Anasayfa » Yedinci Şua İkinci Bab Birinci Menzil

Yedinci Şua İkinci Bab Birinci Menzil

İkinci Bab

(Berahin-i Tevhidiyeye Dairdir.)

(Vücubiyet; Cenab-ı Hakkı tanımak, marifetullah ki büyük zatların gittiği birinci esastır. Buna marifet-i kâmile deniyor. Bu esasın delilleri Birinci Bab’ta beyan ediliyor.

Vahdet; Cenab-ı Hakk’ın her yerde birliğini anlamak ve daima huzurda olduğunu hissetmektir ki ikinci esas oluyor. Buna da huzur-u etemm deniyor. Vahdetin, yani daimi huzuru elde etmenin delilleri de İkinci Bab’ta beyan edilecek.)

Dünyaya iman için gönderilen ve bütün kâinatta fikren seyahat eden ve herşeyden Hâlıkını soran ve her yerde Rabbini arayan ve hakkalyakîn derecesinde İlahını vücub-u vücud noktasında bulan dünya misafiri, kendi aklına dedi ki: Gel, Vâcib-ül Vücud Hâlıkımızın vahdet bürhanlarını temaşa için yine beraber bir seyahata gideceğiz.

(Cenab-ı Hakk’ın vücubiyetini anlamak insana marifet mertebelerinde terakki verdiği gibi vahdet bürhanlarını temaşa etmek de huzur-u etem verir.)

(Şu kâinatın Sâni’-i Zülcelali, Vâcib-ül Vücud’dur. Yani: Onun vücudu zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümteni’dir, zevali muhaldir ve tabakat-ı vücudun en rasihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sair tabakat-ı vücud, onun vücuduna nisbeten gayet zaîf bir gölge hükmündedir. Mektubat – 249)

(Vacib-ül Vücud tabiri nerden çıkıyor.  İhtar: Müşahhas olan bir şeyin umumî bir mefhum ile mülahaza edildiğine binaen; Zât-ı Akdes de müşahhas olduğu halde, Vâcib-ül Vücud mefhumuyla tasavvur edilebilir. İşarat-ül İ’caz – 18

Vacib-ül Vücud ünvanı mümkinat ve mahlûkat cinsinden olmayan isim ve sıfatların bütününü gösterir. Lafzullah ism-i cami olduğundan bütün isim ve sıfatları içine alır.

“Ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hastır ve lâyıktır o Zât-ı Vâcib-ül Vücud’a ki, ALLAH denilir.”

“Zât-ı Vâcib-ül Vücud” kaydı ise; vücub-u vücud, uluhiyetin lâzım-ı zarurîsi ve Zât-ı Zülcelal’e karşı bir ünvan-ı mülahaza olduğundan, “Lafzullah” sair esma ve sıfâta câmiiyeti ve ism-i a’zam olduğu itibariyle, delalet-i iltizamiye ile delalet ettiği gibi; Vâcib-ül Vücud ünvanına dahi, o delalet-i iltizamiye ile delalet ediyor. Mektubat – 392)

Beraber gittiler. Birinci menzilde gördüler ki: Kâinatı istila eden dört hakikat-ı kudsiye, vahdeti bedahet derecesinde istilzam edip isterler.

 Birinci Hakikat: “Uluhiyet-i mutlaka”dır.

(Uluhiyet’in en kısa manası mabud olan Zat demektir. Bu hakikatta Uluhiyet-i Mutlakanın delilleri gösterildikten sonra şirkin mümteni olup Vahdeti istilzam ettiğinin izahatı yapılacaktır. Başta insan olarak bütün mevcudatın birer nevi ibadet ile meşgul olması, kâinatta in’amatıyla ve ihsanatıyla kendine perestiş ettirmek ve vahiy ve ilhamlarla kendini ilan etmek isteyen bir mabudiyet vardır. Böyle bir mabudiyete karşı ubudiyet ile mukabele edilmesinden Ulûhiyet hakikatı tezahür ediyor. Ve bu Ulûhiyet-i mutlaka kâinatın her yerini ihata ettiğinden tam bir huzur makamını kazandırır. Elbette böyle bir Uluhiyetin mahiyeti ve kudsî maksadları mabudiyetine karşı edilen şükür ve ibadetin başkalarına gitmesini kabul etmez, şirki reddeder.)

Evet (Uluhiyet-i Mutlakanın dört külli delili vardır.)

