İKİNCİ DAL:
Çok esrarın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyan eder. (İkinci Dal’ın anlaşılması Birinci Dalın anlaşılmasına bağlıdır. Birinci Dalda Esma-ül Hüsnayı a’zami mertebede anlamak ve herbir esmanın diğer esmalarla olan münasebetini görmek hakikatı üç esas içinde izah edilmiştir. Bu hakikat anlaşılmasıyla İkinci Daldaki iki sır anlaşılır. Çünkü Birinci Sırda evliya, ehl-i fikir ve ehl-i nazarın esma-i İlahiyenin herbir dairede bir esmasının hâkim ve diğer esmaların ona tabi ve onun zımnında bulunduğunu görememelerinden dolayı hakikatı kayıtlayıp renklendirdikleri anlatılmıştır.
İkinci Sırda da ise Cenab-ı Hakk’ın esmasının tecelliyatına istidadları itibariyle bir kısmına mazhar olan Enbiya, hakikî Ârif olan evliya ve asfiyanın sanki sadece o mazhar olduğu esma esasmış gibi telakki etmelerinden dolayı erkan-ı imaniyeyi anlamak ve anlatmaktaki aralarındaki farklılıkların sebebi anlatılmıştır.
Hem Cenab-ı Hakk’ın esmasının cüz’iyet ve külliyet itibariyle hadsiz mertebeleri vardır. Halbuki bazı istidadlar, cüz’iyetten geçemediklerinden ve bazan bir isim galib olmasından ehl-i hakikat bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlardır.
İkinci Dal için kısaca Âdem’den (AS) kıyamete kadar gelecek tüm insanlığın tahlilidir diyebiliriz. İnsanlık üç kısma inkısam etmiştir.
Reşha: Hakikata ayinedarlık yapanlar.
Katre: Hakikatı kayıtlayanlar.
Zühre: Hakikatı renklendirenlerdir.
Hem reşha mesleğinde gidenler de kendi içinde reşha mesleğinin gereği olarak hakikata ayinedarlık edemediklerinden reşha mesleğinde oldukları halde bazen katre gibi hakikatı kayıtlayıp bazen de zühre gibi hakikatı renklendirebiliyor.)
Birinci Sır: (Evliya, ehl-i fikir ve nazarın esma-i İlahiyeyi anlayıp anlatmakta hakikatı kayıtlayıp renklendirmesine dairdir.)
Birinci Grup: (Evliya) “Evliya niçin usûl-i imaniyede ittifak ettikleri halde, meşhudatlarında, keşfiyatlarında çok tehalüf ediyorlar? Şuhud derecesinde olan keşifleri bazan hilaf-ı vaki’ ve muhalif-i hak çıkıyor?
(Elcevab: Çünki nazarları çıkamıyor. Onaltıncı Lem’ada geçtiği gibi “Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasıyla o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi Levh-i Ezelî’nin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat’ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî’ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor.” Lem’alar 104)
İkinci Grup: (Ehl-i Fikir ve nazar) Hem niçin ehl-i fikir ve nazar, (ehl-i fikir ve nazar, İlm-i kelam ve hükema mesleğine daha ziyade bakıyor.) herbiri kat’î bürhan ile hak telakki ettikleri efkârlarında, birbirine mütenakız bir surette hakikatı görüyorlar ve gösteriyorlar? Bir hakikat niçin çok renklere giriyor?”
İkinci Sır: (Enbiya, hakikî Ârif Olan evliya ve asfiyanın erkan-ı imaniyeyi anlamaktaki icmal tafsil noktasında farklılıklarına dairdir. Enbiya, hakikî Ârif Olan evliya ve asfiyanın kemalâtın mezayasında ve mertebe-i şuhudun tafsilâtında anlayışları başka başkadır. Fakat neticede ve hakka iz’an ve hakikatı tasdikte ittifak ederler.)
Birinci Grup: (Enbiya Reşha) “Enbiya-yı salife, niçin haşr-i cismanî gibi bir kısım erkân-ı imaniyeyi, bir derece mücmel bırakmışlar, Kur’an gibi tafsilât vermemişler? Sonra ümmetlerinden bir kısmı ileride o mücmel olan erkânı inkâra kadar gitmişler?
(Elcevab: Arada icmal tafsil farkı vardır. Onbirinci Şua Yedinci Mes’elede geçtiği gibi “Evet haşir gibi, en acib ve en dehşetli ve tavr-ı aklın haricinde bir mes’ele, ancak ve ancak böyle hârika iki üstadın dersleriyle halledilir, anlaşılır. Eski zaman peygamberleri ümmetlerine Kur’an gibi izahat vermediklerinin sebebi, o devirler beşerin bedeviyet ve tufuliyet devri olmasıdır. İbtidaî derslerde izah az olur.” Şualar 220)
İkinci Grup: (Hakikî Ârif Olan evliya ve asfiyalardır. Hakikatı nefs-ül emirde olduğu gibi görürler fakat icmal tafsil noktasında aralarında fark vardır. Reşha) Hem niçin hakikî ârif olan evliyanın bir kısmı yalnız tevhidde ileri gitmişler? (Bu cümle ile Evliyanın iki kısma ayrıldığı nazara verildi. Hakikat-ı nefs-ül emirde olduğu gibi görenler diğeri hakikatı kayıtlandırıp renklendirenler.) Hattâ derece-i hakkalyakîne kadar gittikleri halde, bir kısım erkân-ı imaniye onların meşreblerinde pek az ve mücmel bir surette görünüyor. Hattâ onun içindir ki, onlara tebaiyet edenler, ileride o erkân-ı imaniyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler; (Vahdet-ül Vücud Meşrebi gibi) hattâ bazıları sapmışlar. (Melamilik Meşrebi gibi)
(Buraya kadar vâki olan sırlı hakikatlar izah edildi. Şimdi ise sırların anlaşılamamasının sebebi suallerle nazara verilecek daha sonra da izaha geçilecektir.)
