Anasayfa » Yirmibeşinci Söz Birinci Zeyl

Yirmibeşinci Söz Birinci Zeyl

BİRİNCİ ZEYL

[Makam itibariyle Yirmibeşinci Söz’e ilhak edilen zeyillerden, Yedinci Şua’nın Birinci Makamının Onyedinci Mertebesidir.]

Sonra, bu dünyada hayatın gayesi (İman) ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: “Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen bu dünyada

  1. En meşhur
  2. Ve en parlak (mu’cizelik sikkesinin parlaklığı)
  3. Ve en hâkim
  4. Ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan (Hem madem sekiz mertebe aczinizi anladınız. Elbette sekiz defa, Kur’an dahi mu’cize olduğunu bilmekliğiniz gerektir. Sözler 384)

Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor, bilelim. Fakat en evvel, bu kitab bizim hâlıkımızın kitabı olduğunu isbat etmek lâzımdır.” diye taharriye başladı.

Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle en evvel manevî i’caz-ı Kur’anînin lem’aları olan Resail-in Nur’a baktı (Resail-in Nur, Kur’anın maddi i’cazını Yirmibeşinci Sözün ilk iki şulesinde izah etmiştir. Kur’anın manevi i’cazı ise hakaiki doğru ve safi olarak göstermesidir ki üçüncü şulede izah edilmiştir.)

Ve onun yüzotuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. (Kur’anın imanî olan hakikatlarını kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın pekçok ehemmiyeti var. Zahir malûm tefsirler, bu kısmı bazan mücmel bir tarzda dercediyorlar. Fakat Risale-i Nur; doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannid feylesofları susturan bir manevî tefsirdir. Şualar 516)

Ve Risalet-ün Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafa hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından isbat eder ki; onun

  • Üstadı (Eğer desen: “Sen necisin, bu meşahire karşı meydana çıkıyorsun? Sen bir sinek gibi olup da, kartalların uçmalarına karışıyorsun?” Ben de derim ki: “Kur’an gibi bir üstad-ı ezeliyem varken, dalalet-âlûd felsefenin ve evham-âlûd aklın şakirdleri olan o kartallara, hakikat ve marifet yolunda, sinek kanadı kadar da kıymet vermeğe mecbur değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstadı dahi, benim üstadımdan bin defa daha aşağıdır. Sözler – 545)
  • Ve menbaı
  • Ve mercii
  • Ve güneşi

olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resail-in Nur’un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur’aniyesi olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektub’un âhiri, Kur’anın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle isbat etmiş ki; kim görmüş ise değil tenkid ve itiraz etmek, belki isbatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş. Kur’anın vech-i i’cazını ve hak Kelâmullah olduğunu isbat etmek cihetini Risalet-ün Nur’a havale ederek yalnız bir kısa işaretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti:

 Birinci Nokta:

(Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün mu’cizatıyla ve delail-i nübüvvetiyle ve kemalât-ı ilmiyesiyle Kur’anın kelâmullah olduğunun bir hüccet-i katıasıdır.)

Nasıl ki Kur’an bütün mu’cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütün hakkâkıyla, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu’cizesidir. Öyle de Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu’cizatıyla ve delail-i nübüvvetiyle ve kemalât-ı ilmiyesiyle Kur’anın bir mu’cizesidir ve Kur’an kelâmullah olduğuna bir hüccet-i katıasıdır.

 İkinci Nokta:

(Kur’anın tesiri noktasındaki büyüklüğüdür. Ders verdiği Allah hakikatı fıtrata muvafık olduğundan tesirini her alanda göstermiştir.)

Kur’an, bu dünyada öyle nuranî ve saadetli ve hakikatlı bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, (Hayat-ı içtimaiyede yaptığı inkılab; selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı Semavat ve Arz’ın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’an ile, kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesailini elde etmek idi. Sözler 481)

  1. İnsanların hem nefislerinde, (Nefsin ye’s, ucb, gurur ve su’-i zan hastalıklarını tezkiye ediyor.)
  2. Hem kalblerinde, (İnsandaki binlerle hissiyatı Allah’ın rızasını tahsile sevk ederekkalblerini tasfiye ediyor. Hırs, inad ve muhabbetin Allah için olması gibi)
  3. Hem ruhlarında, (Marifet, muhabbet ve muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyeyi göstererek ruhlara inkişaf ve terakki )
  4. Hem akıllarında, (İstikamet ve nur veriyor.)
  5. Hem hayat-ı şahsiyelerinde, (Şahsi hayata hayat ve saadet veriyor.)
  6. Hem hayat-ı içtimaiyelerinde, (İçtimayi hayata hayat ve saadet veriyor.)
  7. Hem hayat-ı siyasiyelerinde (Siyasi hayata hayat ve saadet veriyor.)

