Anasayfa » Yirmialtıncı Mektub Dördüncü Mebhas Birinci Mes’ele

Yirmialtıncı Mektub Dördüncü Mebhas Birinci Mes’ele

 

Dördüncü Mebhas

Kur’an Ayetlerine Allah canibinden bakarak Rabb-ül Âlemîn’in ifade vüs’atli manayı anlamak ile beşer canibinden bakmak arasındaki fark anlatılmış.

[Tenbih: Yirmialtıncı Mektub’un dört mebhası, birbiri ile münasebetdar olmadığı gibi, bu Dördüncü Mebhas’ın on mesaili dahi birbiriyle münasebetdar değildir. Onun için, münasebeti aramamalı. Nasıl gelmiş, öyle yazılmış. Mühim bir talebesine (İbrahim Hulusi ) gönderdiği mektubun bir parçasıdır. O talebenin beş-altı suallerine verilen cevablardır.]

(Bu On mes’elede Kur’anın ders verdiği hakaikı tafsilatıyla anlamanın yolları gösterilmiştir. Şöyle ki

Birincisi: Hakaikı anlamakta tafsilli bakmanın kıymeti anlatılmıştır.

İkinci Mes’ele: Hakaikı bilmekle hakaikın varlığını bilmenin farkları anlatılmıştır.

Üçüncü Mes’ele: Hakaikı anlamakla mükerrem olunduğundan mükerrem olmakta çok mertebeler vardır.

Dördüncü Mes’ele: Hakaikın her vakit tecdidine ihtiyaç vardır.

Dördüncü Mes’elenin Zeylinde: Gaflete düşmeyip imanımızı her vakit tecdid edip huzur-u tam kazanmanın yolu dört yolu gösterilmiştir.

Beşinci Mes’ele: Hakaikı anlamak her vakit hadise müracaat etmekle mümkündür.

Altıncısı: Hakaika zıddından bakmakla tam itminan elde edilir.

Yedincisi: Hakaikın doğruluğunu kabulde inayetlere her vakit ihtiyaç vardır.

Sekizincisi: Hakaikın farklı zamanlarda farklı insanlara ayrı ayrı surette dersleri olduğundan lafızlar değiştirilerek mana bozulmaz.

Dokuzuncusu: Hakaikı anlamada yukarıda usulleri takib etmeyipte velayet sahibi olan insanlara bakmakta istikamet gösterilmiş. Şöyleki elinde görünen hakaikı kabul ile beraber hakaika uymayan noktalar red edilir.

Onuncusu: Hakaikı hüve hüvesine takib eden Üstadımız gibi Zâtlara bakmakta istikamet gösteriliyor. Üstadımıza yakın olan Abilerin yakınlık dereceleri talebe, kardeş ve dost sınıfları içerisinde izah edilmiştir.)

  Birincisi 

(Birinci Mes’elenin evvela kısmı Barla Lahikası sayfa 315’te yazılıdır. Risalelerin neşrindeki manilerin def’ine dairdir. Saniyen kısmının ahiri ise Hulusi abinin kendi nefsine tercihen kendine gelen risaleleri Abdülmecit abiye göndermesine dairdir.

Yirmialtıncı Mektub’un Dördüncü Mebhası’nın Birinci Mes’elesinin evveli ve âhiri

  بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

  اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَعَلَى وَالِدَيْكُمْ وَعَلَى اِخْوَانِكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık ve sadık, muhlis ve hâlis kardeşim İbrahim Hulusi Bey!

Evvela: Mektubunda beyan ediyorsun ki, Eğirdir gibi orada muvaffak olmuyorsun. Ondan telaş etme. Orada öyle esbab var ki, bütün bütün tevakkuf ve ta’til neticesini verebilirdi. Cenab-ı Hakk’a şükür yine tevakkuf değil, muvaffakıyet var. O manevî esbabdan biri şudur ki: Cinnî şeytandan ders alan insan şeytanları, dünyevî meşgaleleri ile seni bir çember içine alıp, Nurlara hizmetini tahdid etmek için, sezdirmeyerek perde altında çalışmışlar.

