Anasayfa » Yirmidördüncü Söz Üçüncü Dal

Yirmidördüncü Söz Üçüncü Dal

 ÜÇÜNCÜ DAL:

(Üçüncü Dalda ism-i a’zama ve her ismin a’zami mertebesine mazhar Muhammed Aleyhissalatü Vesselam’ın zaman ve mekan itibariyle kâinatta tecelli eden esmayı nasıl anladığı ve bizim anlayamamamızdaki maniler gösteriliyor.)
Haşir ve kıyameti en a’zam mertebede, en ekmel tafsilâtla Kur’an zikrediyor ve ism-i a’zamın mazharı olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ders veriyor. Ancak kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından ve bazı a’malin fazilet ve sevablarından bahseden ehadîs-i şerife güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim onların bir kısmına zaîf veya mevzu demişler. İmanı zaîf ve enaniyeti kavî bir kısım da, inkâra kadar gitmişler. Şimdi tafsile girişmeyeceğiz. Yalnız “Oniki Aslı” beyan ederiz.

Birinci Asıl:

Yirminci Söz’ün âhirindeki sual ve cevabda izah ettiğimiz mes’eledir. İcmali şudur ki: Din bir imtihandır, bir tecrübedir. Ervah-ı âliyeyi, ervah-ı safileden tefrik eder. Öyle ise ileride herkese göz ile görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira eğer tamamen bedahet derecesinde bir alâmet-i Kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa; o vakit kömür gibi bir istidad, elmas gibi bir istidad ile beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi’ olur. İşte bunun için, Mehdi ve Süfyan mes’eleleri gibi çok mes’elelerde çok ihtilaf olmuş. Hem rivayat dahi çok muhteliftir, birbirine zıd hükümler olmuş. (İman ve teklif ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tedkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî mes’eleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz. Tâ ki Ebu Bekirler a’lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehiller esfel-i safilîne düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu’cizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrat-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı Kur’aniye gibi kapalı ve tevilli oluyor. Yalnız, Güneş’in mağribden çıkması bedahet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tövbe kapısı kapanır; daha tövbe ve iman makbul olmaz. Çünki Ebu Bekirler, Ebu Cehiller ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın nüzulü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselâm olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan gibi eşhas-ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar. Şualar 579

(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın çendan her hali ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine şahid olabilir; fakat her hali, her tavrı hârikulâde olmak lâzım değildir. Çünki Cenab-ı Hak onu beşer suretinde göndermiş, tâ insanın ahval-i içtimaiyelerinde ve dünyevî, uhrevî saadetlerini kazandıracak a’mal ve harekâtlarında rehber olsun ve imam olsun ve herbiri birer mu’cizat-ı kudret-i İlahiye olan âdiyat içindeki hârikulâde olan san’at-ı Rabbaniyeyi ve tasarruf-u kudret-i İlahiyeyi göstersin. Eğer ef’alinde beşeriyetten çıkıp hârikulâde olsaydı, bizzât imam olamazdı; ef’aliyle, ahvaliyle, etvarıyla ders veremezdi. Fakat yalnız nübüvvetini muannidlere karşı isbat etmek için hârikulâde işlere mazhar olur ve indelhace arasıra mu’cizatı gösterirdi. Fakat sırr-ı teklif olan imtihan ve tecrübe muktezasıyla, elbette bedahet derecesinde ve ister istemez tasdike mecbur kalacak derecede mu’cize olmazdı. Çünki sırr-ı imtihan ve hikmet-i teklif iktiza eder ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden alınmasın. Eğer gayet bedihî bir surette olsa, o vakit aklın ihtiyarı kalmaz. Ebu Cehil de, Ebu Bekir gibi tasdik eder. İmtihan ve teklifin faidesi kalmaz. Kömür ile elmas bir seviyede kalırdı. Mektubat 92

Din bir imtihandır, bir tecrübedir. Öyle ise kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından ve bazı a’malin fazilet ve sevablarından öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Bu hikmeti anlamayanlar hadise ya zaîf veya mevzu demişler ve inkâra kadar gitmişler.)

 İkinci Asıl:

Mesail-i İslâmiyenin tabakatı vardır. Biri bürhan-ı kat’î istese, diğeri bir zann-ı galibî ile iktifa eder. Başkası yalnız bir kabul-ü teslimî ve reddetmemek ister. Öyle ise, esasat-ı imaniyeden olmayan mesail-i fer’iye veya vukuat-ı zamaniyenin herbirinde bir iz’an-ı yakîn ile bir bürhan-ı kat’î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle ilişmemektir. (“Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır” de, ilişme. Sözler 349

Mesail-i İslâmiyenin tabakatı olduğunu anlamayanlar kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından herbirinde bir iz’an-ı yakîn ile bir bürhan-ı kat’î isteyip de bu denli kuvvetli delilleri göremediklerinden ya zaîf veya mevzu demişler ve inkâra kadar gitmişler.)

Üçüncü Asıl:

Zaman-ı Sahabede Benî İsrail ve Nasara ülemalarından çoğu İslâmiyete girdiler. Eski malûmatları dahi onlarla beraber müslüman oldu. Bazı hilaf-ı vaki’ malûmat-ı sâbıkaları, İslâmiyetin malı olarak tevehhüm edildi.

(İsrailiyatın bir taifesi ve hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı, daire-i İslâmiyet’e duhûl etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler. 

