Anasayfa » Yedinci Şua İkinci Bab İkinci Menzil

Yedinci Şua İkinci Bab İkinci Menzil

Sonra o sükûnetsiz misafir kendi kalbine dedi:

Tevhidin pek çok mertebeleri bulunduğunun delilleri:

  • Ehl-i imanın, hususan ehl-i tarîkatın her vakit tekrarla “Lâ ilahe illâ Hû” demeleri, tevhidi yâd ve ilân etmeleri gösterir ki; tevhidin pek çok mertebeleri bulunuyor.

(Bağlar kırılıp sanemlerden yüzler çevrildikçe tevhid de mertebeler kat’edilir. Kelime-i Tevhid’in tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir. Maahâza, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve latifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi; onların da onlara münasib şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir. Mesnevi-i Nuriye – 88

Hem enfüsi hem de afaki âlemler nurlandırdıkça tevhid de mertebeler kat’edilir. Evet hergün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından, o geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla “Lâ ilahe illallah” cümlesini binler defa tekrar ile o değişen perdelere ve âlemlere herbirisine bir “Lâ ilahe illallah”ı lâmba yapar. Sözler 458)

  • Hem tevhid,

En ehemmiyetli (“Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri, “Lâ ilahe illallah” kelâmıdır.” Şualar – 9)

Ve en halâvetli

Ve en yüksek bir vazife-i kudsiye (İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billahtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir. Şualar – 100)

Ve bir fariza-i fıtriye

Ve bir ibadet-i imaniyedir.

Öyle ise gel bir mertebeyi daha bulmak için, bu ibrethanenin diğer bir menzilinin kapısını daha açmalıyız. (Ef’al ve asar menzilinin beş kapısından birincisi kibriya ve azamettir.) Çünki aradığımız hakikî tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet değildir. Belki ilm-i Mantık’ta tasavvura mukabil ve marifet-i tasavvuriyeden çok kıymettar ve bürhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir.

(Dimağda meratib-i ilim muhtelifedir, mültebise Sözler – 706)

Dimağda (düşüncede) meratib var; birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif.

Evvel tahayyül olur, (Hayal hududsuz olduğundan hayalden safsata hâsıl olur)

Sonra tasavvur gelir, (Hudud konulur)

Sonra gelir taakkul, (Tarafsız bakar)

Sonra tasdik ediyor, (Doğruluğunu kabul veya red etmek ile tasdik etmek)

Sonra iz’an oluyor, (İz’an; delillerin çok veya kuvvetli olması neticesinde görülür, imtisal ortaya çıkar.)

Sonra gelir iltizam, (Tarafdarlık)

Sonra itikad gelir. (Sabit bir hakikat derecesine çıkar, bundan salâbet çıkar.) 

Ve tevhid-i hakikî öyle bir hüküm ve tasdik ve iz’an ve kabuldür ki; her bir şeyle Rabbini bulabilir ve her şeyde Hâlıkına giden bir yolu görür ve hiç bir şey huzuruna mani olmaz. Yoksa Rabbini bulmak için her vakit kâinat perdesini yırtmak, açmak lâzım gelir. (Kâinat perdesini yırtmak ve açmak tabiri; esbab dağdağasından ve vesaitin karanlık perdelerinden kurtulup, Tevhide kavuşmak için bulunan yollara işarettir. 

İlm-i kelam uleması devir ve teselsülü, oniki bürhan yani arşî ve süllemî gibi namlar ile müsemma meşhur oniki delil-i kat’î ile devri ibtal etmişler ve teselsülü muhal göstermişler. Silsile-i esbabı kesip, Vâcib-ül Vücud’un vücudunu isbat etmişler. Sözler 685

Ehl-i Tasavvuf ise kâinatı ya unutarak yada yok sayarak tevhide yollar açmışlardır.)

“Öyle ise haydi ileri!” diyerek, kibriya ve azamet kapısını çaldı.

(Kibriya ve Azamet kapısının açılması ile marifet mertebesinden huzur makamına çıkılır. İcraatının büyüklüğüne azamet, Zâtının büyüklüne ise kibriya denir. İkinci Şua da Nur-u azamet, ayın ışığına, Güneşin ziyası ise kibriyaya teşbih edilmiştir.)

Ef’al ve âsâr menziline ve icad ve ibda’ âlemine girdi, gördü ki: (Mevcudat iki vecihle icad ediliyor. Biri; “ibda’ ve ihtira'” tabir edilen hiçten icaddır. Diğeri; “inşa ve terkib” tabir edilen mevcud olan anasır ve eşyadan toplamak suretiyle ona vücud vermektir. Lem’alar 322)

Kâinatı istila etmiş beş hakikat-ı muhita hükmediyorlar, bedahetle tevhidi isbat ederler.

 Birincisi: Kibriya ve azamet hakikatıdır.

(Kibriya ve azametin delilleri gösterildikten sonra şirkin mümteni olup Vahdeti istilzam ettiğinin izahatı yapılacaktır. Bütün yıldızlara aynı anda tasarruf etmek, bütün çiçekleri bir zamanda ve bir surette halkedip tasvir etmek, geçmiş ve gaybî ve çok acib bir hâdiseleri, hazır ve göz önünde bir hâdise ile isbat etmek, Haşr-i a’zamdaki yaratmanın zeminin yüzünde bahar mevsimindeki misallerini göstermek, zemini döndürüp, gece-gündüz sahifelerini yapmak ve çevirmekle beraber aynı anda, en gizli, en cüz’î olan kalblerin hatıratlarını dahi bilmek ve irade etmek gibi fiiller birtek vâhid ve kadir olan fâil-i zülcelalin, kibriya ve azametini gösterir. Elbette böyle bir kibriya ve azamet kudretine acz veya ihtiyaç ve kibriyasına kusur ve kemaline noksaniyet ve ihatasına kayd ve nihayetsizliğine nihayet veren şirke meydan vermez ve müsaade etmez.)

Bu hakikat, İkinci Şua’ın İkinci Makam’ında ve Risale-i Nur’un müteaddid yerlerinde bürhanlarla izah edildiğinden burada bu kadar deriz ki: (Kibriya ve azametin beş delili gösterilecek.)

  1. Binlerle sene birbirlerinden uzak bir mesafede bulunan yıldızları, aynı anda aynı tarzda icad edip tasarruf eden
  2. Ve zeminin şark ve garb ve cenub ve şimalinde bulunan aynı çiçeğin hadsiz efradını, bir zamanda ve bir surette halkedip tasvir eden..
  3. Hem هُوَالَّذِى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ yani gökleri ve zemini altı günde yaratmak gibi geçmiş ve gaybî ve çok acib bir hâdiseyi, hazır ve göz önünde bir hâdise ile isbat etmek (Altı günde yaratma bir mühürdür. Bu mührün gün, sene, ömr-ü insanda misallerini gördüğümüzden geçmiş diye ifade etti. Ve istikbal noktasında gaybî olan kıyamet ve haşirdeki çok acib hadiseler ile kibriya ve azametini gösterir.)
  4. Ve onun gibi acib bir tanzir olarak zeminin yüzünde bahar mevsiminde haşr-i a’zamın yüzbinden ziyade misallerini gösterir gibi, ikiyüz binden ziyade nebatat taifelerini ve hayvanat kabîlelerini beş-altıhaftada inşa edip kemal-i intizam ve mizan ile iltibassız, noksansız, yanlışsız, beraber, birbiri içinde idare, terbiye, iaşe, temyiz ve tezyin eden.. (Haşr-i a’zamdaki yaratmanın zeminin yüzünde bahar mevsimindeki misallerini göstermekle kibriya ve azamet hakikatı anlaşılır.)
  5. Hem يُولِجُالَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَ يُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ âyetinin sarahatıyla zemini döndürüp, gece-gündüz sahifelerini yapan ve çeviren ve yevmiye hâdisatıyla yazan değiştiren aynı zât, aynı anda, en gizli, en cüz’î olan kalblerin hatıratlarını dahi bilir ve iradesiyle idare eder.

