Anasayfa » Yirmisekizinci Lem’a

Yirmisekizinci Lem’a

Yirmisekizinci Lem’a

                Eskişehir Hapishanesi’nde ihtilattan ve konuşmaktan memnu’ olduğum bir zamanda, karşımdaki kardeşlerime teselli için yazdığım kısacık fıkraların bir kısmıdır.

                Said-ün Nursî

1- Birinci Nükte

         بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

                Hapsin bir latîf hatırasıdır ki: Risale-i Nur gizlenir fakat sönmez ve söndürülmez. Bir âlem-i manada Hazret-i İmam-ı Ali’nin (RA) ilminden sordum:اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا demişsin, muradın nedir?”

Dedi:عَجْمٍ Yani hecevari, terkibsiz ve vefklerde rakamvari şekilsiz harflerdir ki; Latinî hurufudur. Lâdinî zamanında taammüm eder.”

Sonra sordum: “Ercuze’nde benden bahs ile kendini muhafaza et demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük, fakat maatteessüf kendimizi muhafaza edemedik. Bu belaya düştük. Şahsımdan binler defa daha ehemmiyetli olan Risale-i Nur’dan bahs ve işaratın yok mu?” dedim.

Dedi: “Yalnız işaret değil, belki Celcelutiye’mde tasrih ediyorum.”

Ben bu cevabdan sonra, kasaid-i Aleviyeden en meşhur ve en ziyade esrarlı olan Celcelutiye Kasidesi’nde bu fıkrayı gördüm:

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ۞ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ  

Dikkat ettim sarahat derecesinde Risale-i Nur’a bakar. Ezcümle: Siracünnur bir tek fark ile tam ve aynen Risale-i Nur’dur. Çünki Siracünnur’da elif, lâm, cim ile beraber 34 eder. Risalede “lâm” ve “hâ” 35 eder ki, birtek fark var. O tek fark eliftir, o da 1000’e işaret eder.

           Hem birinci fıkra cifir ve ebced hesabiyle şedde sayılmaz 1352 veya 50 eder ki; bu tarih, Risale-i Nur’un gizlenmesine ve gizli parlamasına ve iştialine tam tevafuk eder. Eğer بَيَانَةً kelimesi sayılmazsa [1](Haşiye-1) o vakit سِرًّا kelimesinin âhirindeki tenvin nun sayılır 1333 veya 35 olur ki; bu tarih, Risale-i Nur’un mebde’-i intişarıdır.

              İkinci fıkra olan تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا yine on farkla Risalet-ün Nur’a ve farksız Risale-i Nur’a tevafuk etmekle beraber, tamam fıkra cifir ve ebced hesabiyle şedde sayılmaz 1293 eder ki; Risale-i Nur müellifinin tarih-i veladetidir ve سِرًّا deki tenvin nun olsa 1343 olur ki; Risale-i Nur’dan Onuncu Söz’ün intişarı ile parlaması zamanıdır. Eğer اَلسُّرْجِ deki şeddeli “sin” iki “sin” sayılsa ve tenvin nun sayılmazsa 1353 eder ki; bu tarih, Risale-i Nur’un bir musibet neticesinde muvakkat gizlenmesine ve gizli perde altında parlamasına ve tenvirine tam tevafuk eder.

             Acaba Hazret-i Ali (RA) gibi esrar-ı huruf ve cifir ilminde üstad-ı mutlak ve Celcelutiye gibi cifirli, ebcedli, sırlı bir kasidesinde bu mana cihetiyle ve cifir itibariyle ve hakikat noktasında ve vakıa mutabık haysiyetiyle ve mukteza-yı hale muvafık olan müteaddid ve manidar tevafukat-ı acibesi tesadüf olabilir mi? Hâşâ olamaz. Belki Hazret-i Ali’nin (RA) bir kerametidir. Ercuze’deki çok zahir olan meşhur kerametini teyid ve onunla teeyyüd eder.

                Celcelutiye’nin Risale-i Nur’a işaretini teyid eden cây-ı dikkat bir tevafuk var. Şöyle ki:

                Bu sırlı ve cifirli kasidenin cifrî ve hesabî rakamları her satırın altında matbu’ olarak yazılmış. O rakamlar ayrı ayrıdırlar. Fakat Risale-i Nur’dan bahsettiği yerde o cifrî rakamlar resmen kabul edilen miladi tarihine tevafuk ediyor. Ve o tarihin tarih-i kabulünü ve Risale-i Nur’un perde altında tenvirinin tarihini gösteriyor. 1929’dan tâ 39’a tâ 44’e kadar gösterir. Otuziki sahifeden ibaret olan o kasidenin yalnız bir-iki yerde bu zamanın miladi tarihini gösterir. Zannederim ki, öteki yerde dahi bu zamandan bahsediyor. Daha tam anlamamışım.

                Hem başta Sure-i İhlas ile işaret edilen vefk-i müselles 1351 eder. Hem bu işaret-i Aleviyeye bu da îma eder ki; o kasidenin nısf-ı evvelinde yetmiş fıkrada 17 defa Nur [2](Haşiye-2) kelimesini tekrar ediyor ve müteaddid defa Süryanice bedi’ manasında olan Celcelutiye kelimesini öyle ehemmiyetle zikreder ki; kasidenin ismi Celcelutiye olmuştur. Risale-i Nur esma-i hüsna içinde ism-i Nur, ism-i Hakîm ve ism-i Bedi’in mazharıdır. Zahirinde, tarz-ı beyanında ism-i Bedi’in cilvesi görünüyor. Hem تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasından iki satır evvel bu fıkra-i rana, belki en ehemmiyetli ve en parlak fıkra olan

اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًا وَ بَهْجَةً ۞ مَدَى الدَّهْرِ وَ اْلاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ

Yani: Yâ Rab! Benim yıldızımı nur ile âhirzamana kadar bedi’ bir surette ışıklandır, şu’lelendir. Evet İmam-ı Ali’nin (RA) şu duası, bu zamanda Risale-i Nur ile kabul olduğunu ve Risale-i Nur’u irade ettiğini şu bedi’, acib tevafukat isbat eder. Şöyle ki:

                اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًا tam tamına aynen cifir ve ebced hesabıyla Risale-i Nur oluyor. Çünki Nur kelimesi her ikisinde de var. اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ 296 eder. Risale-i Nur’daki “Risale” kelimesi dahi aynen 296’dır. Demek İmam-ı Ali (RA) bütün ulûmunun hazinesi olan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın bir şu’le-i i’cazı olan Risale-i Nur’u Cenab-ı Hak’tan âhirzamanda Kur’ana çelik bir sur ve parlak bir yıldız olarak istemiş. [3](Haşiye-3) Ve duası kabul olmuş.

                Daha Celcelutiye’de bu zamana ve Risale-i Nur’a îma eden müteaddid emareler var. Hattâ hayretimi mûcib bir rü’ya Eskişehir Hapsi’nde istintakımdan bir gece evvel görüyorum ki: Celcelutiye’nin Süryanî şu fıkrası

بِهَالٍ اَهِيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ طَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ

imdadıma yetişmiş, beni sıkıntıdan kurtarmış. Ben birkaç defa tekrar edip okuyorum. Uyandım. Yattım, yine onunla meşgulüm. Sabahleyin fevk-al me’mul istintaka çağrıldım, hem fevkalâde cevab verdim. Müdafaatımın en mühim ve memurları hayrette bırakan parçası tekellüfsüz tezahür etti. Fakat o parçayı ben kaleme alamadım. Onlar yazdılar. Her ne ise… Bundan bu Celcelutiye bize bakar. Bir hatıra geldi, baktım ki; o Süryanî fıkranın tam arkasında bir satır evvel, Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) Risale-i Nur’u tasrih etmişim diye başta yazdığım تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ve iki satır evvel اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًا manidar, müjdeli kerametkâr fıkraları bulunuyor. Anladım ki, gecedeki meşguliyet kısmen bunun için imiş.

                Elhasıl: Celcelutiye bu işaratıyla Kaside-i Ercuziye’deki zahir keramat-ı Aleviyeyi hem teyid eder, hem onunla teeyyüd edip işaretten sarahat derecesine takarrüb ediyor.

            Cây-ı dikkattir ki: Ben Üveysî bir tarzda bir kısım ilm-i hakikatı, Hüccet-ül İslâm olan İmam-ı Gazalî’den almıştım. Şimdi anlıyorum ki; İmam-ı Gazalî aynı dersi Üveysî bir tarzda İmam-ı Ali’den almıştır. Demek Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın mühim bir şakirdi olan İmam-ı Gazalî’nin başı üstünde bu bîçare talebesine şefkatkârane, tesellidarane, en sıkıntılı bir zamanda bakması acib değil, belki lâzımdır. Ve öyle olmak gerektir.

2- İkinci Nükte

                Hakikatlı Bir Teselli

                Eskişehir’de tevkifhanede Risale-i Nur şakirdlerine yazılan fıkralardır.

                Aziz kardeşlerim!

           Sizin için pek çok müteessirdim, elem beni eziyordu. Fakat bana ihtar edildi ki; kader ve kısmetinizde beraber bu hapishanenin suyunu içmek ve ekmeğini yemek vardı.

            Bir eser-i rahmet-i İlahiye ve bir cilve-i inayet-i Rabbaniye olarak, bu suyu ve bu ekmeği beraber yememizin ve içmemizin en kolayı ve en hafifi ve en hayırlı ve sevablısı ve Risale-i Nur şakirdlerinin en menfaatli bir dershaneleri ve en feyizli bir çillehaneleri ve düşmanlarına karşı ne derece ihtiyatlı davranmak lâzım geldiğini talim eden en hassas bir imtihan meydanı ve her birinde ayrı ayrı güzel meziyetleri bulunan bu arkadaşların birbirinin âlî meziyetlerinden ve güzel hasletlerinden ve birbiriyle tesis ve tecdid-i uhuvvetinden de istifade etmek ve ders almak için en nurlu bir dershane, bir tekye suretinde gördüğümden; bu vaziyetten değil şekva, belki bütün ruhumla şükür ettim.

                Evet, mesleğimiz şükürdür. Ve her şeyde bir vech-i rahmeti, bir cihet-i nimeti görmektir.

                Umumunuzun elemleriyle müteellim

                Kardeşiniz Said-ün Nursî

3- Üçüncü Nükte

                Risale-i Nur’a üç fıkrasında kuvvetli işaret eden Hazret-i Ali’nin (R.A.) Kaside-i Celcelutiye’sinde hiç bir cihetle tesadüfe hamledilmez tevafuklu bir kerametini beyan etmeğe mecbur oldum. Şöyle ki: Üç aydan beri hergün o kasideyi okuyorum. Yalnız sekiz sahifeyi, halledemediğim bir vefke dair olduğu cihetle okumuyordum. Fakat âhirinde وَصَلِّ اِلهى den başlayan âhirki iki sahifeyi ötekilerle beraber okurdum. Yetmiş defa kat’î, belki tahminime göre yüze yakın defalarda her defa istisnasız, ne vakit elime alıp baştan okuduktan sonra âhirini açarken, فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ile başlayan sahife açılıyordu. Ben hayret ediyordum. Onu okumayarak iki sahife sonra وَصَلِّ اِلهى ile başlayan iki sahife âhirini okuduklarıma zammederdim. Her ne vakit baştan okuduğum ve terkettiğim sekiz sahifeye gelirken, kitabın bâki kalan yüze yakın sahifeleri içinde açtıkça yine فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ sahifesi açılıyordu. Hayret içinde hayret ediyordum. Elli defadan sonra dedim: “Acaba bu sahife neden açılıyor? Onu da okusam ne olur?” Baktım ki, Kaside-i Celcelutiye’yi okuduğum maksadın neticesini o sahife gösteriyor.

                Ben de terk ettiğimden hata ettiğimi bildim. Ondan sonra okumağa başladım. Ondan sonra belki kırk defadan fazla el attıkça yine o sahife açılıyordu. Nihayet arkadaşlarıma hikâye ettim. Onlar da hayret içinde hayrette kaldılar. Dedim: Bu Celcelutiye’nin bir kerametidir. Sizleri değil başkalarını ikna’ edecek maddî bir delil elimde yok. Yalnız benim müşahedatım var. Benim müşahedatım, başkasına hüccet olamaz. Ben de şimdiye kadar delilsiz davaları yazmak âdetim değildi. Fakat madem bu tevafuk acibdir. Elbette işarettir ki; beni yaz. İnanmayana kendini inandıracak ki, yazdırmak istiyor. Cenab-ı Hakk’a yüzbin şükür ediyorum ki; bana hem büyük bir teselli, hem davama büyük bir delil gösterdi. Ve tevafukun beş-altı nev’i bize ve mesleğimize medar-ı imtiyaz ve vesile-i teşvik olarak verilmiş. Ve her me’yusiyet ve gevşeklik zamanımızda bir kamçı-yı teşvik ve bir keramet-i hizmet-i Kur’aniyeye medar bir tevafuk-u latîfe imdadımıza yetiştiği gibi, bu defa da yetişti.

                Evet kalben gayet alâkadar olduğum kardeşlerimin müfarakat zamanının pek yakın olduğu bir zamanda ve hapiste yalnız kalacağım bir anda ve üç ayda yetmiş defa acib bir tarzda bana açılan bir sahifenin kerametini dava ettiğim ve delilsiz kaldığım bir hengâmda, Hazret-i Ali’nin (RA) Celcelutiye Kasidesi’nin yetmiş defa bilâ-istisna bana açılan فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ den başlayan üç-dört satırda üç-dört kuvvetli emare ve delil vardır ki; فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ hitab-ı umumîsinde bize hususi bakıyor.

                Birinci Emare: فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ fıkrası hem makam, hem mana, hem cifir ve ebced hesabıyla bu nida-i umumî-i Alevîde hususî bir tarzda bu zamana ve Risale-i Nur’a ve Risale-i Nur’un müellifine bakıyor. Çünki فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ cifir ve ebced hesabıyla 1353 senesi zamanını tam gösterdiği ve o zamanda da Risale-i Nur ve şakirdlerinin en korkulu bir zamanıdır ki; altı satırda yedi defa لاَتَخْشَ kelimelerini tekrar ediyor. فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ fıkrasındaki حَامِلَ اْلاِسْمِ Molla Said (RA) فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ (Molla Kürd) ve (Molla Said-i Bedi’) yalnız üç fark ile tevafuk sırrıyla gösteriyor. Ve bu isim sahibi, bu hitabda hususî murad olduğuna işaret ediyor. Ve manasıyla da “Ey 1353 senesinin tarihinde bu ism-i a’zamın hamili, yani ism-i a’zamı kendine muhafız ittihaz eden şahıs” demekle o umumî hitabda böyle hususi bize bakıyor.

                Çünki lillahilhamd 1353 tarihinde her yirmidört saatte 171 defa اَلْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ olan ism-i a’zamı okuyordum. Ve kendimi onunla muhafazaya çalışıyordum. Evet Kaside-i Ercuze’sinde Sekine tabir ettiği ism-i a’zam ve Celcelutiye’sinde Süryanî ve Arabî olarak yine müteaddid tarzda اَلْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ gibi tabirlerle beyan ettiği esma-i sitte-i meşhure ki; ism-i a’zamdır. Gösterdiği 1353 tarihinde [4](Haşiye) 171 defa esma-i sittesi Risale-i Nur müellifinin daimi virdidir. Ve o 171 defa okuduğum esma-i sitte ile beraber 71 âyeti yirmidört saatte 19 defa okuyarak yekûnü 1353, hem bir cihette 1341 eder ki; bu ism-i a’zama 1340’tan beri devam ettiğimin tarihine tevafuk ediyor. Hem bir defasında 19 âyet ism-i a’zamla beraber 19 defa daimi okunur. Ve âyetlerin tekraratının hurufatının adedi 6666 âyât-ı Kur’aniyeye tevafuk ediyor. Sure-i İhlas’ın üç ve Fatiha-i Şerife’nin tekerrür-ü nüzulü için iki olsa yine tam tamına tevafuk ediyor.

                İkinci Emare: فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى satırından sonra فَقَاتِلْ وَلاَ تَخْشَ وَ حَارِبْ وَلاَ تَخَفْ fıkrası pek zahir ve kat’î bir surette harb-i umumîyi gösterdiği gibi, harb-i umumîde gayet tehlikeli bir surette harbe iştirak eden bu fakirin en korkunç zamanına bakar ve teselli eder ve “korkma” der ve bu umumî hitabda hususî Risale-i Nur’un başlangıcı olan İşarat-ül İ’caz’ın mebde-i te’lifi ile ve âlem-i İslâm’ın en müdhiş ve korkulu musibet zamanını manasıyla gösterdiği gibi, cifir ve ebced hesabıyla da gösterir. Mana ile cifir hesabı ittifak ettiği yerde, îma kuvvetlenip işaret derecesine çıkar. Çünki وَ لاَتَخْشَ hicri 1337, rumi iki küsur fark eder. O halde 1334’e iniyor ki; o tarihte yalnız tek başımla Rusya’nın şimalinde en korkulu bir vaziyette, esaretten firar ettiğimin zamanıdır. فَقَاتِلْ وَلاَتَخْشَ beraber olsa 1940 küsur oluyor ki; bunda Allahu a’lem o tarihte diğer bir harb-i umumî çıkmasına ve iştirakimize işaret etmekle beraber böyle büyük yekûnlerde üç-dört farkın ehemmiyeti olmadığından, hem Rumi yerine Arabî bu Miladi tarihine girse beş-altı sene fark ediyor. Yine 37 tarihi evvelki hesaba tevafuk edip, en korkulu vaziyetimizde teselli veriyor. وَحَارِبْ وَلاَ تَخَفْ ise pek sarih bir surette harb-i umumîyi gösteriyor. Çünki وَحَارِبْ وَلاَ تَخَفْ manası, dehşetli bir harb-i âhirzamandan korkma demekle beraber; cifir ve ebced hesabıyla 1331 veyahut 1333 ettiğinden ve umumî hitabda hususi bize baktığı sair emarelerle göründüğü gibi, o tarihte harb-i umumîde en müdhiş bir vaziyete giriftar olmuştum. İşarat-ül İ’caz’ın müsvedde-i evvelîsi düşmanın elinde parça parça olmuştu. Ben de bir defada dört mermi vücuduma isabet ederek birisinde yaralı ayağım kırık, su ve çamur içinde 34 saat ölüme muntazır ve etrafımda düşman askeri muhasara ettiği bir hengâmdır ki, en korkulu ve en me’yusiyetli zamanıma bakıyor. Öyle ise o umum içinde hususi bize işaret ediyor [5](Haşiye-1) denilebilir.

