Yedinci Lem’a
Sure-i Feth’in âhirindeki âyetin yedi nevi ihbar-ı gaybîsine dairdir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَاءَ اللّٰهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَ مُقَصِّرِينَ لاَ تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا ٭ هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَ كَفَى بِاللّٰهِ شَهِيدًا ٭ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ اَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَ رِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ وَ مَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْجِيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَ اَجْرًا عَظِيمًا
Sure-i Feth’in bu üç âyetinin çok vücuh-u i’cazı vardır. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın on vücuh-u külliye-i i’caziyesinden ihbar-ı bilgayb vechi, şu üç âyette yedi-sekiz vecihle görünüyor.
(Yedi vecihle Lemaatta izah edilmiştir.)
On cihetten biri gaybdan haber vermesidir. Bununda bir vechi istikbalden haber vermesidir.
(Kırk Vecih; Üç Şua içinde kırk vücuh-u i’caziyeyi beyan ve tefsir ediyor ki; Kur’an, kelâmullah olduğunu; gündüzdeki ziya, güneşin vücudunu gösterdiği gibi, öylece gösterir ve isbat eder. Sözler 786)
(İkiyüz; Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın ikiyüz aksam-ı i’caziyesinden nakşî bir kısmını gösterecek bir tarz.. Mektubat 405)
BİRİNCİSİ: لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا ilâ âhir.. Feth-i Mekke’yi vukuundan evvel kat’iyyetle haber veriyor. İki sene sonra haber verdiği tarzda vuku bulmuştur.
(Rüyada görülen Mekke’nin fethi âyetle tasdik edilmiştir.
Gaybdan haber verme ile ilgili Yirmibeşinci Sözden cümleler; pekçok itirazat ve tenkidata maruz ve en küçük bir hatasından dolayı davasını kaybedecek bir Zâtın lisanından böyle tereddüdsüz, kemal-i ciddiyet ve emniyetle ve kuvvetli bir vüsuku ihsas eden bir tarzda böyle ihbarat-ı gaybiye, kat’iyyen gösterir ki; o Zât, Üstad-ı Ezelî’sinden ders alıyor, sonra söylüyor. Sözler – 406)
(Bu ihbar-ı gaybın arkasında diğer fetihlerinde geleceğini haber veriyor. İşte -nakl-i sahih-i kat’î ile- ashabına haber vermiş ki: “Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz; hem Feth-i Mekke, hem Feth-i Hayber, hem Feth-i Şam, hem Feth-i Irak, hem Feth-i İran, hem Feth-i Beyt-ül Makdis’e muvaffak olacaksınız.
Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz!..” Haber vermiş, hem “Tahminim böyle” veya “Zannederim” dememiş. Belki görür gibi kat’î ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş. Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı. Mektubat – 101
Mekkenin fethinin önemi; Mekke kureyş müşriklerinin plan yaptıkları fitnenin başkenti olduğu için Mekkenin fethi bir anahtar olmuş akabinde birçok fetihleri getirmiştir. Mekke’nin fethi manevi kılınç olan gönüllerin fethi ile gerçekleşmiştir.)
(Risale-i Nura bakan vechi ve bizim bu hadiseden alacağımız ders şudur; Üstad Hazretleri de Şualar 308’de “Merak etmeyiniz, o nurlar parlayacaklar.” demiştir. {(Haşiye): Ey kardeş! Dikkat buyur. Denizli hapsinde, bütün esbab-ı âlem zahiren Üstadın aleyhinde, i’dam hükümleriyle mahkemeye verilmişken, Üstad diyor: “Merak etmeyiniz kardeşlerim, o Nurlar parlayacaklar.” Bu söz, bak nasıl tahakkuk etti. Talebeleri})
İKİNCİSİ: (Bu ayetin cifir ebced hesabı 1985 tarihine bakıyor. Asıl Ebced Değeri: 1885 iken tenvinler Nun sayılmakla 1985 tarihine tevafuk ediyor.)
فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا ifade ediyor ki:
Zahiri Sulh-u Hudeybiye, çendan
zahiri İslâm aleyhinde görülmüş ve
Kureyşîler bir derece galib görünmüş olduğu halde
Manen Sulh-u Hudeybiye,
- Manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve
- Sair fütuhatın da anahtarı olacak diye ihbar ediyor.
Filhakika, Sulh-u Hudeybiye ile çendan maddî kılınç, kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur’an-ı Hakîm’in bârika-âsâ elmas kılıncı çıktı; kalbleri, akılları fethetti. Musalaha münasebetiyle birbiriyle ihtilat ettiler. Mehasin-i İslâmiyet, envâr-ı Kur’aniye, inad ve taassubat-ı kavmiye perdelerini yırtarak, hükmünü icra ettiler. (İnad ve taasubları kırmanın usulü Ondokuzuncu Sözün Yedinci Reşhasında şöylece izah edilmiştir.