Madem bütün erkân-ı imaniyenin inkişafıyla hakikî kemal bulunur. Niçin ehl-i hakikat bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar?
Halbuki bütün esmanın mertebe-i a’zamlarının mazharı ve bütün enbiyanın serveri olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve bütün kütüb-ü mukaddesenin reis-i enveri olan Kur’an-ı Hakîm, bütün erkân-ı imaniyeyi vâzıh bir surette, pek ciddî bir ifadede ve kasdî bir tarzda tafsil etmişlerdir?”
Evet çünki hakikatta hakikî kemal-i etem öyledir. (Bütün hakikat-ı imaniyenin inkişafıyla hakikî kemal bulunabilir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm için hakiki kemal ism-i a’zama ve her ism-i azami mertebede mazhar olmasıdır. Biz insanlar için ise en ziyade mazhar olduğumuz esma içinde terakki etmekle beraber diğer esma dairelerinde de bulunduğumuzda o esmaya muvafık hareket etmek bizim için hakikî kemal-i etem oluyor. İnsan sünnet-i seniyye ile hangi esmaya mazhar olduğunu bilmese bile onun nurundan istifade eder. Zira Sünnet-i Seniyye içinde bütün esmanın en azami mertebede mazhariyet vardır.
Herbir kemalin, herbir ilmin, herbir terakkiyatın, herbir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlahîye dayanıyor. Hazret-i Âdem’e (Aleyhisselâm) icmalen talim olunan bütün esmanın bütün meratibiyle tafsilen mazharı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır.)
İşte şu esrarın hikmeti şudur ki:
(Birinci Hikmet: Birinci Dal’ın birinci kısmında geçtiği gibi; İnsan canibinden bakıldığında insanların istidatlarının muhtelif olmasından dolayı esmaya dair hakikatlar tam anlaşılamayıp kayıtlanır veya renklenir.) İnsan çendan (Nev itibariyle) bütün esmaya mazhar ve bütün kemalâta müstaiddir. Lâkin iktidarı cüz’î, (Esmaya ayinedar olma iktidarı cüz’i) ihtiyarı cüz’î, istidadı muhtelif, (Cüz’i İhtiyari ile istidad aynı manada iken Kader Risalesinde başta ayrı ayrı gösterilmiş sonra tekrardan birleştirilmiştir. İstidad veya cüz’i ihtiyari ile meyiller ortaya çıkar. Kur’anın dediği gibi, insan seyyiatından tamamen mes’uldür. Çünki seyyiatı isteyen ya istidad yada ihtiyardır. Sözler 464
Kötülüğe karşı nefs-i emmaredeki istidad, bir şer ve helaket kanunudur. Büyük Mesnevi 576) arzuları mütefavit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikatı taharri eder. Onun için hakikatın keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe’ olamıyor.
(İkinci Hikmet: Birinci Dal’ın ikinci kısmında geçtiği gibi; Cenab-ı Hakk canibinden bakıldığında Cenab-ı Hakk’ın esması insanların istidatlarına göre tecelli etmesinden dolayı Cenab-ı Hakk’ın hikmet ve iradesi kayıtlıyor.) Hem esmanın cilvelerinin renkleri, mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor.
(Üçüncü Hikmet: Birinci Dal’ın üçüncü kısmında geçtiği gibi; Cüz’iyetten külliyeye çıkamadığından yani birtek isimle tanıdıktan sonra bütün isimlerle tanımaya çıkamamak veya herbir ismi hadsiz mertebeleri ile tanıyamamaktan dolayı hakikatı anlamakta farklılık oluyor.) Hem külliyet ve cüz’iyet ve zılliyet ve asliyet (Zılliyetten asliyete geçmek yani birtek isimle tanımaktan bütün isimlerle tanımaya çıkmak veya herbir ismi hadsiz mertebeleri ile tanımak) itibariyle cilve-i esma, başka başka suret alıyor. Bazı istidad, cüz’iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazan bir isim galib oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor. O istidadda onun hükmü hükümran oluyor.
İşte şu derin sırra (İkinci dalın başındaki iki sır) ve şu geniş hikmete (Hakikatı anlamaktaki farklılığın üç hikmeti) esrarlı, geniş ve hakikat ile bir derece karışık bir temsil ile bazı işaretler ederiz. (Temsildeki bazı kısımlar ayn-ı hakikattır.)
Meselâ:
- Zühre namıyla nakışlı bir çiçek (Zühre: Ehl-i velayet olan ilm-i kelam ve ehl-i tasavvufa bakıyor. Nefsin hakikatı renklendirmesinde cüz’iyet ve külliyet vardır.)
- Ve Kamer’e âşık hayatlı bir katre (Katre: Hükema mesleğine bakıyor. Aklın hakikatı kayıtlamasında cüz’iyet ve külliyet vardır.)
- Ve Güneşe bakan safvetli bir reşhayı (Reşha: Ehl-i nübüvvete bakıyor. Kalbin hakikata ayinedar olmasında da cüz’iyet ve külliyet vardır.)
Farzediyoruz ki, herbirisinin bir şuuru, bir kemali var. Ve o kemale bir iştiyakı bulunuyor. (Evet Cenab-ı Hak, herşey için bir nokta-i kemal tayin etmiştir. Ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Her şey o nokta-i kemale doğru hareket etmek üzere, sanki manevî bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esna-yı harekette onlara yardım eden ve mâni’lerini def’eden, şübhesiz Cenab-ı Hakk’ın terbiyesidir. İşarat-ül İ’caz 18)
Şu üç şeyde çok hakikatlara işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işaret eder.
