i şecere, hiçbir şübhe kabul etmez bir tevatür-ü manevî-i kat’î hükmündedir.

(Mucize-i Şeceriye’nin Altı Esası: Dokuzuncu Nükteli İşaret’teki ağaç mucizeleri, Kur’an’ın asli vazifeleri çerçevesinde şu külli hakikatleri ders verir:

  • Rububiyet Dairesi: Cenab-ı Hakk’ın, canlı olan ağaçları ve onların zerrelerini nasıl idare ettiğini, dilediği vakit adetullah kanunlarının fevkinde onlara nasıl hükmettiğini gösterir.
  • Ubudiyet Dairesi: Cansız ve şuursuz zannedilen ağaçların dahi Peygamberimizi tanıyıp O’na itaat etmesiyle gösterdikleri “hal diliyle kulluk”, insana asıl vazifesinin Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmek olduğunu ihtar eder.
  • Maddi Terakkiyatın Esasları: Ziraat ve fenlerin nihai noktasında, ağaçların istenilen yere nakledilmesi ve onlardan en verimli şekilde istifade edilmesi gibi maddi hedeflere işaret eder.
  • Manevi Terakkiyatın Esasları: Peygamberimizin ahlâkına ve sünnetine ittiba ederek ruhun kemal bulmasına ve mahlukatla manevi bir bağ kurmaya vesile olur.
  • Tohum Hükmündeki Neticeler: Bu mucizeler, istikbalde teknolojinin eşyaya hükmetme seviyesine (otomasyon vb.) ve cennette ağaçların “beyler gibi” insanların ayağına geleceğine dair birer müjdedir.
  • Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: Bu harikalar, Peygamberimizin davasının hakkaniyetini ispat ederek müminlerin imanını kuvvetlendirir ve kalbi bozulmayanları hidayete sevk eder.

Netice: Dokuzuncu Nükteli İşaret’teki bu mucizeler gösterir ki; ağaçlar O’nu tanıyıp selam verirken, O’na itaat edip emirlerini dinlerken; kendini “insan” sayanların O’nu tanımaması, onları kuru birer odun parçasından daha aşağı ve ateşe layık bir duruma düşürür.)

Şimdi o mu’cize-i kübranın, tekerrür ettiği halde, birkaç sahih suretlerini, birkaç misal ile beyan edeceğiz:

Birinci Misal: Başta İmam-ı Mace ve Darimî ve İmam-ı Beyhakî nakl-i sahihle Hazret-i Enes İbn-i Mâlik’ten ve Hazret-i Ali’den ve Bezzaz ve İmam-ı Beyhakî Hazret-i Ömer’den haber veriyorlar ki: Üç sahabe demişler: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küffarın tekzibinden müteessir olarak mahzun idi.

Dedi: يَا رَبِّ اَرِنِى آيَةً لاَ اُبَالِى مَنْ كَذَّبَنِى بَعْدَهَا Enes’in rivayetinde, Hazret-i Cebrail hazır idi. Vâdi kenarında bir ağaç vardı. Hazret-i Cebrail’in i’lamıyla, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ağacı çağırdı; tâ yanına geldi. Sonra git dedi. Tekrar gitti, yerine yerleşti.

(Mahsun Olan Peygamberimize Teselli Veren Ağaç

  • Rububiyet: Kafirlerin yalanlamasından üzülen elçisine, bir ağacı yanına celbederek mahlukatın O’nu tanıdığını gösteren ve böylece kulunu teselli eden Allah’ın Rububiyetidir.
  • Ubudiyet: Peygamberimizin, kalbinin mutmain olması için (Hz. İbrahim gibi) bir âyet istemesi ve gelen mu’cizeyle şükretmesidir.
  • Manevi Terakki: İnsanın ruh haleti bozulduğunda veya üzüldüğünde, kâinattaki ayetlerden (tavafuklardan) teselli bulabileceğini ders verir.)

İkinci Misal: Allâme-i Mağrib Kadı Iyaz Şifa-i Şerif’te ulvî bir senedle, doğru ve sağlam bir an’ane ile, Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer’den haber veriyor ki: Bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir bedevi geldi.

Ferman etti: اَيْنَ تُرِيدُ Nereye gidiyorsun?”

Bedevi dedi: “Ehlime.”

Ferman etti: هَلْ لَكَ اِلَى خَيْرٍ مِنْ ذلِكَ؟ “Ondan daha iyi bir hayr istemiyor musun?”

Bedevi dedi: “Nedir?”

Ferman etti: اَنْ تَشْهَدَ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَاَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

Bedevi dedi: “Bu şehadete şahid nedir?”

Ferman etti: هذِهِ الشَّجَرَةُ السَّمُرَةُ “Vâdi kenarındaki ağaç şahid olacak.” İbn-i Ömer der ki: O ağaç yerinden sallanarak çıktı, yeri şakk etti, geldi; tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına. Üç defa, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o ağacı istişhad etti. Ağaç da, sıdkına şehadet etti. Emretti yine yerine gidip yerleşti.

(Bedevi’nin Şahidi Olan Ağaç

  • Rububiyet: Vadi kenarındaki bir ağacı yerinden çıkarıp şahit olarak konuşturan Rububiyet dairesidir.
  • Ubudiyet: Bedevi’nin “Bu şehadete şahit nedir?” sorusuna ağacın üç kez şehadet etmesiyle gelen tam bir iman ve biat halidir.
  • Maddi Terakki: Tebliğde en yüksek kıymetleri (tevhid/risalet) nazara verirken, en mukni (ikna edici) delilleri sunma metoduna işaret eder.)