                Üçüncü Emare: Bu üç güz mevsimidir. Aynı zamanda medar-ı teselli üç kerameti görüyoruz:

             Birincisi: Gavs-ı A’zam (R.A.) يَا مُرِيدِى كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّهِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا tabiriyle onbeş emare-i kaviye ile bize baktığı ve teselli verdiği فَقُلْ وَلاَ تَخَفْ emriyle korkumuzu izale etmiş.

             İkinci güzde: Aynı mevsimde Hazret-i Ali (R.A.) aynen o kudsî hafîdinin başı üstünde bize bakıp korkulu, me’yusiyetli vaziyetimizden ve yakında başımıza gelecek musibete karşı tahaffuz için ism-i a’zamı ders verip وَيَا مُدْرِكًا لِذلِكَ الزَّمَانِ tabiriyle beş kuvvetli deliller ile o umumî hitabdan bize hususî baktığını gördük.

           Bu üçüncü güzde: Bizi ikaz ettiği musibet başımıza geldiği ve hapse düştüğümüz ve bütün ruhumla ünsiyet ettiğim arkadaşlarımın müfarakat zamanında yine فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ diye kerametkârane bize teselli ve korkumuzu izale eder bir tarzda beyanatı görüldü.

                Latîf tevafuktandır ki:

                Üç güz mevsiminde aynı zamanda Sekizinci ve Onsekizinci ve Yirmisekizinci Lem’alar da bu üç keramet-i azîmeye dair olduğundan ihtiyarımız olmadan onar fasıla ile Sekiz, Onsekiz, Yirmisekiz’e tevafuk ediyor. Bu altı satırda yedi defa Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) لاَ تَخْشَ diyerek 1337’den sonraki seneler korkulu seneler olduğundan en ziyade Kur’an hesabına perişaniyet ve havfa düşmüş olanlara teselli ve teşci’ etmesi, bu umumi hitabda her bir seneye birer لاَ تَخْشَ kelimesiyle bakıp 42’ye ve daha sonrasına kadar Risale-i Nur’un mebde’-i intişarı ve te’lifi ve bu fakir, arkadaşlarımla beraber zamanın en dehşetli darbesine maruz olduğumuzdan bu umumi hitabda bize hususi baktığına kuvvetli bir emaredir. Eğer لاَ تَخْشَ manasında bulunan لاَ تَخَفْ , لاَ تَهْرِبْ , وَخَاصِمْ مَنْ تَشَاءَ gibi dört beş kelime daha ilâve olsa, bizim ve Risale-i Nur’un intişarıyla beraber en korkulu bir zamanda olduğumuzdan yine sair emaratın işaratıyla bu fıkralar umumi hitab içinde hususi bir surette Risale-i Nur şakirdlerine bakar ve bilhassa birbirine mukabil meliklerin, reislerin tecavüzünden ve tevkifinden ve ihatasından “korkma” mealinde olan

وَلاَ تَخْشَ مِنْ بَاْسِ الْمُلُوكِ وَلَوْ طَغَتْ ۞ وَلاَ تَخْشَ بَأْسًا لِلْمُلُوكِ وَلَوْ حَوَتْ

iki fıkrayı şimdi tam izah edemediğim müteaddid emareler ile hâkimler, padişahlar, reislerin sana karşı hücumlarından ve esaretlerinden ve yakalamalarından korkma diye olan hitab-ı umumîsinde hususi bize bakıyor. Hem manaca hem cifirce hakiki ve lâyık muhatab olacak musibetzedeler içinde tam bizim gibi bu zamanda hiç bir kimse görülmüyor. Demek hususi bu iki fıkra bize bakar.

                Hem فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ ilh… fıkrasının altındaki fıkra olan تَوَقّى بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ manasıyla yine cifir ve ebced hesabıyla بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ [6] (Haşiye) 1354 Arabî tarihinde en sevdiğim kardeşlerimle hapiste ve me’yusiyetli bir vakitte günde 171 defa اَلْاِسْمُ الّذى جَلّ قَدْرُهُ tabir edilen ism-i a’zamı okuduğum bir zamanda elbette bu teselli-i selâmet, Celcelutiye’nin umumi müjdesinde hususi bize baktığını ehl-i insaf tereddüd etmemeli. Çünki hakkımızdaki düşman plânından selâmete çıkmak hârikadır ki; onu gösteriyor. Kasidenin ortasında en mühim ve en parlak yerde en mühim duasının neticesinde üç fıkrasının herbirinde sarahata yakın Risale-i Nur’u manasıyla ve cifirle göstermesi, burada فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ fıkrasında dahi Risale-i Nur şakirdlerine teselli ve teminat vermekle hususi bir surette baktığını kuvvetli teyid ediyor.

                Bu emareleri teyid eden şu noktadır ki: Kaside-i Celcelutiye umumiyeti itibariyle Süryanî, İbranî esma-i İlahiyeyi ve suver-i Kur’aniyeyi şefaatçi yapıp hususi münacat olduğu halde, başta

بَدَاْتُ بِبِسْمِ اللّهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلَى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ

fıkrasıyla gösteriyor ki: Bazı esrar-ı gaybiyenin keşfinden bahsedecek. Yalnız bir iki yerde hususi münacat ve duadan istikbale bakar tarzı var ki; birisi اَقِدْ كَوْكَبِى بِا لْاِسْمِ نُورًا den başlıyor o üç satırda üç defa kuvvetli işaretle mana ve cifirle Risale-i Nur’u gösteriyor. İkinci yer ise فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ile başlayan üç satırında üç kuvvetli işaretle Risale-i Nur şakirdlerine bakıyor. Yetmiş defa yüz ihtimal içinde bir sahifenin açılması tesadüf olmadığı gibi; bu tarzdaki imalar, emareler, işaretler elbette tesadüfî olamaz. Belki bir keramet-i gaybiyedir, Kur’an-ı Hakîm’in hizmetkârlarına bir ikramdır.

                Hâfız Tevfik’in Fıkrasının Tetimmesi

                Re’fet, Hüsrev, Rüşdü’ye hediyedir.

                فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ilh… Bu beş-altı satırda yedi fıkrasıyla yedi cihetle Risale-i Nur müellifine işaret ettiği gibi; diğer üç fıkra da gerçi öteki fıkralar gibi kavî bir işaret değil, fakat bir hafî îmadan halî değildir. Madem bütün fıkralar işaret ediyorlar, bu üç fıkra dahi onlar gibi işaret etmek gerektir. Ezcümle:

                اَقْبِلْ وَلاَ تَهْرِبْ fıkrası belki altı satırdaki onüç fıkrada istikbalde gelen ve müdhiş korkulara düşen birisine hitab ediyor ki, “Karşıla! Kaçma!” deyip teşci’ ediyorlar. Sair fıkraların delaletiyle bu umumi hitabda hususi bir muhatab Said-ün Nursî’dir. O halde “Yâ Said-ün Nursî” zammıyla 1325 eder. Çünki şeddeli nun iki nun ve (En-Nursî)deki şeddeli yâ iki yâ’dır. İşte o tarihte 31 Mart hâdisesi münasebetiyle İstanbul’dan kaçarak, muvakkat bir zaman mücahede-i maneviyeyi bırakmak niyetiyle Hareket Ordusu’ndan firar edip İzmit’e geldiği tarihe tevafuk ediyor.

                وَلاَ عَقْرَبٌ تَرَى fıkrasında dahi muhatab-ı hususi o “Nursî” olduğundan “Yâ Nursî” izhar edilerek ilâve edilse, 1341 eder. İşte o tarihte ben Barla’da menfî olarak insan suretindeki akreplerin tacizleri altında azab çekerken, harab ve hususi küçük mescidimde otururken, seccademin altında yeri bulunan ve emsalini görmediğim büyük bir akrep çıktı. Bir zât onu öldürdü. Daha ondan sonra on senedir dağlarda, akrepli yerlerde kaldığım halde hiçbir akrebi görmedim. Bu fıkranın tam manasına mazhar oldum. Eğer “Yâ Nursî”deki “yâ” şeddeli olsa o vakit 1351 eder ki, o tarihte insan akreplerinin o Nursî’nin mahvına ve i’damına çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları zamanına tam tevafuk eder. وَلاَ اَسَدٌ يَاْتِى اِلَيْكَ بِهَمْهَمَتْ fıkrasının muhatabı müteaddid emarelerle “Yâ Kürdî”dir. Çünki Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) Kaside-i Ercuziye’sinde يَامُدْرِكًا لِذلِكَ الزَّمَانِ fıkrasında lafzan ve manen Kürdî namını veriyor.

                O halde “Yâ Kürdî”deki “yâ” şeddesiz olsa o vakit 1321 eder. O tarihte o Kürdî, Başit namındaki meşhur dağın başında bir taş üstünde akşam namazını kıldıktan sonra yalnız olarak otururken, o dağın esedi ve arslanı hükmünde olan bir canavar kurt yanına geldi. Bir arkadaş gibi ona ilişmedi. Eğer “Yâ Kürdî” deki “yâ” şeddeli olsa o vakit 1331 eder ki, o tarihte Ermeni, Rus komitesinin canavarları her tarafta o Kürdî’yi sardıkları ve katline çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları tarihe tam tamına tevafuk eder.

                İşte 1331 tarihine ve o dehşetli harb-i umumînin şiddetli zamanına ve Said-i Kürdî’nin en musibetli ve en korkulu zamanına Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) bu altı satırda altı defa (لاَ تَخْشَ … لاَ تَخْشَ … لاَ تَخْشَ) diye mükerreren o tarihe işaret etmek, elbette hiç bir cihetle tesadüf olmaz. Ve ilm-i esrar ve cifirde allame-i ümmet olan Hazret-i Ali (R.A.) sırlı ve kerametli olan meşhur Kaside-i Celcelutiyesinde istikbale bakan altı satırda altı defa mükerreren aynı tarihe ve aynı korkulu vaktine لاَ تَخْشَ kelimesinde cifir hesabıyla ve manasıyla göstermesi şeksiz, şübhesiz bir keramet-i gaybiyesidir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan almış, ümmete ders vermiş. Evet لاَ تَخْشَ cifir ve ebced hesabıyla 1331 eder. Çünki لاَ تَخْشَ deki

(خ) 600, (ت) 400, (ش) 300, (لا) 31

eder. Mecmuu 1331 eder. لاَ تَخْشَ مِنْ سَيْفٍ وَلاَ طَعْنِ خَنْچَرٍ fıkrasındaki مِنْ سَيْفٍ وَلاَ طَعْنِ خَنْچَرٍ cümlesi سَيْفٍ âhirindeki tenvin nun sayılmak şartıyla 1309 eder. İşte o tarih ise لاَ تَخْشَ hitabına mazhar olan Risale-i Nur müellifinin âdet-i mahalliye ve silâh-ı millî olan seyf ve hançerin hücumuna hedef kaldığı ve seyf ve hançeri beraberinde taşımağa mecbur olduğu ve kıskançlık sebebiyle Siirt’te âlimler ve talebelerin büyük bir münazaa ve kavgalarına maruz bulunduğu hengâma tam tamına tevafuk eder. Bu tevafuk ise sair fıkraların ittifakıyla kuvvetleniyor, îmadan işaret belki delalet derecesine çıkıyor.

                وَ لاَ تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَ لاَ شَرٌّ اَسْهَمَتْ fıkrasındaki وَ لاَ شَرٌّ اَسْهَمَتْ cümlesinde şeddeli “ra” iki “ra” ve üstündeki tenvin “nun” sayılmak şartıyla 1293 eder. İşte bu tarih Rus’un âlem-i İslâm’ın felâketine sebeb olan 93 dehşetli harbin zamanına ve Risale-i Nur müellifinin tarih-i veladetine tam tamına tevafuku, şübhesiz kasdî bir işaret-i gaybiyedir.

                Eğer şeddeli “ra” bir sayılsa ve tenvin sayılmazsa o vakit وَ لاَ تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَ لاَ شَرٌّ اَسْهَمَتْ satırındaki رُمْحٍ وَ لاَ شَرٌّ اَسْهَمَتْ fıkrası 1291 eder. Yalnız iki fark ile aynı tarihi gösterir. Bu fıkranın cifrî işaretine manası kuvvet verdiği gibi, suret-i mana dahi letafetlendiriyor. Çünki “rumh” mızrak ve “sehm” oktur. Mızrak ve oku harbde istimal eden, Arab ile eski zaman bedevi adamlarıdır. 93 harbi ise asr-ı bedeviyete yakın olmakla beraber, mıntıka-i harre ehli olan mızraklı ve oklu Arablar o dehşetli harbde memalik-i bâridede, kışta çarpıştıkları halde devlet-i İslâmiyenin mağlubiyetiyle neticelenmesi ve o harbde Arab’ın acınacak vaziyetlerini Seyyid-ül Arab olan Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) görmüş gibi ifade ediyor. Evet üstad-ı kudsîsi ona göstermiş. O da görmüş ve kahramanlık damarına dokunmuş. Şiddetle “Korkma” diye teşci’ etmiş.

(Arap Tabyası: 1855 Osmanlı-Rus savaşında Şam’dan gelen Arabistan ordusuna mensup askerler tarafından Rus’lara karşı savunulmuş ve bu savaş sonucu Kars Zaferi kazanılmıştır. Bu sebeple tabyaya Arap Tabya adı verilmiştir. Arap Tabya, düzensiz bir altıgen şeklinde konuşlandırılmıştır. 93 harbinde ise Kars kalesini koruyan Arap Tabyasının da içinde bulunduğu diğer tabyaların 18 Kasım 1877 günü Ruslar tarafından ele geçirilmesiyle Osmanlı İmparatorluğu Kafkas cephesinde yenilgiye uğramıştır.)

Keramet-i Aleviye’nin Neticesi

                Madem Hazret-i Ali (RA) اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَ عَلِىٌّ بَابُهَا hadîsine mazhardır. Hem madem Şâh-ı Velayet ünvanını alarak hârika kerametleri göstermiştir. Hem madem âhirzamanda gelen hâdiselere karşı, Kur’an ve Âl-i Beyt cihetinde herkesten ziyade alâkadardır. Hem madem esrarlı Kaside-i Ercuze’de ve meşhur Kaside-i Celcelutiye’sinde vakıat-ı istikbaliyeden haber veriyor. Ve esrar-ı gaybiyeyi benden sorunuz diye iddia ederek kısmen davasını ihbarat-ı sâdıka-i gaybiye ile isbat etmiştir. Hem madem o iki kasidesinde takib ettiği en mühim esas ve en büyük ders ism-i a’zamdır. Ve ism-i a’zam ile meşgul olanlar ile konuşur, teselli ve teşci’ eder. Hem madem o kasideler istikbale baktıkları vakit; çok emareler ve işaretler ile, hem manalarıyla, hem cifrî hesabıyla şu zamanımızı ve şu zamandaki hâdisat-ı acibeye parmak basıyor ve aynı hâdiseyi mükerreren işaretle gösteriyor. Hem madem Risale-i Nur bu zamanda iman ve Kur’an hizmetinde Hazret-i Ali’nin (RA) nazarına çarpacak en ehemmiyetli bir hâdisedir. Ve Hazret-i Ali (RA) tesisinde hârika ilmiyle ve hârikulâde şecaatıyla cihanpesendane hizmet ettiği ve üstünde titrediği hakaik-ı imaniye ve Kur’aniye hârika bir tarzda kat’î bürhanlarıyla isbat eden Risale-i Nur o kudsî hakikatları güneş gibi göstermiştir.

                Hem madem Hazret-i Ali’nin (RA) kudsî üstadından (ASM) aldığı ve bu ümmete verdiği en mühim ders, bu iki kaside-i gaybiyesinin mevzu’ ve esası ve ruhu olan Sekine’yi ve ism-i a’zamı bu zamanda herkesten ziyade kendine vird eden ve 13 seneden beri ism-i a’zamla beraber 1001 esma-i İlahiye içinde bulunan Cevşen-ül Kebir’i ile ve o esma ile ulûm-u Kur’aniyenin hazinesini açan 120 risaleyi o esmanın feyzi ile Kur’ana tefsir yapan ve yirmidört saatte 171 defa Sekine ve ism-i a’zam denilen esma-i sitte-i meşhureyi 1300 mükerrer âyâtla okuyan ve Âl-i Beyt’in manevî gayet mühim bir mirası ve bir maden-i feyzi olan Cevşen-ül Kebir’i kendine üstad eden ve bidayette her günde bir defa ve bazan iki-üç defa tamamını okuyan ve talebelerine tavsiye eden adam, Risale-i Nur müellifidir. Hem madem iki kasidenin sarahata yakın altı yerinde ondan haber veriyor. Hattâ yalnız فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ makamında dahi altı satırda altı defa لَا تَخْشَ ile bu zamanın en müdhiş hâdisesi olan harb-i umumîyi gösterip o harbde ilimce ve şeriatça ve şahısça korkulara düşen bir şakirdini teşci’ eden bu altı satır bilâ-istisna onüç cümlesiyle onüç defa aynı şakirdinin başına parmak basıyor. Ve onüç seneden beri ism-i a’zama devam eden o şakirdin tarih-i hayatının onüç vakıat-ı mühimmesine onüç surette işaret ve umum işaretler birbirine kuvvet verip ittifak ettikleri adam Risale-i Nur müellifidir. Elbette bu mezkûr dokuz hakikat gayet kat’î bir surette netice verir ki, Hazret-i Ali (R.A.) Ercuze ve Celcelutiyesinde Risale-i Nur’u alkışlıyor. Haber veriyor ve müellifi ile konuşuyor, teselli ediyor. اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ وَاللّهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

                Haşiye: Bu keramet-i Aleviye ya tafsilatıyla ona gösterilmiş, o da ihbar etmiştir ki; zahirde budur. Veyahut icmalî bildirilmiş, tafsilatı bildirilmemiş. Belki intak-ı bilhak nev’inden Cenab-ı Hak onu söylettirmiş. O halde ona bir keramet ve Risale-i Nur’a bir ikram-ı İlahî olarak kelâmında bu ihbar-ı gaybî bulunmuş. Evet keramet iki kısımdır: Elinde zahir olan zât bazan bilir. Bazan tafsilen bildirilmez. İkisi de keramettir. Belki bildirilmezse daha selâmetlidir.

         اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مَنْ قَالَ: اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمُ وَ عَلِىٌّ بَابُهَا

         وَعَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ آمِينَ وَ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

4- Dördüncü Nükte

Sadakatta namdar, safvet-i kalbde mümtaz, Süleyman Rüşdü ile bir muhavere-i latîfe

                Güz mevsiminde, sineklerin terhisat zamanına yakın bir vakitte ve hodgâm insanlar, cüz’î tacizleri için sinekleri itlaf etmek üzere hapishanedeki odamızda bir ilâç istimal ettiler. Benim fazla rikkatime dokunmuştu. Odamda çamaşır ipi vardı. Bilâhere insanların inadına, sinekler daha ziyade çoğaldılar. Akşam vaktinde o küçücük kuşlar, o ip üstünde gayet muntazam diziliyorlardı. Çamaşırları sermek için Rüşdü’ye dedim: “Bu küçücük kuşlara ilişme, başka yere ser.” O da, kemal-i ciddiyetle: “Bu ip bize lâzımdır, sinekler başka yerde kendilerine yer bulsunlar.” Her ne ise… Bu latîfe münasebetiyle seher vaktinde sinek ve karınca gibi kesretli küçük hayvanlardan bahis açıldı. Ona dedim ki: böyle nüshaları çoğalan nev’lerin ehemmiyetli vazifeleri ve kıymetleri vardır. Evet bir kitab kıymeti nisbetinde nüshaları teksir edilir. Demek sinek cinsi de ehemmiyetli vazifesi ve büyük kıymeti var ki; Fâtır-ı Hakîm o küçücük kaderî mektubları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çok teksir etmiş.

                Evet Kur’an-ı Hakîm’in

يَا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لاَ يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ

                Yani “Cenab-ı Hak’tan başka bütün esbab ve uluhiyetleri ehl-i dalalet tarafından dava edilen âliheler içtima’ etse bir sineği halkedemezler.” Yani “Sineğin hilkati öyle bir mu’cize-i Rabbaniyedir ve bir âyet-i tekviniyedir ki; bütün esbab toplansa, onun mislini yapamazlar. O âyet-i Rabbaniyeye muaraza edemezler, taklidini de yapamazlar.” mealindeki âyete ehemmiyetli bir mevzu’ teşkil eden ve Nemrud’u mağlub eden ve Hazret-i Musa (A.S.) onların tacizlerine karşı müştekiyane “Yâ Rab! Bu muacciz mahlukları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince, ilhamen cevab gelmiş ki:

                Sen bir defa sineklere itiraz ettin. Bu sinekler çok defa sual ediyorlar ki: “Yâ Rab! Bu koca kafalı beşer seni yalnız bir lisan ile zikrediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halketseydin, binler lisan ile sana zikredecek bizim gibi mahluklar olurlardı.” diye Hazret-i Musa’nın (A.S.) şekvasına bin itiraz kuvvetinde hikmet-i hilkatini müdafaa eden sineğin, hem gayet nezafetperver, her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü kanatlarını temizleyen bu taifenin, elbette mühim bir vazifesi vardır. Hikmet-i beşeriyenin nazarı kasırdır, daha o vazifeyi ihata edememiş.

                Evet Cenab-ı Hak, nasılki deniz yüzünü temizlemek ve her günde milyarlarla vefiyat bulunan hayvanat-ı bahriye cenazelerini toplamak [7](Haşiye) ve deniz yüzünü cenazelerle âlûde, müstekreh manzaradan kurtarmak için sıhhiye memurları nev’inden gayet muntazam âkil-ül lahm bir kısım hayvanatı halketmiş. Eğer o bahriye sıhhiye memurları gayet muntazam vazifelerini îfa etmeseydiler, deniz yüzü âyine gibi parlamayacaktı. Belki hazîn ve elîm bir bulanıklık gösterecekti.

           Hem her günde milyarlarla yabani hayvanlar ve kuşların cenazelerini toplamakla rûy-i zemini o taaffünattan temizlemek ve zîhayatları o elîm ve hazîn manzaralardan kurtarmak için, nezafet ve sıhhiye memurları hükmünde olan kartallar misillü, kerametkârane gizli ve uzak, beş-altı saat mesafeden bir sevk-i Rabbanî ile o cenazenin yerini hisseden, giden ve kaldıran âkil-ül lahm kuşları ve vahşi hayvanları halketmiş.

               Eğer bu berriye sıhhiyeleri gayet mükemmel, intizamperver, vazifedar olmasa idiler, zemin yüzü ağlanacak bir şekil alacaktı.

                Evet âkil-ül lahm hayvanların helâl rızıkları, vefat etmiş hayvanların etleridir. Hayatta olan hayvanların etleri onlara haramdır. Eğer yeseler, ceza görürler.

                حَتَّى يَقْتَصُّ الْجَمَّاءُ مِنَ الْقَرْنَاءِ –ev kemâ kal– Yani: “Boynuzsuz olan hayvanın kısası, kıyamette boynuzludan alınır.” diye ifade-i hadîsiye gösteriyor ki; gerçi cesedleri fena bulur, fakat ervahları bâki kalan hayvanat mabeyninde dahi onlara münasib bir tarzda dâr-ı bekada mücazat ve mükâfatları vardır. Ona binaen canavarlara sağ hayvanların etleri haramdır denilebilir. Ve hem küçücük hayvanların cenazelerini ve nimetin küçücük parçalarını ve danelerini toplamak vazifesiyle karıncaları nezafet memurları olarak, hem niam-ı İlahiyenin küçücük parçalarını teleften ve çiğnemekten ve hakaretten ve abesiyetten sıyanet etmekle ve küçücük hayvanatın cenazelerini toplamakla, sıhhiye memurları gibi tavzif olunmuşlar.

                Aynen onlardan daha mühim sinekleri dahi insanın gözüne görünmeyen hastalıkların mikroplarını ve madde-i semmiyeyi temizlemekle sinekler muvazzaftırlar. Değil mikropların nâkileleri, bilakis muzır mikropları mass, yani emmek ve yemek ile o mikropları imha, o madde-i semmiyeyi istihaleye uğratırlar. Çok sâri hastalıkların önünü alırlar. Hem sıhhiye neferleri, hem tanzifat memurları, hem kimyager olduklarına ve geniş bir hikmete mazhar bulunduklarına delil ise, onların gayet kesretidir. Çünki kıymetdar, menfaattar şeyler teksir edilir. [8](Haşiye)

                Ey hodgâm insan! Sineklerin binler hikmet-i hayatiyesinden başka, sana ait bu küçücük faidesine bak, sinek düşmanlığını bırak! Çünki gurbette, kimsesiz, yalnızlıkta sana ünsiyet verdiği gibi; gaflete dalıp fikrini dağıtmaktan seni ikaz eder. Ve latîf vaziyeti ve abdest alması, yüzünü, gözünü temizlemesiyle, sana abdest ve namaz ve hareket ve nezafet gibi vazife-i insaniyeti ihtar eden ve ders veren sineği görüyorsun.

                Hem sineğin bir sınıfı olan arılar, nimetlerin en tatlısı, en latîfi olan balı sana yedirdikleri gibi; Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’da vahy-i Rabbanîye mazhariyetle serfiraz olduğundan onları sevmek lâzım gelirken, sinek düşmanlığı, belki insana daima muavenete dostane koşan ve her belasını çeken hayvanata düşmanlığı gadirdir, haksızlıktır. Muzırların yalnız zararlarını def’ için mücadele olabilir. Meselâ koyunları kurtların tecavüzünden korumak için, onlara mukabele edilir.

                Acaba hararet zamanında vücudun idaresinden fazla olan kanın çoğalması ve bulaşık bazı mevadd-ı muzırrayı hâmil evridede cereyan eden mülevves kana musallat belki memur olan sivrisinek ve pireler, fıtrî haccamlar olmasınlar mı? Muhtemel…

         سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ

                Nefsimle mücadele ettiğim bir zamanda nefsim kendinde gördüğü nimet-i İlahiyeyi kendi malı tevehhüm ederek gurura, iftihara, temeddühe başladı. Ben ona dedim ki: “Bu mülk senin değil, emanettir.”

                O vakit nefis gurur ve iftiharı bıraktı, fakat tenbelliğe başladı:

                “Benim malım olmayana ne bakayım? Zâyi’ olsun bana ne?” dedi.

           Birden gördüm: Bir sinek, elime kondu. Emanetullah olan gözünü, yüzünü, kanatlarını güzelce temizlemeye başladı. Bir neferin mîrî silâhını, elbisesini güzelce temizlediği gibi, sinek de temizliyordu.

                Nefsime dedim: “Bak!” Baktı, tam ders aldı. O sinek ise, mağrur ve tenbel nefsime hoca ve muallim oldu.

                Sinek pisliği, tıb cihetiyle zararı yok bir maddedir ki, bazan tatlı bir şuruptur. Fakat sinek, yediği binler muhtelif muzır maddelerin ve mikropların ve semmlerin menşei olmakla; sinekler küçücük istihale ve tasfiye makineleri hükmüne geçmeleri, hikmet-i Rabbaniyeden uzak değildir, belki şe’nindendir.

                Evet arıdan başka sineklerin bazı taifeleri var ki; [9](Haşiye-1) muhtelif müteaffin maddeleri yerler, mütemadiyen pislik yerine katre katre şurub damlatırlar. O semmli müteaffin maddeleri, ağaçların yapraklarına yağan kudret helvası gibi tatlı, şifalı bir şuruba tebdil ederek, bir istihale makinesi olduklarını isbat ederler. Bu küçücük ferdlerin ne kadar büyük bir milleti, bir taifesi olduğunu göze gösterirler. “Küçüklüğümüze bakma, taifemizin azametine bak. Sübhanallah!” diye lisan-ı hal ile söylerler.

5- Beşinci Nükte

         بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

                وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَاْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ âyetine dair gayet ehemmiyet kesb etmiş, mühim ve mütefennin bir adam sual ile bazı hocaları ilzam ettiği bir suale muhtasar bir cevabdır.

            Sual: Deniliyor ki: “Demir yerden çıkıyor, yukarıdan inmiyor ki, اَنْزَلْنَا denilsin? Neden اَخْرَجْنَا dememiş, zahiren muvafık görülmeyen اَنْزَلْنَا demiş?”

         Elcevab: Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan اَنْزَلْنَا kelimesiyle, demirdeki azîm ve çok ehemmiyetli nimet cihetini ihtar etmek için اَنْزَلْنَا demiş. Çünki yalnız demirin zâtını nazara vermiyor ki, “ihrac” desin. Belki nimet-i azîmeyi ve nev’-i beşerin demire ne derece muhtaç olduğunu ihtar içindir. Nimet ciheti ise aşağıdan yukarıya çıkmıyor ki, belki rahmet hazinesinden geliyor. Rahmet hazinesi elbette âlî, yukarı ve manen yüksek mertebededir. Elbette nimet yukarıdan aşağıyadır ve muhtaç olan beşerin mertebesi aşağıdadır. Elbette in’am, ihtiyacın mâfevkindedir. Onun için, nimetin rahmetten beşerin ihtiyacına imdad için gelmesinin hak tabiri اَنْزَلْنَا dır, “ihrac” değildir.

                Hem tedricî ihracat beşerin eliyle olduğu için, “ihrac” kelimesi ihsan cihetini nazar-ı gaflete hissettirmez. Evet, demirin maddesi murad olunsa, mekân-ı maddî itibariyle ihraçtır. Fakat demirin menfaatı ve burada mana-yı maksudu olan “nimet” ise, manevîdir. Bu mana maddî mekâna bakmıyor, belki manevî mertebeye bakar. Rahman’ın hadsiz mertebe-i ulviyetinin bir tecellisi olan hazine-i rahmetten gelen nimet, elbette en yüksek makamdan en aşağı mertebeye gönderiliyor. Hak tabiri اَنْزَلْنَا dır. Bu tabirle nev’-i beşere ihtar eder ki, demir en büyük bir nimet-i İlahiyedir.

                Evet nev’-i beşerin bütün san’atlarının madeni ve terakkiyatının menbaı ve kuvvetinin medarı demirdir. İşte bu azîm nimeti ihtar için, makam-ı imtinan ve in’amda, kemal-i haşmetle وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَاْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ ferman ediyor.

                Nasılki Hazret-i Davud’a (A.S.) en mühim bir mu’cize olarak وَاَلنَّا لَهُ الْحَدِيدَ ferman ediyor. Yani, büyük bir peygambere büyük bir mu’cize ve pek büyük bir nimet olarak demiri yumuşatmasını gösteriyor.

                Sâniyen: Yukarı, aşağı nisbîdir. Küre-i arzın merkezine göre yukarı, aşağı oluyor. Hattâ bize nisbeten aşağı olan, Amerika kıt’asına nazaran yukarı oluyor. Demek merkezden sath-ı arz tarafına gelen maddeler, sath-ı arzda olanlara göre vaziyeti değişir.

                Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan i’caz lisanı ile ifade ediyor ki: Demirin o kadar çok menafi’i, o kadar geniş fevaidi vardır ki; insanın hanesi olan küre-i arzın mahzeninden çıkarılacak âdi bir madde değildir. Ve rastgele hacette istimal edilmiş fıtrî bir maden değildir. Belki Hâlık-ı Kâinat’ın tarafından rahmet hazinesinde ve kâinatın büyük tezgâhında izhar edilmiş bir nimet olarak, رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ ünvan-ı haşmetiyle küre-i arz sekenesinin hâcâtına medar olmak için demiri inzal etmiş, indirmiş diye demirdeki umumî menfaati ifade için; güya demirin gökten gelen rahmet, hararet ve ziya gibi öyle şümullü faideleri var ki, kâinat tezgahından gönderiliyor, küre-i arzın dar anbarından değil. Belki kâinat sarayındaki büyük hazine-i rahmetten izhar edilerek gönderilip, küre-i arzın anbarında yerleştirilmiş; o anbardan asırların ihtiyacına nisbeten parça parça ihraç ediliyor.

                Kur’an-ı Azîmüşşan bu küçük anbardaki parça parça çıkarılan demiri, yalnız “sarf etmek” manasını ifade etmek istemiyor. Belki hazine-i kübradan o nimet-i azîmeyi küre-i arz ile beraber indirdiğini ifade etmek için, yani bu küre-i arz hanesine en lâzım şey demirdir ki, Hâlık-ı Zülcelal güya küre-i arzı güneşten ayırıp insanlar için indirdiği zaman, demiri de beraber inzal etmiş ve ekser ihtiyac-ı beşer onunla temin edilmiştir. Kur’an-ı Hakîm, “Bu demirle işlerinizi görünüz ve onu çıkarmaya çalışarak istifade ediniz.” diye, mu’cizane ferman ediyor.

                Bu âyette hem def’-i a’daya, hem celb-i menafi’e medar iki nimet beyan ediyor. Nüzul-ü Kur’andan evvel demirle ehemmiyetli menafi’-i beşeriye temin edildiği görülmüş. Fakat istikbalde demirin gayet hârika ve muhayyir-ül ukûl bir surette, denizde, havada ve karada gezerek küre-i arzı müsahhar edip, mevt-âlûd bir hârika kuvveti gösterdiğini ifade için, فِيهِ بَاْسٌ شَدِيدٌ kelimesiyle, ihbar-ı gaybî nev’inden bir lem’a-i i’caz gösteriyor.

                Geçmiş nükteden bahsederken Hüdhüd-ü Süleymanî’den bahis açıldı. Israrcı ve sualci [10](Haşiye) bir kardeşimiz Hüdhüd’ün Cenab-ı Hakk’ı tavsifte يُخْرِجُ الْخَبْأَ فِى السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضِ diyerek en mühim makamda mühim evsaf-ı İlahiye içinde nisbeten hafif bu vasfın zikrine sebeb nedir?

              Elcevab: Belig bir kelâmın bir meziyeti şudur ki: Söyleyenin ziyade meşgul olduğu san’atını, meşgalesini ihsas etsin. Hüdhüd-ü Süleymanî ise, suyu az olan sahra-yı Ceziret-ül Arab’da gizli su yerlerini ferasetle kerametvari keşfeden bedevi arîfleri gibi, nev’-i hayvan ve tuyurun arîfi olarak Süleyman Aleyhisselâm’a küngânlık eden ve su buldurup çıkarttıran mübarek vazifedar bir kuş olmakla, kendi san’atının mikyasçığıyla Cenab-ı Hakk’ın semavat ve arzdaki mahfiyatı çıkarmakla mabudiyetini ve mescudiyetini isbat ettiğini kendi san’atçığıyla bilip ifade ediyor.

                Evet Hüdhüd pek güzel görmüş. Çünki toprak altındaki hadd ü hesaba gelmeyen tohumlar ve çekirdekler, madenlerin mukteza-yı fıtrîsi, aşağıdan yukarıya çıkmak değildir. Çünki ecsam-ı sakile ihtiyarsız, ruhsuz olduğu için, kendi yukarıya çıkamaz; yukarıdan kendi kendine aşağı düşebilir. Aşağıdan, hususan toprak sıkleti altında gizlenen bir cism-i camid omuzundaki ağır yükü silkip çıkmak, kat’iyyen kendi kendine olamaz. Demek bir kudret-i hârika ile çıkarılıyor.

                İşte hüdhüd, berahin-i mabudiyet ve mescudiyetin en gizlisini ve en mühimmini kendi arîfliğiyle bilmiş, bulmuş. Kur’an-ı Hakîm onun hakkındaki ifadesine bir i’caz vermiştir.

6- Altıncı Nükte

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

 قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا

                Şu âyet-i azîme çok büyük ve çok âlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyan etmek için koca bir cild kitab yazmak lâzım gelir. Onun o kıymetdar cevahirini başka zamana ta’liken, şimdilik yalnız birkaç gün evvel tahattur-u hakaik noktasında benim için ehemmiyetli bir zamanım olan namaz tesbihatında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuaı göründü. O zamanda kaydedemedik, gittikçe tebaud ediyordu. Bütün bütün kaybolmadan evvel, o nüktenin bir cilvesini avlamak için etrafında dairevari birkaç kelime söyleyeceğiz.

        Birinci Kelime: Kelâm-ı Ezelî ilim, kudret gibi bir sıfat-ı İlahîye olduğu cihetle, gayr-ı mütenahidir. Nihayetsiz olan bir şeye, denizler mürekkep olsa elbette bitiremezler.

             İkinci Kelime: Bir zâtın vücudunu ihsas eden en zahir, en kuvvetli eser, tekellümüdür. Bir zâtın kelâmını işitmek, bin delil kadar vücudunu, belki şuhud derecesinde isbat ettiği nokta-i nazarda, bu âyet-i kerime mana-yı işarîsiyle diyor ki: “Rabb-i Zülcelal’in vücudunu gösteren kelâm-ı İlahînin adedini, denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa, yazsalar, bitiremezler. Yani bir zâtın böyle bir kelâmı vücuduna şuhud derecesinde delalet ettiğine bedel; Zât-ı Ehad-i Samed’e kelâmın mütekellime delaleti ve ihsası gibi hadd ü hesaba gelmeyen hadsizdir ki, umum denizlerin suyu mürekkep olsa, yazmasına kifayet etmez.” demektir.