Nev’-i beşerin her taifesi birer nevi ibadet ile fıtrî gibi meşgul olması (Elbette ve bedahetle bir uluhiyet-i mutlakanın tahakkukunu ve hükümferma olduğunu isbat eder.)

(Her taifeyi ikiye ayırırsak ebrar ve füccar taifesi denebilir. Cenab-ı Hakk’ın mabudiyetini kabul edenleri sınıflara ayırırsak o da dört kısımdır.

  • Âlem-i ervaha ve bâtına giden ve ruhanî ve meleklerle görüşen zâtların şehadetleriyle sabit olan umum ruhanî ve melaikelerin kemal-i imtisal ile ubudiyetleri ve
  • Bilmüşahede bütün zîhayatların kemal-i intizamla ubudiyetkârane vazifeler görmeleri ve bilmüşahede anasır gibi bütün cemadatın kemal-i itaatla ubudiyetkârane hizmetleri, bir Mabud-u Bilhakk’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini gösterdiği gibi;
  • herbir taifesi icma’ ve tevatür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatlı marifetleri, bütün şâkirler taifesinin semeredar şükürleri ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin nimet artıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin bürhanlı tevhidleri ve tavsifleri ve bütün muhiblerin hakikî muhabbet ve aşkları ve bütün müridlerin sadık irade ve rağbetleri ve bütün münîblerin ciddî taleb ve inabeleri, yine Maruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmud, Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Mabud-u Ezelî’nin vücub-u vücudunu ve kemal-i rububiyetini ve vahdetini gösterdiği gibi;
  • kâmil insanlardaki bütün makbul ibadatın ve o makbul ibadatın neticesinden hasıl olan füyuzat ve münacat, müşahedat ve keşfiyat, yine o Mevcud-u Lemyezel ve o Mabud-u Lâyezal’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Sözler – 660)

Ve Sair zîhayatın,

Belki cemadatın dahi fıtrî hizmetleri birer nevi ibadet hükmünde bulunması

Ve Kâinatta maddî ve manevî bütün nimetlerin ve ihsanların herbiri, bir mabudiyet tarafından, hamd ve ibadeti yaptıran perestişe ve şükre birer vesile olmaları

Ve Vahy ve ilhamlar gibi bütün tereşşuhat-ı gaybiye ve tezahürat-ı maneviyenin birtek İlahın mabudiyetini ilân etmeleri; elbette ve bedahetle bir uluhiyet-i mutlakanın tahakkukunu ve hükümferma olduğunu isbat ederler.

Madem böyle bir uluhiyet hakikatı var, elbette iştiraki kabul edemez. Çünki uluhiyete yani mabudiyete karşı şükür ve ibadetle mukabele edenler, kâinat ağacının en nihayetlerinde bulunan zîşuur meyveleridir ve başkaların o zîşuurları memnun ve minnetdar edip yüzlerini kendilerine çevirmesi ve görünmediğinden çabuk unutturulabilen hakikî mabudlarını onlara unutturması, uluhiyetin mahiyetine ve kudsî maksadlarına öyle bir zıddiyettir ki, hiçbir cihetle müsaade etmez. Kur’an’ın çok tekrar ile ve şiddetle şirki red ve müşrikleri Cehennem ile tehdid etmesi, bu cihettendir.

 İkinci Hakikat: “Rububiyet-i mutlaka”dır.

(Rububiyeti Mutlakanın delilleri gösterildikten sonra şirkin mümteni olup Vahdeti istilzam ettiğinin izahatı yapılacaktır. Kâinatta hususan zîhayatlarda ve bilhâssa terbiye ve iaşelerinde her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir surette beraber ve birbiri içinde hakîmane, rahîmane bir dest-i gaybî tarafından olan bir tasarruf-u âmm elbette bir rububiyet-i mutlakanın tereşşuhudur ve ziyasıdır. Elbette böyle bir Rububiyet-i mutlaka, cemalini izhar ve kemalâtını ilân ve kıymetli san’atlarını teşhir ve gizli hünerlerini göstermek ister. Ve maksadlarını bozacak şirk ve iştiraki kabul etmez.)