Hem bu efkarın sahabeler ehemmiyetsizliği için tenkidsiz dinlerlerdi. Ama tenkid edilmemesi hayalatı hak zannettirdi.

Hem de bir kısım hadisleri bu hikaiyat ile izah etmeğe çalıştılar. Hikayatla hadisi izah edemeyince hikayatı terk etmeleri gerekirken hadisi hikayata uydurarak hurafata kadar gittiler.

Hemde o zamanda himet-i Yunaniye tefsir edilerek fikirlere karışması ile Kur’an ve Hadisi anlayan safi olan Arabların nazarları felsefe ile bulandığından anlayamaz oldular.

Hemde Mudari Lehçesi ile nazil olan Kur’an-ı anlamak için sahabiler bu lehçeyi kaideleştirdiler. Böylelikle hurafat karışmaksızın Kur’anı anlayabildiler. Lakin hadiste buna muvaffak olamadıklaından hurafata kapı açıldı. Halbuki asıl mana o dur ki, Kur’an ve Hadisin lafzı işitildikten sonra dimağda hiçbir felsefi fikir karıştırmayarak süzgeçten geçirilerek tahkik edilecek ortaya çıkan manayı da vicdan tasdik edecekki mana doğru anlaşılır. Ve bu manlar çiçekler açıp kelama dökülecektir. Muhakemat Üçüncü Mukaddeme 18

Müslüman olan Benî İsrail ve Nasara ülemalarının bazı hilaf-ı vaki’ malûmat-ı sâbıkaları, İslâmiyetin malı olarak tevehhüm edildi. Ve bu hikâyat ve felsefelerle Hadis anlaşılmak istenildi. Buna muvaffak olamayınca Hadisin içine hurafatın girmesiyle bu kısım Hadislere ya zaîf veya mevzu demişler ve inkâra kadar gitmişler.)

Dördüncü Asıl:

Ehadîs-i Şerife râvilerinin bazı kavilleri veyahut istinbat ettikleri manaları, metn-i hadîsten telakki ediliyordu. Halbuki insan hatadan hâlî olmadığı için, hilaf-ı vaki’ bazı istinbatları veya kavilleri hadîs zannedilerek za’fına hükmedilmiş. (Râvilerin istinbat ve kavillerine iki misal: rivayette “İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek” denilmiş. Bunun bir tevili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyet’in en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu’yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder. Şualar 596

Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisat-ı istikbaliye Şam’ın etrafında ve Arabistan’da tasvir edilmiş. Allahu a’lem, bunun bir tevili şudur ki: Merkez-i hilafet eski zamanda Irak’ta ve Şam’da ve Medine’de bulunduğundan, râviler kendi içtihadlarıyla -daimî öyle kalacak gibi- mana verip “merkez-i hükûmet-i İslâmiye” yakınlarında tasvir etmişler, Haleb ve Şam demişler. Hadîsin mücmel haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler. Şualar 585

Ehadîs-i Şerife râvilerin, hilaf-ı vaki’ bazı istinbatları veya kavilleri hadîs zannedilerek za’fına hükmedilmiş veya mevzu demişler ve inkâra kadar gitmişler.)

Beşinci Asıl:

اِنَّ فِى اُمَّتِى مُحَدَّثُونَ yani مُلْهَمُونَ sırrınca bazı ehl-i keşif ve ehl-i velayet olan muhaddisîn-i muhaddesûn ilhamlarıyla gelen bazı maânî, hadîs telakki edilmiş. Halbuki ilham-ı evliya -bazı ârızalarla- hata olabilir. İşte bu neviden bir kısım hilaf-ı hakikat çıkabilir. (Renkli, gölgeli, perdeli keşfiyatlar hilaf-ı hakikat çıkabilir.

Ehl-i keşif ve ehl-i velayet olan muhaddisîn-i muhaddesûn ilhamlarıyla gelen bazı hilaf-ı hakikat maânî, hadîs telakki edilmiş. Bundan dolayı bu kısım Hadislere zaif veya mevzu demişler ve inkâra kadar gitmişler.)

Altıncı Asıl:

Beyn-en nâs iştihar bulmuş bazı hikâyeler bulunuyor ki, durub-u emsal hükmüne geçer. Hakikî manasına bakılmaz. Ne maksad için sevkedilir, ona bakılır. İşte bu neviden beyn-en nâs tearüf etmiş bazı kıssa ve hikâyatı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad-ı irşadî için, temsil ve kinaye nev’inden zikredivermiş. Şu nevi mes’elelerin mana-yı hakikîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nâsa aittir ve teârüf ve tesamu’-u umumîye raci’dir.

(Birinci Mes’ele: Rivayette var ki: “Âhirzamanın eşhas-ı mühimmesinden olan Süfyan’ın eli delinecek.” Allahu a’lem, bunun bir tevili şudur ki: Sefahet ve lehviyat için gayet israf ile elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ı meselde deniliyor ki, “Filan adamın eli deliktir.” Yani çok müsriftir. İşte, Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tama’ı uyandırarak insanların o zaîf damarlarını tutup kendine müsahhar eder diye bu hadîs ihtar ediyor. İsraf eden ona esir olur, onun dâmına düşer diye haber verir. Şualar 583

Risale-i Nurdaki külü çoktur temsili veya devekuşu temsili gibi… Devekuşu temsilindeki deve kuşu hakikatta başını kuma sokmayıp toprağın üzerine dayamış olsa, temsilin hilaf-ı vaki olması kinaye ettiği gaflet manasına zarar vermez. Temsildeki kusur örf-ü nastaki gaflet içindeki insanlar için kullanılan bu deyime aittir.