                Üçüncü Kelime: Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan hakaik-ı imaniyeyi umum tabakat-ı beşere ders verdiği için, tesbit ve tahkik ve ikna’ etmek hikmetiyle, bir hakikatı zahiren tekrar ettiği için, ehl-i ilim ve ehl-i kitab bulunan o zaman ülema-i Yehud, Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmiliğine ve kıllet-i ilmine gayet haksız bir taarruz ettiklerine manen bir cevabdır. Şöyle ki:

                Âyet-i Kerime der: Tahkik ve ikna’ gibi pek çok hikmetler için ayrı ayrı faideler nokta-i nazarında çok müteaddid neticeleri bulunan bir hakikatı, umumun bilhassa avamın kalbinde yerleştirmek için, erkân-ı imaniye gibi herbir mes’elesi bin mesail kıymetinde ve binler hakaikı tazammun eden mes’eleleri, ayrı ayrı mu’cizane tarzlarda tekrarını, hasr-ı kelâmî ve kusur-u zihnî ve sermayenin noksaniyetinden değildir. Belki hadsiz, nihayetsiz hazine-i ezeliye-i kelâm-ı İlahîden alınan ve âlem-i gayb hesabına âlem-i şehadete müteveccih olup cinn, ins, ruh, melekle konuşan ve her ferdin kulağında taninendaz olan Kur’anın menbaı bulunan kelâm-ı ezelînin kelimatını saymak için denizler mürekkep olsa, zîşuurlar kâtib, nebatatlar kalem, belki zerratlar kalem ucu olsalar, yine bitiremezler. Çünki bunlar mütenahi, o ise nihayetsizdir.

                Dördüncü Kelime: Malûmdur ki, umulmadık bir şeyden kelâmın sudûru, kelâmı ehemmiyetleştirir; kendini dinlettiriyor. Hususan cevv-i sema ve bulutlar gibi büyük cirmlerde tekellümvari sadâlar dahi, ehemmiyetle herkese kendini dinlettiriyor. Hususan dağ cesametinde bir fonoğrafın nağamatı, daha fazla kulağın nazar-ı dikkatini celbeder. Hususan semavat tabakalarını plâklar ittihaz edip küre-i arzın kafasına işittirmek için sudûr eden sadâ-yı semavî-i Kur’anîyi, radyo kuvvetiyle, zerrat-ı havaiye hurufata âhize ve nâkile oldukları gibi, elbette bu kudsî hurufat-ı Kur’aniyeye birer âyine, birer lisan, birer ibre ucu, birer kulak hükmüne geçtiğine remzen, Kur’an-ı Hakîm’in hurufatının ne derece ehemmiyetli, kıymetli, hasiyetli, hayatdar olduğuna işareten âyet mana-yı işarîsiyle diyor ki: “Kelâmullah olan Kur’an o kadar hayatdar ve kıymetdardır ki, onu dinleyen, işiten kulakların adedini ve o kulaklara giren o kudsî kelimelerin sayısını, bütün denizler mürekkep ve melaikeler kâtib ve zerreler, nutfeler ve nebatlar ve kıllar kalemler olsa bitiremezler.”

                Evet bitiremezler. Çünki Cenab-ı Hak beşerin zayıf, ruhsuz kelâmının adedini havada milyonlar kadar teksir etse, elbette arz ve semavatın Padişah-ı Bîmisal’inin arz ve semavata bakan ve arz ve semavatta umum zîşuurlara hitab eden kelâmının herbir kelimesi, zerrat-ı havaiye adedince kelimeler olur.

                Beşinci Kelime: İki harftir.

                Birinci Harf: Nasılki sıfat-ı kelâmın kelimeleri var. Öyle de, kudretin de mücessem kelimeleri var. İlmin de hikmetli kaderî kelimeleri var ki, bütün mevcudattır. Hususan zîhayatlar, hususan küçük mahluklar, herbiri birer kelime-i Rabbaniyedir ki; Mütekellim-i Ezelî’ye, kelâmdan daha kuvvetli bir surette işaret eder. Ve onların adedini, denizler mürekkep olsa bitiremezler, demek olduğu manasına dahi şu âyet remzen bakıyor.

                İkinci Harf: Bütün melaikelere ve insanlara, hattâ hayvanlara gelen umum ilhamlar, bir nev’ kelâm-ı İlahîdir. Bu kelâmın kelimatı elbette gayr-ı mütenahidir. Saltanat-ı mutlakanın nihayetsiz cünudunun mütemadiyen aldıkları ilham, evamir-i İlahiyenin kelimatı ne derece çok ve nihayetsiz olduğunu âyet bize haber veriyor demektir. اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ

7- Yedinci Nükte

                Aziz kardeşim!

        Vahdet-ül vücuda dair bir parça izahat istiyorsunuz. Bu mes’eleye dair Otuzbirinci Mektub’un bir Lem’asında, Hazret-i Muhyiddin’in bu mes’eledeki fikrine karşı gayet kuvvetli ve izahlı bir cevab vardır. Şimdilik bu kadar deriz ki: Bu mes’ele-i vahdet-ül vücudu şimdiki insanlara telkin etmek, ciddî zarar verir. Nasılki teşbihat ve temsiller, havassın elinden avamın eline ve ilmin elinden cehlin eline girse, hakikat telakki edilir. [11](Haşiye) Öyle de vahdet-ül vücud mes’elesi gibi hakaik-i ulviye, ehl-i gaflet ve esbab içine dalan avamlara girse, tabiat telakki edilir ve üç mühim zarar verir:

       Birincisi: Vahdet-ül vücudun meşrebi, Cenab-ı Hak hesabına kâinatı âdeta inkâr etmek iken, avama girdikçe; gafil avamlara, hususan maddiyyun fikirleriyle âlûde olan fikirlere girdikçe, kâinat ve maddiyat hesabına uluhiyeti inkâr yoluna gider.

            İkincisi: Vahdet-ül vücud meşrebi, masiva-yı İlahînin rububiyetini o derece şiddetle reddeder ki, masivayı inkâr ve ikiliği ref’ediyor. Değil nüfus-u emmarenin, belki herbir şeyin müstakil vücudunu görmemek iken, bu zamanda fikr-i tabiatın istilasıyla ve gurur ve enaniyetin nefs-i emmareyi şişirmesiyle ve âhireti ve Hâlık’ı bir derece unutmak cihetiyle bazı nüfus-u emmare küçük birer firavun, âdeta nefsini mabud ittihaz etmek istidadında bulunan insanlara vahdet-ül vücudu telkin etmek, nefs-i emmareyi “el’iyazü billah” öyle şımartır ki, ele avuca sığmaz.

                Üçüncüsü: Tegayyür, tebeddül, tecezzi, tahayyüzden mukaddes, münezzeh, müberra, muallâ olan Zât-ı Zülcelal’in vücub-u vücuduna ve tekaddüs ve tenezzühüne muvafık düşmeyen tasavvurata sebebiyet verir ve telkinat-ı bâtılaya medar olur.

                  Evet vahdet-ül vücuddan bahseden; fikren seradan süreyyaya çıkarak, kâinatı arkasında bırakıp nazarını Arş-ı A’lâ’ya diken, istiğrakî bir surette kâinatı madum sayıp her şeyi doğrudan doğruya kuvvet-i iman ile Vâhid-i Ehad’dan görebilir. Yoksa kâinatın arkasında durup kâinata bakan ve önünde esbabı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbab içinde boğulup, tabiat bataklığına düşmek ihtimali var. Fikren Arş’a çıkan, Celaleddin-i Rumî gibi diyebilir: “Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar gibi Cenab-ı Hak’tan işitebilirsin.” Yoksa, Celaleddin gibi bu derece yükseğe çıkamayan ve Ferş’ten Arş’a kadar mevcudatı âyine şeklinde görmeyen adama, “Kulak ver, herkesten Kelâmullah’ı işitirsin.” desen, manen Arş’tan Ferş’e sukut eder gibi, hilaf-ı hakikat tasavvurat-ı bâtılaya giriftar olur!..

                Bir Suale Cevab

                Mustafa Sabri ile Musa Bigiyef’in efkârlarını müvazene etmek için vaktim müsaid değildir. Yalnız bu kadar derim ki: “Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor.” Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Musa Bigiyef’e nisbeten haklıdır, fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mu’cizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır. Evet Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavaid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor. Ve bazı kelâmları, zahiri dalalet ifade ediyor fakat kendisi dalaletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış. Kavaid-i Ehl-i Sünnete taassub cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş. Musa Bigiyef ise, ziyade teceddüde taraftar ve asrîliğe mümaşatkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-i İslâmiyeyi yanlış teviller ile tahrif ediyor. Ebu-l Alâ-i Maarrî gibi merdud bir adamı, muhakkikînlerin fevkinde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin’in Ehl-i Sünnete muhalefet eden mes’elelerine ziyade tarafdarlığından, ziyade ifrat ediyor.

قَالَ مُحْيِى الدِّينِ : تَحْرُمُ مُطَالَعَةُ كُتُبِنَا عَلَى مَنْ لَيْسَ مِنَّا

Yani: “Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitablarımızı okumasın, zarar görür.” Evet bu zamanda Muhyiddin’in kitabları, hususan vahdet-ül vücuda dair mes’elelerini okumak, zararlıdır.

         قُلِ اللّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ ۞

“Sen Allah de; sonra da bırak onları, daldıkları batakta oyalana dursunlar.” En’âm Sûresi, 6:91.

مَا للِتُّرَابِ وَ لِرَبِّ اْلاَرْبَابِ

Rabbü’l-Erbâb olan Allah’ı anlatmak, topraktan halk olunan insanın haddine mi düşmüştür?

         سُبْحَانَ مَنْ تَقَدَّسَ عَنِ اْلاَشْبَاهِ ذَاتُهُ وَتَنَزَّهَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ اْلاَمْثَالِ صِفَاتُهُ وَشَهِدَ عَلَى رُبُوبِيَّتِهِ آيَاتُهُ جَلَّ جَلاَلُهُ وَلاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ

Zâtında şebihten mukaddes ve sıfâtında misillerin benzemesinden münezzeh olan, âyetleri Onun rububiyetine delâlet eden, celâli nihayet derecede yüce olan ve Ondan başka hiçbir ilâh bulunmayan Zâtı her türlü kusurdan tenzih ederiz.

8- Sekizinci Nükte

         اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّهِ

cümlesi, namaz tesbihatında okunurken inkişaf eden latîf bir nükteyi uzaktan uzağa gördüm. Tamamını tutamadım, fakat işaret nev’inden bir iki cümlesini söyleyeceğim.

                Gördüm ki: Gece âlemi, dünyanın yeni açılmış bir menzili gibidir. Yatsı namazında o âleme girdim. Hayalin fevkalâde inbisatından ve mahiyet-i insaniyenin bütün dünya ile alâkadarlığından, koca dünyayı o gecede bir menzil gibi gördüm. Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran tek şahsiyet-i maneviye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) hayalen müşahede ettim.

                Bir adam yeni bir menzile girdiği zaman, menzildeki zâtlara selâm ettiği gibi, “Binler selâm sana Ya Resulallah!” demeye bir arzuyu içimde coşar buldum.

______

Hâşiye: Zât-ı Ahmediyeye (A.S.M.) gelen rahmet, umum ümmetin ebedî zamandaki ihtiyacatına bakıyor. Onun ‎için gayr-ı mütenahî salât yerindedir. Acaba, dünya gibi koca, büyük ve gafletle karanlıklı, vahşetli ve hâlî ‎bir haneye birisi girse; ne kadar tedehhüş, tevahhuş, telaş eder; ve birden o haneyi tenvir ederek enis, ‎munis, habib, mahbub bir Yaver-i Ekrem sadırda görünüp, o hanenin Mâlik-i Rahîm-i Kerim’ini o hanenin ‎her eşyasıyla tarif edip tanıttırsa ne kadar sevinç, ünsiyet, sürur, ışık, ferah verdiğini kıyas ediniz. Zât-ı ‎Risaletteki salavatın kıymetini ve lezzetini takdir ediniz!‎

______

                Güya bütün ins ü cinnin adedince selâm ediyorum, yani sana tecdid-i biat, memuriyetini kabul ve getirdiğin kanunlarına itaat ve evamirine teslim ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâm ile ifade edip; benim dünyamın eczaları, zîşuur mahlukları olan umum cinn ve insi konuşturup, herbirerlerinin namına bir selâmı, mezkûr manalarla takdim ettim.

                Hem o getirdiği nur ve hediye ile, benim bu dünyamı tenvir ettiği gibi, herkesin bu dünyadaki dünyalarını tenvir ediyor, nimetlendiriyor diye, o hediyesine şâkirane bir mukabele nev’inden “Binler salavat sana insin!” dedim. Yani senin bu iyiliğine karşı biz mukabele edemiyoruz, belki Hâlık’ımızın hazine-i rahmetinden gelen ve semavat ehlinin adedince rahmetler sana gelmesini niyaz ile şükranımızı izhar ediyoruz, manasını hayalen hissettim.

                O Zât-ı Ahmediye (A.S.M.)

  • Ubudiyeti cihetiyle -halktan Hakk’a teveccühü hasebiyle- rahmet manasındaki salâtı ister.
  • Risaleti cihetiyle -Hak’tan halka elçiliği haysiyetiyle- selâm ister.

Nasılki cinn ve ins adedince selâma lâyık ve cinn ve ins adedince umumî tecdid-i biatı takdim ediyoruz. Öyle de, semavat ehli adedince, hazine-i rahmetten herbirinin namına bir salâta lâyıktır. Çünki getirdiği nur ile herbir şeyin kemali görünür ve herbir mevcudun kıymeti tezahür eder ve herbir mahlukun vazife-i Rabbaniyesi müşahede olunur ve herbir masnu’daki makasıd-ı İlahiye tecelli eder. Onun için herbir şey, lisan-ı hal ile olduğu gibi, lisan-ı kāli de olsaydı, “Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resulallah” diyecekleri kat’î olduğundan bizim umum onların namına “Elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâmin aleyke yâ Resulallahi biaded-il cinni ve-l insi ve biadedi-l meleki vennücum” manen deriz.

فَيَكْفِيكَ اَنَّ اللّهَ صَلَّى بِنَفْسِهِ وَ اَمْلاَكَهُ صَلَّتْ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَتْ

9- Dokuzuncu Nükte

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ اَوْ هُمْ قَائِلُونَ

                Re’fet, اَوْ هُمْ قَائِلُونَ âyet-i celilesindeki قَائِلُونَ kelimesinin manasını merak edip sorması münasebetiyle ve hapiste sabah namazından sonra sairler gibi yatmasından gelen rehavet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atalete uğratmamak için yazılmıştır. Uyku üç nevidir:

         Birincisi: Gayluledir ki, fecirden sonra tâ vakt-i kerahet bitinceye kadardır. Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine hadîsçe sebebiyet verdiği için, hilaf-ı sünnettir. Çünki rızık için sa’yetmenin mukaddematını ihzar etmenin en münasib zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehavet ârız olur. O günkü sa’ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sabit olmuştur.

            İkincisi: Feyluledir ki, ikindi namazından sonra mağribe kadardır. Bu uyku ömrün noksaniyetine, yani uykudan gelen sersemlik cihetiyle o günkü ömrü nevm-âlûd, yarı uyku, kısacık bir şekil aldığından maddî bir noksaniyet gösterdiği gibi; manevî cihetiyle de o gün hayatının maddî ve manevî neticesi ekseriya ikindiden sonra tezahür ettiğinden, o vakti uyku ile geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güya o günü yaşamamış gibi oluyor.

             Üçüncüsü: Kayluledir ki, bu uyku sünnet-i seniyedir. Duha vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyamına sebebiyet verdiği için sünnet olmakla beraber, Ceziret-ül Arab’da vakt-üz zuhr denilen şiddet-i hararet zamanında bir ta’til-i eşgal, âdet-i kavmiye ve muhitiye olduğundan, o sünnet-i seniyeyi daha ziyade kuvvetlendirmiştir. Bu uyku, hem ömrü, hem rızkı tezyide medardır. Çünki yarım saat kaylule, iki saat gece uykusuna muadil gelir. Demek ömrüne her gün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor.

10- Onuncu Nükte

         بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

                Nev’-i beşerin ağlanacak gülmelerine, endişe-i istikbal ve akibet-bînlik adesesiyle, gayet şaşaalı bir gece bayramında, hapishane penceresinden bakarken, nazar-ı hayalime inkişaf eden bir vaziyeti beyan ediyorum.

                Sinemada, eski zamanda mezaristanda yatanların vaziyet-i hayatiyeleri göründüğü gibi, yakın bir istikbalde mezaristan ehli olanların, müteharrik cenazelerini görmüş gibi oldum. O gülenlere ağladım. Birden bir tevahhuş, bir acımak hissi geldi. Aklıma döndüm, hakikattan sordum: “Bu hayal nedir?” Hakikat dedi ki:

                Elli sene sonra, bu kemal-i neş’e ile gülen ve eğlenen zavallılardan, elliden beşi, beli bükülmüş yetmiş yaşlı ihtiyarlar gibi; kırkbeşi, mezaristanda çürümüş bulunacaklar. O güzel sîmalar, o neş’eli gülmeler, zıdlarına inkılab etmiş olacaklar. كُلُّ آتٍ قَرِيبٌ kaidesiyle; madem yakında gelecek şeylerin gelmiş gibi görülmesi bir derece hakikattır; elbette gördüğün hayal değildir. Madem dünyanın gafletkârane gülmeleri, böyle ağlanacak acı hallerin perdesidir ve muvakkat ve zevale maruzdur; elbette bîçare insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekaya meftun olan ruhunu güldürecek, sevindirecek, meşru dairesinde ve müteşekkirane, huzurkârane, gafletsiz, masumane eğlencelerdir ve sevab cihetiyle bâki kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istila edip, gayr-ı meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde zikrullaha ve şükre çok azîm tergibat vardır. Tâ ki; bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünki şükür, nimeti ziyadeleştirir, gafleti kaçırır.

11- Onbirinci Nükte

                Bir Düstur

                Risale-i Nur talebeleri, Risale-i Nur’un dairesi haricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale-i Nur’un penceresinden ışık veren manevî güneşe bedel, bir lâmbayı bulur, belki güneşi kaybeder.

                Hem Risale-i Nur’un dairesindeki hâlis, pek kuvvetli ve her ferdine çok ruhları kazandıran ve sahabenin sırr-ı veraset-i Nübüvvetle meşreb-i uhuvvetkâranesini gösteren meşreb-i hıllet ve meslek-i uhuvvet ise; hariç dairelerde -o pedere ve o mürşide üç cihetle zarar vermek suretiyle- bir pederi aramaya ihtiyaç bırakmaz. Bir tek peder yerine pek çok ağabeyi buldurur. Elbette büyük kardeşlerin müteaddid şefkatleri, bir pederin şefkatini hiçe indirir. Daireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her ferd o şeyhini, mürşidini dairede dahi muhafaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, daireye girdikten sonra ancak daire içinde mürşid arayabilir.