Öyle bir inkılab yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki; ondört asır müddetinde, her dakikada, altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemal-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor. Ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hârikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.

 Üçüncü Nokta:

(Kur’anın belâgatı noktasındaki büyüklüğünün şebabetini kaybetmeden 1400 seneden beri devam etmesidir.)

 Kur’an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat göstermiş ki, (Arzın nısfını ve nev’-i beşerin humsunu istila ederek haşmet-i saltanatı kemal-i ihtiramla ondört asır bilâ-fasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı. Şualar – 136)

1- Kâ’be’nin duvarında altun ile yazılan en meşhur ediblerin “Muallakat-ı Seb’a” namıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâ’be’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.” (Cibillî tarafdarlık zaîf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz iken Lebidin kızı babasına kız evlat olduğu için daha ziyade bağlı olduğu halde Kur’anın büyüklüğünü takdir etmesi Kur’anın belâgat noktasındaki birinci delildir. Bu asrımızda da insanların kalblerine akıllarına astıkları ne kadar felsefi süfli anlayışlar varsa Kur’anın belâgatı onların hepsini kendine muhatab olanların akıllarından kalblerinden çıkarması Kur’anın büyüklüğünü göstermektedir.)

2- Hem bedevi bir edib: فَاصْدَعْبِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: “Sen müslüman mı oldun?” O demiş: “Hâyır, ben bu âyetin belâgatına secde ettim.” (Bedevinin duyduğu ayetteki hayaline canlanan mananın belâgatına secde etmesinden şöyle bir mana anlaşılıyor. Ayın harfinin okunurken boğazın çatlatıldığını ve te harfinin hemze ile birbirine çarptırılarak okunduğunu gören bedevi Kur’anın lafız itibari ile belâgatına secde etmiş. Hem Allah namına yapılan tebliğde öyle bir hususiyet vardır ki en sert kalblere dahi girebildiğini gördüğünden secde etmiş. Hem öyle bir uslubla tebliğ ediliyor ki tebliğ edilen kişi çatlak bir şeyin eski haline dönemediği gibi tebliğ edilen insanlarda hakkı hakikatı bulduktan sonra bir daha eski hallerine dönmediğini görmesinden dolayı secde etmiş. Hem hakikat öyle tebliğ ediliyor ki o hakikatı gören Ehl-i dalaleti çatlatıp öfkelerinden tükürüklerini yutturuyor olmasına secde etmiştir.)

(Secde etmek; yani inkıyad edip, itaat etmek, hayret ve muhabbet ve mahviyetini ilân etmektir.)

3- Hem ilm-i belâgatın dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imamlar ve mütefennin edibler icma’ ve ittifakla karar vermişler ki: “Kur’anın belâgatı, tâkat-ı beşerin fevkindedir, yetişilmez.” (Belâgat ehli “Kur’anın belâgatı bal gibidir, zevk edilir ama anlatmak çok zordur” demişler. Üstadımız belâgatın en ince manalarını Risale-i Nurda ders vermiştir. Misal olarak “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise, o diriltecek.” Sözler 383 ayetinden askerlik temsilini, “Ey insanlar ibadet ediniz.” ayetinden Üçüncü Sözdeki askerlik temsilini çıkarmıştır.)

4- Hem o zamandan beri mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediblerin ve beliglerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: “Ya birtek surenin mislini getiriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz.” diye ilân ettiği halde; o asrın muannid beliğleri birtek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri isbat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.

(Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan diyor: “Ey ins ve cin! Eğer Kur’an, Kelâm-ı İlahî olduğunda şübheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız, haydi işte meydan, geliniz!

    • Siz dahi ona Muhammed-ül Emin dediğiniz zât gibi, okumak yazmak bilmez, kıraat ve kitabet görmemiş bir ümmiden bu Kur’an gibi bir kitab getiriniz, yaptırınız.
    • Bunu yapamazsanız, haydi ümmi olmasın, en meşhur bir edib, bir âlim olsun.
    • Bunu da yapamazsanız, haydi birtek olmasın, bütün büleganız, hutebanız, belki bütün geçmiş beliglerin güzel eserlerini ve bütün gelecek ediblerin yardımlarını ve ilahlarınızın himmetlerini beraber alınız. Bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ana bir nazire yapınız.
    • Bunu da yapamazsanız, haydi kabil-i taklid olmayan hakaik-i Kur’aniyeden ve manevî çok mu’cizatından kat-ı nazar, yalnız nazmındaki belâgatına nazire olarak bir eser yapınız.”
    • فَاْتُوابِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ ilzamıyla der: “Haydi sizden mananın doğruluğunu istemiyorum. Müftereyat ve yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun.
    • Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi bütün Kur’an kadar olmasın, yalnız بِعَشْرِ سُوَرٍ on suresine nazire getiriniz.
    • Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, birtek suresine nazire getiriniz.
    • Bu da çoktur. Haydi, kısa bir suresine bir nazire ibraz ediniz. Hattâ, madem bunu da yapmazsanız ve yapamazsınız. Sözler – 384)

5- Hem Kur’anın dostları, Kur’ana benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur’ana mukabele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telahuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitablar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en adî adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur’an, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil.” Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe-i belâgatı umumun fevkindedir.