Hem o havalide sâbıkan, müdhiş ameliyat ve icraat olduğundan, o muhitte bir ürkeklik hasıl olup, senin kalbindeki gayet kuvvetli bir metanet olmasaydı, o Nurlar orada hiç ışıklandırmayacaktı. Fakat orada az hizmet de çoktur, kıymetdardır. Barla Lahikası 315)

Sâniyen: (Kısmının evveli müfessirlerin Rabb-ül Âlemîn’in tabir ve tefsirinde “Onsekiz bin âlem” demelerinin hikmetini üç-dörd sebeble açıklıyor. Ve ahiri ise Rabb-üs Semavati ve-l Arz’ın hikmetini anlatıyor. Hikmeti ise icmalden tafsile geçmektir.)

Mektubunda diyorsun: رَبِّ الْعَالَمِينَ tabir ve tefsirinde “Onsekiz bin âlem” demişler. O adedin hikmetini soruyorsun.

Kardeşim, ben şimdi o adedin hikmetini bilmiyorum; fakat bu kadar derim ki: Kur’an-ı Hakîm’in cümleleri, birer manaya münhasır değil, belki nev’-i beşerin umum tabakatına hitab olduğu için, her tabakaya karşı birer manayı tazammun eden bir küllî hükmündedir.

(İşarat-ül İ’caz’da Kur’anın bir cilde benzediği yani ceset büyüdükçe nasıl ki cild ona münasip bir şekil alır. Aynen öylede insanlık maddi ve manevi tekemmül ettikçe Kur’an onların her türlü ihtiyaçlarını yerine getirecek bir vaziyet alır. Herbir müfessir, Kur’an-ı Hakîm’in her tabakaya karşı birer manayı tazammun eden küllî kaidelerinden bir cüz’ünü zikreder.)

Beyan olunan manalar, o küllî kaidenin cüz’iyatları hükmündedirler. Herbir müfessir, herbir ârif, o küllîden bir cüz’ü zikrediyor.

(Herbir müfessirin o küllî kaidelerden bir cüz’ünü zikretmelerinde dörd sebeb vardır.)

  • Ya keşfine, (kendi keşfettiğimanaları zikretmişler)
  • Ya deliline (delil getirebildikleri manaları zikretmişler)
  • Veyahut meşrebine istinad edip,

(Madem Kur’an bir hutbe-i ezeliyedir, nev’-i beşerin umum tabakatıyla ve ehl-i ibadetin bütün taifeleriyle konuşur; elbette onlara göre müteaddid manaları ve küllî manasının çok mertebeleri bulunacak.

  • Bazı müfessirler, yalnız en umumî veya en sarih veya vâcib veya bir sünnet-i müekkedeyi ifade eden manayı tercih eder. Şualar 298)

bir manayı tercih ediyor. İşte bunda dahi bir taife, o adede muvafık bir mana keşfetmiş.

(Aynen öyle de Risale-i Nuru bir nevi tefsir edip ders yapan kişiler Risalelerin içindeki çok mana mertebelerinden ya en umumi veya sarih veya kendi keşfettiği veya delil getirebildiği veya meşrebine isnad ettiği manayı tercih eder.)

Meselâ: Ehl-i velayetin ehemmiyetle virdlerinde zikr ü tekrar ettikleri

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لاَ يَبْغِيَانِ cümlesinde;

  • Daire-i vücub ile daire-i imkândaki bahr-i rububiyet ve bahr-i ubudiyetten tut,

(17. Lem’anın 13. Notası medar-i iltibas beş meseledeki gibi Ya rızık hakikatında Rızkı veren Allah olduğunu unutup Rezzak-ı hakikiyi ittiham etmek derecesinde rızık endişesi ile rızık peşinde koşup ubudiyetten istinkaf eder. Yâda manevi rızık da iktiran meselesinden gaflet edip manevi istifadeyi Allah’tan değil sebepten zannederek daire-i Rububiyet ile daire-i Ubudiyetin berzahına dikkat etmez, hududu aşar, zarar eder)