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bir maksad-ı irşadî için, temsil ve kinaye nev’inden beyn-en nâs tearüf etmiş bazı kıssa ve hikâyatı zikredivermiş. Şu nevi mes’elelerin mana-yı hakikîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nâsa aittir ve teârüf ve tesamu’-u umumîye raci’dir. Bundan dolayı bu kısım Hadislere zaif veya mevzu demişler ve inkâra kadar gitmişler.)

 Yedinci Asıl:

Pek çok teşbih ve temsiller bulunuyor ki, mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-ı maddiye telakki ediliyor. Hataya düşer. (Meselâ “tinnineyn” temsili ulvî ve ilmî bir teşbih iken, avamın lisanına girdikçe, mürur-u zamanla, Kamer’i yutacak koca bir yılan şeklini almış. Lem’alar 91)

Meselâ: “Sevr” ve “Hut” isminde ve âlem-i misalde sevr ve hut timsalinde berrî ve bahrî hayvanat nâzırlarından iki melaiketullah, âdeta bir koca öküz ve cismanî bir balık zannedilerek hadîse ilişilmiş.

Hem meselâ: Bir vakit huzur-u Nebevîde derin bir ses işitildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: “Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp tâ ancak bu dakika Cehennem’in dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” İşte bu hadîsi işiten, hakikata vâsıl olmayan inkâra sapar. Halbuki yirmi dakika o hadîsten sonra kat’iyyen sabittir ki; biri geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi ki: “Meşhur münafık, yirmi dakika evvel öldü.” Yetmiş yaşına giren o münafık Cehennem’in bir taşı olarak bütün müddet-i ömrü tedennide, esfel-i safilîne küfre sukuttan ibaret olduğunu gayet beligane bir surette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beyan etmiştir. Cenab-ı Hak o vefat dakikasında o sesi işittirip, ona alâmet etmiştir. (Duyulan gürültü âlem-i gaybdaki hadisatın âlem-i şehadetteki tezahürüdür. Bu hakikata misal olarak Üstadın gördüğü kırmızı kar veya patlayan soba ve bardak hadiselerini düşünebiliriz. Çünkü saltanat-ı rububiyetin hikmeti iktiza eder ki: Zîşuur için, bahusus en mühim vazifesi müşahede ve şehadet ve dellâllık ve nezaret olan insan için tasarrufat-ı gaybiyenin mühimlerine bir işaret koysun, birer alâmet bıraksın. Sözler 180

Pek çok teşbih ve temsiller bulunuyor ki, mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-ı maddiye telakki ediliyor. Bundan dolayı bu kısım Hadislere zaif veya mevzu demişler ve inkâra kadar gitmişler.)

 Sekizinci Asıl:

Cenab-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor. O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ: Leyle-i Kadri, umum ramazanda; saat-ı icabe-i duayı, Cum’a gününde; makbul velisini, insanlar içinde; eceli, ömür içinde ve kıyametin vaktini, ömr-ü dünya içinde saklamış. Zira ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Halbuki âhiret ve dünya müvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf u reca ortasında bulunmak maslahatı iktiza eder ki; her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde mübhem tarzdaki yirmi sene mübhem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır.

İşte kıyamet dahi şu insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurûn-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurûn-u uhrâ dehşette kalacaktı. İnsan nasıl hayat-ı şahsiyesiyle hanesinin ve köyünün bekasıyla alâkadardır. Öyle de; hayat-ı içtimaiye ve nev’iyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır. Kur’an اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der. “Kıyamet yakındır” ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zira kıyamet, dünyanın ecelidir. (İnsanlığın ömrü 7000 sene olmasından 1400 sene insanlığın eceli için uzun bir vakittir. Ancak kâinatın ömrü 126 milyar sene olmasından kıyasla küre-i arzın ömrü 50 milyon sene hesaplansa 1400 sene küre-i arzın ömrü için kısa bir vakittir.) Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya ikibin sene, bir seneye nisbetle bir-iki gün veya bir-iki dakika gibidir. Saat-ı Kıyamet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün. İşte bunun içindir ki, Hakîm-i Mutlak, kıyameti mugayyebat-ı hamseden olarak ilminde saklıyor. İşte bu ibham sırrındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saadet dahi daima kıyametten korkmuşlar. Hattâ bazıları, “Şeraiti hemen hemen çıkmış” demişler.

İşte bu hakikatı bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Âhiretin tafsilatını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan sahabelerin fikirleri, niçin bin sene hakikattan uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbal-i dünyevîde bin dörtyüz sene sonra gelecek bir hakikatı asırlarında karib zannetmişler?”

Elcevab: Çünki Sahabeler, feyz-i sohbet-i nübüvvetten herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenasını bilerek, kıyametin ibham-ı vaktindeki hikmet-i İlahiyeyi anlayarak ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar. (Ve selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı Semavat ve Arz’ın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’an ile, kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesailini elde etmek idi. Sözler 481)

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm “Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz” tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı Nebevîdir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki, hakikattan uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bu nevi sözleri hikmet-i ibhamdan ileri geliyor.