İkinci misalin ikinci rivayeti: Hazret-i Büreyde İbn-i Hasib-il Eslemî tarîkinde, nakl-i sahih ile Büreyde dedi ki: Biz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında iken, bir seferde bir a’rabî geldi. Bir âyet, yani bir mu’cize istedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:

قُلْ لِتِلْكَ الشَّجَرَةِ رَسُولُ اللّٰهِ يَدْعُوكِ Bir ağaca işaret etti; ağaç sağa ve sola meylederek köklerini yerden çıkarıp, huzur-u Nebevîye geldi. اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ dedi. Sonra a’rabî dedi: “Yine yerine gitsin.” Emretti, yerine gitti. A’rabî dedi: “İzin ver, sana secde edeyim.” Dedi: “İzin yok kimseye.” Dedi: “Öyle ise, senin elini ayağını öpeceğim.” İzin verdi.

Üçüncü Misal: Başta Sahih-i Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki, Câbir diyor: Biz bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kaza-yı hacet için bir yer aradı. Settareli bir yer yoktu. Sonra gitti, iki ağaç yanına. Bir ağacın dalını tuttu, çekti. Ağaç itaat ederek beraber gitti, öteki ağacın yanına getirdi. Muti devenin yularını tutup çekildikte geldiği gibi, o iki ağacı o suretle yanyana getirdi. Sonra dedi: اِلْتَئِمَا عَلَىَّ بِاِذْنِ اللّٰهِ Yani: “Üstüme birleşiniz.” dedi. İkisi birleşerek settare oldular. Arkalarında kaza-yı hacet ettikten sonra onlara emretti, yerlerine gittiler.

İkinci bir rivayette, yine Hazret-i Câbir der ki: Bana emretti ki:

يَا جَابِرُ قُلْ لِهذِهِ الشَّجَرَةِ يَقُولُ لَكِ رَسُولُ اللّٰهِ: اِلْحَقِى بِصَاحِبَتِكِ حَتَّى اَجْلِسَ خَلْفَكُمَا

Yani: “O ağaçlara de: Resulullah’ın haceti için birleşiniz.” Ben öyle dedim, onlar da birleştiler. Sonra ben beklerken, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıkageldi. Başıyla sağa sola işaret etti, o iki ağaç yerlerine gittiler.

(Hz. Cabir ve Üsame’nin Rivayetindeki “Settare” (Örtü) Olan Ağaçlar

  • Rububiyet: İki ayrı ağacın dallarından tutulup çekildiğinde, itaatkar bir deve gibi gelip birleşerek Peygamberimize örtü olmalarını sağlayan İlahi iradedir.
  • Maddi Terakki: Eşyanın insanın emrine boyun eğmesine işaret eder.
  • İstikbal Neticesi: İstikbalde cansız veya canlı maddelerin insanın bir işaretiyle (sensörlü kapılar, sesli komutlar gibi) hareket edeceği teknolojik ufka bir tohumdur.)

Dördüncü Misal: Nakl-i sahih ile, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın cesur kumandanlarından ve hizmetkârlarından olan Üsame Bin Zeyd der ki: Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kaza-yı hacet için hâlî, settareli bir yer bulunmuyordu. Ferman etti ki: هَلْ تَرَى مِنْ نَخْلٍ اَوْ حِجَارَةٍ Dedim: Evet, var. Emretti ve dedi:

اِنْطَلِقْ وَقُلْ لَهُنَّ اِنَّ رَسُولَ اللّٰهِ يَاْمُرُكُنَّ اَنْ تَاْتِينَ لِمَخْرَجِ رَسُولِ اللّٰهِ وَقُلْ لِلْحِجَارَةِ مِثْلَ ذلِكَ

Yani ağaçlara de ki: “Resulullah’ın haceti için birleşiniz” ve taşlara da de: “Duvar gibi toplanınız.” Ben gittim, söyledim. Kasem ediyorum ki, ağaçlar birleştiler ve taşlar duvar oldular. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hacetinden sonra yine emretti: قُلْ لَهُنَّ يَفْتَرِقْنَ Benim nefsim kabza-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelal’e kasem ederim, ağaçlar ve taşlar ayrılıp yerlerine gittiler.

Şu Hazret-i Câbir ve Üsame’nin beyan ettiği iki hâdiseyi, aynen Ya’lâ İbn-i Murre ve Gaylan İbn-i Selemet-is Sakafî ve Hazret-i İbn-i Mes’ud, Gazve-i Huneyn’de aynen haber veriyorlar.

Beşinci Misal: İmam-ı İbn-i Fûrek ki, kemal-i içtihad ve fazlından kinaye olarak Şafiiyy-i Sâni ünvanını alan allâme-i asr, kat’î haber veriyor ki: Gazve-i Taif’te, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gece at üstünde giderken uykusu geliyordu. O halde iken, bir sidre ağacına rastgeldi. Ağaç ona yol verip, atını incitmemek için, iki şakk oldu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayvan ile içinden geçti. Tâ zamanımıza kadar o ağaç, iki ayak üstünde, muhterem bir vaziyette kaldı.

(Taif Gazvesi’nde Yol Veren Sidre Ağacı

  • Rububiyet: At üstünde uyuyan Peygamberimizi incitmemek için ağacın ikiye bölünerek yol vermesini takdir eden Rububiyettir.
  • Ubudiyet: Ağacın “hürmet” manasıyla gösterdiği bu inkiyad, insanın Peygamberimize karşı takınması gereken edep ve hürmeti ders verir.)

Altıncı Misal: Hazret-i Ya’lâ tarîkında -nakl-i sahih ile- haber veriyor ki: Bir seferde, Talha veya Semure denilen bir ağaç geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın etrafında tavaf eder gibi döndü. Sonra yine yerine gitti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: اِنَّهَا اِسْتَاْذَنَتْ اَنْ تُسَلِّمَ عَلَىَّ Yani: O ağaç, Cenab-ı Hak’tan istedi ki, bana selâm etsin.