Ve mezkûr fiillerin herbiri birtek fiil olduğundan, zarurî olarak, onların fâili dahi birtek vâhid ve kadir olan fâil-i zülcelallerinin, bedahetle öyle bir kibriya ve azameti var ki: Hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimalini bırakmıyor, köküyle kesiyor.

Madem böyle bir kibriya ve azamet-i kudret var ve madem o kibriya nihayet kemaldedir ve ihata ediyor. Elbette

(Kibriya ve azamet noktasında şirkin olmadığının 5 delili vardır.)

  1. O kudrete acz veya ihtiyaç (en kavî bir kudreti en zayıf bir acze sukut ettirmek)
  2. Ve o kibriyaya kusur (Zâtının büyüklüğü noktasında kibriyaya kusur getirir.)
  3. Ve o kemale noksaniyet (Zâtının kemali noktasında noksaniyet getirir.)
  4. Ve o ihataya kayd (Her yeri ihata eden ıtlakını gösteren fiillere kayıt getirir.)
  5. Ve o nihayetsizliğe nihayet (Nihayetsiz bir kudrete, nihayetsiz olduğu bir vakitte, bir mütenahî ile nihayet vermek)

Veren bir şirke meydan vermesi ve müsaade etmesi, hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratını bozmayan hiçbir akıl kabul etmez.

İşte şirk, kibriyaya dokunması ve celalin izzetine dokundurması ve azametine ilişmesi cihetiyle öyle bir cinayettir ki; hiç kabil-i afv olmadığını, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan azîm tehdid ile

اِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذلِكَ ferman ediyor.

 İkinci Hakikat:

(Kâinatta tasarrufları görünen ef’al-i Rabbaniyenin ıtlak ve ihata ve nihayetsiz olduğunun delilleri üç misalde ayrı ayrı gösterildikten sonra şirkin mümteni olup Vahdeti istilzam ettiğinin izahatı her bir misalin sonunda yapılacaktır.) Kâinatta tasarrufları görünen ef’al-i Rabbaniyenin ıtlak ve ihata ve nihayetsiz bir surette zuhurlarıdır.

Ve o fiilleri takyid ve tahdid eden, yalnız hikmet ve iradedir ve mazharların kabiliyetleridir. (Her şeyin bir haddi var. O şey, o had ile mukayyeddir. Kader, her şeye bir mikdar ve o mikdara göre bir kalıb vermiştir. Feyyaz-ı Mutlak’tan aldığı feyze olan kabiliyeti o kalıba göredir. Malûmdur ki, dâhilden harice süzülen cüz-ü ihtiyarî mizanıyla, ihtiyaç derecesiyle, kabiliyetin müsaadesi ile hâkimiyet-i esmanın nizam ve tekabülüyle feyz alınabilir. Maahâza, şemsin azametini bir kabarcıkta aramak, akıllı olanın işi değildir. Mesnevi-i Nuriye – 181

Herbir fiil-i rububiyet ve herbir cilve-i esma-i Uluhiyet, o derece fevkalâde kuvvetleri, eserlerinde görünüyor ki; eğer hikmet-i âmme ve adalet-i mutlaka olmasa idi ve onları durdurmasa idi, herbiri umum mevcudatı istila edecekti. Meselâ: Kavak ağacını umum zeminde halkeden ve tedbirini gören bir kuvvet, hiç mümkün müdür ki; onun yanında ve efradı içinde yayılmış ve karışmış olan ceviz ve elma ve zerdali misillü ağaçların kavağa bitişik olan cüz’î ferdlerini, o kavak nev’ini tamamen, birden zabteden küllî kuvveti altına ve tedbiri içine almasın ve istila etmesin ve başka kuvvetlere kaptırsın? Şualar – 20

Hakîm-i Ezelî inayet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizasıyla, şu dünyayı tecrübeye mahal ve imtihana meydan (buraya kadar mazharların kabiliyetlerine baktı.) ve (bundan sonrası Cenab-ı Hakka bakıyor.) esma-i hüsnasına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış.

Ve tecrübe ve imtihan ise neşvünemaya sebebdir. O neşvünema ise, istidadların inkişafına sebebdir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebebdir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebebdir. Hakaik-i nisbiyenin zuhuru ise, Sâni’-i Zülcelal’in esma-i hüsnasının nukuş-u tecelliyatını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniye suretine çevirmesine sebebdir. İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki; ervah-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervah-ı safilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.

Vaktaki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti. Esma-i hüsna hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamıyla yazdı. Kudret, nukuş-u san’atını tekmil etti. Mevcudat, vezaifini îfa etti. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Herşey, manasını ifade etti. Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni’-i Kadîr’in bütün mu’cizat-ı kudretini, umum havarik-ı san’atını teşhir edip gösterdi. Sözler – 532)

(Bize bakan cihetle risalelerde geçen nihayetsiz kelimesi çokluğu ifade etmek içindir. Cenab-ı Hakka bakan vecihte ise nihayetsiz kelimesi eşyanın sonsuz olduğunu ifade etmez. Çünkü eşyaya nihayet veren mazharların kabiliyetleridir. Misal olarak bir kilo ağırlığında bir kitabı, yüz kiloyu kaldırabilen birisine kaldır denilse yüz kilo kuvvetle kaldırabilir. Ama hikmeti bir kilo kuvvetle kaldırmayı iktiza eder. Şeffafiyet ve mukabele…)

(Şirki reddeden cümleler.) Ve serseri tesadüf ve şuursuz tabiat ve kör kuvvet ve camid esbab ve kayıdsız ve her yere dağılan ve karıştıran unsurlar, o gayet mizanlı ve hikmetli ve basîrane ve hayatdarane ve muntazam ve muhkem olan fiillere karışamazlar,

Belki Fâil-i Zülcelal’in emriyle ve iradesiyle ve kuvvetiyle zahirî bir perde-i kudret olarak istimal olunuyorlar.

Hadsiz misallerinden üç misali, Sure-i Nahl’in bir sahifesinde birbirine muttasıl üç âyetin işaret ettikleri üç fiilin hadsiz nüktelerinden üç nüktesini beyan ederiz.

 Birincisi: (Bal arısının üstünde görünen vazifece ve fıtratça kudret mu’cizesi olan üç fiil nihayet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irade ile ve tam bir intizam ve müvazene ile olduğundan, Kâinatta tasarrufları görünen ef’al-i Rabbaniyenin ıtlak ve ihata ve nihayetsizliğini gösterir. Bu üç fiile şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi şeylerin müdahale edemeyip karışamamaları ile de şirki reddeder.)