Hem şu sırdandır ki; Mehdi, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları çok zaman evvel hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velayet “Onlar geçmiş” demişler. İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlahiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin. Çünki her zaman, her asır, kuvve-i maneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak “Mehdi” manasına muhtaçtır. Bu manada, her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müdhiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zayi’ olurdu.

Şimdi Mehdi gibi eşhasın hakkındaki rivayatın ihtilafatı ve sırrı şudur ki:

Ehadîsi tefsir edenler, metn-i ehadîsi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyaniyeyi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler.

Hem de o eşhasın şahs-ı manevîsine veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise o eşhas, hattâ o müdhiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidayeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle, o eşhas-ı âhirzaman tanılabilir.

Alâmet-i Kıyametten olan Deccal hakkında hadîs-i şerifte “Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyam-ı saire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer.” rivayet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivayete muhal demişler. Hâşâ şu rivayetin inkâr ve ibtaline gitmişler. Halbuki وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ hakikatı şu olmak gerektir ki: Âlem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde, tabiiyyunun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve uluhiyeti inkâr edecek bir şahsın, şimal tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde bir remz-i hikmet vardır ki: Kutb-u şimalîye yakın dairede bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. “Deccal’ın bir günü bir senedir.” O daire yakınında zuhuruna işarettir. “İkinci günü bir aydır” demekten murad, şimalden bu tarafa geldikçe bazan olur yazın bir ayında güneş gurub etmez. Şu dahi, Deccal şimalden çıkıp âlem-i medeniyet tarafına tecavüzüne işarettir. Günü Deccal’a isnad etmekle şu işarete işaret eder. Daha bu tarafa geldikçe bir haftada güneş gurub etmiyor. Daha gele gele tulû’ ve gurub ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya’da esarette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurub etmeyen bir yer vardı. Seyir için oraya gidiyorlardı. “Deccal’ın çıktığı vakit, umum dünya işitecek” olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de, merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı muhal gören mülhidler, şimdi âdi görüyorlar!..

Alâmet-i kıyametten olan Ye’cüc ve Me’cüce ve Sedde dair, bir risalede bir derece tafsilen yazdığımdan ona havale edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimaat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden taifeler ve Sedd-i Çinî’nin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zîr ü zeber edecekleri, rivayetlerde vardır. Bazı mülhidler derler: “Bu kadar acaibi yapan ve yapacak taifeler nerede?”

Elcevab: Çekirge gibi bir âfât, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe memleketi fesada veren kesretli o taifelerin hakikatları, mahdud bazı ferdlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe emr-i İlahî ile o mahdud ferdlerden gayet kesretli aynı fesad yine başlar. Güya onların hakikat-ı milliyetleri inceliyor, kopmuyor. Yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor. Aynen öyle de: Bir zaman dünyayı herc ü merc eden o taifeler, izn-i İlahî ile mevsimi geldiği vakit aynı o taife, medeniyet-i beşeriyeyi herc ü merc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir surette tezahür eder. (Muharrikleri bazen kadınların yüzsüz yüzünden, bazen hürriyet-i nisvan, bazen empaeryalizm, bazen kominizm bazen siyonizm bazen masonluk fikriyle ortaya çıkarlar.) لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ

(Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor. O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Bu saklamakta ki hikmetleri bilmeyenler bu kısım Hadislere zaif veya mevzu demişler ve inkâra kadar gitmişler. )

 Dokuzuncu Asıl:

Mesail-i imaniyeden bir kısmın netaici, şu mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair ehadîs-i şerifenin bir kısmı tergib ve terhibe münasib bir tesir vermek için belâgatlı bir üslûbda geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübalağalı zannetmişler. Halbuki bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından mücazefe (aldatmak) ve mübalağa (abartmak), içlerinde yoktur. Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu hadîstir ki:

لَوْ وُزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللّٰهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَاءٍ

-ev kema kal- meal-i şerifi: “Dünyanın Cenab-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.” Hakikatı şudur ki: (Kafir, dünyanın bir yudum su kadar menfaati için izzetini, namusunu, şerefini vermeye hazır iken koca dünyayı elde etmek için vermeyeceği bir şey yoktur. Halbuki “Dünya öyle bir meta’ değil ki, bir nizaa değsin.” Çünki fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın!.. Mektubat 267

Hadisin işaret ettiği hakkikat, Cenab-ı Hakk katında bâki olmak ve bekaya hizmet etmek neticesinde sinek kanadı kadar bir batman ihlaslı amelin kıymeti fani olan ve marzî-i İlahî olmayan ehl-i dalaletin dünyasından daha kıymetlidir. Zira nübüvvet nokta-i nazarında eşya ve hadisat, Cenab-ı Hakk’ın esmasına ve âhirete bakması nisbetinde kıymet alır. Mesleğimizin esası, a’zamî ihlas ve terk-i enaniyettir. İhlaslı bir dirhem amel, ihlassız yüz batman amele müreccahtır. Tarihçe-i Hayat 699

Esma-i İlahi ve âhirete bakan bir dirhem ihlâslı amel, dünyaperestlerin dünyayı elde etmek ve nefsin heva ve hevesini tatmin etmek için yaptıkları ihlassız yüz batman amelden Allah katında daha kıymetlidir. İşte bu sebebden Allah, kafirlerin amellerine sinek kanadı kadar kıymet vermediği gibi gadab-ı İlahiyeye dokunmamak şartıyla kâfirlere dünyevî muvaffakiyet de vermektedir.