(Resul-ü Ekrem Aleyhissalatü Vesselam için temsili tatbik edersek kalbi reşhaya, aklı katreye, nefsi zühreye bakıyor. Peygamberimizin kalbi hakikatı anlamakta en nihayet mertebedir. Hakikatı anlamakta kayıtlı olan aklı, anlama mertebesi itibariyle en üst mertebededir. Maatteessüf o vakte kadar ulûm-u felsefeyi, ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup o ulûm-u felsefeyi pek yanlış olarak maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki o felsefî mes’eleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyat-ı maneviyemde engel olmuştu. Lem’alar 239
Hakikatı anlamakta renklendiren nefsi ise emmare gibi süfli bir mertebede olmayıp nefsin reşhası hükmünde olan en yüksek mertebesindedir.
En dar dairede insanın ferdine temsildeki Zühre, Katre, Reşhayı tatbik ettiğimizde;
İnsanın nefsi zühre gibi hakikatı renklendiriyor. Aklı katre gibi kayıtlıyor. Kalb ise reşha gibi hakikata ayine olabildiğine işaret ediyor. Herbirisinin şuurlu olması ise insanın nefsini, aklını ve ruhunu şuurlu bir şekilde kemale götürmesi gerektiğine işarettir.)
Ve üç tabaka ehl-i hakikata misaldir.
{(Haşiye): Her tabakada dahi üç taife var. Temsildeki üç misal, her tabakadaki o üç taifeye, belki dokuz taifeye bakar. Yoksa üç tabakaya değil.}
Birincisi:
1-1 Ehl-i fikir, (Katre: Hükema ve ehl-i fikrin aklı, eşyanın hakikatını anlarken hakikatı kendi renkleriyle renklendiriyor.)
1-2 Ehl-i velayet, (Zühre: Ehl-i velayetin nefsi âyetleri anlamada onları kayıtlıyor. Ehl-i velayet derken ilm-i kelam ve ehl-i tasavvufu birlikte düşüneceğiz. Ehl-i tasavvuf kalbler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur âyetinden yalnız zikir yapmakla mutmain olunacağını anlamışken Üstad Hazretleri âyeti Onbirinci Pencerede şöylece tefsir etmiştir. İşte mahiyet-i insaniyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ızdırabdan kurtaracak yalnız tevhid-i Hâlık ve marifet-i İlahiyedir. Sözler 662
Veya ilm-i kelam için düşünecek olursak hakikatı anlamakta imkan ve hüdus yoluyla hakikatı bulmakta kendilerini kayıtlamışlar)
1-3 Ehl-i nübüvvetin işaratıdır. (Reşha: Ehl-i nübüvvet)
İkincisi:
2-1 Cismanî cihazat ile kemaline sa’yedip hakikate gidenleri… (Katre: Hükema aklıyla hakikatı bulmaya çalışmışlar. Halbuki akıl hakikatı bulmak için değil. Nübüvvetin gösterdiği delilleri anlamak için verilmiştir.)
2-2 Ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın istimaliyle mücahede etmekle hakikate gidenleri… (Zühre: Ehl-i velayet)
2-3 Ve kalbin tasfiyesiyle ve iman ve teslimiyetle hakikate gidenlerin misalleridir. (Reşha: Ehl-i nübüvvet)
Üçüncüsü:
3-1 Enaniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlaliyle hakikata giden.. (Katre: Hükemanın ilmi ve enaniyeti vahyi dinlemekte onu engelliyor.)
3-2 Ve ilim ve hikmetle ve akıl ve marifetle hakikatı aramaya giden.. (Zühre: Ehl-i velayet kendi mesleklerinden gelen ilim ve hikmetle berzahlar arkasında hakikatı aramaya gidiyorlar.)
3-3 Ve iman ve Kur’an ile, fakr ve ubudiyetle hakikata çabuk giden ayrı ayrı istidadda bulunan üç taifenin hikmet-i ihtilaflarına işaret eden temsillerdir. (Reşha)
(Buraya kadar birinci hikmetin izahatı yapıldı. Bundan sonra ikinci hikmetin izahatı yapılacak.)
İşte şu üç tabakanın terakkiyatındaki sırrı ve geniş hikmeti; “Zühre”, “Katre”, “Reşha” ünvanları altında bir temsil ile bir derece göstereceğiz.
Meselâ: Güneş’in kendi Hâlıkının izniyle ve emriyle üç çeşit tecellisi ve in’ikası ve ifazası var:
- (Tecellide cüz’i bir cilve eşyada görünür. Güneşin ısısı gibi
- İn’ikasda bazı hususiyetler eşyada bulunur. Aynada güneşin suretinin ışığının ısısının görünmesi gibi
- Feyz ise mahlukat canibinden baktığımızda Cenab-ı Hak’tan gelen hakikatı anlamak, yaşamak ve anlatmak noktasında mazhar onunan tecelliler ve in’ikaslardır.)
Birisi çiçeklere, (zühre)
Birisi kamer’e ve seyyarelere, (katre)
Birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in’ikaslarıdır. (Reşha)
Birincisi (çiçeklere) üç tarzdadır: (Zühre’nin kendi içinde dereceleri vardır.)
Biri: Küllî ve umumî bir tecelli ve in’ikasıdır ki, bütün çiçeklere birden ifazasıdır.
Biri de: Has bir tecellidir ki, herbir çiçek nev’e göre bir hususî in’ikası vardır.
Biri de: Cüz’î bir tecellidir ki, herbir çiçeğin şahsiyetine göre bir ifazasıdır.
Şu temsilimiz, o kavle göredir ki; çiçeklerin süslü renkleri, Güneş’in ziyasındaki yedi rengin istihale-i in’ikasiyesinden neş’et ediyor. Ve bu kavle göre çiçekler dahi Güneş’in bir çeşit âyineleridir.
İkincisi: (Kamer) Güneş’in Kamer’e ve seyyarelere, Fâtır-ı Hakîm’in izniyle verdiği nur ve feyizdir. (Katre’nin kendi içinde dereceleri vardır.)
Şu küllî ve geniş feyiz ve nurdan sonra
- Kamer, o ziyanın gölgesi hükmünde olan nuru; Güneş’ten küllî bir surette istifade eder,
Sonra hususî bir tarzda
- Denizlere
- Ve havaya
- Ve parlak toprağa
Ve bir suret-i cüz’iyede
- Denizin kabarcıklarına
- Ve toprağın şeffaflarına
- Ve havanın zerrelerine ifade ve ifazasıdır.