(Kur’anın mertebe-i belâgatı umumun fevkinde olduğunun dört delili

Evvelâ, dindar insanların tasdiki Kur’anın Kelâmullah olduğuna delildir. Dindar bir adam, Allah’ın taklidini yapıp, onun yerinde konuşmaz.

Ve sâniyen, hiç bir beşerin, Allah’ın sıfatlarını, mahiyetini ve mertebesini taklid edememesi Kur’anın Kelâmullah olduğuna delildir.

Sâlisen: Risaletin bütün delilleri Kur’anın Allah kelamı olduğunu tasdik ediyor. Risaletin birinci delili olan Kur’an âsârıyla, tesiratıyla ve netaiciyle Risalet-i Ahmediyeyi tasdik ederek Kur’anın Allah kelamı olduğunu gösteriyor. Risaletin ikinci delili olan Zat-ı Ahmediyenin ahvalinden, akvalinden, harekâtından neş’et eden İslamiyet Kur’anın Allah kelamı olduğunu gösteriyor.

Râbian: Ümmet-i Muhammediye (A.S.M.) ordusunun mukaddes kumandanı olan Kur’anın bütün mu’cizeleri, Kur’anın Kelâmullah olduğuna delildir.)

Hattâ bir adam سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetini okudu. Dedi ki: “Bu âyetin hârika telakki edilen belâgatını göremiyorum.” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da kendini Kur’andan evvel orada tahayyül ederken gördü ki:

Mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, camid ve şuursuz ve vazifesiz olarak hâlî, hadsiz, hududsuz bir fezada; kararsız, fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur’anın lisanından bu âyeti dinlerken gördü: Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinat bir câmi-i kebir hükmünde, başta semavat ve arz olarak umum mahlukatı hayatdarane zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u huruşla mes’udane ve memnunane bir vaziyette bulunduruyor, diye müşahede etti ve bu âyetin derece-i belâgatını zevkederek sair âyetleri buna kıyasla Kur’anın zemzeme-i belâgatı arzın nısfını ve nev’-i beşerin humsunu istilâ ederek haşmet-i saltanatı kemal-i ihtiramla ondört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

(Bu verilen misal, yukarıdaki beş kısımda izah edilen Kur’anın belâgat noktasındaki mu’cizeliğinin bu günde devam ettiğini gösteriyor.

  1. Kâ’be’nin duvarında altun ile yazılan en meşhur ediblerin “Muallakat-ı Seb’a” namıyla şöhretşiar kasideleri mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, camid ve şuursuz ve vazifesiz olarak hâlî, hadsiz, hududsuz bir fezada; kararsız, fâni bir dünyada bulunurken bu kâinatı bir câmi-i kebir hükmünde, başta semavat ve arz olarak umum mahlukatı hayatdarane zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u huruşla mes’udane ve memnunane bir vaziyette bulunduğunu geçmişte gösteremediği gibi bugün de gösteremediğinden o kasidelerin âyâta karşı kıymeti yoktur.
  2. Hem bedevi bir edibin nazarında mevcudat-ıâlem perişan, karanlık, camid ve şuursuz ve vazifesiz olarak hâlî, hadsiz, hududsuz bir fezada; kararsız, fâni bir dünyada bulunurken birden Kur’anın lisanından bu kâinatın bir câmi-i kebir hükmünde, başta semavat ve arz olarak umum mahlukatı hayatdarane zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u huruşla mes’udane ve memnunane bir vaziyette bulunduğunu işittiği vakit secdeye bugünde kapanır.
  3. Hem ilm-i belâgatın dâhilerinin nazarında mevcudat-ıâlem perişan, karanlık, camid ve şuursuz ve vazifesiz olarak hâlî, hadsiz, hududsuz bir fezada; kararsız, fâni bir dünyada bulunurken bu kâinatı bir câmi-i kebir hükmünde, başta semavat ve arz olarak umum mahlukatı hayatdarane zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u huruşla mes’udane ve memnunane bir vaziyette olduğunu Kur’anın gösterdiği gibi bugün de gösteremediklerinden icma’ ve ittifakla karar vermişler ki: “Kur’anın belâgatı, tâkat-ı beşerin fevkindedir, yetişilmez.”
  4. Hem o zamandan beri mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediblerin ve beliglerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: mevcudat-ıâlem perişan, karanlık, camid ve şuursuz ve vazifesiz olarak hâlî, hadsiz, hududsuz bir fezada; kararsız, fâni bir dünyada bulunurken bu kâinatı bir câmi-i kebir hükmünde, başta semavat ve arz olarak umum mahlukatı hayatdarane zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u huruşla mes’udane ve memnunane bir vaziyette olduğunu Kur’anın gösterdiği gibi siz de gösteriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz.” diye ilân ettiği halde; o asrın muannid beliğleri birtek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri isbat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
  5. Hem Kur’anın dostları, Kur’ana benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur’ana mukabele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telahuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitablar ortada geziyor. Hiçbirisi mevcudat-ıâlem perişan, karanlık, camid ve şuursuz ve vazifesiz olarak hâlî, hadsiz, hududsuz bir fezada; kararsız, fâni bir dünyada bulunurken bu kâinatı bir câmi-i kebir hükmünde, başta semavat ve arz olarak umum mahlukatı hayatdarane zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u huruşla mes’udane ve memnunane bir vaziyette olduğunu Kur’anın gösterdiği gibi gösteremediğinden, hattâ en adî adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur’an, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil.” Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe-i belâgatı umumun fevkindedir.)