İştigal ettiğimiz ulûm-u imaniye, rıza-yı İlahiyeden başka hiçbir şeye âlet olamaz. Evet Güneş Kamer’e peyk ve tâbi’ olmadığı gibi, saadet-i ebediyenin nuranî ve kudsî anahtarı ve hayat-ı uhreviyenin bir güneşi olan iman dahi, hayat-ı içtimaiyenin âleti olamaz. Evet bu kâinatın en muazzam mes’elesi ve şu hilkat-ı âlemin en büyük muamması olan sırr-ı imandan daha ehemmiyetli bir mes’ele-i kâinat yoktur ki, bu mes’ele-i sırr-ı iman ona âlet olsun. Tarihçe-i Hayat 218

Risale-i Nur ve şakirdlerinin meşgul oldukları vazife, rûy-i zemindeki bütün muazzam mesailden daha büyüktür. Onun için dünyevî merak-aver mes’elelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütur getirmeyiniz. Emirdağ Lahikası-1 43)

 عِنْدَ اللّٰهِ tabiri, âlem-i bekadan demektir. Evet âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar bir nur madem ebedîdir, yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla müvazene değil, belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlahîye ve bir ihsan-ı İlahîye müvazeneye gelmediği demektir. Hem dünyanın iki yüzü var; belki üç yüzü var.

  • Biri, Cenab-ı Hakk’ın esmasının âyineleridir.
  • Diğeri, âhirete bakar; âhiret tarlasıdır.
  • Diğeri, fenaya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlahî olmayan ehl-i dalaletin dünyasıdır.

Demek esma-i hüsnanın âyineleri ve mektubat-ı Samedaniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıd ve bütün hatiatın menşei ve beliyyatın menbaı olan dünyaperestlerin dünyasının âlem-i âhirette ehl-i imana verilen sermedî bir zerresine değmediğine işarettir. İşte en doğru ve ciddî şu hakikat nerede ve insafsız ehl-i ilhadın fehmettikleri mana nerede? O insafsız ehl-i ilhadın en mübalağa, en mücazefe zannettikleri mana nerede?

Hem meselâ: İnsafsız ehl-i ilhadın mübalağa zannettikleri hattâ muhal bir mübalağa ve mücazefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dair ve bazı surelerin faziletleri hakkında gelen rivayetlerdir. Meselâ:

  • “Fatiha’nın Kur’an kadar sevabı vardır.”
  • “Sure-i İhlas sülüs-ü Kur’an”,
  • “Sure-i İza Zülziletil-ardu, rubu'”
  • “Sure-i Kul ya eyyühel-kâfirûn rubu'”,
  • “Sure-i Yâsin on defa Kur’an kadar”

olduğuna rivayet vardır. İşte insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: “Şu muhaldir. Çünki Kur’an içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için manasız olur.”

Elcevab: Hakikatı şudur ki: Kur’an-ı Hakîm’in herbir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlahîden o harflerin sevabı sünbüllenir,

  • Bazan on tane verir,
  • Bazan yetmiş,
  • Bazan yediyüz, (Âyet-ül kürsî harfleri gibi)
  • Bazan binbeşyüz, (Sure-i ihlas’ın harfleri gibi)
  • Bazan onbin (Leyle-i berat’ta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi)
  • Ve bazan otuzbin (meselâ haşhaş tohumunun kesreti misillü, leyle-i kadir’de okunan âyetler gibi). Ve o gece bin aya mukabil işaretiyle, bir harfinin o gecede otuzbin sevabı olur anlaşılır.

İşte Kur’an-ı Hakîm, tezauf-u sevabıyla beraber elbette müvazeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevab ile bazı surelerle müvazeneye gelebilir.

Meselâ: İçinde mısır ekilmiş bir tarla farzedelim ki, bin tane ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farzetsek, herbir sünbülde yüzer tane olmuş ise, o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor. (İkibin mısır tanesi)  Meselâ: Birisi de on sünbül vermiş, herbirinde ikiyüz tane vermiş, o vakit birtek habbe asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. (İkibin mısır tanesi) Ve hâkeza kıyas et.

Şimdi Kur’an-ı Hakîm’i nuranî, mukaddes bir mezraa-i semaviye tasavvur ediyoruz. İşte herbir harfi asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sure-i Yâsin, İhlas, Fatiha, Kul ya eyyühel-kâfirûn, İza zülziletil-ardu gibi sair faziletlerine dair rivayet edilen sure ve âyetlerle müvazene edilebilir. Meselâ:

  • Kur’an-ı Hakîm’in üçyüzbin altıyüzyirmi harfi olduğundan, Sure-i İhlas besmele ile beraber altmış dokuzdur. Üç defa altmışdokuz, ikiyüzyedi harftir. Demek Sure-i İhlas’ın herbir harfinin haseneleri, binbeşyüze yakındır.
  • İşte Sure-i Yâsin’in hurufatı hesab edilse, Kur’an-ı Hakîm’in mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerif’in herbir harfi takriben beşyüze yakın sevabı vardır. Yani o kadar hasene sayılabilir.
  • “Fatiha’nın Kur’an kadar sevabı vardır.” Bir harfin sevabı 3168 x 95 toplam harf
  • “Sure-i İza Zülziletil-ardu, rubu'” Bir harfin sevabı 596 x 504 toplam harf
  • “Sure-i Kul ya eyyühel-kâfirûn rubu'”, Bir harfin sevabı 760 x 395 toplam harf

İşte buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar latif ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.