…وَ اَوْحَى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذِى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا ilh… Evet balarısı

  • Fıtratça
  • Ve vazifece

Öyle bir mu’cize-i kudrettir ki; koca Sure-i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünki

B- Vazifece

  • O küçücük bal makinesinin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel proğramını yazmak

A- Fıtratça

  • Ve küçücük karnında taamların en tatlısınıkoymak ve pişirmek
  • Ve süngücüğünde zîhayat a’zalarıtahrib etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek;

Nihayet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irade ile ve tam bir intizam ve müvazene ile olduğundan,

(Şirki reddeden cümleler.) şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar.

İşte bu üç cihetle mu’cizeli bu san’at-ı İlahiyenin ve bu fiil-i Rabbanînin, bütün

  • Bütün zemin yüzünde (Itlak)
  • Hadsiz arılarda, (İhata)
  • Aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mizanda, aynı anda, aynı tarzda zuhuru ve ihatası, (nihayetsiz bir surette zuhurlarıdır.)

Bedahetle vahdeti isbat eder.

 İkinci âyet: (Vâlidelerin memelerine süt konulduğu gibi kalblerine de şefkatin konulmasındaki keyfiyet nihayet derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ile olduğundan, Kâinatta tasarrufları görünen ef’al-i Rabbaniyenin ıtlak ve ihata ve nihayetsizliğini gösterir. Bu fiillere fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle karışamamaları ile de şirki reddeder.)

وَ اِنَّ لَكُمْ فِى اْلاَنَْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِى بُطُونِهِ

 مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَ دَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَائِغًا لِلشَّارِبِينَ 

âyeti, ibret-feşan bir fermandır. Evet başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan vâlidelerin memelerinde,

(Süt fabrikaları olan vâlidelerin memelerine sütün konma keyfiyeti)

  1. Kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan
  2. Ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddi, hoş, beyaz bir sütü koymak;
  • Ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirin, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalblerine bırakmak;

Elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki;

(Şirki reddeden cümleler.) Fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.

İşte böyle gayet mu’cizeli ve hikmetli bu san’at-ı Rabbaniyenin ve bu fiil-i İlahînin,

  • Umum rûy-i zeminde, (Itlak)
  • Yüzbinlerle nevilerin, hadsiz vâlidelerinin kalblerinde ve memelerinde (ihata)
  • Aynı anda, aynı tarzda, aynı hikmet ve aynı dikkat ile tecellisi ve tasarrufu ve yapması ve ihatası, (nihayetsiz bir surette zuhurlarıdır.)

Bedahetle vahdeti isbat eder.

 Üçüncü âyet:

وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَاْلاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ 

(Hurma ve üzümün hem insana menfaati hemde yaratılış keyfiyeti üstünde görünen fiiller nihayetsiz bir kudret ve hadsiz bir hikmet ile olduğundan, Kâinatta tasarrufları görünen ef’al-i Rabbaniyenin ıtlak ve ihata ve nihayetsizliğini gösterir. Bu fiilere kör ve serseri ve intizamsız ve şuursuz ve hedefsiz ve istilacı ve karıştırıcı olan kuvvetler ve tabiatlar ve sebeblerin karışamamaları ile de şirki reddeder.)

Bu âyet, nazar-ı dikkati hurma ve üzüme celbedip der ki: “Aklı bulunanlara, bu iki meyvede tevhid için büyük bir âyet, bir delil ve bir hüccet vardır.” Evet bu iki meyve,

Menfaati; hem gıda ve kut, hem fakihe ve yemiş, hem çok lezzetli taamların menşe’leri olmakla beraber,

Yaratılış keyfiyeti; susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar,

  1. O derece bir mu’cize-i kudret ve bir hârika-i hikmettir
  2. Ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurub makinesi
  3. Ve o kadar hassas bir mizan ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir san’attırlar ki;

Zerre kadar aklı bulunan bir adam, “Bunları böyle yapan, elbette bu kâinatı yaratan zât olabilir.” demeğe mecburdur.

Çünki meselâ bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda

  • Yirmi salkım var
  • Ve her salkımda şekerli şurub tulumbacıklarından yüzer tane var.
  • Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve latif ve renkli bir mahfazayı giydirmek
  • Ve nazik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hâfızası ve proğramı ve tarihçe-i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak
  • Ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb-ı kevser gibi bir balı yapmak
  • Ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsalinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı hârika-i san’atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak,

Elbette bedahetle gösterir ki; bu işi yapan bütün kâinatın Hâlıkıdır ve nihayetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil, ancak onun fiilidir.

Evet bu çok hassas mizana ve çok meharetli san’ata ve çok hikmetli intizama,

(Şirki reddeden cümleler.) kör ve serseri ve intizamsız ve şuursuz ve hedefsiz ve istilacı ve karıştırıcı olan kuvvetler ve tabiatlar ve sebebler karışamazlar, ellerini uzatamazlar. Yalnız, mef’uliyette ve kabulde ve perdedarlıkta, emr-i Rabbanî ile istihdam olunuyorlar.

İşte bu üç âyetin işaret ettikleri üç hakikatın tevhide delalet eden üç nüktesi gibi, hadsiz ef’al-i Rabbaniyenin hadsiz cilveleri ve tasarrufları, ittifakla birtek vâhid-i ehad, bir Zât-ı Zülcelal’in vahdetine şehadet ederler.

 Üçüncü Hakikat:

(Zıtların bir araya getirilerek mevcudatın icad edilmesindeki keyfiyet, birtek vâhid zâtın kudretini gösterir. Şöyle ki:)

Mevcudatın ve bilhâssa nebatat ve hayvanatın,

  • Sür’at-i mutlaka içinde kesret-i mutlaka ve intizam-ı mutlak ile icadlarıdır.
  • Ve sühulet-i mutlaka içinde gayet hüsn-ü san’at ve meharet ve ittikan (İttikan: mükemmellik) ve intizam ile icadlarıdır.
  • Ve mebzuliyet-i mutlaka ve ihtilat-ı mutlak içinde gayet kıymetdarlık ve tam imtiyaz ile icadlarıdır.

Evet

  • Gayet çokluk ile gayet çabukluk, ile yapmak
  • Hem gayet san’atkârane ve mahirane ve dikkat ve intizam ile gayet kolay ve rahatça, yapmak
  • Hem gayet mebzuliyet ve karışıklık içinde gayet kıymetli ve farikalı olarak bulaşmadan ve bulaştırmadan ve bulandırmadan yapmak, ancak ve ancak birtek vâhid zâtın öyle bir kudretiyle olabilir ki;

Kudretin tarifi: O kudrete hiçbir şey ağır gelmez.

Ve o kudrete nisbeten,

yıldızlar zerreler kadar ve en büyük en küçük kadar

Ve efradı hadsiz bir nevi, birtek ferd kadar ve azametli ve muhit bir küll, has ve az bir cüz’ kadar

Ve koca zeminin ihyası ve diriltilmesi, bir ağaç kadar ve dağ gibi bir ağacın inşası, tırnak gibi bir çekirdek kadar kolay ve rahatça ve sühuletli olmak gerektir. Tâ ki, gözümüzün önünde yapılan bu işleri yapabilsin.