 Dördüncü Nokta:

(Kur’anın halâveti ve şebabeti noktasındaki büyüklüğüdür.)

  • Kur’an, öyle hakikatlı bir halâvet göstermiş ki, en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur’anı tilavet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilaveti halâvetini ziyadeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş.

(Kur’an, kulûbe kut ve gıda ve ukûle kuvvet ve gınadır ve ruha mâ ve ziya ve nüfusa deva ve şifa olduğundan usandırmaz. Sözler – 378)

Evet kalbi sekamsız, aklı müstakim, vicdanı marazsız, zevki selim her adam Kur’anın beyanında güzel bir selaset, rânâ bir tenasüb, hoş bir ahenk, yekta bir fesahat görür. Sözler -414

Kâmilîn insanların zevk-i maâlîsini hoşnud eden bir halet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez, Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvanî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez. Sözler – 736)

  • Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebabet ve garabet göstermiş ki, ondört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Her asır, kendine hitab ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye ondan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, o üslûbundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.

(Kur’anın şebabetidir. Her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhafaza ediyor. Evet Kur’an, bir hutbe-i ezeliye olarak umum asırlardaki umum tabakat-ı beşeriyeye birden hitab ettiği için öyle daimî bir şebabeti bulunmak lâzımdır. Sözler – 407)

(Kur’an, hakaik [Bütün Sözlerdeki âyetlerin hakikatları] düstur [12. Sözdeki düsturlar], ahkâm [Zekat, Riba, tesettür, taaddüdü zevcat, kadına sülüs ve suretperestlik..]  ve edebiyat noktasında şebabetini koruyor.)

 Beşincisi:

(Kur’anın mazide bütün Peygamberlerin ittifaklı hakikatlarını ve istikbalde bütün evliya ve asfiyanın mesleklerini, meşreblerini içine alması noktasındaki büyüklüğüdür.)

Kur’anın bir cenahı mazide, bir cenahı müstakbelde, kökü (Kur’an iki cenahta uzanıp giden ağaca teşbih edilmiş. Temsildeki hayatdar ağacın iki ucu enbiya ve evliyaya işarettir.) ve bir kanadı (Kur’an evc-i kemale uçuran kuşa teşbih edilmiş. Temsildeki kuşun iki kanadı, enbiya ve evliyaya işarettir.) eski Peygamberlerin ittifaklı hakikatları olduğu ve bu onları tasdik ve teyid ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı haliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de: Evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri ve hayatdar tekemmülleriyle, şecere-i mübarekelerinin hayatdar, feyizdar ve hakikat-medar olduğuna delalet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velayetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyetin bütün hakikatlı ilimleri, Kur’anın ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyette misilsiz bir hârika olduğuna şehadet eder.

 Altıncısı:

(Kur’anın altı cihetinin nurani olması noktasındaki büyüklüğüdür.)