(Mesail-i imanîyeden bir kısmın netaici, şu mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Bu hakikatı bilmeyenler bu kısım Hadislere zaif veya mevzu demişler ve inkâra kadar gitmişler. )

 Onuncu Asıl:

Ekser taife-i mahlukatta olduğu gibi ef’al ve a’mal-i beşeriyede bazı hârika ferdler bulunur. O ferdler eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medar-ı fahrleridir, yoksa medar-ı şeametleridir. Hem gizleniyorlar. Âdeta birer şahs-ı manevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sair ferdlerin herbirisi o olmağa çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek o mükemmel hârika ferd ise; mutlak, mübhem bulunup heryerde bulunması mümkün. Şu ibham itibariyle mantıkça kaziye-i mümkine suretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani, herbir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür.

Meselâ, “Kim iki rek’at namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır.” İşte iki rek’at namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattır. Herbir iki rek’at namazda bu mana külliyet ile mümkündür. (Kuşluk ve evvâbin namazının fazileti için söylenmiş bir hadistir. “Bazan bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlı olur.” Emirdağ Lahikası-1 104

Bu hac sevabına hususi ferdler hususi vakitte mazhar olabilir her vakit mazhar olmaz. Bu hac sevabını kazanmak herkes için imkan itibariyle mümkündür fakat her ferd en yüksek mertebede bu sevaba mazhar olamaz. Hem dünya nazarıyla dar fikrimizle bu iki rekat namazın âhirete müteveccih hakaik-i sevabiyesini anlayamayız.)

Demek şu nevideki rivayetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil. Zira kabulün madem şartları vardır, külliyet ve daimîlikten çıkar.

Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır (Hususi ferdlere mahsustur, her vakit olmaz.)

Veyahut mümkinedir, külliyedir. (Her ferd için mümkündür imkân itibariyle her vakit olur.)

Demek şu nevi ehadîsteki külliyet ise, imkân itibariyledir.

Meselâ: “Gıybet, katil gibidir.” Demek gıybette öyle bir ferd bulunur ki, katil gibi bir zehr-i katilden daha muzırdır. (Gıybetin en fena ve en şenii ve en zalimane kısmı, kazf-ı muhsanat nev’idir. Yani gözüyle görmüş dört şahidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zina isnad etmek; en şeni’ bir günah-ı kebair ve en zalimane bir cinayettir, hayat-ı içtimaiye-i ehl-i imanı zehirlendirir bir hıyanettir, mes’ud bir ailenin hayatını mahveden bir gadirdir. Barla Lahikası 267

Bir müjde-i işariye-i Kur’aniyeyi kendine gelen bir kanaat-ı tâmme ile, hem mahrem tutulmak şartıyla beyan ettiğim ve o içtihadımda en muannid dinsizlere de isbat etmeğe hazırım, dediğim halde beni gıybet etmek, dünyada buna hangi mezheble fetva verilebilir, hangi fetvayı buluyorlar? Ben herşeyden vazgeçerim, fakat adalet-i İlahiyenin huzurunda bu dehşetli gıybete karşı hakkımı helâl etmem! Titresin! Sikke-i Tasdik-i Gaybi 61

Gıybetteki katl günahına hususi ferdler hususi vakitte girebilir. Üstada yapılan gıybet gibi… Hem kazf-ı muhsanattaki gıybetle katl günahına her ferd her vakit girebilir. Hem dünya nazarıyla dar fikrimizle gıybetin âhirete müteveccih hakkiki günahını anlayamayız.)

Meselâ: “Bir güzel söz, bir abdi âzad etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer.” (Nefsin istek ve arzularına esir olmuş bir insana iman hakikatlerini tebliğ etmekle abdiyetin hakiki hürriyetine kavuşturmak gibi irşadî sözlere işarettir.) Şimdi tergib ve teşvik için o mübhem ferd-i mükemmel, mutlak bir surette her yerde bulunmasının imkânını, vaki’ bir surette göstermekle hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir. (Bir hadîste vardır ki: “Bir tek adam seninle imana gelse, sahra dolusu kırmızı koyundan daha hayırlıdır.” Emirdağ Lahikası-1 149

Güzel sözdeki yüksek sevaba hususi ferdler hususi vakitte mazhar olabilir. Asr-ı saadetteki İslâm’ın tesisinde sahabenin tebliğ vazifesindeki aldığı sevap gibi… Bu tebliğ sevabını kazanmak herkes için imkan itibariyle mümkündür fakat her ferd en yüksek mertebede bu sevaba mazhar olamaz. Hem tebliğ ettiği hakaik hemde zaman ve şahıslar onu kayıtlar. Hem de dünya nazarıyla dar fikrimizle iman kurtarma hizmetinin âhirete müteveccih hakaik-i sevabiyesini anlayamayız.)

Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne müvazi gelemez. Sevab-ı a’mal o âleme baktığı için, dünyevî nazarımız ona dar geliyor. Aklımıza sığıştıramıyoruz.