  • Tâ dünya ve âhiret bahrlerine,

(Yani dünyevi nazarı ile ahirete ait mes’eleleri ihata etmek isterken beşyüz bin senelik Cennet Mes’elesini veya Cehennemin azabını aklına sığıştıramayıp berzahı deler geçer)

  • Tâ âlem-i gayb ve âlem-i şehadet bahrlerine,

(Onsekizinci mektupta denildiği gibi Kafdağı ve meşmeşiye gibi âlem-i gaybe ait hakikatları âlem-i şehadette yerlerini tayin ederken berzahı delerek hakikatı farklı bir surette ifade eder.)

(Buraya kadar ayetin mecazi manasının ifade ettiği hakikatlar üzerinde duruldu. Bu hakikatların ehemmiyetindendir ki Ehl-i Velayet bu ayeti kendilerine vird edinmişler. Bundan sonra ayetin ifade ettiği mecazi manaları değil hakiki manaları üzerinde durulmuştur.)

  • Tâ şark ve garb, şimal ve cenubdaki bahr-i muhitlerine,
  • Tâ Bahr-i Rum ve Fars bahrine,
  • Tâ Akdeniz ve Karadeniz ve Boğazına -ki mercan denilen balık ondan çıkıyor-
  • Tâ Akdeniz ve Bahr-i Ahmer’e ve Süveyş Kanalı’na,
  • Tâ tatlı ve tuzlu sular denizlerine,
  • Tâ toprak tabakası altındaki tatlı ve müteferrik su denizleriyle, üstündeki tuzlu ve muttasıl denizlerine,
  • Tâ Nil ve Dicle ve Fırat gibi, büyük ırmaklar denilen küçük tatlı denizler ile onların karıştığı tuzlu büyük denizlerine kadar, manasındaki cüz’iyatları var.

Bunlar umumen murad ve maksud olabilir ve onun hakikî ve mecazî manalarıdır.

(İlk üçü mecazî manalarıdır, sonraki yedisi hakiki manalarıdır.)

İşte onun gibi, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dahi, pek çok hakaiki câmi’dir. Ehl-i keşf ve hakikat, keşiflerine göre ayrı ayrı beyan ederler.

Ben de böyle fehmederim ki:

1- Semavatta binler âlem var.

2- Yıldızların bir kısmı herbiri birer âlem olabilir.

3- Yerde de herbir cins mahlukat, birer âlemdir.

4- Hattâ herbir insan dahi, küçük bir âlemdir.

 رَبِّ الْعَالَمِينَ tabiri ise, “Doğrudan doğruya her âlem, Cenab-ı Hakk’ın rububiyetiyle idare ve terbiye ve tedbir edilir.” demektir.

(Bu kısım Mektubat’ın 328-329’uncu sahifelerinde bulunan (Sâniyen) kısmının sonuna ektir.)

“Rabb-ül Âlemîn” tabirinden sonra “Rabb-üs Semavati ve-l Arz” zikri, icmalden tafsile geçmektir. Nasılki “Memleket-i İslâmiye hâkimi” tabirinden sonra; “Anadolu, Asya ve Afrika hâkimi” tabiri haşmet-i saltanatı mufassalan gösterir. Öyle de rububiyet-i mutlakadan sonra, haşmet-i rububiyeti mufassalan gösterir. Her ne ise, şimdilik sualine tam cevab veremiyorum. Ona bedel Kur’an i’cazına ait iki küçük nükteyi söyleyeceğim.

Sen şu iki nükteyi Ondokuzuncu Mektub’un beşinci cüz’ünün Onsekizinci İşaretinin Birinci Nüktesinin âhirine haşiye olarak ilâve ediniz.

İşte Birinci Nükte: (Mektubat’ın 183’üncü sahifesindeki Haşiye 2’dir, şu kısım ona ektir.