İşte bu mertebe-i tevhidin ve bu üçüncü hakikatın ve kelime-i tevhidin bu ehemmiyetli sırrını, yani

  • En büyük bir küll, en küçük bir cüz’î gibi olması ve
  • En çok ve en az farkı bulunmaması;
  1. Hem bu hayretli hikmetini
  2. Ve bu azametli tılsımını
  3. Ve tavr-ı aklın haricindeki bu muammasını
  4. Ve İslâmiyetin en mühim esasını (Namaz için düşündüğümüzde her namaz vaktinde Cenab-ı Hakka yekün nimetlerine karşı hayret ve muhabbetle secde edebilmek Kudret-i İlahinin yevmî, senevî, ömrî, asrî ve dehri olarak yaptığı tasarrufatı görmekle mümkündür.)
  5. Ve imanın en derin bir medarını (Âhirete imanın en mühim bir esası olan haşr-i azamın anlaşılması Kudret-i İlahinin azametinin anlaşılmasıyla mümkündür.)
  6. Ve tevhidin en büyük bir temelini (Kudret-i ezeliye, Zât-ı Akdes-i İlahiyenin lâzime-i zaruriye-i zâtiyesidir. Kudret, melekûtiyet-i eşyaya taalluk eder. Hem Kudret-i ezeliye, Zât-ı Akdes-i İlahiyenin lâzime-i zaruriye-i zâtiyesidir.)

Beyan ve hall ve keşf ve isbat etmekle Kur’anın tılsımı açılır ve

Hilkat-ı kâinatın en gizli ve bilinmez ve felsefeyi idrakinden âciz bırakan muamması bilinir.

Hâlık-ı Rahîmime yüzbin defa Risalet-ün Nur’un hurufatı adedince şükr ve hamdolsun ki, Risalet-ün Nur bu acib tılsımı ve bu garib muammayı hall ve keşf ve isbat etmiş. Ve bilhâssa

  • Yirminci Mektub’un âhirlerinde وَهُوَعَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ bahsinde ve
  • Haşre dair Yirmidokuzuncu Söz’ün “Fâil muktedirdir” bahsinde,
  • Yirmidokuzuncu Lem’a-i Arabiye’nin “AllahüEkber” mertebelerinden kudret-i İlahiyenin isbatında,

kat’î bürhanlarla -iki kerre iki dört eder derecesinde- isbat edilmiş.

Onun için, izahı onlara havale etmekle beraber, bir fihriste hükmünde bu sırrı açan esasları ve delilleri icmalen beyan ve onüç basamak olarak onüç sırra işaret etmek istedim. Birinci ve ikinci sırları yazdım. Fakat maatteessüf hem maddî, hem manevî iki kuvvetli mani’, beni şimdilik mütebâkisinden vazgeçirdiler.

(Bu makamda izahatı yapılan sırları yalnız Kudret için değil İlim, İrade ve sair sıfatlar için de düşünebiliriz. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın Vücudu zâtî olduğu gibi sıfatları da zâtîdir.)

 Birinci Sır:

(Önce kaide gösterilecek sonra kaide kâinata tatbik edilecek böylece Kudret-i İlahiyyenin zâti olduğu isbat edilmiş olunacak. Yoksa Kudretin zâti olması kuru kuruya bir kabul değildir. Kaide şöyledir.

Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz.

Bir şeyin zıddı yoksa o şeyde mertebeler bulunmaz.

Bir şeyde mertebeler bulunmazsa hiçbir icad ona ağır gelmez

Hiçbir icad ona ağır gelmezse o şeyin herşeye olan nisbeti müsavidir.

O şeyin herşeye olan nisbeti müsavi ise en büyük bir küll, en küçük bir cüz’î gibi kolay olur.

İşte bu mezkûr kaideye binaendir ki:

  • Gayet mebzuliyet ve çoklukla beraber gayet kıymetdar ve
  • Gayet çabuk ve kolaylıkla beraber gayet san’atlı

Olan bu meyveler, bu çiçekler, bu ağaçlar ve hayvancıkların bir tekini yapmak bütün hepsini yapmak kadar kolay olur.

Madem en büyük bir küll, en küçük bir cüz’î gibi kolay olur. Elbette kudretin herşeye olan nisbeti müsavidir.

Madem kudretin herşeye olan nisbeti müsavidir. Elbette hiçbir şeyin icadı ona ağır gelmez.

Madem hiçbir şeyin icadı ona ağır gelmez. Elbette kudretinde mertebeler bulunmaz.

Madem kudretinde mertebeler bulunmaz. Elbette kudretin zıddı olan acz tedahül etmez.

Madem kudretin zıddı olan acz tedahül etmez. Elbette kudret-i İlahiye zâtiyedir ve Zât-ı Akdes’in lâzım-ı zarurîsidir.)

Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz. Çünki (içtima-üz zıddeyn) olur, o da muhaldir. İşte bu sırra binaen,

  • Madem kudret-i İlahiye zâtiyedir ve Zât-ı Akdes’in lâzım-ı zarurîsidir. Elbette o kudretin zıddı olan acz, o Zât-ı Kadîr’e ârız olması mümkün olmaz.
  • Ve madem bir şeyde mertebelerin bulunması, o şeyin içinde zıddının tedahülü iledir. Meselâ: Ziyanın kavî ve zaîf gibi mertebeleri, zulmetin müdahalesi ile ve hararetin ziyade ve aşağı dereceleri, soğuğun karışması ile ve kuvvetin şiddet ve noksan mikdarları, mukavemetin karşılaması ve mümanaatıyladır. Elbette o kudret-i zâtiyede mertebeler bulunmaz. Bütün eşyayı, bir tek şey gibi icad eder.
  • Ve madem o kudret-i zâtiyede mertebeler bulunmaz ve za’f ve noksan olamaz, elbette hiçbir mani’ onu karşılayamaz ve hiçbir icad ona ağır gelmez.
  • Ve madem hiçbir şey ona ağır gelmez, elbette haşr-i a’zamı bir bahar kadar kolay ve bir baharı bir ağaç kadar sühuletli ve bir ağacı bir çiçek kadar zahmetsiz icad ettiği gibi; bir çiçeği bir ağaç kadar san’atlı, bir ağacı bir bahar kadar mu’cizatlı ve bir baharı bir haşir gibi cem’iyetli ve hârikalı halkeder ve gözümüzün önünde halkediyor.

Risale-i Nur’da kat’î ve kuvvetli çok bürhanlar ile isbat edilmiş ki: Eğer vahdet ve tevhid olmazsa, bir çiçek, bir ağaç kadar, belki daha müşkilâtlı ve bir ağaç, bir bahar kadar, belki daha suubetli olmakla beraber; kıymet ve san’atça bütün bütün sukut edeceklerdi. Ve şimdi bir dakikada yapılan bir zîhayat, bir senede ancak yapılacaktı, belki de hiç yapılmayacaktı.