Kur’anın altı ciheti nuranidir, sıdk ve hakkaniyetini gösterir. Evet

  • Altında hüccet ve bürhan direkleri,
  • Üstünde sikke-i i’caz lem’aları, (Ve nâzil olan Kur’an dahi, üstündeki i’caz ile gösterir ki, Arş’tan geliyor. Ve münzel-i aleyh olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidayet-i vahiydeki telaşı ve nüzul-i vahiy vaktindeki vaziyet-i bîhuşu ve herkesten ziyade Kur’ana karşı ihlas ve hürmeti gösteriyor ki: Vahiy olup ezelden geliyor, ona misafir oluyor.)
  • Önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri, (Kur’an bil’ayân ve şübhesiz, saadet-i dâreyne îsal eder, beşeri ona sevkeder. Kimin şübhesi varsa, bir defa Kur’anı okusun ve dinlesin ne diyor?)
  • Arkasında nokta-i istinadı vahy-i semavî hakikatları, (Kur’an-ı Hakîm, vahye istinad ediyor ve vahiydir. Çünki Kur’anı nâzil eden Zât-ı Zülcelal, mu’cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) ile, Kur’an vahiy olduğunu gösterir, isbat eder.)
  • Sağında hadsiz ukûl-ü müstakimenin delillerle tasdikleri, (Kur’an vahiy olmakla beraber, delail-i akliye ile teyid ve tahkim edilmiş. Evet kâmil ukalânın ittifakı buna şahiddir. Başta ülema-i ilm-i Kelâmın allâmeleri ve İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi felsefenin dâhîleri müttefikan esasat-ı Kur’aniyeyi usûlleriyle, delilleriyle isbat etmişler.)
  • Solunda selim kalblerin ve temiz vicdanların ciddî itminanları ve samimî incizabları ve teslimleri; (Kur’an, fıtrat-ı selime cihetiyle musaddaktır. Eğer bir ârıza ve bir maraz olmazsa; herbir fıtrat-ı selime onu tasdik eder. Çünki itminan-ı vicdan ve istirahat-ı kalb, onun envârıyla olur. Mektubat – 189)

(Bu altı ciheti bütün eserler için tatbik edebiliriz. Şöyle ki;

  • Altında hüccet ve bürhan direkleri, (Risale-i Nur, Kur’anın ve Kur’andan çıkan bürhanî bir tefsir olduğundan, Kur’anın nükteli, hikmetli, lüzumlu usandırmayan tekraratı gibi onun da lüzumlu, hikmetli, belki zarurî ve maslahatlı tekraratı vardır. Şualar – 81)
  • Üstünde sikke-i i’caz lem’aları, (Sikke-i Tasdik-i Gaybide üstündeki sikke-i i’caz lem’aları gösterilmiştir.)
  • Önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri, (İman küfür muvazeneleri bütünüyle saadet-i dâreyni gösteriyor.)
  • Arkasında nokta-i istinadı vahy-i semavî hakikatları, (Vahyin vazifesini gören şümulü ilham olmasıyla vahy-i semavî hakikatlarını arkasında nokta-i istinad olmuştur.)
  • Sağında hadsiz ukûl-ü müstakimenin delillerle tasdikleri, (
  • Solunda selim kalblerin ve temiz vicdanların ciddî itminanları ve samimî incizabları ve teslimleri; (Nokta-i istinad ve istimdad temin etmesiyle kalb ve vicdanları mutmain etmesidir.)

Risale-i Nur’un fevkalâde, hârika, metin ve hücum edilmez bir kal’a-i semaviye-i arziye olduğunu isbat eder.)

Kur’anın fevkalâde, hârika, metin ve hücum edilmez bir kal’a-i semaviye-i arziye olduğunu isbat ettikleri gibi,

Altı makamdan dahi onun ayn-ı hak ve sadık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına, hem yanlış olmadığına imza eden,

Birinci Makam:

Mütekellimin düstur-u faaliyetidir.

Başta bu kâinatta daima

  • Güzelliği izhar, (Bu âdeti Kelam-ı İlahi için düşündüğümüzde Kelamının güzelliğini izhar etmesi)
  • İyiliği ve doğruluğu himaye ve (Kelamına kulak veren ve ittiba edenleri himaye etmesi)
  • Sahtekârları ve müfterileri imha ve izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatın mutasarrıfı, (Kelamını taklide çalışanları imha ve müfterilerin iftira ettikleri mes’eleleri izale etmesi)

O Kur’ana âlemde en makbul, en yüksek, en hâkimane bir makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakıyet vermesiyle onu tasdik ve imza ettiği gibi,

İkinci Makam:

Muhatabın sözü olmadığının delilleri gösterilmiştir.

İslâmiyetin menbaı ve Kur’anın tercümanı olan zâtın (Aleyhissalâtü Vesselâm)

  • Herkesten ziyade ona itikad ve ihtiramı ve
  • Nüzulü zamanında uyku gibi bir vaziyet-i naimanede bulunması ve sair kelâmları ona yetişememesi ve bir derece benzememesi ve
  • Ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakikî hâdisat-ı kevniyeyi, gaybiyane Kur’an ile tereddüdsüz ve itminan ile beyan etmesi ve (İhtilaflı mes’eleleri tashih, ittifaklı mes’eleleri tasdik etmesi. İşarat-ül İ’caz 109)
  • Çok dikkatli gözlerin nazarı altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercümanın, bütün kuvvetiyle Kur’anın herbir hükmüne iman edip tasdik etmesi ve hiçbir şey onu sarsmaması;

Kur’an semavî, hakkaniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîminin mübarek kelâmı olduğunu imza ediyor.