(Güneşten ziya gelir, kamerden ise nur. Zira nur ziyanın gölgesi hükmündedir.)
Üçüncüsü: (Reşha’nın kendi içinde dereceleri vardır.)
Güneşin emr-i İlahî ile
- Cevv-i havayı
- Ve denizlerin yüzlerini
birer âyine ederek safi ve küllî ve gölgesiz bir in’ikası var.
Sonra o Güneş,
- Denizin kabarcıklarına
- Ve suyun katrelerine
- Ve havanın reşhalarına
- Ve kar’ın şişeciklerine,
herbirine birer cüz’î aksi, birer küçük timsalini veriyor.
(Has tecelli burada izah edilmedi. Mukadder olarak güneşin has tecellisini kendimiz düşünebiliriz.)
(Bundan sonra üçüncü hikmetin izahatı yapılacak. Nübüvvet tarîkı asliyet ve külliyet mertebesinde hakikatı anlar ve yaşarken velayet mesleği zılliyet ve cüz’iyyet mertebesinde hakikatı anlar ve yaşar. Dolayısıyla bu iki yol ile nübüvvet tarîkı ile velayet mesleğinin mukayesesi yapılacak.)
İşte Güneş’in herbir çiçeğe ve Kamer’e mukabil herbir katreye, herbir reşhaya mezkûr üç cihette ikişer tarîk ile teveccüh ve ifazası var:
Birinci tarîk: Bil-asâle doğrudan doğruya berzahsız, hicabsızdır. Şu yol, nübüvvetin tarîkını temsil eder. (Güneşin doğrudan doğruya çiçeğe, katreye ve reşhaya tecellisi ile nübüvvetin tarîkını temsil ediyor.)
İkinci yol: Berzahlar tavassut eder. Âyine ve mazharların kabiliyetleri, Şems’in cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise, velayet mesleğini temsil eder. (Güneşin vasıtayla çiçeğe, katreye ve reşhaya tecellisi ile velayet mesleğini temsil ediyor.)
İşte “Zühre”, “Katre”, “Reşha” herbirisi evvelki yolda diyebilirler ki: “Ben umum âlem güneşinin bir âyinesiyim.” (Reşha’nın kendi içinde dereceleri nübüvvet tarikında gidenlerinde bazen zühre, bazen katre, bazende reşha olabildiği durumlar olabiliyor. Tafsilli izahı aşağıda yapılacaktır.)
Fakat ikinci yolda öyle diyemez. Belki “Ben kendi güneşimin âyinesiyim, (Yani hangi vasıtadan istifade ediyorsa onun âyinesi) veyahut nev’ime tecelli eden güneşin âyinesiyim” der. Çünki Güneş’i öyle tanıyor. Bütün âleme bakar bir Güneş’i göremiyor.
Halbuki
- Şahsın (Güneşten vasıtayla gelen nurun şahsında tecelli ettiği kadarıyla güneşi tanıyor.)
- Veyahut nev’inin (Güneşten vasıtayla gelen nurun nev’inde tecelli ettiği kadarıyla güneşi tanıyor.)
- Veya cinsinin güneşi, (Güneşten vasıtayla gelen nurun cinsinde tecelli ettiği kadarıyla güneşi tanıyor.)
Dar berzah içinde mahdud bir kayıd altında ona görünüyor.
Halbuki kayıdsız, berzahsız, mutlak Güneş’in âsârını o mukayyed Güneş’e veremiyor. Çünki
- Bütün yeryüzünü ısıtmak, (Kudret)
- Tenvir etmek, (İlim)
- Umum nebatat, hayvanatın hayatlarını tahrik etmek (Hayat vermek)
- Ve seyyaratı etrafında döndürmek (Haşmet ve azamet)
gibi haşmet-nüma eserleri;
O dar kayıd ve mahdud berzah içinde gördüğü Güneş’e, şuhud-u kalbî ile veremiyor.
(Şahsını ısıtan, tenvir eden, hayatını tahrik eden ve cazibesi altına alan bir vasıtayla tecelli eden nur kadar güneşi tanıyor. Kayıdsız, berzahsız, mutlak Güneş’in âsârını şuhud-u kalbî ile anlıyamıyor. Sırf aklî ve imanî bir tarzda ve teslimiyet ile anlıyor.)
(Nev’ini ısıtan, tenvir eden, hayatını tahrik eden ve cazibesi altına alan bir vasıtayla tecelli eden nur kadar güneşi tanıyor.)
(Cinsini ısıtan, tenvir eden, hayatını tahrik eden ve cazibesi altına alan bir vasıtayla tecelli eden nur kadar güneşi tanıyor.)
Belki o âsâr-ı acibeyi, eğer o şuurlu farzettiğimiz üç şey, o kayıd altında gördüğü Güneş’e verse de; sırf aklî (Aklî, aklın gereği olarak yani madem iman ettim iman ettiğim erkanın varlığını kabul etmem gerekiyor.) ve imanî bir tarzda ve o mukayyed, ayn-ı mutlak olduğunu bir teslimiyet ile verebilir. Fakat o, insan gibi akıllı farzettiğimiz “Zühre”, “Katre”, “Reşha” şu hükümleri, yani pek büyük âsârı güneşlerine isnad etmeleri aklîdir, şuhudî değil. Belki bazan hükm-ü imanîleri, şuhud-u kevniyelerine müsademe eder. Pek güçlükle inanabilirler.
(Oysaki Risale-i Nur bize şuhud-u kevniyeyi şuhudu kalbi hükmünde tasdik ettiriyor. Böylece bütün kâinatta gördüğümüz delillerle imani hükümlerin vukuunu iz’an ve yakîn ile şehadet ediyoruz.)