İşte bu mezkûr sırra binaendir ki:

  • Gayet mebzuliyet ve çoklukla beraber gayet kıymetdar
  • Ve gayet çabuk ve kolaylıkla beraber gayet san’atlı

Olan bu meyveler, bu çiçekler, bu ağaçlar ve hayvancıklar muntazaman meydana çıkıyorlar ve vazife başına geçiyorlar ve tesbihatlarını yapıp, bitirip, tohumlarını yerlerinde tevkil ederek gidiyorlar.

 İkinci Sır:

Nasılki

  1. Nuraniyet (Cenab-ı Hakk’ın bütün esma ve sıfatının eşyaya tecellilerinde az çok, küçük büyük, uzak yakın birdir.)
  2. Ve şeffafiyet (Mahlukat canibinden bakıldığında eşya kabiliyeti nisbetinde bütün esmaya ayine olabilecek mahiyettedir. Mukabele sırrının şeffafiyet sırrından farkı: Eşya şeffafiyet sırrıyla Cenab-ı Hakkın tecelliyatına mazhar olduğu gibimukabele sırrıyla da eşya ile Cenab-ı Hakkın arasında tecelliyata mani olabilecek bir engel)
  3. Ve itaat sırrıyla

Maddi nurani olan güneş misali: Kudret-i zâtiyenin bir cilvesiyle birtek güneş, birtek âyineye ziyalı aks verdiği gibi; hadsiz âyinelere ve parlak şeylere ve katrelere o kayıdsız kudretinin geniş faaliyetinden ziyalı ve hararetli olan ayn-ı aksini emr-i İlahî ile kolayca verebilir. Az ve çok birdir, farkı yoktur.

(Nuraniyet, şeffafiyet ve itaat sırrıyla az çok, küçük büyük, uzak yakın bir olduğunu alttaki temsiller ile isbat edecek)

Maddi nurani olan ses misali: Hem birtek kelime söylense, nihayetsiz hallakıyetin nihayetsiz vüs’atinden, o birtek kelime birtek adamın kulağına zahmetsiz girdiği gibi, bir milyon kulakların kafalarına da izn-i Rabbanî ile zahmetsiz girer. Binlerle dinleyen ile birtek dinleyen müsavidir, fark etmez. En yakındaki kulakla en uzaktaki kulak birdir.

Nim nurani: Hem göz gibi birtek nur veya Cebrail gibi nuranî birtek ruhanî; tecelli-i rahmet içinde olan faaliyet-i Rabbaniyenin kemal-i vüs’atinden birtek yere sühuletle baktığı ve gittiği ve birtek yerde sühuletle bulunduğu gibi, binler yerlerde de, kudret-i İlahiye ile sühuletle bulunur, bakar, girer.. az, çok farkı yoktur.

Aynen öyle de:

Nuraniyet, şeffafiyet ve itaat sırlarının işaret ettiği hakikatlar:

  • Kudret-i zâtiye-i ezeliye, en latif, en has bir nur ve bütün nurların nuru olduğundan
  • Ve eşyanın mahiyetleri ve hakikatları ve melekûtiyet vecihleri şeffaf ve âyine gibi parlak olduğundan
  • Ve zerrattan ve nebatattan ve zîhayattan tâ yıldızlara ve güneşlere ve aylara kadar herşey, o kudret-i zâtiyenin hükmüne gayet derecede itaatli, inkıyadlı ve o kudret-i ezeliyenin emirlerine nihayet derecede muti’ ve müsahhar bulunduğundan,

Elbette hadsiz eşyayı birtek şey gibi icad eder ve yanlarında bulunur. Bir iş bir işe mani olmaz. Büyük ve küçük, çok ve az, cüz’î ve küllî birdir. Hiçbiri ona ağır gelmez.

Hem nasılki Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözlerde denildiği gibi;

  • İntizam (Sefine misali ilme bakıyor: Hikmet ve kaderin intizamatı Sözler 91 )
  • Ve müvazene (Terazi misali iradeye bakıyor: Mümkinatın vücud ve ademinin müsavatından ibaret olan imkânındaki müvazenesi Sözler – 91)
  • Ve hükme itaat ve imtisal sırlarıyla, (Ordu: “İmtisal” sırrıyla, bir kumandan birtek neferi bir arş emriyle tahrik ettiği gibi, bir koca orduyu da aynı kelime ile tahrik eder. Sözler 90)

İntizam, muvazene ve imtisal sırrının misalleri:

  • Yüz hane kadar bir büyük sefineyi bir çocuğun parmağıyla oyuncağını çevirdiği gibi döndürür, gezdirir.
  • Hem bir âmir, bir “Arş!” emriyle birtek neferi hücum ettirdiği gibi, muntazam ve muti’ bir orduyu dahi, o tek emriyle hücuma sevkeder.
  • Hem pek büyük bir hassas mizanın iki gözünde, iki dağ müvazene vaziyetinde bulunsalar, iki kefesinde iki yumurta bulunan diğer mizanın, bir tek ceviz, bir kefesini yukarıya kaldırması, birini aşağı indirmesi gibi; o tek ceviz, bir kanun-u hikmetle öteki büyük mizanın bir gözünü dağ ile beraber dağın başına ve öbür dağı, derelerin dibine indirebilir.

(Terazi mümkinatın vücud ve ademinin müsavatından ibaret olan imkânındaki müvazenesi 

Dağ: bütün küre-i arz

Yumurta bir sinek taifesi

Ceviz ise Kudretin tecellisine işarettir.)

(Şu altı temsil; hem nâkıs, hem mütenahî, hem zaîf, hem tesir-i hakikîsi yok olan mümkinat kuvvetinde ve fiilinde bilmüşahede görünse; elbette hem gayr-ı mütenahî, hem ezelî, hem ebedî, hem bütün kâinatı adem-i sırftan icad eden ve bütün ukûlü hayrette bırakan, hem âsâr-ı azametiyle tecelli eden kudret-i ezeliyeye nisbeten şübhesiz herşey müsavidir. Hiçbir şey ona ağır gelmez (Gaflet olunmaya). Şu altı sırrın küçük mizanlarıyla o kudret tartılmaz ve münasebete giremez. Yalnız fehme takrib ve istib’adı izale için zikredilir. Sözler – 529)

Aynen öyle de: (İntizam, muvazene ve imtisal sırlarının işaret ettiği hakikatlar: Cenab-ı Hakk mahlukatı ademden vücuda iradesiyle çıkardıktan sonra kaderî programını ilmiyle intizamla yazar mevcudat da cüzî ihtiyarisiyle tercihini yaparken mahiyetinizi ortaya çıkarın emrine imtisal eder.)

Kayıdsız, nihayetsiz, nuranî, zâtî, sermedî olan kudret-i Rabbaniyede ve beraberinde bütün intizamatın ve nizamların ve müvazenelerin menşei, menbaı, medarı, masdarı olan nihayetsiz bir hikmet ve gayet hassas bir adalet-i İlahiye bulunduğundan ve cüz’î ve küllî ve büyük ve küçük herşey ve bütün eşya, o kudretin hükmüne müsahhar ve tasarrufuna münkad olduğundan, elbette zerreleri kolayca tedvir ve tahrik ettiği gibi, yıldızları dahi nizam-ı hikmet sırrıyla kolayca döndürür, çevirir.

Ve baharda, bir emir ile sühuletle bir sineği ihya ettiği gibi; bütün sineklerin taifelerini ve bütün nebatatı ve hayvancıkların ordularını, kudretindeki hikmet ve mizanın sırrıyla, aynı emirle, aynı kolaylıkla diriltip meydan-ı hayata sevk eder.