Üçüncü Makam:

Nev’i insanın tasdikidir.

Hem nev’-i insanın humsu, belki kısm-ı a’zamı, (Kısm-ı a’zamı denilmesi insanlık âleminde müslüman olmadıkları halde Kur’anın hakikatlarına tarafdarların olmasından dolayıdır. Binde on bütün insanlık âleminde istidatlarını hayırda inkişaf ettirenler, yüzde yirmi ise İslam âleminde istidatlarını hayırda inkişaf ettiren (üçyüz milyar Müslümanlara Şualar 286) işarettir.)

  • Göz önünde ona müncezibane ve dindarane irtibatı ve hakikatperestane ve müştakane kulak vermesi ve
  • Çok emarelerin ve vakıaların ve keşfiyatın şehadetiyle, cinn ve melek ve ruhanîlerin dahi, tilaveti vaktinde pervane gibi hakperestane etrafında toplanması, (Melekler, zikir ve tesbih ve hamd ve ibadet ve marifet ve muhabbetin envârıyla tegaddi edip telezzüz ediyorlar. Çünki onlar nurdan mahluk oldukları için gıdalarına nur kâfidir. Hattâ nura yakın olan rayiha-i tayyibe dahi onların bir nevi gıdalarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar.Sözler – 353)

Kur’anın kâinatça makbuliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.

Dördüncü Makam:

Nev’-i beşerin umum tabakalarının tasdikidir.

Hem nev’-i beşerin umum tabakaları,

  • En gabi ve âmiden tut, tâ en zeki ve âlime kadar herbirisi, Kur’anın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatları fehmetmeleri ve
  • Yüzlerle fen ve ulûm-u İslâmiyenin ve bilhâssa şeriat-ı kübranın büyük müçtehidleri ve usûl-üd din ve ilm-i Kelâm’ın dâhî muhakkikleri gibi, her taife kendi ilimlerine ait bütün hacatını ve cevablarını Kur’andan istihraç etmeleri,

Kur’an menba-ı hak ve maden-i hakikat olduğuna bir imzadır. (Kur’an, bu kâinat Hâlık-ı Zülcelalinin kelâmı olarak rububiyetinin mertebe-i a’zamından çıkarak, umum mertebeler üstüne gelerek, o mertebelere çıkanları irşad ederek, yetmişbin perdelerden geçerek, o perdelere bakıp tenvir ederek, fehm ve zekâca muhtelif binler tabaka muhatablara feyzini dağıtıp ve nurunu neşrederek kabiliyetçe ayrı ayrı asırlar, karnlar üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzuliyetle manalarını ortaya saçmış olduğu halde kemal-i şebabetinden, gençliğinden zerre kadar zayi’ etmeyerek gayet taravette, nihayet letafette kalarak gayet sühuletli bir tarzda, sehl-i mümteni’ bir surette, her âmiye anlayışlı ders verdiği gibi; aynı derste, aynı sözlerle fehimleri muhtelif ve dereceleri mütebayin pek çok tabakalara dahi ders verip ikna’ eden, işba’ eden bir kitab-ı mu’ciznümanın hangi tarafına dikkat edilse, elbette bir lem’a-i i’caz görülebilir.

Elhasıl: Nasıl “Elhamdülillah” gibi bir lafz-ı Kur’anî okunduğu zaman dağın kulağı olan mağarasını doldurduğu gibi; aynı lafz, sineğin küçücük kulakçığına da tamamen yerleşir.

Aynen öyle de: Kur’anın manaları, dağ gibi akılları işba’ ettiği gibi, sinek gibi küçücük basit akılları dahi aynı sözlerle talim eder, tatmin eder.

Zira Kur’an, bütün ins ü cinnin bütün tabakalarını imana davet eder.

Hem umumuna imanın ulûmunu talim eder, isbat eder. Öyle ise, avamın en ümmisi havassın en ehassına omuz omuza, diz dize verip beraber ders-i Kur’anîyi dinleyip istifade edecekler.

Demek Kur’an-ı Kerim, öyle bir maide-i Semaviyedir ki; binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukûl ve kulûb ve ervah, o sofradan gıdalarını buluyorlar, müştehiyatını alıyorlar. Arzuları yerine gelir. Hattâ pekçok kapıları kapalı kalıp, istikbalde geleceklere bırakılmıştır. Şu makama misal istersen, bütün Kur’an baştan nihayete kadar bu makamın misalleridir. Evet bütün müçtehidîn ve sıddıkîn ve hükema-i İslâmiye ve muhakkikîn ve ülema-i usûl-ül fıkıh ve mütekellimîn ve evliya-i ârifîn ve aktab-ı âşıkîn ve müdakkikîn-i ülema ve avam-ı müslimîn gibi Kur’anın tilmizleri ve dersini dinleyenleri, müttefikan diyorlar ki: “Dersimizi güzelce anlıyoruz.” Elhasıl, sair makamlar gibi ifham ve talim makamında dahi Kur’anın lemaat-ı i’cazı parlıyor. Sözler – 390)