(Peygamberimizin Etrafında Tavaf Eden Ağaç (Talha veya Semure)

  • Rububiyet: Bir ağaca Peygamberimize duyduğu iştiyakla O’nun etrafında dönme (tavaf) kabiliyeti veren Allah’ın sanatı arkasında aynı cazibe kanunuyla semavatla gezegenleri güneşin etrafında döndüren Cenab-ı Hakkın Rububiyetini göstermektedir.
  • Manevi Terakki: Mahlukatın Peygamberimize olan muhabbetini görüp, akıl sahibi insanın Sünnet-i Seniyyeye daha fazla iştiyakla sarılması gerektiğini gösterir.)

Yedinci Misal: Muhaddisler nakl-i sahih ile İbn-i Mes’ud’dan beyan ediyorlar ki:

İbn-i Mes’ud dedi: Batn-ı Nahl denilen nam mevkide, Nusaybin ecinnileri ihtida için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldikleri vakit, bir ağaç o ecinnilerin geldiklerini haber verdi.

Hem İmam-ı Mücahid, o hadîste İbn-i Mes’ud’dan nakleder ki: O cinniler bir delil istediler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir ağaca emretti; yerinden çıkıp geldi, sonra yine yerine gitti. İşte cinn taifesine bir tek mu’cize kâfi geldi. Acaba bu mu’cize gibi bin mu’cizat işiten bir insan imana gelmezse, cinnilerin يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللّٰهِ شَطَطًا tabir ettikleri şeytanlardan daha şeytan olmaz mı?

(Nusaybin Cinlerinin Geldiğini Haber Veren Ağaç

  • Rububiyet: Gaybi bir taife olan cinlerin gelişini bir ağaç vasıtasıyla haber veren Rububiyetin genişliğidir.
  • İrşad ve Hidayet: Cinlerin dahi bir tek mucizeyle iman etmesi, binlerce mucizeyi işitip de iman etmeyenlerin “şeytanlardan daha şeytan” olduğunu ihtar eden bir irşad dersidir.)

Sekizinci Misal: Sahih-i Tirmizî nakl-i sahih ile Hazret-i İbn-i Abbas’tan haber veriyorlar ki: İbn-i Abbas dedi ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir a’rabîye ferman etti:

اَرَاَيْتَ اِنْ دَعَوْتُ هذَا الْعِذْقَ مِنْ هذِهِ النَّخْلَةِ اَتَشْهَدُ اَنِّى رَسُولُ اللّٰهِ؟

“Ben, bu ağacın şu dalını çağırsam, yanıma gelse, iman edecek misin?” “Evet” dedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çağırdı. O urcun, ağacının başından kopup, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına atladı, geldi. Sonra emretti, yine yerine gitti.

(Çağrıldığında Yerinden Kopup Gelen Ağaç Dalı (Urcun)

  • Rububiyet: Sadece ağacın tamamının değil, bir dalının bile emre itaatle kopup gelmesini ve sonra tekrar yerine kaynamasını sağlayan iradedir.
  • Maddi Terakki: Ağaç dallarının nakledilmesi, aşılanması ve onlara hükmedilmesi noktasında beşeriyetin ulaşacağı zirve fenlere işarettir.)

İşte bu sekiz misal gibi çok misaller var; çok tarîklerle nakledilmişler. Malûmdur ki; yedi-sekiz urgan toplansa, kuvvetli bir halat olur. Binaenaleyh şu en meşhur sıddıkîn-ı sahabeden, böyle müteaddid tarîklerle ihbar edilen şu mu’cize-i şeceriye, elbette tevatür-ü manevî kuvvetindedir; belki tevatür-ü hakikîdir. Zâten Sahabeden sonra Tâbiînin eline geçtiği vakit, tevatür suretini alır. Hususan Buharî, Müslim, İbn-i Hibban, Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha; tâ zaman-ı sahabeye kadar, o yolu o kadar sağlam yapmışlar ve tutmuşlar ki, meselâ Buharî’de görmek, aynı sahabeden işitmek gibidir.

Acaba o Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ağaçlar, -misallerde göründüğü gibi- onu tanıyıp, risaletini tasdik edip, ona selâm ederek ziyaret edip, emirlerini dinleyerek itaat ettiği halde, kendilerine insan diyen bir kısım camid, akılsız mahluklar; onu tanımazsa, iman etmezse, kuru ağaçtan çok edna, odun parçası gibi ehemmiyetsiz, kıymetsiz olarak ateşe lâyık olmaz mı?

ONUNCU İŞARET: Şu mu’cize-i şeceriyeyi daha ziyade takviye eden mütevatir bir surette nakledilen, hanin-ül ciz’ mu’cizesidir.

(Madem Kur’anın vazife-i asliyesi: Rububiyet dairesini, Ubudiyet dairesini, Maddi terakkiyatların esaslarını, Manevi terakkiyatların esaslarını, Tohum hükmündeki mu’cizelerin istikbaldeki maddi ve manevi neticelerini ve İnsanlara çok vücuh-u irşadî ve müteaddid cihat-ı hidayeti göstermektir. Bu hakikatı Peygamberimizin elinde zuhur eden Haninü’l-Ciz (Kuru Direğin Ağlaması) mu’cizesinde de görebiliriz. Şöyle ki:

1. Rububiyet Dairesi: Cenab-ı Hak, sadece canlı varlıklarda değil, cemedat (cansız varlıklar) üzerinde de Rububiyetini ve tasarrufatını gösterir. Kuru bir kütüğü yokluk aleminden varlık alemine getiren, zerrelerini “omuz omuza” tutarak ona kütüğe ait sıfatları veren ve onu insan için menfaatdar kılan ancak Allah’ın Rububiyetidir. Bu mucize, en çok gaflet edilen cansız maddelerin dahi bir “Rabb-i Rahim” tarafından her an idare edildiğini ve O’nun emri altında olduğunu ispat eder.