Ve bir ağacı baharda çabuk diriltmek ve kemiklerine hayat vermek gibi, o hikmetli adaletli kudret-i mutlaka ile koca arzı ve zemin cenazesini, baharda o ağaç gibi kolayca ihya edip yüzbin çeşit haşirlerin misallerini icad eder.

Ve bir emr-i tekvinî ile arzı dirilttiği gibi,

اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ fermanıyla yani: “Bütün ins ve cinn, birtek sayha ve emr ile yanımızda meydan-ı haşre hazır olurlar.”

Hem وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ferman etmesiyle, yani: “Kıyamet ve haşrin işi ve yapılması gözünü kapayıp, hemen açmak kadardır; belki daha yakındır.” der.

Hem مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetiyle, yani: “Ey insanlar!. Sizin icad ve ihyanız ve haşr u neşriniz, birtek nefsin ihyası gibi kolaydır. Kudretime ağır gelmez” mealinde bulunan şu üç âyetin sırrıyla, aynı emir ile, aynı kolaylıkla (İradesi ile emretmesi ne kadar kolaysa kudretiyle vücuda çıkarmasıda o kolaylıktadır.) bütün ins ve cinleri ve hayvanı ve ruhanî ve melekleri haşr-i ekberin meydanına ve mizan-ı a’zamın önüne getirir. Bir iş bir işe mani olmaz. Üçüncü ve dördüncüden tâ onüçüncü sırra kadar, arzuma muhalif olarak başka vakte talik edildi.

(BİR SUAL: Diyorsunuz ki: “Sen Sözler’de kıyas-ı temsili çok istimal ediyorsun. Halbuki Fenn-i Mantıkça kıyas-ı temsilî, yakîni ifade etmiyor. Mesail-i yakîniyede bürhan-ı mantıkî lâzımdır. Kıyas-ı temsilî, Usûl-ü Fıkıh ülemasınca zann-ı galib kâfi olan metalibde istimal edilir. Hem de sen, temsilâtı bazı hikâyeler suretinde zikrediyorsun. Hikâye hayalî olur, hakikî olmaz, vakıa muhalif olur?”

ELCEVAB: İlm-i Mantıkça çendan “Kıyas-ı temsilî, yakîn-i kat’î ifade etmiyor” denilmiş. Fakat kıyas-ı temsilînin bir nev’i var ki; mantıkın yakînî bürhanından çok kuvvetlidir ve mantıkın birinci şeklinin birinci darbından daha yakînîdir. (Mantıkın birinci şeklinin birinci darbına misal: Fiil varsa fail vardır.)

O kısım da şudur ki: Bir temsil-i cüz’î vasıtasıyla bir hakikat-ı küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakikata bina ediyor. O hakikatın kanununu, bir hususî maddede gösteriyor. Tâ o hakikat-ı uzma bilinsin ve cüz’î maddeler, ona irca’ edilsin. Meselâ: “Güneş nuraniyet vasıtasıyla, bir tek zât iken her parlak şeyin yanında bulunuyor.” temsiliyle bir kanun-u hakikat gösteriliyor ki, nur ve nurani için kayıd olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsavi olur. Mekân onu zabtedemez.

   Hem meselâ: “Ağacın meyveleri, yaprakları; bir anda, bir tarzda kolaylıkla ve mükemmel olarak bir tek merkezde, bir kanun-u emrî ile teşkili ve tasviri” bir temsildir ki, muazzam bir hakikatın ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakikat ve o hakikatın kanununu gayet kat’î bir surette isbat eder ki, o koca kâinat dahi şu ağaç gibi o kanun-u hakikatın ve o sırr-ı ehadiyetin bir mazharıdır, bir meydan-ı cevelanıdır.

   İşte bütün Sözlerdeki kıyasat-ı temsiliyeler bu çeşittirler ki, bürhan-ı kat’î-yi mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler. Sözler – 615)

 Dördüncü Hakikat: (Yirmiikinci Söz’ün hülasasıdır.)

Mevcudatın vücudları ve zuhurları,

  • Beraberlik ve birbiri içinde birlik ve birbirine benzemeklik (İcad etmek ve idare ve iaşe etmekte beraberlik ve birbiri içinde birlik ve birbirine benzemeklik bedahet derecesinde isbat eder ki: Bu işleri yapan hem vâhiddir, birdir, her şeyde birlik sikkesi vardır. Otuzüçüncü Söz Dördüncü Pencerede izah edildiği gibi)

(Zeminin yüzünde dörtyüzbin muhtelif taifeden ibaret olan bütün hayvanat ve nebatat enva’ının ordusu; bilmüşahede ayrı ayrı erzakları, suretleri, silâhları, libasları, talimatları, terhisatları kemal-i mizan ve intizamla hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir surette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki; -hiçbir şübhe kabul etmez- güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad’dir. Sözler – 655)

  • Ve birbirinin misal-i musaggarı ve nümune-i ekberi (Yaratmak, cihazatını verip gezdirmek ve bulunduğu yeri şenlendirmekte birbirinin misal-i musaggarı ve nümune-i ekberi olmak bedahet derecesinde isbat eder ki: herşey ne kadar büyük ve çok olursa olsun, en küçük, en az birşey gibi Ona kolaydır.)
  • Ve bir kısım küll ve küllî ve diğer kısım onun cüz’leri ve ferdleri (Cüz’î ve küllî hükmünde aynı intizam ve hüsn-ü san’at ve aynı fiil ve kemal-i hikmetle tasarruf etmek bedahet derecesinde isbat eder ki: en büyük şeyler Ona ağır gelmediği gibi en küçük şeyde Ondan gizlenmez; tasarrufundan hariç kalmaz. Otuzikinci Söz Birinci Mevkıfta izah edildiği gibi)
  • Ve birbirine sikke-i fıtratta müşabehet ve nakş-ı san’atta münasebet (Yüzlerinde mu’cizane birer sikke-i san’at ve cisimlerinde müdebbirane birer hâtem-i hikmet ve mahiyetlerinde mürebbiyane birer turra-i ehadiyet koyulmasında, birbirine sikke-i fıtratta müşabehet ve nakş-ı san’atta münasebet olması bedahet derecesinde isbat eder ki: hiçbir mekânda olmadığı gibi her mekânda hazırdır. Yirmiikinci Söz İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Lem’ada izah edildiği gibi)
  • Ve birbirine yardım etmek ve birbirinin vazife-i fıtriyesini tekmil etmek gibi, (Hakîmane, rahîmane birbirine yardım etmek için koşturmak, birbirinin vazife-i fıtriyesini tekmil etmek için göndermek bedahet derecesinde isbat eder ki: herşey Ondan uzak, O ise herşeye yakındır. Otuzüçüncü Söz Onuncu Pencerede izah edildiği gibi)

Çok cihet-ül vahdet noktalarında; bedahet derecesinde tevhidi ilân ve sâni’lerinin vâhid olduğunu isbat etmek ve kâinatın rububiyet cihetinde, tecezzi ve inkısam kabul etmez bir küll ve küllî hükmünde bulunduğunu izhar etmektir.