             Hem Risale-i Nur’un velayet-i kübra olan sırr-ı veraset-i Nübüvvet feyzini veren ders-i hakaik dairesindeki ilm-i hakikat dahi, daire haricindeki tarîkatlara ihtiyaç bırakmaz. Meğer tarîkatı yanlış anlayıp güzel rü’yalar, hayaller, nurlara ve zevklere mübtela ve âhiret faziletinden ayrı olan dünyevî ve hevesî zevkleri arzulayan ve merciiyet makamını isteyen nefisperestler ola.

                Bu dünya dâr-ül hizmettir. Külfet ve meşakkatle ücret ölçülür. Dâr-ül mükâfat değil. Onun içindir ki, ehl-i hakikat keşf ü kerametteki ezvak ve envâra ehemmiyet vermiyorlar. Belki bazan kaçıyorlar, setrini istiyorlar.

             Hem Risale-i Nur’un dairesi çok geniştir, şakirdleri pek çoktur. Harice kaçanları aramaz, ehemmiyet vermez; belki daha içine almaz. Her insanda bir kalb var. Bir kalb ise hem dairede, hem hariçte olamaz.

                Hem hariçteki irşada hevesli zatlar, Risale-i Nur’un şakirdleriyle meşgul olmamalı. Çünki üç cihetle zarar görmeleri muhtemeldir. Takva dairesindeki talebeler irşada muhtaç olmadıkları gibi, hariçte kesretli namazsızlar var; onları bırakıp bunlarla meşgul olmak, irşad değildir. Eğer bu şakirdleri severse, evvelâ daire içine girsin; o şakirdlere peder değil, belki kardeş olsun, fazileti ziyade ise ağabeyleri olsun.

                Hem bu hâdisede göründü ki, Risale-in Nur’a intisabın çok ehemmiyeti var ve çok pahalı düştü. Ve buna bu fiatı veren ve o yolda bütün âlem-i İslâm namına dinsizliğe karşı mücahede vaziyetini alan aklı başında bir adam, o elmas gibi mesleğini terkedip başka mesleklere giremez.

12- Onikinci Nükte

          Aziz kardeşlerim!

          Gücenmemek şartıyla bu defa takdirkârane değil, belki tenkidkârane iki küçük mes’eleyi beyan edeceğim.

      Birincisi: Ben sizleri ve Risale-i Nur’u müdafaa için çok davalarda bulundum. O davalardaki şahidlerimin birinci sınıfı sizlerdiniz. Halbuki inkârınızla hem beni şahidsiz bıraktınız, hem de hakkımdaki ithamı takviye ettiniz. Çünki sizin kaçmanız ve inkârınız, “Demek bir şey var ki bunlar yanaşmıyorlar.” diye bir fikir verdi. Hem ben sizlerin nasıl tebrienize çalıştım. Sizden çoluk ve çocukları olmayan kısmı, beni yalnız bırakmamak için merdane yanaşmak lâzımdı. Fakat iş işten geçti. Yeniden yanaşmağa lüzum yok.

         İkinci Mes’ele: Seciye-i âliye-i sahabeyi ve meşreb-i nuranî-i Peygamberîyi beyan eden Risale-i Nur dairesindeki feyze kanaat etmeyip, bir kısım kardeşlerimiz tarîkat hevesiyle, üstadının ve kardeşlerinin şahs-ı manevîsinin rızasını ve iznini almadan, başka yerde o hevesle hem kendine faidesi olmayarak, hem bizlere hem Risale-i Nur’a hem musibetzede arkadaşlarımıza Risale-i Nur’a girmeyen rüfekamıza zarar ve müteaddid ve dikkatle bizi tecessüs eden adamların nazar-ı dikkatini celbe medar bir heveste bulundular. Ben ki herbirinizi yüz hemşehrime değiştirmediğimi resmen mahkemede iddia ettim. Ve beni ziyaret edenlere karşı iddia etmişim ki: Risale-i Nur talebesinin en küçüğünü, hariç bir veliden daha ehemmiyetli gördüğümü ve Kuleönlü Ali ve Lütfü gibi genç ve hâlis Risale-i Nur talebelerini, hariçteki büyükçe bir veliye tercih ettiğimi çok emarelerle benden anladığınız halde; nasıl oluyor ki, menfaatsiz belki zararlı bir heves yolunda, arkadaşların şahs-ı manevîsinin malûm ve âlî makamını ve üstadınızın müsellem size karşı hayırhahlığını düşünmeyip, hariçte makamı sizce meçhul ve hem o bîçareye zararlı bir surette şeyhlik damarını tahrik etmek suretinde sohbet etmek muvafık değildir.

                Bu tenkid hâşâ sizin umumunuza ve ekserinize ait değil. Yalnız bir iki üç zâtın kusurlarına da değil, kalblerinin fazla safvetinden ve tarîkata ziyade heveslerindendir. Hem Isparta’nın en zayıf damarı sebeb-i ithamımız olan tarîkatı en kuvvetli sebeb göstermesi, zannederim bu manasız tarîkat hevesi sebebiyet vermiştir. Burada bu tevkifimizin en kuvvetli sebebi bu bazı safdillerin hevesinden ve benimle de münasebetleri tarîkat süsü verdiğinden tahmin ederim. Pek çok rica ederim, benim bu tenkidimden gücenmeyiniz.

                Said-ün Nursî

* * *

13- Onüçüncü Nükte

                Kardeşlerim!

              Risale-i Nur’u müdafaa ve muhafazasında herkes, hattâ ben de çekilsem, beş kardeşimizin çekilmemeleri gerektir. Bu arkadaşlarımız: Hüseyin Usta, Halil İbrahim, Re’fet Bey, Hüsrev ve Hakkı Efendi’lerdir. Üç evvelkilerin ihtiyarsız ihtiyatsızlığı, diğer ikisinin zahirî düşmanlarının şahsî garazları yüzünden Risale-i Nur’a karşı çok fazla zarar yapılmak istenilmesine göre, Risale-i Nur ehemmiyetli bir surette iştihar ve intişar etmesi gibi bir nimet-i uzmayı netice vermeseydi, bu kadar mazur (mağdur) ve masum Risale-i Nur şakirdlerinin teellümatına sebebiyet verdiklerinden dolayı bu kardeşlerimizin ruhları pek çok sıkılacaktı. İşte herkesten ziyade bu beş kardeşimizin ihtiyat edip yekvücud bulunmaları lâzımdır.

14- Ondördüncü Nükte

                Kardeşlerim!

                Kalbime ihtar edildi ki: Nasılki Mesnevî-i Şerif, şems-i Kur’andan tezahür eden yedi hakikatından bir hakikatın âyinesi olmuş, kudsî bir şeref almış; Mevlevîlerden başka daha çok ehl-i kalbin lâyemut bir mürşidi olmuş. Öyle de, Risale-i Nur şems-i Kur’aniyenin ziyasındaki elvan-ı seb’ayı ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nuru birden âyinesinde temessül ettirdiğinden, inşâallah yedi cihetle şerif ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl-i hakikata bâki bir rehber ve bir mürşid olacak.

15- Onbeşinci Nükte

                Kardeşlerim!

                Hafîz-i Zülcelal’in hıfz u himayetine bakınız ki; mes’elemiz münasebetiyle Risale-i Nur’un risaleleri adedine muvafık olarak, yüz yirmi küsur adamın mahrem evrakları ile istintakta oldukları halde; ve ecnebilerin entrikalarıyla ve muhalif komitecilerin dolaplarıyla mevcud ve münteşir müteaddid cem’iyetlerin hiçbirisiyle, Risale-i Nur’un hiçbir şakirdinin münasebetdarlığını gösterecek hiçbir madde bulunmaması, gayet zahir ve parlak bir himaye-i Rabbaniyedir. Muhafaza-i İlahiyeye ve İmam-ı Ali (R.A.) ve Gavs-ı A’zam (K.S.), Risale-i Nur’a ait keramet-i gaybiyelerini cidden teyid eden bir inayet-i Rahmaniyedir. Kırkikilik bir top güllesini, kırkiki masum ve mazlum kardeşlerimizin dergâh-ı İlahiyeye açılan elleriyle durdurup, geri çevirip, atanların başlarında manen patlattırdı. Bizlere yalnız ehemmiyetsiz, sevablı, hafif birkaç yara bereden başka olmadı. Böyle bir seneden beri doldurulan bir toptan, böyle pek az zarar ile kurtulmak hârikadır. Böyle pek büyük bir nimete karşı, şükür ve sürur ve sevinç ile mukabele etmek gerektir. Bundan sonraki hayatımız bize ait olamaz; çünki müfsidlerin plânlarına göre, yüzde yüz mahv idi. Demek bundan sonraki hayatı kendimize değil, belki hak ve hakikata vakfetmeliyiz. Şekva değil, şükrettirecek rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmalıyız.

16- Onaltıncı Nükte

                Kardeşlerimden rica ederim ki:

       Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudûr eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve “Haysiyetime dokundu.” demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa, kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete feda ederim.

17- Onyedinci Nükte

                Kardeşlerim!

                Maatteessüf başımıza gelen bir şefkat tokatını, iki-üç gündür kat’î bir kanaatla anladım. Hattâ ehl-i isyan hakkında gelen bir âyetin çok işaratından bir işareti bize bakıyor gibi fehmettim. O da şudur:

                فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا … اَخَذْنَاهُمْ Yani: Onlara ihtar ettiğimiz ders ve nasihatı unuttukları ve amel etmedikleri vakit, onları tutup musibet altına aldık.

                Evet en âhirde sırr-ı ihlasa dair bir risale bize yazdırıldı. Elhak gayet âlî ve nuranî bir düstur-u uhuvvet idi. Ve onbinler kuvvetle ancak mukabele edilir hâdiselere ve musibetlere karşı o sırr-ı ihlas ile on adamla mukavemet ettirilebilir bir düstur-u kudsî idi. Fakat maatteessüf başta ben, biz o ihtar-ı manevî ile amel edemedik. Bu âyetin mana-yı işarîsiyle ve اَخَذْنَاهُمْ cifir tarihiyle 1352 eder. Aynı tarihiyle tutturulduk. Bir kısmımız şefkat tokatına giriftar olduk. Bir kısmımız hakkında tokat değil, belki tokata maruz olan kardeşlerimize medar-ı teselli ve kendilerine medar-ı sevab ve istifade olmak için bu musibetin içine alındı.

                Evet ihtilattan men’ olunduğum için, üç aydan beri yeniden üç gündür ben kardeşlerimin dâhilî ahvaline de muttali’ oldum. Hiç hatır u hayalime gelmez en hâlis zannettiğim kardeşlerimde sırr-ı ihlasa münafî hareket vukua gelmişti. Ondan anladım ki; فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا … اَخَذْنَاهُمْ âyetinin uzaktan uzağa bir mana-yı işarîsi bize de bakıyor. Ehl-i dalalet için nâzil olan bu âyet onlara azabdır, fakat bizim için terbiye-i nüfus ve keffaret-üz zünub ve tezyid-i derecat için şefkat tokatıdır.

                Biz elimizdeki kıymetdar nimet-i İlahiyeyi tam takdir etmediğimizden tokat yediğimize bir delil şudur ki: En kudsî bir mücahede-i maneviyeyi tazammun eden ve sırr-ı veraset-i nübüvvetle velayet-i kübranın feyzine mazhar ve sahabenin sırr-ı meşrebine medar olan Risale-i Nur ile hizmet-i kudsiye-i Kur’aniyemize kanaat etmeyip, menfaati şimdilik bize pek az ve bu vaziyetimize mühim zararı muhtemel tarîkat hevesinin birkaç defa şiddetle ihtarımla önü alınmasıdır. Yoksa hem vahdetimizi bozacaktı, hem dört elifin tesanüdüyle 1111’den 4 kıymetine tenzil eden teşettüt-ü efkâr ve bu gayet ağır hâdiseye karşı kuvvetimizi hiçe indiren tenafür-ü kulûbe uğrayacaktı.

                Gülistan sahibi Şeyh Sa’dî-i Şirazî naklediyor, der: “Ben bir ehl-i kalbi tekyede, seyr-i sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde medresede gördüm. “Ne için o feyizli tekkeyi terkedip bu medreseye geldin?” dedim. O dedi ki: “Orada yalnız herkes kendi nefsini -eğer muvaffak olursa- kurtarabilir. Burada ise bu âlî-himmet şahıslar, kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ulüvv-ü cenab, ulüvv-ü himmet bunlardadır. Fazilet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim.”

                Şeyh Sa’dî bu vakıayı, kısaca hülâsasını Gülistan’ında yazmıştır. Acaba talebelerin نَصَرَ نَصَرُوا نَصَرَتْ gibi sarf ve nahvin küçücük mes’eleleri, tekyelerdeki virdlere racih gelirse.. Risale-i Nur’un آمَنْتُ بِاللّهِ وَ مَلئِكَتِهِ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَبِالْيَوْمِ اْلآخِرِ deki hakaik-ı kudsiye-i imanîyi en kat’î ve vâzıh bir surette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylesofları susturup ders verirken; onu bırakıp, yahut sekteye uğratıp veyahut kanaat etmeyip, tarîkat hevesiyle, Risale-i Nur’dan izin almayarak, kapanmış hangâhlara girmek ne derece yanlış olduğunu ve bizi bu şefkat tokatına ne derece istihkak kesbettiğimizi gösteriyor.

                Said-ün Nursî

* * *

18- Onsekizinci Nükte

                Tenbih: İki küçük hikâye:

                Birincisi: Bundan onbeş sene evvel Rusya’nın şimalinde esir olduğum zaman doksan esir zabitlerimizle beraber büyük bir fabrika koğuşunda bulunuyorduk. Sıkıntı ve ruh darlığından çok münakaşalar, gürültüler oluyordu. Umumun bana karşı ziyade hürmetleri olduğundan teskin ediyordum. Sonra, sükûneti muhafaza için dört-beş zabiti tayin ettim. Ve dedim: “Hangi köşede bir gürültü işittiniz, hemen yetişiniz. Hangi taraf haksız ise ona yardım ediniz.” Hakikaten bu tedbir ile gürültünün önü alındı.

                Benden soruldu: “Ne için haksıza yardım ediniz diyorsun?”

           Cevaben, o zaman demiştim ki: “Haksız insafsızdır. Bir dirhem menfaatini, kırk dirhem istirahat-ı umumiye için bırakmaz. Haklı adam ise insaflı olur. Bir dirhem hakkını, sükûnet-i umumiyedeki kırk dirhem arkadaşının menfaatine feda eder, bırakır. Gürültü kalkar, sükûnet iade edilir. Bu koğuştaki doksan zât istirahat eder. Eğer haklıya muavenet edilse, gürültü daha ziyadeleşecek. Bu nev’ hayat-ı içtimaiyede menfaat-i umumiyenin ehemmiyeti nazara alınır.”

             İşte ey kardeşlerim! Bu hayatın, bu içtimamızda “Bu kardeşim bana haksızlık etti diye küstüm.” demeyiniz. Bu pek hatadır. O arkadaşın sana bir dirhem zarar vermiş ise, sen küsmekle kırk dirhem bizlere zarar veriyorsun. Belki kırk lira Risale-i Nur’a zarar vermek muhtemeldir. Fakat lillahilhamd pek haklı ve kuvvetli müdafaatımız, arkadaşların mükerrer isticvaba gitmelerinin önünü aldığından, fesadın önü alındı. Yoksa birbirinden küsmüş kardeşler, bir sinek kanadı kadar küçük bir çöpün göze girmesi gibi veyahut bir kıvılcımın baruta düşmesi gibi, az bir garazla büyük bir zarar verebilirdi.

                İkinci hikâye: Bir vakit ihtiyar bir kadının sekiz oğlu varmış. Herbirisine mevcud sekiz ekmekten birer ekmek verdi, kendine kalmadı. Sonra herbirisi ekmeğinin yarısını ona verdi. Onun ekmeği dört oldu, ötekiler yarıya indi.

        Kardeşlerim! Ben de kırkınızın herbirinin musibet hissesinin manevî eleminin yarısını kendimde hissediyorum. Kendi şahsıma ait elemi aldırmıyorum. Bir gün fazla muztar bulundum. “Acaba hatamın cezası mıdır çekiyorum?” diye geçmiş hâleti tedkik ettim. Gördüm ki, bu musibeti kaynatmaya ve tahrik etmeğe hiçbir cihette müdahalem olmadığını ve bilakis kaçmak için mümkün tedbirleri istimal ediyordum. Demek bu bir kaza-yı İlahîdir. Ve bil’iltizam bir seneden beri müfsidlerin tarafından aleyhimize ihzar ediliyordu. Kaçınmak kabil değildi. Alâküllihal başımıza geçirecek idiler. Cenab-ı Hakk’a yüzbin şükür ki, musibeti yüzden bire indirdi.

                İşte bu hakikata binaen, “Senin yüzünden bu belayı çektik.” diye minnet etmeyiniz. Belki beni helâl ediniz ve bana dua ediniz. Hem birbirinizi tenkid etmeyiniz. Demeyiniz ki: “Sen böyle yapmasaydın, böyle olmayacaktı.” Meselâ, bir kardeşimiz iki-üç imza sahibini söylemesiyle, müfsidlerin pek çok zâtları belaya atmak için düşündükleri plânı küçültüp, çoklarını kurtarmış. Değil zarar, belki büyük menfaat olmuş. Çok masumların bu beladan kurtulmasına bir vesile oldu.

            Kardeşlerim! Müteaddid defa Risale-i Nur’un şakirdlerini lâyık oldukları tarzda müdafaa etmişim. İnşâallah mahkemede bağırarak derim. Hem Risale-i Nur’u, hem şakirdlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size bunu ihtar ederim ki: “Bu müdafaamdaki kıymeti muhafaza etmenin şartı, bu hâdisedeki ağız yanmasıyla Risale-i Nur’dan küsmemek ve üstadından darılmamak ve kardeşlerinden -sıkıntıdan gelen bahanelerle- nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnad etmemektir.”

                Yalnız tahattur edersiniz ki, Risale-i Kader’de isbat etmişiz ki: Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri, insanın; biri, kader-i İlahînin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adalet eder. Bu mes’elemizde insanın zulmünden ziyade, kaderin adlini ve hikmet-i İlahiyenin sırrını düşünmeliyiz.