2. Ubudiyet Dairesi: Ubudiyet dairesi, Rububiyet tecellilerine karşı iman, marifet, muhabbet ve şükürle mukabele etmektir. Hadisede kuru direk, “Zikrin mücessem (cisimleşmiş) hali” olan Peygamber Efendimiz’den (A.S.M.) ve O’nun mevkiinde yapılan İlahi zikirden ayrılmaya dayanamayıp ağlayarak bir nevi halis ubudiyet ve iştiyak göstermiştir. Kuru kütüğün dünyada yeşermek yerine cennette ebedi kalmayı (bekayı) tercih etmesi, mahlukatın Allah’ın huzurundaki yüksek kulluk şuuruna bir işarettir.

3. Maddi Terakkiyatın Esasları: Mucizeler, beşeriyetin maddi ilerlemesi için birer “ustabaşı” ve hedef belirleyicidir. Haninü’l-Ciz mucizesi, cansız maddelerin (kereste, taş, maden vb.) insan için ne maksatla yaratıldığını anlamayı ve onlardan “hikmet lisanı” ile istifade etmeyi ders verir. Kuru kütüğün Peygamberimizin emriyle yanına gelmesi, istikbalde cansız maddelerin insanın sinyalleriyle hareket edeceği (otomatik sistemler, uzaktan kumanda gibi) teknolojik seviyelere bir teşviktir.

4. Manevi Terakkiyatın Esasları: Manevi terakki, mevcudatın yaratılış maksadını okumak ve onlara İlahi tesbihatlarında tercümanlık yapmakla mümkündür. Eğer cansız bir kütük dahi Peygamber Efendimiz’e (A.S.M.) bu derece bir meyil ve muhabbet gösteriyorsa, akıl ve kalp sahibi insanın O’na çok daha fazla iştiyak duyması gerektiği bu hadiseden alınacak en büyük manevi derstir. Bu muhabbetin manevi terakkideki pratik karşılığı ise Sünnet-i Seniyyeye ve Şeriat-ı Garra’ya tam bir ittiba halidir.

5. Tohum Hükmündeki Mucizelerin İstikbaldeki Neticeleri: Bu mucize, geçmişte ekilmiş bir “tohum” gibi istikbalin meyvelerini içinde barındırır. Maddi netice olarak, cansız varlıkların insanın sesine veya iradesine boyun eğeceği (sesle komut verilen teknolojiler gibi) bir döneme işaret ederken; manevi ve ahirete bakan cihetinde ise cennette rızıkların ve ağaçların insanın emriyle ayağına geleceğini müjdeler. Kuru direğin “bekayı fenaya tercih etmesi”, insanlığın nihai hedefinin ebedi saadet olması gerektiğini ihtar eden bir istikbal meyvesidir.

6. Vücuh-u İrşadî ve Cihat-ı Hidayet: Haninü’l-Ciz mucizesi, sarih tevatür kuvvetinde olması hasebiyle (çok sayıda sahabi tarafından nakledilmesi) iman hakikatlerini sarsılmaz bir şekilde ispat eder. Bu hadise, müminlerin imanını nurun ala nur şeklinde ziyadeleştirirken, münafıkları ihlasa ve kafirleri imana sevk eden bir irşad ve hidayet kaynağıdır. Cansız varlıkların dahi Peygamberimizin nübüvvetini tasdik etmesi, insanın bu büyük hakikate karşı kayıtsız kalmaması gerektiğini ihtar eden çok yönlü bir hidayet dersidir.)

Evet Mescid-i Şerif-i Nebevîde kuru direğin büyük bir cemaat içinde, muvakkaten firak-ı Ahmedîden (A.S.M.) ağlaması; beyan ettiğimiz mu’cize-i şeceriyenin misallerini hem teyid eder, hem kuvvet verir.

Çünki o da ağaçtır, cinsi birdir. Fakat şunun şahsı mütevatirdir, öteki kısımlar herbirinin nev’i mütevatirdir. Cüz’iyatları, misalleri çoğu sarih tevatür derecesine çıkmıyor.

Evet Mescid-i Şerifte hurma ağacından olan kuru direk, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken ona dayanıyordu. Sonra minber-i şerif yapıldığı vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enin edip ağladı; bütün cemaat işitti. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yanına geldi, elini üstüne koydu. Onunla konuştu, teselli verdi; sonra durdu. Şu mu’cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm pek çok tarîklerle, tevatür derecesinde nakledilmiştir.

Evet hanin-ül ciz’ mu’cizesi çok münteşir ve meşhur ve hakikî mütevatirdir. Sahabelerin bir cemaat-ı âlîsinden, onbeş tarîk ile gelip, Tâbiînin yüzer imamları o mu’cizeyi, o tarîklerle arkadaki asırlara haber vermişler. Sahabenin o cemaatinden ülema-i sahabe namdarları ve rivayet-i hadîsin reislerinden

  1. Hazret-i Enes İbn-i Mâlik (hâdim-i Nebevî),
  2. Hazret-i Câbir Bin Abdullah-il Ensarî (hâdim-i Nebevî),
  3. Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer,
  4. Hazret-i Abdullah Bin Abbas,
  5. Hazret-i Sehl Bin Sa’d,
  6. Hazret-i Ebu Said-il Hudrî,
  7. Hazret-i Übeyy İbn-il Kâ’b,
  8. Hazret-i Büreyde,
  9. Hazret-i Ümm-ül Mü’minîn Ümm-ü Seleme

gibi meşahir-i ülema-i sahabe ve rivayet-i hadîsin rüesaları gibi, herbiri bir tarîkın başında, aynı mu’cizeyi ümmete haber vermişler. Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha; arkalarındaki asırlara, o mütevatir mu’cize-i kübrayı tarîkleriyle haber vermişler.