Meselâ: مَنْ قَرَاَ هذَا اُعْطِىَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسَى وَ هَارُونَ yani:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَ رَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini celbeden şu gibi rivayetlerdir. Hakikatı şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle Musa ve Harun Aleyhisselâmların sevablarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz. Âlem-i ebediyette Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebedîde nihayetsiz ihtiyaç içinde bir abdine birtek virde mukabil vereceği hakikat-ı sevab, o iki zâtın sevablarına -fakat daire-i ilmimize ve tahminimize giren sevablarına- müsavi olabilir. (Musa ve Harun Aleyhisselâmların birtek virde mukabil aldığı sevabı, hususi ferdler hususi vakitte mazhar olabilir her vakit mazhar olmaz. Bu birtek virdeki yüksek sevabı kazanmak herkes için imkan itibariyle mümkündür fakat her ferd Musa ve Harun Aleyhisselâmları hakiki manada tanıdığı mertebede bu sevaba mazhar olabilir. Hem dünya nazarıyla dar fikrimizle bu birtek virdin âhirete müteveccih hakaik-i sevabiyesini anlayamayız.)

Meselâ: Bedevi, vahşi bir adam hiç padişahı görmemiş. Saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdud fikriyle bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sade-dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: “Padişah, kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir surette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farzediyorlar. Şimdi biri o adamlardan birisine dese: “Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim.” Yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim. O söz hakikattır. Çünki haşmet-i padişahîden onun dar daire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.

İşte

1- Dünya nazarıyla dar fikrimizle âhirete müteveccih hakaik-i sevabiyeyi o bedevi adam kadar da düşünemiyoruz.

2- Hazret-i Musa (A.S.) ve Harun’un (A.S.) meçhulümüz olan hakikî sevabları ile müvazene değil, -çünki teşbih kaidesi, meçhulü malûma kıyas eder- belki müvazene edilen ve malûmumuz olan ve tahminimize giren sevablarıyla bir abd-i mü’minin bir virdine mukabil meçhulümüz olan hakikî sevabıdır.

3- Hem de deniz yüzü ile katrenin gözbebeği, Güneşin tamam aksini tutmakta müsavidirler. Fark, keyfiyettedir. Hazret-i Musa (A.S.) ve Harun’un (A.S.) deniz-misal âyine-i ruhlarına in’ikas eden mahiyet-i sevab, bir katre hükmünde bir abd-i mü’minin bir âyetten aldığı aynı mahiyet-i sevabdır. Mahiyetçe, kemmiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kabiliyete tâbi’dir. (Ruhun yüksekliğine göre sevab teali eder.)

4- Hem bazan olur ki; birtek kelime, birtek tesbih, öyle bir saadet hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, birtek âyet Kur’an kadar faide verebilir.

5- Hem ism-i a’zama mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlahî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile ism-i a’zam zılline mazhar bir mü’min, kendi kabiliyeti itibariyle kemmiyetçe bir Nebinin feyzi kadar sevab alıyor denilse hilaf-ı hakikat olamaz. (Hadisin hakiki manası ise Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bu duayı okumakla aldığı sevab bir peygamberin umum feyzi kadardır.)

6- Hem de sevab ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasılki bir zerrecik bir şişede, semavat nücumuyla beraber görünebilir. Öyle de, niyet-i hâlise ile şeffafiyet peyda eden bir zikirde veya bir âyette, semavat gibi nuranî sevab ve fazilet yerleşebilir. (Maddî cismani âlemde zerrecik bir sevabın içine manevî âlemde, semavat gibi nuranî sevab ve fazilet yerleşebilir.)

Netice-i Kelâm: (Hadisten istifadeye mani altı sebeb)

  1. Ey insafsız
  2. Ve dikkatsiz
  3. Ve imanı zaîf,
  4. Felsefesi kavî,
  5. Hodbîn,
  6. Münekkid adam!

Şu “On Asl”ı nazara al. Sonra sen hilaf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki’ gördüğün bir rivayeti bahane ederek ehadîs-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma! Zira evvelâ o “On Asl”ın on dairesi, seni inkârdan vazgeçirir. “Hakikî bir kusur varsa bize aittir” derler, hadîse raci’ olamaz. “Eğer hakikî değilse, senin sû’-i fehmine aittir” derler.

(Netice-i Kelâm: Hadisten istifadeye mani altı sebebi sadece Onuncu Asıl için düşündüğümüzde;

1- Dünya nazarıyla malûmatı kadar âhirete müteveccih hakaik-i sevabiyeyi düşünen insafsız adam!

2- Dar fikriyle tahmin ettiği kadar âhirete müteveccih hakaik-i sevabiyeyi düşünen dikkatsiz adam!

3- Ruhun yüksekliğine göre sevabın teali ettiğini bilmeyen imanı zaif adam!

4- Bazı hâlâtta söylenen birtek âyetin Kur’an kadar faide verebileceğini kabul etmeyen felsefesi kavî adam!

5- İsm-i a’zama mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlahînin  bir peygamberin umum feyzi kadar sevab verebileceğini kendisine kıyas ettiği için anlayamayan hodbin adam!

6- Niyet-i hâlise ile şeffafiyet peyda eden bir zikre veya bir âyete, semavat gibi nuranî sevab ve faziletin yerleşmesini  tenkid eden münekkid adam!)

Elhasıl: İnkâr ve redde gitmek için, şu “On Asl”ı tekzib ve ibtal etmek lâzım gelir. Şimdi insafın varsa bu “On Usûl”ü kemal-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilaf-ı hakikat gördüğü bir hadîsin inkârına kalkışma! “Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır” de, ilişme.