              Evet kader, Risale-i Nur talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücahede-i maneviye inkişaf etmesinin hikmeti; onları, bu hakikaten çok sıkıntılı olan medrese-i Yusufiyeye sevketti. İnsan zulmü ve bahanesi bir vesile oldu. Onun için sakınınız, birbirinize “Böyle yapmasaydın, ben tevkif olmazdım.” demeyiniz.

                Said-ün Nursî

* * *

                (Bu parça Mahkeme Müdafaatının bir parçasıdır. Her nasılsa buraya girmiş, çıkarılmamış kalmıştır.)

                Mahkemenin reis ve azalarından ehemmiyetli bir hakkımı taleb ederim. Şöyle ki:

           Bu mes’elede yalnız şahsım medar-ı bahs değil ki, siz beni tebrie etmekle ve hakikat-ı hale muttali’ olmanızla halledilmiş olsun. Çünki ehl-i ilim ve ehl-i takvanın şahs-ı manevîsi bu mes’elede nazar-ı millette ittiham altına girdiği ve hükûmete dahi ehl-i takva ve ilme karşı bir emniyetsizlik geldiği ve ehl-i takva ve ehl-i ilim tehlikeli ve zararlı teşebbüslerden nasıl sakınacağını bilmesi lâzım olduğu için; benim müdafaatımın kendim kaleme aldığım bu son kısmını, herhalde yeni hurufla matbaa vasıtasıyla intişarını isterim. Tâ ki ehl-i takva ve ehl-i ilim entrikalara kapılmayıp, zararlı ve tehlikeli teşebbüslere yanaşmasınlar. Ve şahs-ı manevîsi nazar-ı millette ittihamdan kurtulsun. Ve hükûmet dahi ehl-i ilim hakkında emniyet etsin ve bu anlaşmamazlık ortadan kalksın. Ve hükûmete ve millete ve vatana pek çok zararlı düşen bu gibi hâdiseler ve anlaşmamazlıklar daha tekerrür etmesin.

19- Ondokuzuncu Nükte

                Kısa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz bir zaman Cehennem’de hapis nasıl adalet olur?

              Elcevab: Sene, üçyüz altmışbeş gün hesabıyla, bir dakikada katl, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapis iktizası kanun-u adalet iken; bir dakika küfür, bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kanun-u adaletle elli yedi trilyon ikiyüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kanun-u adaletiyle hapse müstehak olur. Elbette خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا adalet-i İlahî ile vech-i muvafakatı bundan anlaşılıyor.

                Birbirinden gayet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki: Katl ve küfür, tahrib ve tecavüz olduğu için, gayre tesirat yapar. Bir dakikada katl, lâakal zahirî âdete göre onbeş sene maktulün hayatını selbeder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, binbir esma-i İlahîyi inkâr ve nukuşlarını tezyif ve kâinatın hukukuna tecavüz ve kemalâtını inkâr ve hadsiz delail-i vahdaniyeti tekzib ve şehadetlerini reddetmek olduğundan.. kâfiri, binler seneden ziyade esfel-i safilîne atar, خَالِدِينَ de hapseder.

20- Yirminci Nükte

         بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

                اِنمَّاَ اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ âyet-i kerimenin işaretiyle emr ile icad oluyor. Ve kudret hazineleri “Kâf-Nun”dadır. Bu sırr-ı dakikin vücuh-u kesiresinden birkaç vechi risalelerde zikredilmiştir. Burada huruf-u Kur’anın, hususan surelerin başlarındaki mukattaat-ı hurufun hâsiyetlerine ve fezaillerine ve tesirat-ı maddiyelerine dair vürud eden hadîsleri şu asrın nazar-ı maddîsine takrib etmek için, maddî bir misal üzerinde o sırrın tefhimine çalışacağız. Şöyle ki:

                Zât-ı Zülcelal olan sahib-i arş-ı a’zamın manevî bir merkezi, âlem ve kalb ve kıble-i kâinat hükmündeki olan küre-i arzdaki mahlukatın tedbirine medar dört arş-ı İlahîsi var:

                Birisi: Hıfz ve hayat arşıdır ki, topraktır. İsm-i Hafîz ve Muhyi’nin mazharıdır.

                İkincisi: Fazl ve rahmet arşıdır ki, su unsurudur.

                Üçüncüsü: İlim ve hikmet arşıdır ki, unsur-u nurdur.

                Dördüncüsü: Emr ve iradenin arşıdır ki, unsur-u havadır.

                Basit topraktan hadsiz hacat-ı hayvaniye ve insaniyeye medar olan maadin ve hadsiz muhtelif nebatatın basit bir unsurdan kemal-i intizamla, vahdetten hadsiz kesret, basitten nihayetsiz muhtelif enva’, sade bir sahifede hadsiz muntazam nukuş gözümüzle gördüğümüz gibi;

              Suyun hususan hayvanatın nutfelerinin, su gibi basit bir madde iken hadsiz mu’cizat-ı san’atının muhtelif zîhayatlarda o suyla tezahürü gösteriyor ki; bu iki arş misillü,

          Nur ve hava dahi besatetleriyle beraber Nakkaş-ı Ezelî’nin ve Alîm-i Zülcelal’in kalem-i ilm ve emr ve iradesine -evvelki iki arş gibi- acaib-i mu’cizatının mazharlarıdırlar. Nur unsurunu şimdilik bırakıp, mes’elemiz münasebetiyle, küre-i arza göre emr ve irade arşı olan unsur-u hava içinde emr ve iradenin acaibini ve garaibini örten perdenin bir derece keşfine çalışacağız. Şöyle ki:

                Biz nasıl ağzımızdaki hava ile hurufat ve kelimatı ekiyoruz, birden sünbülleniyorlar. Yani havada âdeta zamansız, bir anda bir kelime, bir habbe olup hariç havada sünbüllenir. Küçük, büyük hadsiz aynı kelimeyi câmi’ bir havayı sünbül veriyor. Unsur-u havaiyeye bakıyoruz ki: O derece emr-i “Kün Feyekûn”e muti’ ve müsahhar ve emirberdir ki; güya her bir zerresi bir nefer gibi, muntazam bir ordunun her dakika emrini bekler. Zamansız en uzak zerreden emr-i “Kün”den cilveger olan bir iradenin imtisalini, itaatini gösterir. Meselâ: Âhize ve nâkile radyo makineleri vasıtasıyla, havanın hangi yerinde olursa olsun, bir nutk-u beşerî bütün küre-i arzın her tarafında, radyo âhizeleri bulunmak şartıyla, zamansız aynı nutuk aynı anda her yerde işittirilmesi; emr-i “Kün Feyekûn”ün cilvesine ne derece kemal-i imtisal ile herbir zerre-i havaiyede itaat ettiğini gösterdiği gibi, havada sebatsız vücudları bulunan hurufatın kudsiyet keyfiyetiyle bu sırr-ı imtisale göre çok tesirat-ı hariciyeye ve hasiyat-ı maddiyeye mazhar olabilirler. Âdeta maneviyatı maddiyata inkılab ve gaybı şehadete tahavvül ettirir bir hasiyet onlarda görünüyor. İşte bunun gibi hadsiz emarelerle gösteriyor ki; mevcudat-ı havaiye olan hurufun, hususan huruf-u kudsiyenin ve Kur’aniyenin hususan evail-i suredeki şifre-i İlahiyenin hurufatı muntazam ve nihayetsiz hassas ve zamansız emirleri dinler ve yapar gibi göründüğünden, elbette zerrat-ı havaiye de kudsiyet noktasında emr-i “Kün Feyekûn”ün cilvesine ve irade-i ezeliyenin tecellisine mazhar hurufatın maddî hassalarını ve hârika ve mervî faziletlerini teslim ettirir.

            İşte bu sırra binaendir ki: Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’da bazan kudret eserini sıfat-ı irade ve sıfat-ı kelâmdan gelir gibi tabiratı, gayet derecede sür’at-i icad ve gayet derecede inkıyad-ı eşya ve müsahhariyet-i mevcudattan başka; ayn-ı emir, kudret gibi hükmediyor demektir. Yani emr-i tekvinîden gelen hurufat, maddî kuvvet hükmünde vücud-u eşyada hükmeder. Ve emr-i tekvinî âdeta ayn-ı kudret, ayn-ı irade olarak tezahür eder. Evet emr ve iradenin bu gayet hafî ve vücud-u maddîleri gayet gizli ve havayı âdeta nim-manevî, nim-maddî nev’indeki mevcudatta emr-i tekvinî ayn-ı kudret gibi âsârı görünüyor. Belki ayn-ı kudret olur. Âdeta maneviyatla maddiyatın mabeyninde berzahî olan mevcudata nazar-ı dikkati celb etmek için, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan اِنمَّاَ اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ferman ediyor.

                İşte evail-i suredeki الم, طس, حم gibi huruf-u kudsiye-i şifriye-i İlahiye, hava zerratı içinde, zamansız münasebat-ı dakika-i hafiye tellerini ihtizaza getirecek birer düğüm ve birer düğme harfi olduklarını ve ferşten arşa manevî telsiz telefon muhaberat-ı kudsiyeyi îfa etmeleri, o şifre-i kudsiye-i İlahiyenin şe’nindendir ve vazifesidir ve gayet makuldür.

                Evet havanın herbir zerresi ve bütün zerratı telsiz, telefon, telgraflar gibi aktar-ı âlemde münteşir zerreler imtisal ettiklerini ve elektrik ve seyyalat-ı latîfeye âhize ve nâkilelik vazifesi gibi, sair vezaif-i havaiyeden başka bir vazifesini bir hads-i kat’î ile, belki müşahede ile ben kendim badem çiçeklerinde gördüm. Ağaçların rûy-i zeminde muntazam bir ordu hükmünde, hava-yı nesimînin dokunmasıyla, bir anda aynı emri o âhizeler hükmündeki zerrelerden aldığı vaziyet-i meşhudesi, bana iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î bir kanaat vermiş.

                Demek havanın rûy-i zeminde çevik ve çalak bir hizmetkâr olması ve rûy-i zemindeki Rahman-ur Rahîm’in misafirlerine hizmet ettiği gibi, o Rahman’ın emirlerini tebliğ etmek için bütün zerratı telsiz telefonun âhizeleri gibi emirber nefer hükmünde, evamir-i kudsiyeyi nebatata ve hayvanata tebliğ eder. Nefeslere yelpaze, nüfusa nefes, yani âb-ı hayat olan kanı tasfiye ve nâr-ı hayat olan hararet-i gariziyeyi iş’al vazifesini yaptıktan sonra, çıkıp ağızda hurufatın teşekkülüne medar olduğu gibi, pek çok muntazam vazifeleri emr-i “Kün Feyekûn” ile icra eder.

                İşte havanın bu hâsiyetine binaendir ki; mevcudat-ı havaiye olan hurufat, kudsiyet kesbettikçe yani âhizelik vaziyetini aldıkça, yani Kur’an hurufatı olduğundan âhizelik vaziyetini aldığı ve düğmeler hükmüne geçtiği ve surelerin başlarındaki hurufat daha ziyade o münasebat-ı hafiyenin uçlarının merkezî ukdeleri, düğümleri ve hassas düğmeleri hükmünde olduğundan vücud-u havaîleri bu hasiyete mâlik olduğu gibi, vücud-u zihniyeleri dahi, hattâ vücud-u nakşiyeleri de bu hasiyetten hassaları ve hisseleri var. Demek o harflerin okunmasıyla ve yazılmasıyla maddî ilâç gibi şifa ve başka maksadlar hasıl olabilir.

21- Yirmibirinci Nükte

      Manidar bir tevafuk-u latîfe

             Risale-i Nur şakirdlerini ittiham ettikleri ve cezalarını istedikleri 163’üncü maddesine, Risale-i Nur müellifinin medresesine, yüzelli bin lira verilmesine dair layihanın, 200 meb’ustan 163 meb’usun adedine tevafuk edip, manen o tevafuk diyor ki: Hükûmet-i Cumhuriyenin 163 meb’usun takdirkârane imzaları, 163’üncü madde-i kanuniyenin hükmünü, onun hakkında ibtal ediyor.

                Hem yine manidar tevafukat-ı latîfedendir ki, Risale-i Nur’un 128 parçası, 115 parça kitab ediyor. Risale-i Nur’un şakirdlerinin ve müellifinin mebde-i tevkifi olan 27/Nisan/1935 tarihi ile, mahkemenin karar ve hüküm tarihi olan 19/Ağustos/1935 tarihi olmasına nazaran, 115 gün olup, Risale-i Nur kitabları adedine tevafuk etmekle beraber, istintak edilen, 115 suçlu gösterilen eşhasın da adedine tam tamına tevafuk ettiği gibi.. gösteriyor ki: Risale-i Nur müellifinin ve şakirdlerinin başına gelen musibet, bir dest-i inayetle tanzim ediliyor. [12](Haşiye)

22- Yirmiikinci Nükte

                Eskişehir Hapishanesinde, sû’-i ahlâktan değil, belki sıkıntıdan gelen nâhoş bazı haller münasebetiyle, ahlâka dair bir nükte ile, meşhur bir âyetin mestur kalmış bir nüktesine dairdir.

           Birinci Nükte:

                Cenab-ı Hak kemal-i kereminden ve merhametinden ve adaletinden, iyilik içinde muaccel bir mükâfat ve fenalıklar içinde muaccel bir mücazat dercetmiştir. Hasenatın içinde, âhiretin sevabını andıracak manevî lezzetler, seyyiatın içinde, âhiretin azabını ihsas edecek manevî cezalar dercetmiş.

                Meselâ: Mü’minler mabeyninde muhabbet, ehl-i iman için güzel bir hasenedir. O hasene içinde, âhiretin maddî sevabını andıracak manevî bir lezzet, bir zevk, bir inşirah-ı kalb dercedilmiştir. Herkes kalbine müracaat etse bu zevki hisseder.

             Meselâ: Mü’minler mabeyninde husumet ve adavet bir seyyiedir. O seyyie içinde kalb ve ruhu sıkıntılarla boğacak bir azab-ı vicdanîyi, âlîcenab ruhlara hissettirir. Ben kendim belki yüz defadan fazla tecrübe etmişim ki; bir mü’min kardeşe adavetim vaktinde, o adavetten öyle bir azab çekiyordum, şübhe bırakmıyordu ki, bu seyyieme muaccel bir cezadır, çektiriliyor.

              Meselâ: Hürmete lâyık zâtlara hürmet ve merhamete lâyık olanlara merhamet ve hizmet bir hasenedir, bir iyiliktir. Bu iyilikte sevab-ı uhrevîyi ihsas eder derecede öyle bir zevk, lezzet vardır ki; hayatını feda etmek derecesine o hürmeti, o merhameti ileri götürür. Vâlidenin çocuğa merhametindeki şefkat vasıtasıyla kazandığı zevk ve mükâfat için, hayatını o merhamet yolunda feda eder dereceye gider. Yavrusunu kurtarmak için arslana saldıran bir tavuk, hayvanat milletinde bu hakikata bir misaldir. Demek, merhamet ve hürmette muaccel bir mükâfat var; âlîhimmet ve âlîcenab insanlar onları hisseder ki, kahramanane bir vaziyet alıyorlar.

              Hem meselâ: Hırs ve israfta öyle bir ceza var ki; şekvalı, meraklı, manevî ve kalbî bir ceza insanı sersem eder. Ve hased ve kıskançlıkta öyle bir muaccel ceza var ki, o hased, hased edeni yakar.

          Hem tevekkül ve kanaatta öyle bir mükâfat var ki, o lezzetli muaccel sevab, fakr u hacetin belasını ve elemini izale eder.

            Hem meselâ: Gurur ve kibirde öyle bir ağır yük var ki; mağrur adam herkesten hürmet ister ve o istemek sebebiyle istiskal gördüğünden daimî azab çeker. Evet hürmet verilir, istenilmez.

            Hem meselâ: Tevazu’da ve terk-i enaniyette öyle lezzetli bir mükâfat var ki; ağır bir yükten ve kendini soğuk beğendirmekten kurtarır.

              Hem meselâ: Sû’-i zan ve sû’-i tevilde, bu dünyada muaccel bir ceza var. “Men dakka dukka” kaidesiyle, sû’-i zan eden, sû’-i zanna maruz olur. Mü’min kardeşinin harekâtını sû’-i tevil edenlerin harekâtı, yakın bir zamanda sû’-i tevile uğrar, cezasını çeker.

          Ve hakezâ bütün ahlâk-ı hasene ve seyyie, bu mikyasa göre ölçülmeli. Ben rahmet-i İlahiyeden ümid ederim ki; Risale-i Nur’dan bu zamanda tezahür eden manevî i’caz-ı Kur’anîyi zevk eden zâtlar, bu manevî ezvakı hissederler; sû’-i ahlâka mübtela olmayacaklar, inşâallah.

                İkinci Nükte

         بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

 وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ مَا اُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا اُرِيدُ اَنْ يُطْعِمُونِ اِنَّ اللّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ

                Şu âyet-i kerimenin zahir manası çok tefsirlerin beyanına göre yüksek i’caz-ı Kur’anîyi göstermediğinden, çok zaman zihnime ilişiyordu. Kur’anın feyzinden gelen gayet güzel ve yüksek manalarından üç vechini icmalen beyan edeceğiz.

                Birincisi: Cenab-ı Hak, Resulüne ait olabilecek bazı halleri, Resulünü tekrim ve teşrif noktasında bazan kendine isnad eder.

                İşte burada da: “Resulüm size vazife-i risalet ve tebliğ-i ubudiyet hizmetine mukabil sizden bir ecr ve ücret ve mükâfat, bir it’am istemez.” manasında, “Ben sizi ibadet için halketmişim; bana rızk vermek ve it’am etmek için değil.” mealindeki âyet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait it’am ve irzakı murad etmek gerektir. Yoksa gayet bedihî bir malûmu i’lam kabîlinden olur; i’caz-ı Kur’anın belâgatına uygun gelmez.

                İkinci Vecih: İnsan rızka çok mübtela olduğu için, rızka çalışmak bahanesi, ubudiyete mani tevehhüm edip, kendine bir özür bulmamak için âyet-i kerime diyor ki: “Siz ubudiyet için halkolunmuşsunuz. Netice-i hilkatiniz ubudiyettir. Rızka çalışmak, emr-i İlahî noktasında bir nevi ubudiyettir. Benim mahlukatım ve rızıklarını deruhde ettiğim nefisleriniz ve iyaliniz ve hayvanatınızın rızkını tedarik etmek, âdeta bana ait rızk ve it’amı ihzar etmek için yaratılmamışsınız. Çünki Rezzak benim. Sizin müteallikatınız olan ibadımın rızkını ben veriyorum. Siz bunu bahane edip ubudiyeti terketmeyiniz!”