Birinci Tarîk: İşte Hazret-i Câbir tarîkında der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, Mescid-i Şerifte جِذْعُ النَّخْلِ denilen kuru direğe dayanıp, okurdu. Minber-i şerif yapıldıktan sonra, minbere geçtiği vakit; direk tahammül edemeyerek, hamile deve gibi ses verip inleyerek ağladı.

İkinci Tarîk: Hazret-i Enes tarîkında der ki: Camus gibi ağladı, mescidi lerzeye getirdi. Sehl İbn-i Sa’d tarîkında der: Hem onun ağlaması üzerine, halklarda ağlamak çoğaldı. Hazret-i Übeyy İbn-il Kâ’b tarîkında diyor: Hem öyle ağladı ki, inşikak etti.

Üçüncü Tarîk: Diğer bir tarîkta, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: اِنَّ هذَا بَكَى لِمَا فَقَدَ مِنَ الذِّكْرِ Yani: “Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki zikr-i İlahînin iftirakındandır ağlaması.”

Dördüncü Tarîk: Diğer bir tarîkte ferman etmiş: لَوْ لَمْ اَلْتَزِمْهُ لَمْ يَزَلْ هكَذَا اِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ تَحَزُّنًا عَلَى رَسُولِ اللّٰهِ Yani: “Ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resulullah’ın iftirakından kıyamete kadar böyle ağlaması devam edecekti.”

Beşinci Tarîk: Hazret-i Büreyde tarîkında der ki: Ciz’ ağladıktan sonra, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, elini üstüne koyup ferman etti:

اِنْ شِئْتَ اَرُدُّكَ اِلَى الْحَائِطِ الَّذِى كُنْتَ فِيهِ تَنْبُتُ لَكَ عُرُوقُكَ وَيَكْمُلُ خَلْقُكَ وَيُجَدَّدُ خُوصُكَ وَثَمَرُكَ وَاِنْ شِئْتَ اَغْرِسُكَ فِى الْجَنَّةِ يَاْكُلُ اَوْلِيَاءُ اللّٰهِ مِنْ ثَمَرِكَ

Sonra, o ciz’i dinledi ne söylüyor; ciz’ söyledi, arkadaki adamlar da işitti: اِغْرِسْنِى فِى الْجَنَّةِ يَاْكُلُ مِنِّى اَوْلِيَاءُ اللّٰهِ فِى مَكَانٍ لاَ يَبْلَى Yani: “Cennet’te beni dik ki; benim meyvelerimden Cenab-ı Hakk’ın sevgili kulları yesin. Hem bir mekân ki, orada beka bulup, çürümek yoktur.”

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: قَدْ فَعَلْتُ

Sonra ferman etti:  اِخْتَارَ دَارَ الْبَقَاءِ عَلَى دَارِ الْفَنَاءِ

Altıncı Tarîk: İlm-i Kelâm’ın büyük imamlarından meşhur Ebu İshak-ı İsferanî naklediyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm direğin yanına gitmedi; belki direk onun emriyle, onun yanına geldi. Sonra emretti, yerine döndü.

Yedinci Tarîk: Hazret-i Übeyy İbn-i Kâ’b der ki: Şu hâdise-i hârikadan sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Direk, minberin altına konulsun.” Minberin altına konuldu, tâ mescid-i şerifin tamiri için hedmedilinceye kadar. O vakit Hazret-i Übeyy İbn-i Kâ’b yanına aldı, çürüyünceye kadar muhafaza edildi.

Meşhur Hasan-ı Basrî, şu hâdise-i mu’cizeyi şakirdlerine ders verdiği vakit, ağlardı ve derdi ki: “Ağaç, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a meyl ve iştiyak gösteriyor.. sizler daha ziyade iştiyaka, meyle müstehaksınız.” Biz de deriz ki: Evet hem ona iştiyak ve meyl ve muhabbet, onun Sünnet-i Seniyesine ve Şeriat-ı Garrasına ittiba’ iledir.

Bir Nükte-i Mühimme: Eğer denilse: Neden Gazve-i Hendek’te dört avuç taamla bin adamı doyurmak olan mu’cize-i taamiye ve mübarek parmaklarından akan su ile, bin beşyüz kişiye suyu doyuruncaya kadar içiren mu’cize-i mâiye, neden şu hanin-i ciz’ mu’cizesi gibi şaşaa ile çok kesretli tarîklerle nakledilmemiş? Halbuki o ikisi, bundan daha ziyade bir cemaatte vuku bulmuş…