(Ayrıca Yirmibeşinci Söz Birinci Şule ikinci Şua ikinci ve üçüncü Lem’a da Kur’anın Nev’-i beşerin umum tabakalarına hitab ettiği izah edilmiştir. Şöyle ki:

İkinci Lem’a: Manasındaki câmiiyet-i hârikadır. Evet, Kur’an bütün müçtehidlerin me’hazlerini, bütün âriflerin mezâklarını, bütün vâsılların meşreblerini, bütün kâmillerin mesleklerini, bütün muhakkiklerin mezheblerini; manasının hazinesinden ihsan etmekle beraber; daima onlara rehber ve terakkiyatlarında her vakit onlara mürşid olup, o tükenmez hazinesinden onların yollarına neşr-i envâr ettiği bütün onlarca musaddaktır ve müttefek-un aleyhtir.

Üçüncü Lem’a: İlmindeki câmiiyet-i hârikadır. Evet Kur’an, şeriatın müteaddid ve çok ilimlerini, hakikatın mütenevvi ve kesretli ilimlerini, tarîkatın muhtelif ve hadsiz ilimlerini, kendi ilminin denizinden akıttığı gibi; daire-i mümkinatın hakikî hikmetini ve daire-i vücubun ulûm-u hakikiyesini ve daire-i âhiretin maarif-i gamızasını, o denizinden muntazaman ve kesretle akıtıyor. Şu lem’aya misal getirilse, bir cild yazmak lâzım gelir. Öyle ise, yalnız nümune olarak şu yirmibeş aded Sözleri gösteriyoruz. Evet, bütün yirmibeş aded Sözler’in doğru hakikatleri, Kur’anın bahr-i ilminden ancak yirmibeş katredir. O Sözler’de kusur varsa, benim fehm-i kasırıma aittir. Sözler  395 – 396)

(Kur’an ise, her nev’e, her taifeye muvafık gelecek bir ders vermek elzemdir. Halbuki ders birdir, ayrı ayrı değil. Öyle ise, aynı derste tabakat bulunmak lâzımdır. Derecata göre herbiri, Kur’anın perdelerinden bir perdeden hisse-i dersini alır. Sözler – 412)

Beşinci Makam:

Edebiyatça en ileri bulunan Arab ediblerinin Kur’ana nazire yapamaması Kur’anın mu’cizeliğine bir tasdikdir.

Hem edebiyatça en ileri bulunan Arab edibleri,

  • -İslâmiyete girmeyenler- şimdiye kadar muarazaya pekçok muhtaç oldukları halde Kur’anın i’cazından yedi büyük vechi varken, yalnız birtek vechi olan belâgatının, (tek bir surenin) mislini getirmekten istinkâfları ve
  • Şimdiye kadar gelen ve muaraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhur beliglerin ve dâhî âlimlerin onun hiçbir vech-i i’cazına karşı çıkamamaları ve âcizane sükût etmeleri;

Kur’an mu’cize ve tâkat-ı beşerin fevkinde olduğuna bir imzadır. (Kur’anın naziresinin yapılamamasının sebebi: Velev aynı kelam dahi söylense nazire getirilmiş olmaz. Çünkü kelam kuvvetini Mütekellim, muhatab, makam ve maksaddan alır. Hiç bir mütekellim Cenab-ı Hakka misil olamaz.)

Evet bir kelâm “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâgatı tezahür etmesi noktasından, Kur’anın misli olamaz ve ona yetişilemez. Çünki Kur’an,

Mütekellim: Bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkının hitabı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek bir emare bulunmayan bir mükâlemesi ve

Muhatab: Bütün insanların belki bütün mahlukatın namına meb’us ve nev’-i beşerin en meşhur ve namdar muhatabı bulunan ve o muhatabın kuvvet ve vüs’at-i imanı, koca İslâmiyeti tereşşuh edip sahibini Kab-ı Kavseyn makamına çıkararak muhatab-ı Samedaniyeye mazhariyetle nüzul eden ve

Maksad ve Makam: Saadet-i dâreyne dair ve hilkat-ı kâinatın neticelerine ve ondaki Rabbanî maksadlara ait mesaili ve o muhatabın bütün hakaik-i İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan imanını beyan ve izah eden ve koca kâinatın bir harita, bir saat, bir hane gibi her tarafını gösterip çevirip, onları yapan san’atkârı tavrıyla ifade ve talim eden Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i’cazına yetişilmez.