Evet

  • Bütün kâinatta (Kainat’ın içinde ulvi ve süfli âlemlerin dâhil olduğunu düşüneceğiz.)
  • Hususan zîhayatlarda ve
  • Bilhâssa (zihayatların) terbiye ve iaşelerinde
  • Her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir surette beraber ve birbiri içinde hakîmane, rahîmane bir dest-i gaybî tarafından olan bir tasarruf-u âmm elbette bir rububiyet-i mutlakanın tereşşuhudur ve ziyasıdır ve tahakkukuna bir bürhan-ı kat’îdir.

(Madem Sâni’-i Hakîm her şey için o şeye münasib bir nokta-i kemal ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücud tayin edip ve o şeye, o nokta-i kemale sa’yedip gitmek için bir istidad vererek ona sevk ediyor. Ve bütün nebatat ve hayvanatta şu kanun-u rububiyet cari olmakla beraber, cemadatta dahi caridir ki; âdi toprağa, elmas derecesine ve cevahir-i âliye mertebesine bir terakkiyat veriyor ve şu hakikatta muazzam bir “Kanun-u Rububiyet”in ucu görünüyor. Sözler – 555)

(Birinci Hakikat: Bâb-ı rububiyet ve saltanattır ki, ism-i Rabb’in cilvesidir. Diğer hakikatlerdeki isimler adedince Rububiyetin saltanatı düşünülebilir. Madem bir rububiyet-i mutlaka vardır, elbette ahiret vardır.)

Madem bir rububiyet-i mutlaka vardır, elbette şirk ve iştiraki kabul etmez.

Çünki o rububiyetin (Rububiyetin dört maksad ve gayesi)

  1. Kendi cemalini izhar
  2. Ve kemalâtını ilân
  3. Ve kıymetli san’atlarını teşhir
  4. Ve gizli hünerlerini göstermek

gibi en mühim maksad ve gayeleri cüz’iyatta ve zîhayatta temerküz ve içtima’ ettiğinden, en cüz’î bir şeye ve en küçük bir zîhayata kendi başıyla müdahale eden bir şirk, o gayeleri bozar ve o maksadları harab eder. Ve zîşuurun yüzlerini o gayelerden ve o gayeleri irade edenden çevirip esbaba saldığından ve bu vaziyet rububiyetin mahiyetine bütün bütün muhalif ve adavet olduğundan, elbette böyle bir rububiyet-i mutlaka, hiç bir cihetle şirke müsaade etmez.

Kur’anın kesretli takdisatı ve tesbihatı ve âyâtı ve kelimatı, belki hurufatı ve hey’atıyla mütemadiyen tevhide irşadatı bu büyük sırdan ileri gelmiştir. (Büyük sır Rububiyetin maksadlarıdır.)

(Ve bilhâssa kâinattaki bütün makasıd-ı Rabbaniyenin temerküz ettiği yeri ve medarları olan zîhayat ve zîşuurları başkalara havalesi kabil değil. Hem hilkat-ı insaniyenin ve hadsiz enva’-ı nimetin icadındaki gayelerin tezahür ettiği yerleri, menşe’leri olan zîhayatların cüz’iyatındaki ahval ve semeratı ve neticeleri başka ellere havalenin hiçbir cihet-i imkânı yoktur. Meselâ bir zîhayat,

Cüz’î bir şifası (Rububiyetin maksadları zararları def ederek eşyayı kemalatına sevk eden şifa ile tahakkuk eder.)

Veya bir rızkı (Rububiyetin maksadları menfaatleri celb ederek eşyayı kemalatına sevk eden rızık ile tahakkuk eder.)

Veya bir hidayeti (Rububiyetin maksadları hem zararları def hem menfaatleri celb ederek eşyayı kemalatına sevk eden hidayet ile tahakkuk eder.) için Cenab-ı Hak’tan başkasına hakikî minnetdar olmak ve başkasına perestişkârane medh ü sena etmek, rububiyetin azametine dokunur ve uluhiyetin kibriyasına ilişir ve mabudiyet-i mutlakanın haysiyetine dokundurur, celalini müteessir eder. Şualar 19)

(Terbiyeyi ifade eden رَبِّ kelimesidir. Bu kelimenin burada ihtiyar edilmesi; rızk ile terbiyeleri rububiyetin şe’ninden olduğu gibi, hidayetle de tegaddileri rububiyetin şe’ninden olduğuna işarettir. İşarat-ül İ’caz – 61)