(Haşiye-2): Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın manevî bir sırr-ı i’cazı şudur ki:

  • Kur’an, ism-i a’zama mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın pek büyük ve pek parlak derece-i imanını ifade ediyor.
  • Hem mukaddes bir harita gibi âlem-i âhiretin ve âlem-i rububiyetin yüksek hakikatlarını beyan eden, gayet büyük ve geniş ve âlî olan hak dinin mertebe-i ulviyesini fıtrî bir tarzda ifade ediyor, ders veriyor.
  • Hem Hâlık-ı Kâinat’ın umum mevcudatın Rabbi cihetinde, hadsiz izzet ve haşmetiyle hitabını ifade ediyor.

Elbette bu suretteki ifade-i Furkan’a ve bu tarzdaki beyan-ı Kur’ana karşı,

 قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هذَا اْلقُرْآنِ لاَ يَاْتُونَ بِمِثْلِهِ 

s‎ırr‎ıyla bütün ukûl-ü be‏şeriye ittihad etse, bir tek akı‎l olsa dahi kar‏‎şısı‎na çı‎kamaz, muaraza edemez.

  اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّا  Çünki şu üç esas nokta-i nazarında, kat’iyyen kabil-i taklid değildir ve tanzir edilmez!.. Mektubat 183)

Şu üç hakikata mukabil gelecek hangi hakikat var? Kimin haddine düşmüş ki, bunları taklid etsin. Evet nasılki bu tarz-ı ifade sun’î olamaz, öyle de taklid edilmez. Evet kimin haddine düşmüş ki, hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Hâlık-ı Kâinat’ı bu surette konuştursun.

İkinci Nükte:

  • Kur’an-ı Hakîm’in umum sahifeleri âhirinde âyetler tamam oluyor, güzel bir kafiye ile nihayetleri hitam bulması,
  • Hem Lafzullah yaprağın iki sahifesinde veya karşı karşıya iki sahifesinde veya yakın sahifelerde ekseriya ya muvafakat-ı adediye veya münasebet-i adediye bulunması, bir emare-i i’cazdır.

Ve bunun sırrı şudur ki: Âyâtın en büyüğü olan “Müdayene” âyeti, sahifeleri için ve Sure-i İhlas ve Kevser satırları için, bir vâhid-i kıyasî ittihaz edildiğinden, Kur’an-ı Hakîm’in bu güzel meziyeti ve i’caz alâmeti görülmektedir. Demek bu hüner Kur’anındır. Yoksa Hâfız Osman gibi zâtların değil. Çünki bu vaziyet, âyetinden ve suresinden neş’et etmiştir.

Sâlisen: Mektubunuzdan anladım ki, sana gönderilen risaleleri kendin için istinsah ediyorsun, aslını Abdülmecid’e veriyorsun.

Aziz kardeşim, çendan Abdülmecid benim nesebî kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat ne o ve ne hiç birisi benim Hulusi’me yetişmiyor. O mektublar -ekseriyet-i mutlaka- senin namınla yazılmış ve sana gönderiliyor. Abdülmecid ikinci derecede, kendine istinsah etmek veya mütalaa etmek için onu da teşrik et, diye bir mektubda demiştim. Fakat eğer sen, o kardeşini kendi nefsine tercih edersen ve ona zahmet vermemek için zahmet çeksen ona karışmam. Senin peder ve vâlidene ve Fethi gibi arkadaşlarına ve senin eski hocalarına selâm ve dua ederim, dualarını isterim.

  اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى 

  Kardeşiniz

  Said Nursî

 Sâlisen: Her insanda bir âlemdir ve Rabb-ül Alemin’in terbiyesi altındadır. İnsanlık aleminde terbiyenin bir vechi insana nefsin verilmesi iledir. Nefs-i emmarenin mutmain olduktan sonra nefs-i mecaziye inkılab ederek silâhlarını ve cihazatını a’saba devretmesinin hikmeti ise mücahede ile terakkiyat-ı daimîye sebebiyet vermek içindir.)