Elcevab: Zuhur eden mu’cizeler, iki kısımdır. Bir kısmı, nübüvveti tasdik ettirmek için, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm elinde izhar ediliyor. Hanin-i ciz’ şu nevidendir ki, sırf nübüvvetin tasdiki için bir hüccet olarak zuhura gelmiş ki; mü’minlerin imanını ziyadeleştirmek ve münafıkları ihlasa ve imana sevketmek ve küffarı imana getirmek için zahir olmuş. Onun için avam ve havas herkes onu gördü, onun neşrine fazla ihtimam edildi. Fakat şu mu’cize-i taamiye ve mu’cize-i mâiye ise, mu’cizeden ziyade bir keramettir, belki kerametten ziyade bir ikramdır, belki ikramdan ziyade ihtiyaca binaen bir ziyafet-i Rahmaniyedir. Onun için çendan dava-yı nübüvvete delildir ve mu’cizedir; fakat asıl maksad: Ordu aç kalmış; bir çekirdekten bin batman hurmayı halkettiği gibi, Cenab-ı Hak hazine-i gaybdan bir sa’ taamdan, bin adama ziyafet veriyor. Hem susuz kalmış mücahid bir orduya, kumandan-ı a’zamın parmaklarından, âb-ı kevser gibi su akıttırıp içiriyor. İşte şu sır içindir ki, mu’cize-i taamiye ve mu’cize-i mâiyenin her bir misali, hanin-i ciz’ derecesine çıkmıyor. Fakat o iki mu’cizenin cinsleri ve nevileri külliyet itibariyle, hanin-i ciz’ gibi mütevatir ve kesretlidir. Hem taamın bereketini ve parmaklarından suyun akmasını herkes göremiyor, yalnız eserlerini görüyor. Direğin ağlamasını ise herkes işitiyor. Onun için fazla intişar etti.

Eğer denilse: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın her hal ve hareketini kemal-i ihtimam ile sahabeler muhafaza ederek nakletmişler. Böyle mu’cizat-ı azîme, neden on-yirmi tarîk ile geliyor? Yüz tarîk ile gelmeli idi. Hem neden Hazret-i Enes, Câbir, Ebu Hüreyre’den çok geliyor; Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer az rivayet ediyor?

Elcevab: Birinci şıkkın cevabı: Dördüncü İşaretin Üçüncü Esasında geçmiş. İkinci şıkkın cevabı ise: Nasılki insan, bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes’ele-i şer’iye, müftüden haber alınır ve hâkeza… Öyle de, sahabe içinde ehadîs-i Nebeviyeyi gelecek asırlara ders vermek için, ülema-i sahabeden bir kısım, ona manen muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret-i Ebu Hüreyre bütün hayatını, hadîsin hıfzına vermiş; Hazret-i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilafet-i kübra ile meşgul imiş. Onun için, ehadîsi ümmete ders vermek için, Ebu Hüreyre ve Enes ve Câbir gibi zâtlara itimad edip; ondan, rivayeti az ederdi. Hem madem sıddık, sadûk, sadık ve musaddak bir sahabenin meşhur bir namdarı, bir tarîk ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bazı mühim hâdiseler, iki-üç tarîk ile geliyor.

ONBİRİNCİ İŞARET: Onuncu İşaret, nasılki şecer taifesindeki mu’cize-i Nebeviyeyi gösterdi. Onbirinci İşaret dahi, cemadatta taş ve dağ taifesinin mu’cize-i Nebeviyeyi gösterdiklerine işaret edecek. İşte biz de, o çok kesretli misallerinden yedi-sekiz misali zikredeceğiz:

Birinci Misal: Allâme-i Mağrib Hazret-i Kadı-yı Iyaz, Şifa-i Şerif’inde ulvî bir senedle ve Buharî sahibi gibi mühim imamlardan nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki: Hâdim-i Nebevî Hazret-i İbn-i Mes’ud der ki: “Biz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında taam yerken, taamın tesbihlerini işitiyorduk.”

İkinci Misal: Nakl-i sahih ile, Enes ve Ebu Zerr’den kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Hazret-i Enes (hâdim-i Nebevî) demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında idik. Avucuna küçük taşları aldı, mübarek elinde tesbih etmeye başladılar. Sonra Ebu Bekir-is Sıddık’ın eline koydu, yine tesbih ettiler. Ebu Zerr-i Gıffarî tarîkında der ki: Sonra Hazret-i Ömer’in eline koydu, yine tesbih ettiler. Sonra aldı yere koydu, sustular. Sonra yine aldı, Hazret-i Osman’ın eline koydu, yine tesbihe başladılar. Sonra Hazret-i Enes ve Ebu Zerr diyorlar ki: “Ellerimize koydu, sustular.”

Üçüncü Misal: Hazret-i Ali ve Hazret-i Câbir ve Hazret-i Âişe-i Sıddıka’dan nakl-i sahih ile sabittir ki: Dağ, taş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a “Esselâmü aleyke ya Resulallah” diyorlardı. Hazret-i Ali’nin tarîkında diyor ki: Bidayet-i nübüvvette, nevahi-i Mekke’de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber gezdiğimizde, ağaç ve taşa rastgeldiğimiz vakit, “Esselâmü aleyke yâ Resulallah” diyorlardı. Hazret-i Câbir, tarîkında der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm taş ve ağaca rastgeldiği vakit, ona secde ediyordular; yani inkıyad edip, “Esselâmü aleyke yâ Resulallah” diyordular. Câbir’in bir rivayetinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اِنِّى َلاَعْرِفُ حَجَرًا كَانَ يُسَلِّمُ عَلَىَّ Bazıları demişler ki: O, Hacer-ül Esved’e işarettir. Hazret-i Âişe’nin tarîkında demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

لَمَّا اسْتَقْبَلَنِى جَبْرَائِيلُ بِالرِّسَالَةِ جَعَلْتُ لاَ اَمُرُّ بِحَجَرٍ وَلاَ شَجَرٍ اِلاَّ قَالَ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ

Dördüncü Misal: Nakl-i sahih ile Hazret-i Abbas’tan haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Abbas’ı ve dört oğlunu (Abdullah, Ubeydullah, Fazl, Kusem) beraber, mülâet denilen bir perde altına alarak, üzerlerine örttü. Dedi:

يَا رَبِّ هذَا عَمِّى وَصِنْوُ اَبِى وَ هؤُلاَءِ بَنُوهُ فَاسْتُرْهُمْ مِنَ النَّارِ كَسَتْرِى اِيَّاهُمْ بِمُلاَئَتِى

deyip, dua etti. Birden evin damı ve kapısı ve duvarları, “Âmîn, Âmîn” diyerek duaya iştirak ettiler.