(Kur’anın tevhide işaratına Mekkî sureleri misal verilebilir. Zira ekseriyetçe Mekkî sureleri erkân-ı imaniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i’cazlı bir îcaz ile ifade ve tekrar ederek mebde’ ve meadi, Allah’ı ve âhireti, değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede; belki bazan bir harfte ve takdim – te’hir, tarif – tenkir ve hazf – zikir gibi heyetlerde öyle kuvvetli isbat eder ki, ilm-i belâgatın dâhî imamları hayretle karşılamışlar. Bazan iki kelimede meselâ رَبُّ الْعَالَمِينَ ve رَبُّكَ de, رَبُّكَ tabiriyle ehadiyeti ve رَبُّ الْعَالَمِينَ ile vâhidiyeti bildirir. Ehadiyet içinde vâhidiyeti ifade eder. Hattâ bir cümlede; bir zerreyi bir gözbebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, Güneş’i dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün gözbebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.

Meselâ: خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَ اْلاَرْضَ âyetinden sonra يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَ يُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ âyetinin akabinde وَ هُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ der. “Zemin ve göklerin haşmet-i hilkatinde kalbin dahi hatıratını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyanat cihetiyle o sade ve ümmiyet mertebesini ve avamın fehmini nazara alan (Kolay okunan zemin ve gök gibi büyük ayetleri nazara vermesi sade ve ümmiyet mertebesini ve avamın fehmini nazara aldığını gösterir. İşte irşadı teshil ve tamim için bir kısmını küçük harfler ile, bir kısmını da büyük harflerle yazmakla irşadın iktizası yerine getirilmiştir. Mesnevi-i Nuriye 217) o basit ve cüz’î muhavere, o tarz ile ulvî ve cazibedar ve umumî ve irşadkâr bir mükâlemeye döner. Şualar 249)

 Üçüncü Hakikat: “Kemalât”tır.

(Kemalâtın delilleri gösterildikten sonra şirkin mümteni olup Vahdeti istilzam ettiğinin izahatı yapılacaktır. Bu kâinatın bütün ulvî hikmetleri, hârika güzellikleri, âdilane kanunları, hakîmane gayeleri, hakikat-ı kemalâtın vücuduna bedahetle delalet ve bilhâssa bu kâinatı hiçten icad edip her cihetle mu’cizatlı ve cemalli bir surette idare eden Hâlıkın kemalâtına ve o Hâlıkın âyine-i zîşuuru olan insanın kemalâtına şehadeti pek zahirdir. Elbette böyle bir Kemalât, kâinatta, insanda, bütün mevcudatta tezahür eden kemalât-ı kudsiyesini setredip perde çeken şirki kabul etmez.)

Evet bu kâinatın bütün

  • Ulvî hikmetleri, (Cenab-ı Hakk’ın Zatına, sıfatlarına ve isimlerine bakan ulvi hikmetler Cenab-ı Hakk’ın nihayet derecede kemalini gösteriyor.)
  • Hârika güzellikleri, (Bütün güzellikler her cihetle kemalat da olan bir Zattan geliyor. Bütün maddî güzellikler, kendi hakikatlarının ve manalarının manevî güzelliklerinden ileri geliyor. Ve hakikatları ise, esma-i İlahiyeden feyz alırlar ve onların bir nevi gölgeleridir. Şualar 76)
  • Âdilane kanunları, (Her eşyaya onun hakkı hayatını vermekkemalat sahibi olan bir Zâttan gelen adilane kanunların neticesidir. Şu çok kesretli ve çok azametli kanunlar, herbiri ilim ve iradenin cilvesi olmakla beraber; hem vâhid, hem muhit olduğu için; Sâni’in vahdaniyetini ve ilim ve iradesini gayet kat’î bir surette isbat ederler. Mektubat 291)
  • Hakîmane gayeleri, (Eşyanın birbirine bakan münasebetlerinde görünen hakimane gayeler, o gayeleri gösteren zatın nihayet derecedeki kemalatını gösteriyor.)

hakikat-ı kemalâtın vücuduna bedahetle delalet ve bilhâssa bu kâinatı hiçten icad edip her cihetle mu’cizatlı ve cemalli bir surette idare eden Hâlıkın kemalâtına ve o Hâlıkın âyine-i zîşuuru olan insanın kemalâtına şehadeti pek zahirdir.

(Elhasıl kâinatta kemalât hakikatı vardır. Bu kemalât, kemalât sahibi bir Zat-ı gösterdigi gibi o kemalât sahibi zatın ayine-i zişuuru olan ve âsârı ile kemalâtı görünen insanın kemalatı muhakkaktır.)