İşte hakikata dar gelen ve bazı köşelerinde hakikatın âzaları görünen ve hakikatla karışık şu temsil içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi “Zühre”, “Katre”, “Reşha” farzedeceğiz. Zira onlarda farzettiğimiz şuur kâfi gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de manevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız. (Yani temsili hakikatı ile birlikte düşüneceğiz.)
(Burdan sonra temsilin hakikatını reşha mesleğinde olupta nefis, akıl ve kalbiyle “Zühre”, “Katre”, “Reşha” durumunda bulunan bir velayet-i kübra ehlinin terakki etmesindeki usul gösteriliyor. Aynı zamanda zühre için olan ifadeleri ehl-i tasavvuf ve ilm-i kelama, katre için olan ifadeleri hükema mesleğine ve reşha için olan ifadeleri velayet-i kübra mesleğine hususi olarak da düşünebiliriz.)
İşte, sen ey dünyayı unutmayan ve maddiyata tevaggul eden ve nefsi kesafet peyda eden arkadaş! Sen “Zühre” ol. Nasılki o “Zühre” çiçeği, ziya-yı Şems’ten inhilal etmiş bir renk alıyor. Ve o bir renk içinde Şems’in timsalini karıştırıp kendine zînetli bir suret giydiriyor. Zira senin istidadın dahi ona benzer. (Biz insanların öyle istidadlarımız var ki, esmaya ayine olup inkişaf edemeyip nefsimizin istek ve arzularıyla hakikatı renklendirdiğimizden o istidadımız inkişaf edemeyip tefessüh ediyor.)
Hem şu esbaba dalmış Eski Said gibi mektebli feylesof ise, Kamer’e âşık olan “Katre” olsun ki; Kamer, Güneş’ten aldığı ziya zıllini ona verir ve onun gözbebeğine bir nur verir. O da o nur ile parlar. Fakat o “Katre” o nur ile yalnız Kamer’i görür. Güneş’i göremez, belki imanıyla görebilir. (Akıl vesveseleri süpürmek için verilmişken felsefi mes’elelerle uğraşmakla esbabda boğulup darlaşan akıllar, güneş hükmünde olan hakikatları almakta kendi ilimlerinin anlayışlarının kaydı altına girer ve göz bebeği gibi kendi aklı miktarınca imani mes’eleleri anlar. Aklen anlayamadığı mes’elelerde ise teslime mecbur olur.)
Hem şu herşeyi doğrudan doğruya Cenab-ı Hak’tan bilir, esbabı bir perde telakki eder fakir adam, o da “Reşha” olsun. Öyle bir “Reşha” ki, kendi zâtında fakirdir. Hiçbir şeyi yok ki, ona dayanıp “Zühre” gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi (zühre) yok ki, onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki, ona teveccüh (katre) etsin. Hâlis bir safveti var ki, doğrudan doğruya Güneş’in timsalini gözbebeğinde saklıyor. (Yani güneşi tanımış, Güneş ondan ne istiyorsa onun emrini yerine getiriyor.
Şimdi hayatının saadet içindeki kemali ise: Senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems-i Ezelî’nin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir. Sözler 129)
Şimdi madem biz bu üç şey yerine geçtik. Kendimize bakmalıyız. Bizde ne var? Ne yapacağız? (Kalben Kur’an güneşi altına giren nefsine güvenmediği Rabbisine itimat ettiği için hakikatı renklendirmeden nefs-ül emirde olduğu gibi görür. Ümmi olduğu için kendinden bir şey katmadığından sözlerinde her vakit hakikat görünür. Hem Kur’an güneşinden başka tasavvuf ve ilm-i kelam gibi felsefi mumların altına girmekle onlara teveccüh etmez.)
İşte bakıyoruz ki: Bir Zât-ı Kerim, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin (Maddi nimetlere) ve tenvir (Manevî nimetlere) ve terbiye (Terbiye ise nimetlerin verilme maksadlarına işaret ediyor.) ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana, kurbiyet ister ve görmek (Zâtını görmek değil icraatlarını görmek manasındadır.) taleb eder. Öyle ise, herbirimiz istidadımıza göre o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz.
Ey zühremisal! Sen gidiyorsun, fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakki ede ede, tâ bir mertebe-i külliyeye geldin. Güya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Halbuki zühre, kesif bir âyinedir. Onda ziyadaki yedi renk inhilal ve inkisar eder. Şemsin aksini gizler. Sen, sevdiğin Güneş’in yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünki kayıdlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu halde suretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş’et eden firaktan kurtulamazsın. Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki,
- Sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın (Nefsine muhabbetten başını kaldıran insan asıl mahiyetinin kusur, naks, fakr, acizden yoğrulduğunu görür.)
- Ve nefsin mehasini ile telezzüz ve iftihar eden nazarını çekesin, gökyüzündeki Güneş’in yüzüne atasın. (Kendi nefsine muhabbetten vazgeçen insan hakiki ihsan, cemal ve kemal sahibi olan mahbub-u hakikiye yüzünü çevirir.)
- Hem başaşağı celb-i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki Şems’e çeviresin. Çünki sen, onun âyinesisin. Vazifen, âyinedarlıktır. Bilsen, bilmesen, hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir.
(İstidadları zühre misal nefse tabi olmaktan dolayı enaniyette ileri gittiğinden tefesüh eden bir Nur talebesinin istidadlarını inkişaf ettirme usulü:
- Nefsine muhabbetten başını kaldır. Nefsindeki kusuru gör.
- Nefsinde görünen mehasin ve kemalatı Allah’tan bil.
- Menfaatleri celbetmek için dayandığın enfüsi ve afaki esbabtan yüzünü Müsebbibül esbaba çevir. Zira bütün mevcudat; bir Sâni’-i Kadîr’in kudsî esmasının cilveleri ve envâr-ı esmaiyesinin gölgeleri ve ef’alinin eserleri ve kalem-i kader ve kudretin nakışları ve sahifeleri ve cemal-i kemalinin âyineleridir. Mektubat 229
Nefsi emmareye uymanın zaraları;
- Nefsini beğenen başkasını sevemez.