Altıncı Makam:

Yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ülemanın, Kur’anın hadsiz meziyetlerini ve nüktelerini kat’î bürhanlarla isbat etmesi ve Kur’anın hadsiz hakikatlarını, ve nurunu izhar etmesi Kur’anın mu’cizeliğine bir tasdikdir.

Hem, Kur’anı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ülemanın, senedleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur’andaki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âlî manaları ve umûr-u gaybiyenin her nev’inden kesretli gaybî ihbarları izhar ve isbat etmeleri ve

  • Bilhassa Risale-i Nur’un yüzotuz kitabının herbiri Kur’anın bir meziyetini, bir nüktesini kat’î bürhanlarla isbat etmesi ve
  • Bilhâssa Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi; (Bu Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesindeki ekser âyetlerin herbiri, ya mülhidler tarafından medar-ı tenkid olmuş veya ehl-i fen tarafından itiraza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şübhelerine maruz olmuş âyetlerdir. İşte bu “Yirmibeşinci Söz” öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlarını ve nüktelerini beyan etmiş ki, ehl-i ilhad ve fennin kusur zannettikleri noktalar i’cazın lemaatı ve belâgat-ı Kur’aniyenin kemalâtının menşe’leri olduğu, ilmî kaideleriyle isbat edilmiş. Sözler 365)
  • Şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hârikalarından çok şeyleri Kur’andan istihrac eden Yirminci Söz’ün İkinci Makamı ve
  • Risale-i Nur’a ve elektriğe işaret eden âyetlerin işaratını bildiren İşarat-ı Kur’aniye namındaki Birinci Şua ve
  • Huruf-u Kur’aniye ne kadar muntazam, esrarlı ve manalı olduğunu gösteren Rumuzat-ı Semaniye namındaki sekiz küçük risaleler ve
  • Sure-i Feth’in âhirki âyeti beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mu’cizeliğini isbat eden küçük bir risale gibi Risale-i Nur’un herbir cüz’ü, Kur’anın bir hakikatını, bir nurunu izhar etmesi; Kur’anın misli olmadığına ve mu’cize ve hârika olduğuna ve bu âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâm-ül Guyub’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.

İşte altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen, Kur’anın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki; haşmetli hâkimiyet-i nuraniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemal-i ihtiramla devam etmesi, hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur’anın herbir harfi, hiç olmazsa on sevabı ve on hasenesi olması ve on meyve-i bâki vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve surelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi ve mübarek vakitlerde her harfin nuru ve sevabı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış, (Kur’an-ı Kerim’in herbir harfinin sevabının farklı olması hizmet ettiği mananın kıymeti nisbetindedir. Meselâ: “Fatiha’nın Kur’an kadar sevabı vardır.” “Sure-i İhlas sülüs-ü Kur’an”, “Sure-i İza Zülziletil-ardu, rubu'” “Sure-i Kul ya eyyühel-kâfirûn rubu'”, “Sure-i Yâsin on defa Kur’an kadar” olduğuna rivayet vardır. Sözler – 346)

diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi: İşte böyle her cihetle mu’cizatlı bu Kur’an; surelerinin icmaıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrar u envârının tevafukuyla ve semerat ve âsârının tetabukuyla birtek Vâcib-ül Vücud’un vücuduna ve vahdetine ve sıfât ve esmasına deliller ile isbat suretinde öyle şehadet etmiş ki, bütün ehl-i imanın hadsiz şehadetleri, onun şehadetinden tereşşuh etmişler.

İşte bu yolcunun Kur’andan aldığı ders-i tevhid ve imana kısa bir işaret olarak Birinci Makam’ın onyedinci mertebesinde böyle:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ اَلْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ الْقُرْآنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ ِلاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَ اْلاِنْسِ وَ الْجَانِّ اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ آيَاتِهِ فِى كُلِّ دَقِيقَةٍ بِكَمَالِ اْلاِحْتِرَامِ بِاَلْسِنَةِ مِآتِ مِلْيُونٍ مِنْ نَوْعِ اْلاِنْسَانِ الدَّائِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلَى اَقْطَارِ اْلاَرْضِ وَ اْلاَكْوَانِ وَ عَلَى وُجُوهِ اْلاَعْصَارِ وَ الزَّمَانِ وَ الْجَارِى حَاكِمِيَّتُهُ الْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلَى نِصْفِ اْلاَرْضِ وَ خُمُسِ الْبَشَرِ فِى اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ اْلاِحْتِشَامِ .. وَ كَذَا شَهِدَ وَ بَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ وَ بِاِتِّفَاقِ آيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ اْلاِلهِيَّةِ وَ بِتَوَافُقِ اَسْرَارِهِ وَ اَنْوَارِهِ وَ بِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَ ثَمَرَاتِهِ وَ آثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَ الْعَيَانِ

denilmiştir.

* * *

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*