Madem kemalât hakikatı vardır. Ve madem kâinatı kemalât içinde icad eden Hâlıkın kemalâtı muhakkaktır. Ve madem kâinatın en mühim meyvesi ve arzın halifesi ve Hâlıkın en ehemmiyetli masnuu ve sevgilisi olan insanın kemalâtı haktır ve hakikatlıdır. Elbette bu gözümüz ile gördüğümüz

  • Kemalli ve hikmetli kâinatı, fena ve zevalde yuvarlanan ve neticesiz olarak tesadüfün oyuncağı, tabiatın mel’abegâhı, zîhayatın zalimane mezbahası, zîşuurun dehşetli hüzüngâhı suretine çeviren ve
  • Âsârı ile kemalâtı görünen insanı, en bîçare ve en perişan ve en aşağı bir hayvan derekesine indiren ve
  • Hâlıkın âyine-i kemalâtı olan bütün mevcudatın şehadetiyle nihayetsiz kemalât-ı kudsiyesi bulunan o Hâlıkın kemalâtını setredip perde çekerek netice-i faaliyetini ve hallakıyetini ibtal eden şirk, elbette olamaz ve hakikatsızdır. Şirkin bu kemalât-ı İlahiyeye ve insaniye ve kevniyeye karşı zıddiyeti ve o kemalâtları bozduğu, “İkinci Şua” risalesinin üç meyve-i tevhide dair “Birinci Makam”ında kuvvetli ve kat’î deliller ile isbat ve izah edildiğinden, ona havale edip burada kısa kesiyoruz.

(Tevhid ve vahdette cemal-i İlahî ve kemal-i Rabbanî tezahür eder. Eğer vahdet olmazsa, o hazine-i ezeliye gizli kalır. Şualar – 7

Sırr-ı vahdetle kâinatın kemalâtı tahakkuk eder ve mevcudatın ulvî vazifeleri anlaşılır ve mahlukatın netice-i hilkatleri takarrur eder ve masnuatın kıymetleri bilinir ve bu âlemdeki makasıd-ı İlahiye vücud bulur ve zîhayat ve zîşuurların hikmet-i hilkatleri ve sırr-ı icadları tezahür eder ve bu dehşet-engiz tahavvülât içinde kahharane fırtınaların hiddetli, ekşi sîmaları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür ve fena ve zevalde kaybolan mevcudatın neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları gibi çok vücudları kendilerine bedel âlem-i şehadette bırakıp, sonra gittikleri bilinir. Şualar – 12

Sırr-ı vahdet ile insan, bütün mahlukat içinde büyük bir kemal sahibi ve kâinatın en kıymetdar meyvesi ve mahlukatın en nazenini ve en mükemmeli ve zîhayatın en bahtiyarı ve en mes’udu ve Hâlık-ı Âlem’in muhatabı ve dostu olabilir. Hattâ bütün kemalât-ı insaniye ve beşerin bütün ulvî maksadları tevhid ile bağlıdır ve sırr-ı vahdetle vücud bulur. Şualar – 15

İkinci Sözde kemalât hakikatından gaflet eden insana kâinattaki, insanlık âlemindeki ve Cenab-ı Hakkın Zatındaki Kemalât hakikatı gösterilmiştir. “Yahu sen divane olmuşsun. Bâtınındaki çirkinlikler, zahirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisatı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ, şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikatı görebilesin. Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyet-perver, muktedir, intizam-perver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemalât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği surette olamaz.” Sözler – 16)

 Dördüncü Hakikat: “Hâkimiyet”tir.

(Hâkimiyet’in delilleri gösterildikten sonra şirkin mümteni olup Vahdeti istilzam ettiğinin izahatı yapılacaktır. Kâinat ordusunda cereyan eden hâkimane tekvinî emirler, âmirane hükümler, şâhane kanunlar elbette bir Hâkimiyet-i mutlakaya ve bir Âmiriyet-i külliyenin vücuduna delalet eder. Elbette kâinatın her yerini ihata eden intizam ve hâkimiyetin izzeti rakib kabul etmez. Madem rakibi yoktur şeriki de olamaz.)

(Hakem ismi hem Hâkim hemde Hakîm isimlerini içine alır.)