                Eğer bu mana olmazsa Cenab-ı Hakk’a rızık vermek ve it’am etmek muhaliyeti bedihî ve malûm olduğundan, i’lam-ı malûm kabîlinden olur. İlm-i Belâgat’ta bir kaide-i mukarreredir ki: Bir kelâmın manası malûm ve bedihî ise, o mana murad değil, onun bir lâzımı, bir tâbii muraddır. Meselâ, sen birisine desen: “Sen hâfızsın.” O, malûmunu i’lam kabîlinden olur. Demek maksud manası budur ki: “Ben senin hâfız olduğunu biliyorum.” Bildiğimi bilmediği için ona bildiriyorum.

                İşte bu kaideye binaen, âyet Cenab-ı Hakk’a rızık vermeyi ve it’am etmeyi nefyetmekten kinaye olan mana şudur: “Bana ait olup ve rızıklarını taahhüd ettiğim mahlukatıma rızık yetiştirmek için halkolunmamışsınız. Belki asıl vazifeniz ubudiyettir. Evamirime göre rızka çabalamak da bir nevi ibadettir.”

                Üçüncü Vecih: Sure-i İhlas’ta nasılki لَمْ يَلِدْ وَ لَمْ يُولَدْ zahir manası malûm ve bedihî olduğundan, o mananın bir lâzımı muraddır. Yani: “Vâlide ve veledi bulunanlar, ilah olamazlar.” manasında ve Hazret-i İsa (A.S.) ve Üzeyr (A.S.) ve melaike ve nücumların ve gayr-ı hak mabudların uluhiyetlerini nefyetmek kasdıyla, ezelî ve ebedî manasında Cenab-ı Hakk’ın لَمْ يَلِدْ وَ لَمْ يُولَدْ gayet bedihî ve malûm hükmettiği gibi, aynen onun gibi, bu misalimizde de “Rızk ve it’am kabiliyeti olan eşya, ilah ve mabud olamazlar.” manasında, Mabudunuz olan Rezzak-ı Zülcelal sizden kendine rızık istemez ve siz onu it’am için yaratılmamışsınız mealindeki âyet; rızka muhtaç ve it’am edilen mevcudat, mabudiyete lâyık değiller, demektir.

(Âyetin mana mertebeleri;

  • Vâlide ve veledi bulunanlar, ilah olamazlar
  • Aslı ve nesli olanlar, ilah olamazlar
  • Ezeli ve ebedi olmayanlar, ilah olamazlar)

23- Yirmiüçüncü Nükte

                Ger medhetmekse tefahurla kendinizi maksadın

                Risale-i Nur’un en sönük yıldızının peykisiniz

                Zinhar seyyare zannetme kardeşim, Risale-i Nur’un

                Arz değil, Âfitab dahi peykidir onun

                Pek yakında parlayacaktır âlemde Risale-i Nur

                Sönmez, belki gizlenir, zira nurun alâ nur

                Bir nur ki, bahr-i hakikat ve mahz-ı hidayettir o

                مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِىِّ وَ مَنِ اهْتَدَى yı oku.

                Hak’tan olmaz şikayet, belki maksad hikâyet

                Şer’in üzere giderken Hakk’a malûm

                Risale-i Nur’a ki, eylemiştim hem de hizmet

                Risale-i Nur ki, Aliyy-ül Murtaza ve Gavs-ı A’zam

                Celcelutiye’de ve bazı kasaidde etmişler işaret

                Risale-i Nur ki, urvet-ül vüska, lenfisam

                Temessük etmiştim zira, hem hidayet ve ayn-ı hakikat

                Koydular bizleri ki, orada durmuştu Yusuf Aleyhisselâm

                Hem de beraberimizde idi Hazret-i Üstad.

                Halil İbrahim

24- Yirmidördüncü Nükte

                Zekâi’nin Rü’yası

                Bu sabah rü’yamda, İstanbul’un Tophane sahiline benzer saf ve berrak bir deniz kenarındayım. Kuşluk zamanında olduğunu zannettiğim Güneş’in ziyası, o derya-yı azîmin üzerinde hoş parıltılar husule getiriyor. Ben deryaya müteveccihim. Denizin orta ve cenubu tarafından yüze yüze sahile gelen bir genç, omuzundaki bir sabanı sahile çıkardı. Orada bütün kardeşlerimize (tahliyeden sonra) istikbal edilmekteler iken, sahil boyunu takiben, garbdan dolu dizgin iki atlı geliyor. “Üstad geliyor!” dediler. Bu izdiham yarıldı, hiç durmaksızın bu mühib yağız atlı ve esmer çehreli iki zât, şarka doğru uzaklaştılar. Ben, o deryaya dalmak üzere iken uyandım.

                Zekâi

25- Yirmibeşinci Nükte

                Bu Lem’anın başında İmam-ı Ali (R.A.), Risale-i Nur’a işaret ettiğinden, bir kardeşimiz heyecanlı bir iştiyakla Risale-i Nur’a, Elmas Cevher Nur ismini takıp tekrar ederek yazmıştı. Bu Lem’anın âhirinde derci münasib görüldü:

                Takva dairesinde bulunan talebe deli de olsa, acaba Risale-i Nur’un ve kıymetli elmasın nurundan ayrılabilir mi? Öyle tahmin ederim ki: Risale-i Nur’un bu âciz talebeniz kadar kerametini, faziletini, lezzetini yiyen, tatlı meyvesinden koparan nadirdir. Hem bu kadar âcizliğim ile beraber, Risale-i Nur’a hizmet edemediğim halde göstermiş olduğunuz teveccühe medyun-u şükranım. Binaenaleyh Risale-i Nur’dan bendeniz değil, hiçbir talebeniz o mübarek elmastan ve lezzetten ayrılamaz.

                Affınıza mağruren Risale-i Nur’un bu defaki taharriyatında iki kerameti meydana aynen çıkmıştır: Hapishane içerisinde polis, jandarma ve gardiyanlar müdhiş arama yaparken, o esnada hiç kimse görmeden, yedi sekiz yaşında, hemşiremin mahdumu, mekteb çantasının içerisine Risale-i Nur’un nüshalarını koyarak alıp gitmiştir. Arama, bendenizin odasında idi. Çocuk odaya geldi, odada telaş görünce, odanın bir tarafında ayrıca duran Risale-i Nur’ları çantasına koydu ve içerideki memurların hiçbirisi farkına varmadı, çocuğa da birşey demediler. Fedakâr çocuk doğruca vâlidesine gidiyor. “Dayımın daima bize okuduğu Risale-i Nur’ları getirdim. Bunları alacaklarmış. Ben onların haberi olmadan, onlar başka mektub, kitab karıştırırlarken aldım, çantama koydum. Bunları iyice bir yere koyunuz, muhafaza ediniz. Ben bunların okunmasını çok seviyorum. Dayım bize bunları okuyordu. O okurken ben başka bir halet kesbediyordum.” diye vâlidesine söylüyor ve mektebine avdet ediyor. Bu sayede Elmas Cevher Nurlar ele geçmemiş oluyor. Bu keramet değil de nedir? Kur’anî bir mu’cize değildir de nedir? Acaba bu fazilet, acaba bu lezzet, acaba bu Elmas Cevher, hangi te’lifatta vardır ki, bu Elmas Cevher Nurlar, şimdiye kadar hangi zâtın ağzından dökülmüştür? Ben de; hapis değil, bu Elmas Cevher Nurlar için her an, her dakika, her fedakârlığı memnuniyetle kabul ederim. Benden sonra bu Elmas Cevher Nurlar yoluna evlâdım Emin de bütün hayatını sarfetmeye hazırdır.

              İşte bu Elmas Cevher Nur’un ikinci kerametini isbat ile, üç yaşından sekiz yaşına kadar akrabalarım ve evlâdım, bu Elmas Cevher Nurlar için fedakârane ve bu yolda hayatlarını hiç düşünmeden feda edeceklerini isbat ederim. Çünki bu Elmas Cevher Nur’u okurken hepsi başıma toplandı. Onları sevdim ve birer çay verdim; bu Elmas Cevher Nur’u okumağa devam ettim. Hepsi birden “Bu nedir? Bu yazı nasıl yazıdır?” sordular. Ben de dedim: “Bu Elmas Cevher Nur’dur!” diye bunlara okumağa başladım. Onuncu Söz’ü okurken saatler geçmiş. Çocuklar merakından, anlayamadıkları zaman hemen bendenize soruyorlardı. Ben de bu Elmas Cevher Nur’u onların anlayabileceği şekilde izah ederken çocukların renkleri, renk renk oluyordu ve güzelleşiyordu. Bendeniz de çocukların yüzüne baktıkça hepsinde ayrı ayrı nurlu Said görüyordum.

          Suallerinde “Nur hangisi? Cevher hangisi ve Elmas hangisi?” diye sorduklarında; “Evet Nur, bunu okumaktır. Bak sizde bir güzellik meydana geldi.” Onlar da birbirinin yüzüne baktılar, tasdik ettiler. “Ya Elmas nedir? Bu sözleri yazmaktır. O zaman, yani yazdığınız zaman sizin yazılarınız elmas gibi kıymetli olur.” Tasdik ettiler. “Ya Cevher nedir? İşte o da bu kitabdan aldığınız imandır.” Hepsi birden şehadet getirdiler. Bu sohbette üç dört saat geçmiş, bendeniz farkına varmadım.

                İşte Elmas Cevher Nur budur dedim. Tasdik ettiler. Hepsi birden bana bakıyorlardı ve “Bunu kim yazdı?” diyorlardı.

         Âciz talebeniz Şefik

(Milâslı Şefik Sarıoğlu 1321 (1905)’de doğdu. 1954’te Milas’ta vefat etti.)

26- Yirmialtıncı Nükte

         بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

 وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ اْلاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ اُمَّهَاتِكُم خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِى ظُلُمَاتٍ ثَلاَثٍ

âyeti وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ âyetinde beyan ettiğimiz nüktenin aynını tazammun edip, hem onu teyid ediyor, hem onunla teeyyüd ediyor.

                Evet Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan Sure-i Zümer’de

            وَخَلَقَ لَكُمْ مِنَ اْلاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ demeyip وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ اْلاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ demesiyle ifade ediyor ki; “Sekiz nev’ hayvanat-ı mübarekeyi size hazine-i rahmetinden, güya Cennet’ten nimet olarak indirilmiş, gönderilmiş.” Çünki o mübarek hayvanlar, bütün cihetleriyle, bütün beşere nimet olduğundan; saçından bedevilere seyyar haneler, elbiseler, etinden güzel yemekler, sütünden güzel, leziz taamlar ve derilerinden pabuçlar ve saire, hattâ gübreleri mezruatın erzakı ve insanların mahrukatı hükmünde olup, güya o mübarek hayvanlar tecessüm etmiş ayn-ı nimet ve rahmettirler.

(Sekiz nev’ dişili erkekli hayvanat-ı mübareke; Teke ile keçi, koç ile koyun, öküz ile manda ve cemel ile dişi deve nakadır)

                Onun içindir ki, yağmura “rahmet” namı verildiği gibi, bu mübarek hayvanlara da “en’am” namı verilmiş. Güya rahmet tecessüm etmiş, yağmur olmuş; nimet de tecessüm etmiş, keçi, koyun, öküz ile manda ve deve şekillerini almış. Çendan cismanî maddeleri yerde halk olunuyor; fakat nimetiyet sıfatı ve rahîmiyet manası, maddesine tamamıyla galebe ettiğinden, اَنْزَلْنَا tabiriyle, doğrudan doğruya bu mübarek hayvanları hazine-i rahmetin birer hediyesi olarak, Hâlık-ı Rahîm yüksek mertebe-i rahmetinden ve manevî, âlî Cennet’inden yeryüzüne indirmiş.

                Evet nasılki bazan beş paralık bir maddede beş liralık bir san’at dercedilir. O zaman o şeyin maddesi nazara alınmıyor, san’at noktasında kıymet veriliyor. Sineğin küçücük maddesi ve içindeki pek büyük san’at-ı Rabbaniye gibi… Bazan beş liralık bir maddede beş kuruşluk bir san’at bulunur, o vakit hüküm maddenindir.

                Aynen onun gibi, bazan cismanî bir maddede o kadar nimet ve rahmet manası bulunur ki, yüz defa maddesinden ziyade ehemmiyetli oluyor. Âdeta cismanî maddesi gizlenir; hüküm, nimetiyet cihetine bakar. İşte demirin pek azîm menafi’i ve çok semereleri onun maddî maddesini gizlediği gibi; mezkûr bu mübarek hayvanların dahi her cüz’ünde nimet bulunması, onların cismanî maddelerini güya nimete kalbettirmiş. Onun içindir ki, cismanî maddelerin hükmü nazara alınmadan, manevî sıfatları nazara alınmış, وَاَنْزَلْنَا , وَاَنْزَلَ tabir edilmiştir.

             Evet وَاَنْزَلْنَا , وَاَنْزَلَ hakikat itibariyle sâbık nükteyi ifade ettikleri gibi, belâgat noktasında da ehemmiyetli bir manayı mu’cizane ifade ediyorlar. Şöyle ki:

                Demir gayet sert fıtratıyla ve gizliliği ve derinliğiyle beraber, her yerde hazır bulunmak ve hamur gibi yumuşatmak hâsiyetini ihsan ettiğinden, herkes, her yerde, her işte kolayca elde etmesini ifade etmek için اَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ tabiriyle güya fıtrî ve semavî nimetler gibi, demir âletlerini yukarı bir tezgahtan indirip beşerin ellerine verilmiş gibi kolaylıkla elde ediliyor.

             Hem hayvanat cinsinden, sivrisinekten tut, tâ yılan, akrep, kurt, arslana kadar insanlara zararlı vaziyetleriyle beraber; hayvanatın mühimlerinden olan koca manda ve öküz ve deve gibi büyük mahlukat gayet derece müsahhar, muti’, hattâ zaîf bir çocuğa deve yularını verip itaat etmek manasını ifade için وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ اْلاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ tabiriyle, güya bu mübarek hayvanlar dünya hayvanları değil ki, içinde tevahhuş ve zarar bulunsun. Belki manevî bir Cennet’in hayvanları gibi menfaatdar, zararsızdırlar. Yukarıdan yani rahmet hazinesinden indirilmiştir, diye ifade ediyor. Muhtemeldir ki, bazı müfessirlerin bu hayvanlar hakkında “Cennet’ten indirilmiştir.” dedikleri, bu manadan ileri gelmiştir. [13](Haşiye)

                Kur’an-ı Hakîm’in bir harfi için bir sahife yazılsa, uzun olmuş denilmemeli. Çünki kelâmullahtır. Onun için اَنْزَلَ tabiri için iki-üç sahife yazılmakla israf edilmiş olmaz. Bazan Kur’anın bir harfi, bir hazine-i maneviyenin anahtarı olur.

27- Yirmiyedinci Nükte

         بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

         اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ

                Meali: [14](Haşiye) “Nefis daima kötü şeylere sevkeder.” âyetinin, hem de اَعْدَى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّتِى بَيْنَ جَنْبَيْكَ mana-yı şerifi: “Senin en zararlı düşmanın nefsindir.” hadîsinin bir nüktesidir.

                Tezkiyesiz nefs-i emmaresi bulunmak şartıyla kendi nefsini beğenen ve seven adam, başkasını sevmez. Eğer zahirî sevse de samimî sevemez, belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır ve kusuru nefsine almaz; belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler. Mübalağalar ile, belki yalanlarla nefsini medh ü tenzih ederek âdeta takdis eder ve derecesine göre مَنِ اتَّخَذَ اِلهَهُ هَوَيهُ âyetinin bir tokadını yer. Temeddühü ve sevdirmesi ise, aks-ül amel ile istiskali celbeder, soğuk düşürtür. Hem amel-i uhrevîde ihlası kaybeder, riyayı karıştırır. Akibeti görmeyen ve neticeleri düşünmeyen ve lezzet-i hazıraya mübtela olan hisse ve heva-yı nefse mağlub olup; yolunu şaşırmış hissin fetvasıyla, bir saat lezzet için bir sene hapiste yatar. Bir dakika gurur veya intikam yüzünden on sene ceza görür. Âdeta ders aldığı Amme Cüz’ünü bir tek şekerlemeye satan hevaî bir çocuk gibi; elmas kıymetinde bulunan hasenatını, hissini okşamak için ve hevasını memnun etmek için ve hevesini tatmin etmek için, ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, enaniyetlere vesile edip, kârlı işlerde hasaret eder.

اَللّهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَاْلاِنْسَانِ

28- Yirmisekizinci Lem’anın Yirmisekizinci Nüktesi

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

 لاَ يَسَّمَّعُونَ اِلَى اْلَمَلاِ اْلاَعْلَى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ ۞ دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ ۞ اِلاَّ مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ ۞ وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ

gibi âyetlerin mühim bir nüktesi, ehl-i dalaletin bir tenkidi münasebetiyle beyan edilecek. Şöyle ki:

                Cinn ve şeytanın casusları, semavat haberlerine kulak hırsızlığı yapıp, gaybî haberleri getirerek, kâhinler ve maddiyyunlar ve bazı ispirtizmacılar gibi gaibden haber verenlere haber vermelerini, nüzul-ü vahyin bidayetinde vahye bir şübhe getirmemek için onların o daimî casusluğu, o zaman daha ziyade şahablarla recm ve men’edildiğine dair olan mezkûr âyetler münasebetiyle gayet mühim üç başlı bir suale muhtasar bir cevabdır.

                Sual: Şu gibi âyetlerden anlaşılıyor ki, cüz’î ve bazan şahsî bir hâdise-i gaybiyeyi de haber almak için, gayet uzak bir mesafe olan semavat memleketine casus şeytanların sokulması ve o çok geniş memleketin her tarafında o cüz’î hâdisenin bahsi varmış gibi; hangi şeytan olsa, hangi yere sokulsa, yarım yamalak o haberi işitecek, getirecek diye bir manayı akıl ve hikmet kabul etmiyor.

                Hem nass-ı âyetle, semavatın üstünde bulunan Cennet’in meyvelerini bazı ehl-i risalet ve ehl-i keramet, yakın bir yerden alır gibi alıyormuş. Bazan yakından Cennet’i temaşa ediyormuş diye nihayet uzaklık nihayet yakınlık içinde bir mes’eledir ki, bu asrın aklına sığmaz?

             Hem cüz’î bir şahsın cüz’î bir ahvali; küllî ve geniş olan semavat memleketindeki Mele-i A’lâ’nın medar-ı bahsi olması, gayet hakîmane olan tedvir-i kâinatın hikmetine muvafık gelmiyor?

                Halbuki bu üç mes’ele de hakaik-i İslâmiyeden sayılıyor?