Beşinci Misal: Başta Buharî, İbn-i Hibban, Davud, Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha müttefikan Hazret-i Enes’ten, Ebu Hüreyre’den, Osman-ı Zinnureyn’den, Aşere-i Mübeşşere’den Said İbn-i Zeyd’den haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-is Sıddık, Ömer-ül Faruk ve Osman-ı Zinnureyn ile Uhud Dağı’nın başına çıktılar. Cebel-i Uhud ya onların mehabetlerinden veya kendi sürur ve sevincinden lerzeye geldi, kımıldandı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: اُثْبُتْ يَا اُحُدُ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَ صِدِّيقٌ وَ شَهِيدَانِ

Şu hadîs, Hazret-i Ömer ve Osman şehid olacaklarına bir ihbar-ı gaybîdir. Şu misalin tetimmesi olarak nakledilmiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mekke’den hicret ettiği ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebir namındaki dağa çıktılar. Sebir dedi: “Ya Resulallah, benden ininiz! Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa, Allah beni tazib eder. Onun için korkarım.” Cebel-i Hira çağırdı: يَا رَسُولَ اللّٰهِ اِلَىَّ “Bana gel.” Bu sır içindir ki, ehl-i kalb, Sebir’de havf ve Hira’da da emniyeti hissederler. Bu misalden anlaşılır ki: O koca dağlar, birer müstakil abddir, müsebbihtir ve vazifedardırlar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanır ve severler; başıboş değillerdir.

Altıncı Misal: Nakl-i sahih ile Abdullah İbn-i Ömer’den haber veriyorlar ki, demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minberde hutbe okurken

وَمَا قَدَرُوا اللّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ

âyetini okudu. Ve dedi:

اِنَّ الْجَبَّارَ يُعَظِّمُ نَفْسَهُ وَيَقُولُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْكَبِيرُ الْمُتَعَالُ dediği vakit, minber öyle sarsıldı ve öyle lerzeye geldi ve titredi, korktuk ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı düşürecek bir derecede sallandı.

Yedinci Misal: Nakl-i sahih ile, Habr-ül Ümme ve Tercüman-ül Kur’an olan Hazret-i İbn-i Abbas ve hâdim-i Nebevî ve ülema-i azîme-i sahabeden olan İbn-i Mes’ud’dan haber veriyorlar ki, demişler: Feth-i Mekke gününde, Kâ’be ve etrafında, taşta rasasla mıhlanmış üçyüz altmış sanem vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elinde kavse benzer bir değnekle, o sanemlere birer birer işaret ederek جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا deyip, hangisine işaret etti, yere düştü. Sanemin yüzüne işaret ettiyse, arkasına düşer; arkasına işaret ettiyse, yüzüstüne düşer ve hâkeza.. sanemler yere yuvarlandılar.

Sekizinci Misal: Meşhur Buheyra-yı Rahib’in meşhur kıssasıdır ki: Nübüvvetten evvel, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, amucası Ebu Talib ve bir kısım Kureyşî ile beraber, Şam tarafına ticarete gidiyorlar. Buheyra-yı Rahib’in Kilisesi civarına geldikleri vakit oturdular. İnsanlar ile ihtilat etmeyen münzevi Buheyra-yı Rahib birden çıkageldi. Kafile içinde Muhammed-ül Emin’i (A.S.M) gördü. Kafileye dedi: “Şu Seyyid-ül Âlemîn’dir ve peygamber olacaktır.” Kureyşîler dediler: “Neden biliyorsun?” Mübarek rahib dedi ki: “Siz gelirken baktım ki, havada üstünüzde bir parça bulut vardı. Siz otururken, şu Muhammed-ül Emin (A.S.M.) tarafına bulut meyletti, gölge yaptı. Hem görüyordum ki: Taş, ağaç ona secde eder gibi bir vaziyet gördüm. Bu ise, nebilere yapılır.”

İşte bu sekiz misal gibi, belki seksen misal var. Bu sekiz misal birleştirilse; öyle kopmaz bir zincir olur ki, hiçbir şübhe onu koparamaz ve sarsamaz. Şu cins mu’cize umumiyeti itibariyle, yani cemadatın dava-yı nübüvvete delil olarak konuşmaları, manevî tevatür hükmünde yakîni ve kat’iyyeti ifade eder. Herbir misal, mecmuun kuvvetinden, kendi kuvvetinden fazla bir kuvvet daha alır. Evet zaîf bir direk, kuvvetli direklerle omuz omuza geldiği vakit, muhkemleşir. Zaîf, kuvvetsiz bir adam, asker olup orduya girse; öyle kuvvetleşir ki, bin adama meydan okur.

ONİKİNCİ İŞARET: Onbirinci İşaret’le alâkadar olan üç misal, fakat gayet mühim misallerdir.

Birinci misal: وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلكِنَّ اللّهَ رَمَى nass-ı kat’îsiyle ve ehl-i tahkik umum müfessirlerin tahkikiyle ve umum ehl-i hadîsin ihbarıyla, Gazve-i Bedir’de, şu âyet haber veriyor ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir avuç toprak ile küçük taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı, شَاهَتِ الْوُجُوهُ dedi. شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi bir kelâm iken, onların herbirinin kulağına gitmesi gibi; o bir avuç toprak dahi, herbir kâfirin gözüne gitti. Herbiri kendi gözü ile meşgul olup, hücumda iken birden kaçtılar.