Evet bu kâinata geniş bir dikkat ile bakan; kâinatı

Gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, (Arşa istiva etmek âyeti ile Kur’an bu misale işaret ediyor)

Belki idaresi gayet hikmetli ve hâkimiyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, (Onbirinci Sözdeki saray temsilini Üstadımız Şems Suresindeki bu ayetlerin kasemindeki üslubundan çıkarmıştır. Meselâ: وَالشَّمْسِ وَضُحَيهَا da kasem, Onbirinci Söz’deki muhteşem temsilin esasına işaret eder. Kâinatı bir saray ve bir şehir suretinde gösterir. Mektubat 389 )

her şeyi ve her nev’i birer vazife ile müsahharane meşgul bulur.

وَ لِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetinin askerlik manasını ihsas eden temsiline göre: (Kainat ordusunda cereyan eden Hâkimane tekvinî emirler, Âmirane hükümler, Şâhane kanunlar elbette bir Hâkimiyet-i mutlakayı ve bir Âmiriyet-i külliyenin vücuduna delalet eder.)

Zerrat ordusundan ve nebatat fırkalarından ve hayvanat taburlarından, tâ yıldızlar ordusuna kadar olan cünud-u Rabbaniyeden, o küçücük memurlarda ve bu pek büyük askerlerde

  • Hâkimane tekvinî emirlerin,
  • Âmirane hükümlerin,
  • Şâhane kanunların cereyanları,

bedahetle bir hâkimiyet-i mutlakanın ve bir âmiriyet-i külliyenin vücuduna delalet ederler.

Madem bir hâkimiyet-i mutlaka hakikatı vardır, elbette şirkin hakikatı olamaz. (Hâkimiyet-i mutlakanın şirki reddeddiğinin iki delili:

  1. Kâinatta görünen mutlak bir hâkimiyetin varlığı her şeyi ihata eden bir intizam ile bilinir. Kâinatta her şeyi ihata eden intizam ise şirki reddeder.)

Çünki لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin hakikat-ı katıasıyla;

  • Müteaddid eller müstebidane bir işe karışsalar, karıştırı
  • Bir memlekette iki padişah, hattâbir nahiyede iki müdür bulunsa;

İntizam bozulur ve idare herc ü merc olur. Halbuki sinek kanadından tâ semavat kandillerine kadar ve hüceyrat-ı bedeniyeden tâ seyyaratın burçlarına kadar öyle bir intizam var ki; zerre kadar şirkin müdahalesi olamaz.

  1. Kâinatta görünen mutlak bir hâkimiyetin izzeti elbette rakibi kabul etmez. Madem rakibi yoktur şeriki de olamaz.)

Hem hâkimiyet bir makam-ı izzettir; rakib kabul etmek, o hâkimiyetin izzetini kırar. Evet aczi için çok yardımcılara muhtaç olan insanın, cüz’î ve zahirî ve muvakkat bir hâkimiyeti için kardeşini ve evlâdını zalimane öldürmesi gösteriyor ki; hâkimiyet rakib kabul etmez. Böyle bir âciz, böyle cüz’î bir hâkimiyet için böyle yaparsa; elbette bütün kâinatın mâliki olan bir Kadîr-i Mutlak’ın hakikî ve küllî rububiyetine ve uluhiyetine medar olan kendi hâkimiyet-i kudsiyesine başkasını teşrik etmesi ve şerike müsaade etmesi hiçbir cihetle mümkün olamaz. Bu hakikat, İkinci Şua’ın İkinci Makam’ında ve Risale-i Nur’un birçok yerlerinde kuvvetli deliller ile isbat edildiğinden, onlara havale ediyoruz.

İşte yolcumuz bu dört hakikatı müşahede etmekle, vahdaniyet-i İlahiyeyi şuhud derecesinde bildi, imanı parladı. Bütün kuvvetiyle “Lâ ilahe illallahu vahdehu lâ şerike leh” dedi. Ve bu menzilden aldığı derse bir kısa işaret olarak Birinci Makam’ın ikinci babında:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وَحْدَانِيَّتِهِ وَ وُجُوبِ وُجُودِهِ مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ حَقِيقَةِ تَبَارُزِ اْلاُلُوهِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمُقْتَضِيَّةِ لِلْوَحْدَةِ وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الْكَمَالاَتِ النَّاشِيَةِ مِنَ الْوَحْدَةِ وَ كَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الْحَاكِمِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ الْمَانِعَةِ وَ الْمُنَافِيَةِ للِشِّرْكَةِ

denilmiştir.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*