Evet meselâ

  • Her baharda nebatattan ve hayvanattan dört yüzbin nev’in hadsiz efradlarını, beraber ve birbiri içinde, bir anda ve bir tarzda, yanlışsız, hatasız, kemal-i hikmet ve hüsn-ü san’atla icad etmek ve idare ve iaşe etmek..
  • Hem kuşların misal-i musaggarları (uçmak noktasında misal-i musaggar) olan sineklerden tâ nümune-i ekberleri olan kartallara kadar hadsiz efradlarını yaratmak ve hava âleminde, seyahat ve yaşamalarına yardım eden cihazatı verip gezdirmek ve havayı şenlendirmekle beraber,
  • Yüzlerinde mu’cizane birer sikke-i san’at ve cisimlerinde müdebbirane birer hâtem-i hikmet ve mahiyetlerinde mürebbiyane birer turra-i ehadiyet koymak..
  • Hem zerrat-ı taamiyeyi hüceyrat-ı bedeniyenin imdadına ve nebatatı hayvanatın imdadına ve hayvanatı insanların yardımına ve umum vâlideleri iktidarsız yavruların muavenetine hakîmane, rahîmane koşturmak, göndermek..
  • Hem daire-i Kehkeşan’dan ve manzume-i şemsiyeden ve anasır-ı arziyeden, tâ göz hadekasının perdelerine ve gül goncasının yapraklarına ve mısır sünbülünün gömleklerine ve kavunun çekirdeklerine kadar mütedâhil daireler gibi cüz’î ve küllî hükmünde aynı intizam ve hüsn-ü san’at ve aynı fiil ve kemal-i hikmetle tasarruf etmek,

Elbette bedahet derecesinde isbat eder ki:

  • Bu işleri yapan hem vâhiddir, birdir, her şeyde sikkesi var. (Vahidiyet)
  • Hem de hiçbir mekânda olmadığı gibi her mekânda hazırdır. (Kâinat cinsinden değil)
  • Hem güneş gibi; herşey ondan uzak, o ise herşeye yakındır. (Samediyet)
  • Hem daire-i Kehkeşan ve manzume-i şemsiye gibi en büyük şeyler ona ağır gelmediği gibi, kandaki küreyvat, kalbdeki hatırat ondan gizlenmez; tasarrufundan hariç kalmaz. (Lâ şerikeleh)
  • Hem herşey ne kadar büyük ve çok olursa olsun, en küçük, en az birşey gibi ona kolaydır ki; sineği kartal sisteminde ve çekirdeği ağacın mahiyetinde ve bir ağacı bir bahçe suretinde ve bir bahçeyi bir bahar san’atında ve bir baharı bir haşir vaziyetinde sühuletle icad eder. Ve san’atça çok kıymetdar şeyleri, bize çok ucuz verir, ihsan eder. İstediği fiyat ise, bir “Bismillah” ve bir “Elhamdülillah”tır. Yani, o çok kıymetdar nimetlerin makbul fiyatları, başta “Bismillahirrahmanirrahîm” ve âhirinde “Elhamdülillah” demektir.

Bu “Dördüncü Hakikat” dahi Risale-i Nur’da izah ve isbat edildiğinden, bu kısacık işaretle iktifa ediyoruz.

Bizim seyyahın ikinci menzilde gördüğü

 Beşinci Hakikat:
  1. Kâinatın mecmuunda ve erkânında ve eczasında ve her mevcudunda bir intizam-ı ekmelin bulunması (bir tek elden çıktığını gösteriyor.)
  2. Ve o memleket-i vasianın tedvir ve idaresine medar olan ve heyet-i umumiyesine taalluk eden maddeler ve vazifedarlar birer vâhid olması (bir tek elden çıktığını gösteriyor.)
  3. Ve o haşmetli şehir ve meşherde tasarruf eden isimler ve fiiller, birbiri içinde ve birer ve bir mahiyet ve vâhid ve heryerde aynı isim ve aynı fiil olmakla beraber, herşeyi veya ekser eşyayı ihataları ve şümulleri.. (bir tek elden çıktığını gösteriyor.)
  4. Ve o zînetli sarayın tedbirine ve şenlenmesine ve binasına medar olan unsurlar ve neviler, birbiri içinde ve birer ve bir mahiyet-i vâhide ve her yerde aynı unsur ve aynı nevi bulunmakla beraber zeminin yüzünü ve ekserisini intişar ile ihata etmeleri.. (bir tek elden çıktığını gösteriyor.)

Elbette bedahetle ve zaruretle iktiza eder ve delalet eder ve şehadet eder ve gösterir ki;

  • Bu kâinatın sâni’i ve müdebbiri
  • Ve bu memleketin sultanı ve mürebbisi
  • Ve bu sarayın sahibi ve bânisi birdir; tektir, vâhiddir, ehaddir.
  • Misli ve naziri olamaz ve
  • Veziri ve muini yoktur.
  • Şeriki ve zıddı olamaz,
  • Aczi ve kusuru yoktur.

Evet intizam tam bir vahdettir, birtek nazzamı ister. Münakaşaya medar olan şirki kaldırmaz.

(Kâinattaki intizamın varlığı ve münasebete göre tanzim etmek ve gayeleri takib etmekten gelen intizam

A- Kâinatın (Kâinattaki intizam dört kısımda gösteriliyor.)

  1. Mecmuunda
  2. Ve erkânında
  3. Ve eczasında
  4. Ve her mevcudunda

Bir intizam-ı ekmelin bulunması)

A- Madem (İntizam dört kısımda gösteriliyor.)

  1. Bu kâinatın heyet-i mecmuasından,
  2. Arzın yevmî ve senevî deveranından
  3. Tâ insanın sîmasına ve başının duygular manzumesine ve kandaki beyaz ve kırmızı küreyvatın deveranına ve cereyanına kadar,
  4. Küllî olsun cüz’î olsun herbir şeyde

Hikmetli ve dikkatli bir intizam var.

Elbette bir Kadîr-i Mutlak’tan ve bir Hakîm-i Mutlak’tan başka hiçbir şey, kasd ve icad suretiyle elini hiçbir şeye uzatamaz ve karışamazlar. Belki yalnız kabul ederler, mazhar ve münfail olurlar.

B- Ve madem (Münasebete göre tanzim etmekle, gayeleri takib etmekten gelen intizam)

Tanzim etmek ve bilhâssa gayeleri takib etmek ve maslahatları gözeterek bir intizam vermek, yalnız ilim ve hikmetle olur ve irade ve ihtiyar ile yapılır..

Elbette ve her halde, bu hikmetperverane intizam ve bu gözümüz önündeki maslahatkârane çeşit çeşit hadsiz intizamat-ı mahlukat, bedahet derecesinde delalet ve şehadet eder ki; bu mevcudatın hâlıkı ve müdebbiri birdir, fâildir, muhtardır. Her şey onun kudretiyle vücuda gelir, onun iradesiyle birer vaziyet-i mahsusa alır ve onun ihtiyarıyla bir suret-i muntazama giyer.