            Elcevab:

             Evvelâ: Onbeşinci Söz namındaki bir risalede, “yedi basamak” namında, yedi kat’î mukaddeme ile, وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ âyetinin ifade ettiği, yıldızlarla şeytan casuslarının semavattan ref’ u tardı, öyle bir surette isbat edilmiş ki, en muannid maddiyyunu dahi ikna’ eder, susturur ve kabul ettirir.

                Sâniyen: Bu uzak zannedilen o üç hakikat-ı İslâmiyeyi, kısa zihinlere yakınlaştırmak için bir temsil ile işaret edeceğiz. Meselâ: Bir hükûmetin daire-i askeriyesi memleketin şarkında ve daire-i adliyesi garbında ve daire-i maarifi şimalinde ve daire-i ilmiyesi cenubunda ve daire-i mülkiyesi ortasında bulunsa; telsiz telefon, telgrafla, gayet muntazam bir surette her daire alâkadar olduğu vaziyetleri görse, haber alsa; âdeta umum o memleket, adliye dairesi olduğu halde, askerî dairesidir ve mülkiye dairesi olduğu gibi, ilmiye dairesi oluyor.

                Hem meselâ: Müteaddid devletler ve ayrı ayrı payitahtları bulunan hükûmetlerin bazan oluyor ki, müstemlekât cihetiyle veya imtiyazat haysiyetiyle veya ticaretler münasebetiyle bir tek memlekette ayrı ayrı hâkimiyetlikleri bulunur. Raiyet ve millet bir olduğu halde, herbir hükûmet, kendi imtiyazı cihetiyle, o raiyetle münasebetdardır. Birbirinden çok uzak o hükûmetlerin muamelâtı, birbirine temas ediyor. Her hanede birbirine yakınlaşıyor ve her adamda iştirakleri oluyor. Cüz’î mes’eleleri, temas noktalarındaki cüz’î bir dairede görülür. Yoksa her cüz’î bir mes’ele, daire-i külliyeden alınmıyor, fakat o cüz’î mes’elelerden bahsedildiği zaman, doğrudan doğruya daire-i külliyenin kanunuyla olduğu cihetiyle daire-i külliyeden alınıyor gibi ve o dairede medar-ı bahsolunmuş bir mes’ele şekli verilir tarzda ifade edilir.

                İşte bu iki temsil gibi, semavat memleketi, payitaht ve merkez itibariyle gayet uzak olduğu halde, Arz memleketinde insanların kalblerine uzanmış manevî telefonları olduğu gibi, semavat âlemi, yalnız âlem-i cismanîye bakmıyor; belki âlem-i ervahı ve âlem-i melekûtu tazammun ettiğinden, bir cihette perde altında âlem-i şehadeti ihata etmiştir. Hem âlem-i bâkiden ve dâr-ı bekadan olan Cennet dahi, hadsiz uzaklığıyla beraber, yine o daire-i tasarrufatı, perde-i şehadet altında, her tarafta nuranî bir surette uzanmış, yayılmış. Sâni’-i Hakîm-i Zülcelal’in hikmetiyle, kudretiyle, nasılki insanın başında yerleştirdiği duygularının merkezleri ayrı ayrı olduğu halde, herbiri umum o vücuda, o cisme hükmediyor ve daire-i tasarrufuna alabiliyor.

                Öyle de; bu insan-ı ekber olan kâinat dahi, mütedâhil ve birbiri içinde bulunan daireler gibi, binler âlemleri ihtiva ediyor. Onlarda cereyan eden ahvalin ve hâdiselerin küllî ve cüz’iyeti ve hususiyeti ve azameti cihetiyle medar-ı nazar olur, yani o cüz’ler, cüz’î ve yakın yerlerde ve küllî ve azametliler küllî ve büyük makamlarda görülür. Fakat bazan cüz’î ve hususî bir hâdise, büyük bir âlemi istila eder. Hangi köşede dinlenilse, o hâdise işitilir. Ve bazan da büyük tahşidat, düşmanın kuvvetine karşı değil, belki izhar-ı haşmet için yapılır. Meselâ: Hâdise-i Muhammediye (A.S.M.) ve vahy-i Kur’anın hâdise-i kudsiyesi, umum semavat memleketinde, hattâ o memleketin her köşesinde en mühim bir hâdise olduğundan, doğrudan doğruya çok uzak ve çok yüksek olan koca semavatın burçlarına nöbetdarlar dizilip, yıldızlardan mancınıkları atarak, casus şeytanları tard ve def’ediyorlar vaziyetinde göstermek ve ifade etmekle, vahy-i Kur’anînin derece-i haşmetini ve şaşaa-i saltanatını ve hiçbir cihette şübhe girmeyen derece-i hakkaniyetini ilâna bir işaret-i Rabbaniye olarak, o vakitte ve o asırda daha ziyade yıldızlar düşürülüyormuş ve atılıyormuş. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan dahi, o ilân-ı tekvinîyi tercüme edip ilân ediyor ve o işaret-i semaviyeye işaret eder. Evet bir melaikenin üfürmesiyle uçurulabilir olan casus şeytanları, böyle bir işaret-i azîme-i semaviye ile, melaikelerle mübareze ettirmek, elbette o vahy-i Kur’anînin haşmet-i saltanatını göstermek içindir.

                Hem bu haşmetli olan beyan-ı Kur’anî ve azametli tahşidat-ı semaviye ise; cinnîlerin, şeytanların, semavat ehlini mübarezeye ve müdafaaya sevkedecek bir iktidarları, bir müdafaaları bulunduğunu ifade için değil, belki kalb-i Muhammedîden (A.S.M.) tâ semavat âlemine, tâ Arş-ı A’zam’a kadar olan uzun yolda, hiçbir yerde cinn ve şeytanın müdahaleleri olmamasına işaret için, vahy-i Kur’anî, koca semavatta, umum melaikece medar-ı bahsolan bir hakikattır ki, bir derece ona temas etmek için, şeytanlar tâ semavata kadar çıkmaya mecbur olup, hiçbir şeye muvaffak olamayarak recmedilmesiyle işaret ediyor ki; kalb-i Muhammedîye (A.S.M.) gelen vahy ve huzur-u Muhammedîye (A.S.M.) gelen Cebrail ve nazar-ı Muhammedîye (A.S.M.) görünen hakaik-i gaybiye, sağlam ve müstakimdir, hiçbir cihetle şübhe girmez diye Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan mu’cizane haber veriyor.

                Amma Cennet’in uzaklığıyla beraber âlem-i bekadan olduğu halde en yakın yerlerde görülmesi ve bazan ondan meyve alınması ise; evvelki iki temsil sırrıyla anlaşıldığı gibi, bu âlem-i fâni ve âlem-i şehadet ise âlem-i gayba ve dâr-ı bekaya bir perdedir. Cennet’in merkez-i kübrası uzakta olmakla beraber, âlem-i misal âyinesi vasıtasıyla her tarafta görünmesi mümkün olduğu gibi, hakkalyakîn derecesindeki imanlar vasıtasıyla, Cennet’in bu âlem-i fânide -temsilde hata olmasın- bir nevi müstemlekeleri ve daireleri bulunabilir ve kalb telefonuyla yüksek ruhlar ile muhabereleri olabilir, hediyeleri gelebilir.

                Amma bir daire-i külliyenin cüz’î bir hâdise-i şahsiye ile meşgul olması, yani kâhinlere gaybî haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semavata çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifadelerin bir hakikatı şu olmak gerektir ki: Semavat memleketinin payitahtına kadar gidip o cüz’î haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şümulü bulunan semavat memleketinin -teşbihte hata yok- karakol haneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde Arz memleketi ile münasebetdarlık oluyor; cüz’î hâdiseler için, o cüz’î makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hattâ kalb-i insanî dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytan-ı hususî o mevkide mübareze ediyorlar.

                Ve hakaik-i imaniye ve Kur’aniye ve hâdisat-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz’î de olsa, en büyük, en küllî bir hâdise-i mühimme hükmünde en küllî bir daire olan Arş-ı A’zam’da ve daire-i semavatta -temsilde hata olmasın- mukadderat-ı kâinatın manevî ceridelerinde neşrolunuyor gibi her köşede medar-ı bahsoluyor, diye beyan ile beraber, kalb-i Muhammedî’den (A.S.M.) tâ daire-i Arş’a varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdahale imkânı olmadığından, semavatı dinlemekten başka, şeytanların çaresi kalmadığını ifade ile, vahy-i Kur’anî ve nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkaniyette olduğunu ve hiçbir cihetle hilaf ve yanlış ve hile ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet beligane belki mu’cizane ilân etmek ve göstermektir.

 سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

[1] (Haşiye-1) بَيَا نَةً kelimesindeki te (ت) vakfa rast geldiğinden (he) olur.

[2] (Haşiye-2) Risale-i Nur’un sebeb-i tesmiyesi 17 cihetle nur ile alâkadar olduğundan ve 10 adedden ziyade Risale-i Kader’in Mesail-i Müteferrika’sının âhirinde zikredilmiştir. Elbette bu latîf tevafuk manasız olamaz.

[3] (Haşiye-3) تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ dan sonra muttasıl olarak gelen şu satır:

بِنُورِ جَلاَلٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ  بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ

yine Risale-i Nur’a pek zahir bir surette bakar. Çünki manası şudur: Risale-i Nur âhirzamanda perde altında gizlice tenevvür edip, nurlu isim شَرَنْطَخٍ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ yani Rauf-u Rahîm’den ism-i a’zamın tesiri altında celal ve kibriyanın azametli nurundan iktibas ederek dalalet ve ilhad ateşini söndürecek. Evet bu mana, Risale-i Nur’a tam tamına mutabıktır. Çünki Risale-i Nur’u mütalaa edenler bilirler ki; onun iki menbaı var. Biri: İsm-i a’zamın kibriyalı ve azametli cilvesi. Diğeri: İsm-i Rahîm’in şefkatli ve re’fetli tecellisidir. Ve onun nuruyla fitne-i diniye narı ve zındıka ateşi sönüyor ve sönecek.

[4] (Haşiye) Belki فَيَا nida ile çağırdığını حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ hesab-ı ebced ve cifirle 1354 eder ki; bu Arabî tarihte Risale-i Nur’un kırktan fazla şakirdlerini ve müellifini imha etmek plânı ile hapishaneye attıkları zamandır ve tevkif ettikleri tarihtir. Bu tarihte bu hitaba tam muhatab olacak, yalnız bunlar görünüyorlar. Çünki vaziyetleri gayet korkulu idi. Halbuki hârika olarak selâmete çıktılar. Bu fıkrada Hazret-i Ali (RA) diyor: تَوَقَّى بِهِ كُلَّ اْلاُمُورِ تَسَلَّمَتْ Yani ism-i a’zamın bereketiyle her bir tehlikeden selâmetle kurtulacaksınız. Evet, şükür kurtulduk. Eğer الَّذِى جَلَّ deki iki şeddeli lâmlar birer lâm sayılsa 1294 eder ki; o zaman, Risale-i Nur müellifinin dünyaya geldiği tarihtir ve 93 müdhiş harbinden tâ harb-i umumîye kadar ve 1354’e kadar olan tehlikeli bir zamanda yaşayacaksın ve çok tehlikelere düşeceksin, fakat korkma kurtulacaksın diye işaret ediyor.

[5] (Haşiye-1) فَيَا حَامِلَ الاِسْمِ الَّذى ilh… dört satırda beş altı vecihle Risale-i Nur’a ve müellifine işaret ettiği gibi hayatındaki vukuat-ı mühimmeye parmak basıyor. Ezcümle: Dördüncü satırda فَلاَ حَيَّةٌ تَخْشَى fıkrasıyla 1348 raddelerinde ve rumi ise 1345’te hocam dağdaki cesîm bir karaağaca dayandığı esnada, yarım saat bir gürültü işitip bakmadı. Sonra baktı ki, gayet müdhiş ejderha gibi bir yılan, arkasında ağzını açmış bekliyor. Hücum edemiyor. Birden hocam o yılanın önünden tarla içine çekildi. Yılan ise çöreklenmiş ve bir metre de ayağa kalkmış vaziyette iken, onun hücumuna intizar ediyordu. Halbuki hârika olarak o müdhiş hayvan kımıldanamadı. Çünki hocamın o gün çok defa okuduğu Âyet-ül Kürsî himayeti o hayvana gem vurmuş gibi üç metre mesafede durdurdu. En nihayet çekildi gitti. Bu manayı teyid eden cifirce حَيَّةٌ de ت müennes alâmeti olduğu için sayılmaz, çünki o yılan dehşetine göre müzekker imiş. Tabir-i hakkı حَيٌّ dur. حَيٌّ olsa o vakit فَلاَ حَيٌّ تَخْشَى arabî 1348 eder ki; aynı tarihte bu hâdise vaki’ olmuştur. Hem üçüncü satırda وَخَاصِمْ مَنْ تَشَاءُ fıkrasında مَنْ تَشَاءُ cifirce, hocamın husumet ettiği bu adamların ayn-ı isimlerinin adedine muvafık geliyor. İzahata izin vermediği için bu kadar yazdırıldı. وَحَارِبْ وَلاَ تَخَفْ dan sonra دُسْ كُلَّ اَرْضٍ (Haşiye) yani arza bastığın zaman ki, cifirce 1295 arabî ve 93 rumi tarihidir ki, tarih-i veladetine ve Rus harb-i müdhişine tevafukla beraber بِالْوُحُوشِ تَعَمَّرَتْ fıkrası işaret ediyor ki; yere bastığın zaman yer vahşilerle şenleniyor. Yani vahşi Ruslar âlem-i İslâmı hırpalıyor. Kırk sene sonra o vahşilerin elinde esir olup onların en vahşi memleketine gideceksin, haber veriyor. Elhasıl: فَقَاتِلْ وَلاَ تَخْشَ وَحَارِبْ وَلاَ تَخَفْ ve دُسْ كُلَّ اَرْضٍ بِالْوُحُوشِ تَعَمَّرَتْ bu satırda dört kelime ile başına gelen dört vukuat-ı mühimmeye sarahata yakın işaret ediyor.

                Haşiye: كُلَّ اَرْضٍ daki tenvin nun sayılır. (1295-1293)

                Hâfız Tevfik

[6] (Haşiye)

بِهِ كُلَّ اْلاُمُورِ تَسَلَّمَتْ

1325’tir. Bu tarihte o حَامِلَ اْلاِسْم Divan-ı Harb’in darağacına asılmaktan me’mulün hilafına olarak selâmetle kurtulduğu gibi;

حَامِلَ اْلاِسْم الَّذِي جَلَّ قَدْرُهُ

1354’tür, bu tarihte bu müdhiş musibetten hârika olarak selâmetle çıktık.

[7] (Haşiye) Evet bir balık binler yumurta, binler yavru, bazan bir milyon yumurtadan ibaret olan havyardan çıkan tevellüdat-ı semekiyeye nisbeten vefiyatları bulunacak. Tâ ki müvazene-i bahriye muhafaza edilebilsin. Rahîmiyet-i İlahiyenin latîf cilvelerindendir ki; vâlide balıkların yavrularıyla nisbetsiz bir tefavüt-ü cismîde bulunduklarından, yavrulara vâlideleri kumandanlık edemiyorlar. Sokuldukları yere giremedikleri için, Hakîm ve Rahîm yavrular içinde onlara küçük bir kumandan çıkarıp, vâlidelik vazifesini o küçük kumandancıklara gördürür.

[8] (Haşiye) Bir sineğin kanadı ve vücudu ne kadar hârika bir san’at-ı Rabbaniye olduğuna latîfane bir işaret olarak, meşhur Yunus Emre’nin bu fıkrası ne güzel bildirir:

                “Bir sineğin kanadını kırk kağnıya yüklettim * Kırkı da çekemedi, kaldı şöyle yazılı.”

[9] (Haşiye-1) Evet sineğin küçücük bir taifesi baharın âhirinde, badem ve zerdali ağaçlarının dallarında siyah bir kütle halinde halkolunup, dala yapışık olup kalırlar. Mütemadiyen pislik yerine damlacıklar onlardan akıyor. O katreler bal gibi, sair sinekler etrafına toplanır, emerler. Diğer bir başka taifesi de nebatatın çiçeklerinin ve incir gibi bir kısım ağaçların telkîhinde istihdam olunuyorlar. Sinek taifelerinden yıldızlı, mumlu, ışıklı olan yıldız böceği şâyan-ı temaşa olduğu gibi; sinek taifelerinden yaldızlı, altun gibi parlak kısmı da şâyan-ı dikkattir. Mızraklı sinek eşkiyaları hükmünde olan yabani arıları da unutmamalıyız. Eğer Hâlık-ı Rahman onların dizginini çekmeseydi, bu mızraklı taifeler, pireler gibi insanlara hücum etseydiler; Nemrud’u öldürdükleri gibi, nev’-i insanı da hırpalayacaktılar. وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لاَ يَسْتَنْقِذُوهُ âyetinin mana-yı işarîsini tefsir ederdi.

                İşte bunlar gibi yüz namdar hasiyetli taifeleri bulunan sinek cinsinin büyük bir ehemmiyeti vardır ki, mezkûr azîm âyet onu mevzu’ yapmış. يَا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ ilh… demiş.

[10] (Haşiye) Sual etmekte çalışkan ve yazmakta tenbellik eden Refet’tir.

[11] (Haşiye): Nasılki iki melaike, teşbihin sırrı münasebetiyle Sevr ve Hut tesmiye edilen, avamca koca bir öküz ve koca bir balık telakki edilmiştir.

[12] (Haşiye): Cây-ı dikkattir ki: Risale-i Nur şakirdlerinin tevkiflerinin bir kısmı 25/Nisan/1935 tarihinde başlamış olup, kararnamede suçlu gösterilen 117 kimse ise de, ikisinin ismi mükerrer olmasına nazaran bu suretle şakirdlerin adedi 117 adedine o kısmın tevkifinden hüküm tarihine kadar 117 gün olmakla tevafuk edip, evvelki tevafukata bir letafet daha katmıştır.

[13] (Haşiye) Bazı müfessirler, “Mebde’leri semavattan gelmişler.” demelerinden muradları şudur ki: Bu en’am denilen hayvanatın bekaları rızık iledir ve rızıkları ottur, otların rızkı da yağmurdur. Yağmur ki âb-ı hayattır ve rahmettir. Ve rızık da semavattan gelir, وَ فِى السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ âyeti buna da işaret eder. Madem o hayvanların devam eden müteceddid vücudları, semavattan gelen yağmur içindedir; semadan indirilmiş manasını ifade eden اَنْزَلَ tabiri yerindedir.

[14] (Haşiye): Bu parçanın da herkese faidesi var.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*