İşte bak:
- Şu cezire-i vasiada
- Vahşi
- Ve âdetlerine mutaassıb
- Ve inadcı muhtelif akvamı,
- Ne çabuk âdât
- Ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyanelerini def’aten kal’ u (kal’ kökünden söküp atmak demektir.) Ref’ ederek
- Bütün ahlâk-ı hasene ile techiz edip
- Bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi.
Bak!
Değil zahirî bir tasallut, (Siyasi bir yaptırımla musallat olmak değil) belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor.
Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah oldu. Sözler – 237)
Meselâ:
(Birincisi askeriye dairesinden) Bir dâhiye-i harb olan Hâlid Bin Velid ve
(İkincisi siyaset dairesinden taraftarlar bulunacağını) bir dâhiye-i siyaset olan Amr İbn-ül Âs gibi, mağlubiyeti kabul etmeyen zâtlar, Sulh-u Hudeybiye ile cilvesini gösteren seyf-i Kur’anî onları mağlub edip, Medine-i Münevvere’ye kemal-i inkıyad ile İslâmiyete gerdendâde-i teslim olduktan sonra Hazret-i Hâlid, bir “Seyfullah” şekline girdi ve fütuhat-ı İslâmiyenin bir kılıncı oldu.
(Risale-i Nura bakan vechi ve bizim bu hadiseden alacağımız ders şudur;
1- Dinin güzelliklerini, hak ve hakikatını insanlara götürmekte takvayı esas tutup gayret etmek gerektiğini bunun neticesinde insanların taraftarlığını kazanabiliriz.
2- Hulusi abinin şarkta hizmeti ile kominizme manevi bir set çekmesi
3- Risalenin manevi ücreti ise on defa okumak on kişiye okutmaktır.
(“Dini çirkin görenlere dinin güzelliklerini göster ve onlara hakikatı beyan et” Bakara Suresi 256. Âyet
Makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mana-yı işarî ile der: Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükûmetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükûmet lâik cumhuriyete döner.
Fakat ona mukabil manevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıncıyla olacak.
Çünki dindeki rüşd ü irşad ve hak ve hakikatı gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur’an’dan çıkacak diye haber verip, bir lem’a-i i’caz gösterir. Şualar – 271)
MÜHİM BİR SUAL: Fahr-ül Âlemîn ve Habib-i Rabb-ül Âlemîn Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sahabelerinin, müşrikîne karşı Uhud’un nihayetinde ve Huneyn’in bidayetinde mağlubiyetinin hikmeti nedir? (Huneyn’in muharebesinde Müslümanlar sayıca çok olmalarından kendilerine güvenmelerinin neticesinde mağlub duruma düşmüşler iken Allah melekler ordusunu yardıma göndererek Müslümanları galib etti.)
(Bu suale Onüçüncü Lem’a Dokuzuncu İşarette de cevap verilmiştir. Şöyle ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev’-i beşere mukteda ve imam ve rehber olarak gönderildiğini tamamıyla hikmet-i İlahiye kanununa ve kâinattaki şeriat-ı fıtriye-i kübraya müraat ve itaatı ile göstermiştir.)
ELCEVAB: Müşrikler içinde, o zamanda saff-ı Sahabede bulunan ekâbir-i Sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Hâlid gibi çok zâtlar bulunduğundan, şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlahiye, hasenat-ı istikbaliyelerinin bir mükâfat-ı muaccelesi olarak mazide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek mazideki Sahabeler, müstakbeldeki Sahabelere karşı mağlub olmuşlar. Tâ o müstakbel Sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve o şehamet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin.
ÜÇÜNCÜSÜ: لاَ تَخَافُونَ kaydıyla ihbar ediyor ki: “Sizler emniyet-i mutlaka içinde Kâ’beyi tavaf edeceksiniz.”
Halbuki
1- Ceziret-ül Arab’daki bedevi akvam, çoğu düşman olmakla beraber,
2- Mekke etrafı ve Kureyş kabîlesi kısm-ı a’zamı düşman iken,
Yakın bir zamanda hiç havf hissedilmezken kâ’beyi tavaf edeceksiniz ihbarıyla
- Ceziret-ül Arab’ı itaat altına ve
- Bütün Kureyş’i İslâmiyet içine ve
Emniyet-i tâmme vaz’edilmesine, delalet ve ihbar eder.
Aynen haber verdiği gibi vukua gelmiştir.
DÖRDÜNCÜSÜ:
هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَ دِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ
وَ كَفَى بِاللّٰهِ شَهِيدًا
(Bu ayetin harf sayısı 63 olmakla vefat-ı nebeviyi de haber veriyor. Hem Ebu Bekir-i Sıddık’ı ve Abbas’ı ağlatan sure-i Nasr وَاسْتَغْفِرْهُ nün vav’ına kadar 63 harf olarak ömr-ü Nebevînin nihayetine tevafukla işaret etmektedir.)
Kemal-i kat’iyyetle ihbar ediyor ki: “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği din, umum dinlere galebe çalacak.”