- Kendini başkalarına beğendirmek ister.
- Kendisini kusursuz göstermek ister.
- İnsanlar içinde aksülamelle muamele görür.
- Riyakarlık neticesinde amelleri ibtal olur.)
Evet nasıl bir çiçek, Güneş’in küçücük bir âyinesidir. Şu koca Güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezelî’nin “Nur” isminden tecelli eden bir lem’anın katre-misal bir âyinesidir. (Temsildeki kalbi karartacak noktaları izale için bu cümle ile nazarı Şems-i Ezeliye çevirdi.)
Ey kalb-i insanî! Sen, nasıl bir Güneş’in âyinesi olduğunu bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra kemalini bulursun. Fakat Güneş’i, nefs-ül emirde nasıl ise öyle göremezsin. O hakikatı, çıplak anlamazsın. Belki senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir ve kesafetli dûrbînin bir suret takar. Ve kayıdlı kabiliyetin bir kayıd altına alır.
(Ey Nur Talebesi! Sen, istidadları inkişaf ettiren nasıl bir Zâtın mahluku olduğunu bundan bil. İstidadlarını tefessüh ettiren nefsin istek ve arzularından kurtulup enaniyeti terk ettikten sonra kemalini bulursun. Fakat sen yine de Cenab-ı Hakkın isim, sıfat ve şuunatını nefs-ül emirdeki gibi görüp ayine olamazsın. Belki istidatların ayinedarlıkta seni kayıtlar.)
(Tabiat bataklığından başını kaldırıp Ehl-i felsefenin efkârı ile hakikata yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflatun ve Aristo gibi meşahirlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Farabî gibi dâhîlerindir.)
Şimdi sen dahi ey Katre içine giren hakîm feylesof! Senin katre-i fikrin dûrbîniyle, felsefenin merdiveniyle tâ Kamer’e kadar terakki ettin, Kamer’e girdin. (Hakîm feylesof yani hükema için fennî ilimler kamer hükmündedir. Fennî ilimlerden aldığı dersle enaniyeti bırakmayıp ve âsâra daldığından eşyanın hakikatını anlayacağına işarettir. Nur talebesi için düşündüğümüzde aldığı fenni malumatlar kamer olup hakikatı görmekte kayıtlıyor. Risale-i Nur ise kayıtsız Kur’andan hakikatları gösterdiğine delil her kim gelirse gelsin istifade etmesidir. Kur’an-ı Hakîm’in sadık bir hizmetkârı, ne kadar âdi olursa olsun Kur’an namına, en büyük insanlara emirlerini çekinmeyerek tebliğ eder ve en zengin ruhlu olanlara Kur’anın âlî elmaslarını yalvararak mütezellilane değil, belki müftehirane ve müstağniyane satar. Mektubat 354) Bak, Kamer kendi zâtında kesafetli, zulümatlıdır. Ne ziyası var, ne hayatı. Senin sa’yin beyhude, ilmin faidesiz gitti. (Hakikatı gösteremeyenler kesif, hakikatı görmeyenler zülumatlı oluyor. İnsan tecelli eden esmayı görüp ona göre hareket ettiği zaman suuda çıkıyor, göremediği zamanlar sükut da kalıyor. Zulmette kalmanın neticeleri nokta-i istinad ve istimdad bulamamaktan gelen bir ye’s, hakikatı görememenin verdiği yalnızlık vahşeti iz’ac ve dehşettir. Sünnet-i Seniyyeyi iman-ı kâmil ve takva dairesinde tatbik etmenin neticeleri; tecelli eden esmayı görüp ona göre hareket eden insan için zulümatlı yollar aydınlanır ve ağırlıklardan kurtulur.)
Sen ye’sin zulümatından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervah-ı habisenin iz’acatından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin ki, tabiat gecesini terkedip hakikat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki, şu gece nurları, gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir. Bu şartı yaptıktan sonra, sen kemalini bulursun. Fakir ve karanlıklı Kamer yerine, haşmetli Güneş’i bulursun. Fakat sen dahi öteki arkadaşın gibi, Güneş’i safi göremezsin.
(Görememenin sebebleri; akılî anlayışlar, Kur’anın dışında kalan bütün felsefi nazarlar, ilmi ve fenni malumatlar ve kabiliyetimizin verdiği kayıtlardır.) Belki senin aklın ve felsefen ünsiyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicabların halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin.
(Ey Nur Talebesi! Sen, aklınla anladığın manayı esas almakla bu budur deyip zulmette kalma, zira senin veya birkaç şahsın anladığı mana güneş hükmünde olan geniş ihatalı hakikatların gölgeleridir. Öyle ise şahs-ı maneviye dayan ve Risale-i Nur’a Kur’an ne diyor diye bak. Bunda muvaffak olduğun nisbette güneş hükmündeki hakikatları safi görebilirsin. Yoksa bütün aklî anlayışlar, Kur’anın dışında kalan bütün felsefi nazarlar, ilmi ve fenni malumatlar ve kabiliyetimizin verdiği kayıtlar arkasında hakikatı ihatalı göremezsin.)
(Dindar felsefe, nazar-ı sathî ile kâinat kaplarında ülfet kapağı altında olan gıda-yı ruhanîyi zevkedemediğinden kabı ve kapağı yalamakla usanmak ve kanaatsızlık ve hârikulâdeye meyil ve hayalâta iştihadan başka netice vermez.)
İşte Reşha-misal üçüncü arkadaşınız ki,
hem fakirdir, (Kendi zatında bir ilmi olmadığında fakirdir.)
hem renksizdir. (Hakikatı farklı surette göstermediğinden renksizdir.)