(2- Ve o memleket-i vasianın

a- Tedvir ve idaresine medar olan

b- Ve heyet-i umumiyesine taalluk eden maddeler ve vazifedarlar birer vâhid olması)

Hem madem bu misafirhane-i dünyanın

a- Sobalı lâmbası birdir ve ruznameli kandili birdir ve

b- Rahmetli süngeri birdir ve ateşli aşçısı (mağma tabakası) birdir ve hayatlı şurubu birdir ve himayetli tarlası birdir… Bir.. bir.. bir.. tâ bin bir birler kadar…

Elbette bu bir birler bedahetle şehadet eder ki; bu misafirhanenin sâni’i ve sahibi birdir. Hem gayet kerim ve misafirperverdir ki; bu yüksek ve büyük memurlarını, zîhayat yolcularına hizmetkâr edip istirahatlarına çalıştırıyor.

(3- Ve o haşmetli şehir ve meşherde tasarruf eden

a- İsimler

b- Ve fiiller, birbiri içinde ve birer ve bir mahiyet ve vâhid ve heryerde aynı isim ve aynı fiil olmakla beraber, herşeyi veya ekser eşyayı ihataları ve şümulleri.)

Hem madem dünyanın her tarafında tasarruf eden ve nakışları ve cilveleri görünen

a- “Hakîm, Rahîm, Musavvir, Müdebbir, Muhyî, Mürebbi” gibi isimler ( birdirler.)

b- Ve “hikmet ve rahmet ve inayet” gibi şe’nler ve “tasvir ve tedvir ve terbiye” gibi fiiller birdirler.

Her yerde aynı isim, aynı fiil birbiri içinde, hem nihayet mertebede, hem ihatalıdırlar. Hem birbirinin nakşını öyle tekmil ederler ki; güya o isimler ve o fiiller ittihad edip, kudret ayn-ı hikmet ve rahmet ve hikmet ayn-ı inayet ve hayat oluyor.

Meselâ, hayat verici ismin bir şeyde tasarrufu göründüğü anda, yaratıcı ve tasvir edici ve rızk verici gibi çok isimlerin aynı anda, her yerde, aynı sistemde tasarrufatları görünüyor.

Elbette ve elbette ve bedahetle şehadet eder ki; o ihatalı isimlerin müsemması ve her yerde aynı tarzda görünen şümullü fiillerin fâili birdir; tektir, vâhiddir, ehaddir. Âmennâ ve saddaknâ!

(4- Ve o zînetli sarayın tedbirine ve şenlenmesine ve binasına medar olan

a- Unsurlar

b- Ve neviler,

birbiri içinde ve birer ve bir mahiyet-i vâhide ve her yerde aynı unsur ve aynı nevi bulunmakla beraber zeminin yüzünü ve ekserisini intişar ile ihata etmeleri..)

Hem madem

a- Masnuatın maddeleri ve mayeleri olan unsurlar zemini ihata ederler.

b- Ve mahlûkattan, vahdeti gösteren çeşit çeşit sikkeleri taşıyan nevilerin herbiri bir iken rûy-i zeminde intişar edip istila ederler.

Elbette bedahetle isbat eder ki; o unsurlar müştemilatıyla ve o neviler efradıyla birtek zâtın malıdır, mülküdür. Ve öyle bir Vâhid-i Kadîr’in masnuları ve hizmetkârlarıdır ki; o koca istilacı unsurları, gayet itaatli bir hizmetçi ve o zeminin her tarafına dağılan nevileri gayet intizamlı bir nefer hükmünde istihdam eder.

Bu hakikat dahi Risalet-ün Nur’da isbat ve izah edildiğinden, burada bu kısa işaretle iktifa ediyoruz. Bizim yolcu, bu beş hakikatten aldığı feyz-i imanî ve zevk-i tevhidî neş’esiyle müşahedatını hülâsa ve hissiyatını tercüme ederek, kalbine diyor:

Bak kitab-ı kâinatın safha-i rengînine!

Hâme-i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş.

Kalmamış bir nokta-yı muzlim çeşm-i dil erbabına,

Sanki âyâtın Huda, nur ile tahrir eylemiş.

Hem bil ki:

Kitab-ı âlemin evrakıdır eb’ad-ı nâmahdud,

Sütur-u hâdisat-ı dehrdir âsâr-ı nâma’dud.

Yazılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikatta

Mücessem lafz-ı manidardır, âlemde her mevcud.

(Son dört satır Muhakematta adı geçen Hoca Tahsine aittir. Hoca Tahsin’in nâma’dud ve nâmahduddan muradı nisbîdir. Hakikî lâ-yetenahîlik değildir. Muhakemat 134)

Hem dinle:

چُو لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ بَرَابَرْ مِيزَنَنْدْ هَرْ شَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ

نَعَمْ وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ 

diyerek, kalbiyle beraber nefsi dahi tasdik ederek “Evet, evet” dediler.

İşte dünya misafiri ve kâinat seyyahının ikinci menzilde müşahede ettiği beş hakikat-ı tevhidiyeye kısa bir işaret olarak, Birinci Makam’ın ikinci babında, ikinci menzile ait böyle denilmiş:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وَحْدَتِهِ فِى وُجُوبِ وُجُودِهِ

 مُشَاهَدَةُ حَقِيقَةِ الْكِبْرِيَاءِ وَ الْعَظَمَةِ فِى الْكَمَالِ وَ اْلاِحَاطَةِ ..

 وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقِيقَةِ ظُهُورِ اْلاَفْعَالِ بِاْلاِطْلاَقِ وَ عَدَمُ النِّهَايَةِ لاَ تُقَيِّدُهَا اِلاَّ اْلاِرَادَةُ وَ الْحِكْمَةُ ..

 وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقِيقَةِ اِيجَادِ الْمَوْجُودَاتِ بِالْكَثْرَةِ الْمُطْلَقَةِ فِى السُّرْعَةِ الْمُطْلَقَةِ وَ خَلْقُ الْمَخْلُوقَاتِ بِالسُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ فِى اْلاِتْقَانِ الْمُطْلَقِ وَ اِبْدَاعُ الْمَصْنُوعَاتِ بِالْمَبْذُولِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ فِى غَايَةِ حُسْنِ الصَّنْعَةِ وَ غُلُوِّ الْقِيْمَةِ ..

 وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقِيقَةِ وُجُودِ الْمَوْجُودَاتِ عَلَى وَجْهِ الْكُلِّ وَ الْكُلِّيَّةِ وَ الْمَعِيَّةِ وَ الْجَامِعِيَّةِ وَ التَّدَاخُلِ وَ الْمُنَاسَبَةِ ..

 وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ حَقِيقَةِ اْلاِنْتِظَامَاتِ الْعَامَّةِ الْمُنَافِيَةِ للِشِّرْكَةِ ..

 وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ وَحْدَةِ مَدَارَاتِ تَدَابِيرِ الْكَائِنَاتِ الدَّالَّةِ عَلَى وَحْدَةِ صَانِعِهَا بِالْبَدَاهَةِ ..

 وَ كَذَا وَحْدَةُ اْلاَسْمَاءِ وَ اْلاَفْعَالِ الْمُتَصَرِّفَةِ الْمُحِيطَةِ ..

 وَ كَذَا وَحْدَةُ الْعَنَاصِرِ وَ اْلاَنْوَاعِ الْمُنْتَشِرَةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ عَلَى وَجْهِ اْلاَرْضِ

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*