(Tefsîr, muhkem âyetlerdeki Allah’ın muradının ne olduğunu diğer âyet ve hadislerle birlikte tefekkür edip kesin bir açıklama yaparak şâhitlik etmektir. Te’vîl ise müteşabih âyetlerin muhtemel mânalarından birini tercih etmektir. Tabir ise mecazi bir mananın hakikatını ifade etmektir. Bu Onbirinci Asıl itibariyle düşündüğümüzde ise tabir gayb âleminde görülen hakikatın şehadet âleminde yerini ve önemini tesbit etmektir.)

 Onbirinci Asıl:

Nasıl Kur’an-ı Hakîm’in müteşabihatı var; tevile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor. Ehadîsin de Kur’anın müteşabihatı gibi müşkilâtı vardır. Bazan çok dikkatli tefsire ve tabire muhtaçtır. Geçmiş misallerle iktifa edebilirsiniz.

Evet nasılki hüşyar olan adam, yatmış olan adamın rü’yasını tabir eder. Öyle de: Bazan uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor, fakat kendi âlem-i menamına tatbik eder bir tarzda mana veriyor, tabir ediyor. Öyle de: Ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim edilen insafsız adam!. Sırr-ı مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى ve تَنَامُ عَيْنِى وَلاَ يَنَامُ قَلْبِى hükmüne mazhar ve hakikî hüşyar ve yakzan olan zâtın gördüğünü sen kendi rü’yanda inkâr değil, tabir et. Evet uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müdhiş bir harbde yaralar alır gibi bir hakikat-ı nevmiye bazan telakki eder. Ondan sorulsa, “Hakikaten ben yaralandım. Bana top, tüfek atıldı.” diyecek. Yanında oturanlar onun uykusundaki ızdırabına gülüyorlar. İşte bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-i nübüvvete mihenk olamazlar.

(Bugünlerde benim yanıma müteaddid ayrı ayrı zâtlar geldiler. Ben onları âhiret için zannettim. Halbuki ya ticaret veya işlerinde bir kesad ve muvaffakıyetsizlik olduğundan, bize ve Risale-i Nur’a, muvaffakıyet için ve zarardan kurtulmak niyetiyle müracaat edip, dua ve istişare istediklerini anladım.

Ben bunlara ne edeyim ve ne diyeyim? diye tahattur ettim. Birden ihtar edildi: “Ne sen divane ol ve ne de onları divanelikte bırakıp divanece konuşma. Çünki yılanlar zehirine karşı tiryak tedarikiyle ve onları kaçırmasıyla meşgul ve vazifedar bir tek adam, yılanlar içinde duran ve sineklerin ısırmasına maruz olan ve sinekleri kaçırmak için çok yardımcıları bulunan diğer bir adama, yılanların ısırmasını bırakıp ona, sinekler ısırmamasına yardım için koşan divanedir. Ve onu çağıran dahi divanedir. O sohbet dahi divanece bir konuşmaktır.” Evet, hadsiz hayat-ı uhreviyeye nisbeten muvakkat ve fâni kısacık hayat-ı dünyeviyenin zararları, sineklerin ısırması gibidir. Hayat-ı ebediyenin zararları, ona nisbeten yılanların ısırmasıdır. Kastamonu Lahikası 124 )

 Onikinci Asıl:

Nazar-ı nübüvvet ve tevhid ve iman; vahdete, âhirete, uluhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i Usûl-üd Din ve ülema-i İlm-i Kelâm’ın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.

İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mahiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakikî hikmet olan ulûm-u âliye-i İlahiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü’minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi, hükemalara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler.

Hem bir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-ı kat’iyyesi, Kur’anın hakaik-i kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ damenine erişemez. (Kur’an’ın nokta-i nazarı eşyaya Sâni’ hesabına bakmak olduğundan eşyayı hakikatta olduğu gibi parlak ve ruhlu görür. Ehl-i hikmet ise fenler vasıtasıyla eşyaya, eşyanın birbirine olan münasebeti nokta-i nazarından baktığından eşyayı sönük ve ruhsuz olarak görür.)

Nümune olarak bir misal zikrederiz:

Meselâ, Küre-i Arz ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk.

Fakat ehl-i Kur’an nazarıyla bakıldığı vakit -Onbeşinci Söz’de izah edildiği gibi- hakikatı şöyledir ki:

  • Semere-i âlem olan insan; en câmi’, en bedî’ ve en âciz, en aziz, en zaîf, en latif bir mu’cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin; semaya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber manen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi..
  • Bütün mu’cizat-ı san’atının meşheri, sergisi..
  • Bütün tecelliyat-ı esmasının mazharı, nokta-i mihrakıyesi..
  • Nihayetsiz faaliyet-i rabbaniyenin mahşeri, ma’kesi..
  • Hadsiz hallakıyet-i ilahiyenin hususan nebatat ve hayvanatın kesretli enva’-ı sagiresinden cevvadane icadın medarı, çarşısı
  • Ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı
  • Ve mensucat-ı ebediyenin sür’atle işleyen tezgâhı
  • Ve menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı
  • Ve besatîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.

İşte Arzın bu azamet-i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’an-ı Hakîm; semavata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı, bütün semavata karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatı bir kefede koyuyor, mükerreren رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ اْلاَرْضِ diyor. İşte sair mesaili buna kıyas et ve anla ki: Felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri; Kur’anın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*