Hem Gazve-i Huneyn’de, başta İmam-ı Müslim olarak ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Gazve-i Huneyn’de -Bedir gibi- küffar, şiddetle hücum ederken, yine bir avuç toprak atıp, شَاهَتِ الْوُجُوهُ diyerek, herbirinin kulağına bir شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi girdiği gibi; biiznillah, herbirinin yüzüne bir avuç toprak gitti. Gözleriyle meşgul olup, kaçtılar. İşte Bedir’de ve Huneyn’deki hârika olan şu hâdise, esbab-ı âdi ve kudret-i beşer dâhilinde olmadığından, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلكِنَّ اللّهَ رَمَى ferman eder. yani “O hâdise, kudret-i beşer haricindedir. Kuvve-i beşeriye ile değil; belki fevkalâde bir surette, kudret-i İlahiye ile olmuştur.”

İkinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Gazve-i Hayber’de bir Yahudi kadını, bir keçiyi biryan yapıp pişirmiş, gayet müessir bir zehir ile zehirlemiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a göndermiş. Sahabeler yemeye başladılar. Birden ferman etti: اِرْفَعُوا اَيْدِيَكُمْ اِنَّهَا اَخْبَرَتْنِى اَنَّهَا مَسْمُومَةٌ Yani, pişirilen keçi bana der ki: “Ben zehirliyim” diye haber veriyor. Herkes elini çekti. Fakat o şiddetli zehirin tesirinden, Bişr İbn-il Berra’, aldığı bir tek lokmadan vefat etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o Zeyneb ismindeki kadını çağırdı. Ferman etti: “Neden böyle yaptın?” O menhuse dedi: “Eğer peygamber isen, sana zarar vermeyecek; eğer padişah isen, insanları senden kurtarmak için yaptım.” Bazı rivayette onu öldürtmemiş, bazı tarîkte öldürtmüş. Ehl-i tahkik demiş ki: Kendi öldürtmemiş; fakat Bişr’in veresesine verilmiş, onlar öldürmüşler. Şu vak’a-i acibedeki vech-i i’cazı gösterecek iki-üç noktayı dinle:

Birincisi: Bir rivayette var ki, o keçinin kolu haber verdiği vakit, bazı sahabeler de işittiler.

İkincisi: Hem bir rivayette vardır ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm haber verdikten sonra dedi: “Bismillah deyiniz, ondan sonra yiyiniz. Zehir daha tesir etmeyecektir.” Şu rivayeti çendan İbn-i Hacer-i Askalanî kabul etmemiş, fakat başkaları kabul etmişler.

Üçüncüsü: Hem dessas Yahudiler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ve mukarrebîn-i Sahabeye birden darbe vurmak istedikleri halde, birden gaibden haber verilmiş gibi, hâdisenin inkişafı ve desiselerinin akîm kalması ve o ihbarın ifade ettiği vakıa doğru çıkması ve hiçbir vakit sahabeleri nazarında mütehalif bir haberi görülmeyen Zât-ı Ahmediyenin “Şu keçinin kolu bana söylüyor” demesi; herkesin kulağıyla o keçiden, o sözü işitmesi kadar kanaat-ı kat’iyyeleri olmuş.

Üçüncü Misal: Hazret-i Musa Aleyhisselâm’ın “yed-i beyza” ve “asâ” mu’cizesine nazire olarak, üç hâdisede bir mu’cize-i Ahmediye:

Birincisi: Hazret-i İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel, Ebî Said-il Hudrî’den tahric ve tashih eder ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Katade İbn-i Nu’man’a karanlıklı, yağmurlu bir gecede bir değnek verir ve ferman eder ki: “Sana lâmba gibi, onar arşın her tarafta ışık verecek. Evine gittiğin zaman, bir siyah şahıs gölge göreceksin. O, şeytandır. Onu hanenden çıkar, tardet.” Katade değneği alır, gider. Yed-i beyza gibi ışık verir. Evine gider; o siyah şahsı görür, tardeder.

İkincisi: Bir menba’-ı garaib olan Gazve-i Kübra-yı Bedir’de, Ukkaşe İbn-il Mihsan-il Esedî’nin müşriklerle döğüşürken kılıncı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona kılınca mukabil kalınca bir değnek verdi. Dedi: “Bununla harbet.” Birden değnek, biiznillah uzun, beyaz bir kılınç oldu. Onunla harbetti. Hayatı mikdarınca, tâ Yemame Harbi’nde şehid oluncaya kadar boynunda taşıdı. Şu hâdise kat’îdir. Çünki Ukkaşe bütün hayatında onunla iftihar etmiş ve o kılınç “El-Avn” namıyla meşhur olmuş. İşte Hazret-i Ukkaşe’nin iftiharı ve kılıncın Avn namıyla, kılınçların fevkinde iştiharı, şu hâdisenin iki hüccetidir.

Üçüncüsü: İbn-i Abd-il Berr gibi bir allâme-i asır ve ehl-i tahkikin büyüklerinden nakl ve tashih ediyorlar ki: Gazve-i Uhud’da Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın halazadesi olan Abdullah İbn-i Cahş harbederken kılıncı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona bir değnek verdi. O değnek, onun elinde bir kılınç oldu. Onun ile harbetti. O eser-i mu’cize olan kılınç, bâki kaldı. Meşhur İbn-i Seyyid-in Nas siyerinde haber veriyor ki: Bir zaman sonra, Abdullah o kılıncı Bugay-ı Türkî namında bir adama, ikiyüz liraya sattı. İşte bu iki kılınç asâ-yı Musa gibi birer mu’cizedir. Fakat asâ-yı Musa, vefat-ı Musa’dan sonra vech-i i’cazı kalmadı. Fakat şunlar bâki kaldılar.

Comments are closed.