Güneş’in hararetiyle çabuk tebahhur eder, (Hakikatı anlayınca çabuk onun iktizasına göre hareket eder.) enaniyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde-i kesife; nâr-ı aşk ile ateş alır, ziya ile nura döner. O ziyanın cilvelerinden gelen bir şuaa yapışır, yanaşır. (Bu cümleler Lemaat’ta dimağda meratib-i ilim bahsinde izah edilmiştir.)
Ey Reşha-misal! Madem doğrudan doğruya Güneş’e âyinedarlık ediyorsun, sen hangi mertebede bulunsan bulun, ayn-ı Şems’e karşı aynelyakîn bir tarzda, safi bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. (Otuzüç Pencere gibi)
Hem o Şems’in âsâr-ı acibesini ona vermekte müşkilât çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsafını tereddüdsüz verebilirsin. Saltanat-ı zâtiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte, hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez.
Seni ne berzahların darlığı, ne kabiliyetlerin kaydı, ne âyinelerin küçüklüğü seni şaşırtmaz; hilaf-ı hakikate sevketmez. Çünki sen safi, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki, mazharlarda görünen ve âyinelerde müşahede olunan Güneş değil, belki bir nevi cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir. Çendan o akisler onun ünvanlarıdır, fakat bütün âsâr-ı haşmetini gösteremiyorlar.
(Ey Nur Talebesi! Sen, kalbinle hakikata müteveccih olduğun vakit şuhud-u kevniyen hükm-ü imanine müsademe etmediği için İlahi, kevni ve uhrev’i hakikatları anlamakta müşkilât çekmeyeceksin. Tek bir eşya üzerinde tecelli eden hakikatı görmekle o hakikatın bütün kânattaki tecelliyatlarını görmek hükmünde hükm-ü imani ile eşyaya baktığından hakikatı kayıtlamadan görebilirsin. Hem hakikatın bütün eşya üzerindeki tecellilerini görebilsen hakikatın haşmet ve azametini daha iyi anlarsın.)
İşte şu hakikatle karışık temsilde böyle başka başka üç tarîk ile kemale gidilir. Ve o kemalâtın mezayasında ve mertebe-i şuhudun tafsilâtında başka başkadırlar. Fakat neticede ve hakka iz’an ve hakikatı tasdikte ittifak ederler.
İşte nasıl bir gece adamı ki, hiç Güneş’i görmemiş. Yalnız Kamer âyinesinde bir gölgesini görüyor. Güneş’e mahsus haşmetli ziyayı, dehşetli cazibeyi aklına sığıştıramıyor. Belki görenlere teslim olup taklid ediyor.
Öyle de: Veraset-i Ahmediye (A.S.M.) ile Kadîr ve Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmasına yetişmeyen, haşr-i a’zamı ve kıyamet-i kübrayı taklidî olarak kabul eder, “Aklî bir mes’ele değildir” der. Çünki hakikat-ı haşir ve kıyamet, ism-i a’zamın ve bazı esmanın derece-i a’zamının mazharıdır. Kimin nazarı oraya çıkmazsa taklide mecburdur. Kimin fikri oraya girse, haşir ve kıyameti, gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itminan-ı kalb ile kabul eder. (Eğer haşrin gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi kat’î bir surette anlamak istersen; haşre dair Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz’e dikkat ile bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok. Şualar 38
Haşre akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki: Haşr-i A’zam, İsm-i A’zamın tecellisiyle olduğundan, Cenab-ı Hakk’ın İsm-i A’zamının ve her ismin a’zamî mertebesindeki tecellisiyle zahir olan ef’al-i azîmeyi görmek ve göstermekle, haşr-i a’zam bahar gibi kolay isbat ve kat’î iz’an ve tahkikî iman edilir. Şu Onuncu Söz’de feyz-i Kur’an ile öyle görülüyor ve gösteriliyor. Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur. Sözler 93)
İşte şu sırdandır ki: Haşir ve kıyameti en a’zam mertebede, en ekmel tafsilâtla Kur’an zikrediyor ve ism-i a’zamın mazharı olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ders veriyor. Ve eski peygamberler ise, hikmet-i irşadın iktizasıyla, bir derece basit ve ibtidaî bir halde olan ümmetlerine, haşri en a’zam bir derecede, en geniş bir tafsilâtla ders vermemişler.
Hem şu sırdandır (Birinci Sır) ki, bir kısım ehl-i velayet bazı erkân-ı imaniyeyi mertebe-i uzmasında görmemişler veya gösterememişler.
Hem şu sırdandır (İkinci Sır) ki, marifetullahta derecat-ı ârifîn çok tefavüt ediyor.
Daha bunlar gibi çok esrar şu hakikattan inkişaf eder. Şimdi şu temsil, hem bir derece hakikatı ihsas ettiğinden, hem hakikat çok geniş ve çok derin olduğundan biz dahi temsil ile iktifa ediyoruz. Haddimizin ve tâkatimizin fevkınde olan esrara girişmeyeceğiz.
***
İkinci Dalın Özeti:
Âdem’den (AS) kıyamete kadar gelecek tüm insanlığın tahlilidir.
Birinci Sır:
Birinci Grup: (Evliya) “Evliya niçin usûl-i imaniyede ittifak ettikleri halde, meşhudatlarında, keşfiyatlarında çok tehalüf ediyorlar? Şuhud derecesinde olan keşifleri bazan hilaf-ı vaki’ ve muhalif-i hak çıkıyor?
Elcevab: Çünki nazarları çıkamıyor. Onaltıncı Lem’ada geçtiği gibi “Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasıyla o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi Levh-i Ezelî’nin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat’ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî’ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor.”
İkinci Grup: (Ehl-i Fikir) Hem niçin ehl-i fikir ve nazar, herbiri kat’î bürhan ile hak telakki ettikleri efkârlarında, birbirine mütenakız bir surette hakikatı görüyorlar ve gösteriyorlar? Bir hakikat niçin çok renklere giriyor?”