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

اِذَا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ خَيْرًا اَبْصَرَهُمْ بِعُيُوبِ اَنْفُسِهِمْ

Kur’an-ı Hakîm’de Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm demiş:

وَمَا اُبَرِّئُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ

Evet nefsini beğenen ve nefsine itimad eden, bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. Öyle ise, sen bahtiyarsın. Fakat bazan olur ki, nefs-i emmare, ya levvameye veya mutmainneye inkılab eder; fakat silâhlarını ve cihazatını a’saba devreder. A’sab ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmare çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür. Çok büyük asfiya ve evliya var ki, nüfusları mutmainne iken, nefs-i emmareden şekva etmişler. Kalbleri gayet selim ve münevver iken, emraz-ı kalbden vaveylâ etmişler. İşte bu zâtlardaki, nefs-i emmare değil, belki a’saba devredilen nefs-i emmarenin vazifesidir. Maraz ise kalbî değil, belki maraz-ı hayalîdir. İnşâallah aziz kardeşim, size hücum eden nefsiniz ve emraz-ı kalbiniz değil, belki mücahedenin devamı için beşeriyet itibariyle a’saba intikal eden ve terakkiyat-ı daimîye sebebiyet veren, dediğimiz gibi bir halettir.

(Kastamonu Lahikası sayfa 233’de nefs-i mecaziye dair bir ikaz: Bir zaman evliya-i azîmeden nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve a’sab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren, bir manevî nefs-i emmareyi gördüm. Ve anladım ki, o mübarek zâtlar hakikî nefs-i emmareden değil; belki mecazî bir nefs-i emmareden şekva etmişler. Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbanî dahi bu mecazî nefs-i emmareden haber veriyor. Bu ikinci nefs-i emmarede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki, onlarla ıslah olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip veya tam bir fedailikle her hissini maksadına feda etsin. Ve Risale-i Nur’un erkânları gibi herşeyini, enaniyetini bıraksın.

Şualar sayfa 332’de nefsi mecaziye dair bir parçadır: Ben bir zaman enaniyetini bırakmış ve nefs-i emmaresi kalmamış büyük evliyadan şiddetli bir surette nefs-i emmareden şikayet ettiklerini gördüm, hayrette kaldım. Sonra kat’î bildim ki, âhir ömre kadar mücahede-i nefsiyenin sevabdar devamı için nefs-i emmarenin ölmesi üzerine onun cihazatı damarlara ve hissiyata devredilir, mücahede devam eder. İşte o büyük evliyalar, bu ikinci düşmandan ve nefsin vârisinden şikayet ederler. Hem manevî kıymet ve makam ve meziyet, bu dünyaya bakmıyor ki, kendini ihsas etsin. Hattâ en büyük makamda bulunanlardan bazı zâtlara verilen büyük bir ihsan-ı İlahîyi hissetmediklerinden, kendilerini herkesten ziyade bîçare ve müflis telakki etmeleri gösteriyor ki; avamın nazarında medar-ı kemalât zannedilen keşf ü keramat ve ezvak u envâr, o manevî kıymet ve makamlara medar ve mehenk olamaz. Sahabelerin bir saati, başka velilerin bir gün, belki bir çillesi kadar kıymeti olduğu halde; keşif ve manevî hârikulâde hâlâta evliya gibi mazhariyetleri her sahabede olmaması, bu hakikatı isbat ediyor.

İşte kardeşlerim! Dikkat ediniz; sizin nefs-i emmareniz, kıyas-ı binnefs cihetinde, sû’-i zan ve gurur noktasında sizi aldatmasın; Risale-i Nur terbiye etmiyor diye şübhelendirmesin.

Hoş bir tevafuk Şualar sayfa 332’de ve Kastamonu Lahikası sayfa 233’de nefs-i emmare bahisleri vardır. Biri 332’de diğeri 233’te

  * * *

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*