İkinci Sır:
Birinci Grup: (Enbiya Reşha) “Enbiya-yı salife, niçin haşr-i cismanî gibi bir kısım erkân-ı imaniyeyi, bir derece mücmel bırakmışlar, Kur’an gibi tafsilât vermemişler? Sonra ümmetlerinden bir kısmı ileride o mücmel olan erkânı inkâra kadar gitmişler?
Elcevab: Arada icmal tafsil farkı vardır. Onbirinci Şua Yedinci Meselede geçtiği gibi “Evet haşir gibi, en acib ve en dehşetli ve tavr-ı aklın haricinde bir mes’ele, ancak ve ancak böyle hârika iki üstadın dersleriyle halledilir, anlaşılır. Eski zaman peygamberleri ümmetlerine Kur’an gibi izahat vermediklerinin sebebi, o devirler beşerin bedeviyet ve tufuliyet devri olmasıdır. İbtidaî derslerde izah az olur.”
İkinci Grup: (Hakikî Ârif Olan Evliya Reşha) Hem niçin hakikî ârif olan evliyanın bir kısmı yalnız tevhidde ileri gitmişler? Hattâ derece-i hakkalyakîne kadar gittikleri halde, bir kısım erkân-ı imaniye onların meşreblerinde pek az ve mücmel bir surette görünüyor. Hattâ onun içindir ki, onlara tebaiyet edenler, ileride o erkân-ı imaniyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler; hattâ bazıları sapmışlar.
Katre Hükema Mesleği
1-1 Ehl-i fikir,
2-1 Cismanî cihazat ile kemaline sa’yedip hakikate gidenleri…
3-1 Enaniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlaliyle hakikata giden..
4-1 Akıl esbaba dalmış feylesof
Zühre Velayet-i Suğra ve İlm-i Kelam Mesleği
1-2 Ehl-i velayet,
2-2 Ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın istimaliyle mücahede etmekle hakikate gidenleri…
3-2 Ve ilim ve hikmetle ve akıl ve marifetle hakikatı aramaya giden..
4-2 Nefis dünyayı unutmayan ve maddiyata tevaggul eden ve nefsi kesafet peyda eden
Reşha Peygamberler ve Sahabe ve Asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-İ Ehl-İ Beyt ve Eimme-İ Müçtehidînin ve Risale-i Nur Talebelerinin Mesleği Doğrudan güneşten ışık alan Veraset-i Nübüvvet yoluyla Velayet-i Kübraya mazhardır.
1-3 Ehl-i nübüvvetin işaratıdır.
2-3 Ve kalbin tasfiyesiyle ve iman ve teslimiyetle hakikate gidenlerin misalleridir.
3-3 Ve iman ve Kur’an ile, fakr ve ubudiyetle hakikata çabuk giden ayrı ayrı istidadda bulunan üç taifenin hikmet-i ihtilaflarına işaret eden temsillerdir.
4-3 Kalb denilince aklı ayrı düşünemeyiz. Akıl kalbin yardımcısıdır. Akıl midesine giren ilimler kalbe kuvvet veriyor, kalbe sirayet ediyor. O zaman insan kalbiyle hükmederek hareket etmiş oluyor. Ta ki kalb bir kumandan gibi, letaif askerleriyle kahramanane maksada yürüsün.
Ayrıca Reşha mesleği de kendi içinde üç’e ayrılıyor. Şahıs itibariyle incelediğimizde şöyle bir fark ortaya çıkıyor. Yalnız kişi gün içerisinde farklı zamanlarda hem zühre hem katre hemde reşha olabiliyor.
Zühre: İçtihadlarında ve hizmet usulünde nefsine ve enaniyetine tabidir.
Katre: İçtihadlarında ve hizmet usulünde şahsi fikrini ön plana çıkardığından kendi kayıtladığı gibi anlayışını başkalara kabul ettirmekte istibdat yapar.
Reşha: İçtihadlarında ve hizmet usulünde nefsine ve aklına uymayıp cemaatin şahs-ı manevisinden ve külli aklından çıkan istişare ile hareket eder.
Risale-i Nur güneşinden istifade ederek Kur’ana imana hizmet etmek dava eden cemaatler için düşünürsek ortaya şöyle bir fark çıkıyor.
Zühre: Küllî ve umumî bir tecelli ve in’ikasıdır ki, bütün çiçeklere birden ifazasıdır.
Katre: Güneş’ten küllî bir surette istifade eder, sonra hususî bir tarzda denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir suret-i cüz’iyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına ve havanın zerrelerine ifade ve ifazasıdır.
Reşha: Güneşin emr-i İlahî ile cevv-i havayı ve denizlerin yüzlerini birer âyine ederek safi ve küllî ve gölgesiz bir in’ikası var. Sonra o Güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve havanın reşhalarına ve kar’ın şişeciklerine, herbirine birer cüz’î aksi, birer küçük timsalini veriyor. Üstad ve Talebeleri
“İşte Güneş’in herbir çiçeğe ve Kamer’e mukabil herbir katreye, herbir reşhaya mezkûr üç cihette ikişer tarîk ile teveccüh ve ifazası var:
Birinci tarîk: Bil-asâle doğrudan doğruya berzahsız, hicabsızdır. Şu yol, nübüvvetin tarîkını temsil eder. Risale-i Nur bize şuhud-u kevniyeyi şuhudu kalbi hükmünde tasdik ettiriyor. Böylece bütün kâinatta gördüğümüz delillerle imani hükümlerin vukuuna iz’an ve yakîn ile şehadet ediyoruz.
İkinci yol: Berzahlar tavassut eder. Âyine ve mazharların kabiliyetleri, Şems’in cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise, velayet mesleğini temsil eder. Şu yolda gidenlerin hükm-ü imanîleri, şuhud-u kevniyelerine müsademe ettiğinden imani hükümlere kâinattan deliller getiremediklerinden iman etse de; sırf aklî ve imanî bir tarzda iman eder ve o imani hükümlerin vukuunu bir teslimiyet ile kabul eder. Kimin nazarı oraya çıkmazsa taklide mecburdur.