Hâlbuki
1- o zamanda yüzer milyon tebaası bulunan Nasara ve Yahudi ve Mecusi dinleri
2- ve roma, çin ve iran hükûmeti gibi yüzer milyon tebaası bulunan cihangir devletlerin edyan-ı resmîleri iken,
kendi küçük kabîlesine karşı tam galebe edemeyen
bir vaziyette bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği din,
- Umum dinlere galib
(Semavî dinlere galib gelmesini üç cihetle düşünebiliriz. Evvelâ semavî dinlerin tahrif olmasıyla hakikatının kaybetmiş olmasından galib geleceğini âyet ihbar ediyor.
Ümmetlere bakan cihetle ikinci hikmet: Eski zaman peygamberlerinin beşeriyetin bedeviyet ve tufuliyet devrinde gönderilmesidir.
Eski zaman peygamberleri ümmetlerine Kur’an gibi izahat vermediklerinin sebebi, o devirler beşerin bedeviyet ve tufuliyet devri olmasıdır. İbtidaî derslerde izah az olur. Şualar 220
Üçüncü bir hikmette Peygamberlerin Cenab-ı Hakkın esmalarına âyinedarlıktaki ve hakikatı ders vermekteki dereceleridir.
“Enbiya-yı salife, niçin haşr-i cismanî gibi bir kısım erkân-ı imaniyeyi, bir derece mücmel bırakmışlar, Kur’an gibi tafsilât vermemişler? Sonra ümmetlerinden bir kısmı ileride o mücmel olan erkânı inkâra kadar gitmişler? Sözler 335
Haşr-i A’zam, İsm-i A’zamın tecellisiyle olduğundan, Cenab-ı Hakk’ın İsm-i A’zamının ve her ismin a’zamî mertebesindeki tecellisiyle zahir olan ef’al-i azîmeyi görmek ve göstermekle, haşr-i a’zam bahar gibi kolay isbat ve kat’î iz’an ve tahkikî iman edilir. Sözler 93
Böyle bir mazhariyete başta Kur’an-ı A’zam ve Resul-i Ekrem (A.S.M.) mazhar olmasından bütün dinlere hakikatı göstermek itibariyle galib gelmiştir.)
- Ve Umum devletlere muzaffer olacağını ihbar ediyor.
(Hem Gazve-i Meşhure-i Hendek’te ferman etmiş ki:
اِنَّ قُرَيْشًا وَاْلاَحْزَابَ لاَ يَغْزُونِى اَبَدًا وَاَنَا اَغْزُوهُمْ diye, “Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim!” Haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış. Mektubat 111
“Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz; hem Feth-i Mekke, hem Feth-i Hayber, hem Feth-i Şam, hem Feth-i Irak, hem Feth-i İran, hem Feth-i Beyt-ül Makdis’e muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz!..” Haber vermiş, hem “Tahminim böyle veya zannederim” dememiş. Belki görür gibi kat’î ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş. Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı. Mektubat 101
Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile-
سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَنِعْمَ اْلاَمِيرُ اَمِيرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا
deyip, İstanbul’un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih’in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş. Mektubat 105)
Hem gayet vuzuh ve kat’iyyetle ihbar ediyor.
İstikbal, o haber-i gaybîyi, Bahr-i Muhit-i Şarkî’den Bahr-i Muhit-i Garbî’ye kadar İslâm kılıncının uzamasıyla tasdik etmiştir.
( زُوِيَتْ لِىَ اْلاَرْضُ فَاُرِيتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّتِى مَا زُوِىَ لِى مِنْهَا
“Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir.
Hiçbir ümmet, o kadar mülk zabtetmemiş.” Haber verdiği gibi çıkmış. Mektubat – 102
(Üstad Hazretleride Peygamberimizin bu ihbaratını âhirzamana bakan cihetle Âyetlerin ve Hadislerin ışığı altında zaman-ı âlem hadisatını okumakla müjde veriyor. Şöyle ki:
Hak neşv ü nema bulacaktır, eğer çendan toprakta gizlense…
Ve tarafdar ve mültezimleri muzaffer olacaklardır, eğer çendan zaman ve zeminin merhametsizliğinden az ve zayıf olsalar…
Hem de itikadımdır ki: İstikbale hüküm sürecek ve her kıt’asında hâkim-i mutlak olacak yalnız hakikat-ı İslâmiyettir. Muhakemat – 9
1952’de Yetmişbir’de fecr-i sadıkı başladı veya başlayacak.
Eğer bu fecr-i kâzib de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sadık çıkacak. Hutbe-i Şamiye – 27
Eşhastan kat’-ı nazar, nev’î ve umumî hüsn ve hakkın meydan-ı galebesi istikbaldir. Biz ölsek, milletimiz bâkidir. Kırk sene ile razı değiliz. En ekall bin sene galebeyi isteriz. Muhakemat 41 (Biz böyle isteriz ama olmayacak bu cevab âhirette olacağını ifade etmek içindir. Akıbet müttakilerindir. Amenna Veyahut öyle şaşaalı bir kırk sene galebe olacak ki bin sene keyfiyetinde bir saadeti temin edecek.)
1917’de Lemaatta diyor ki;
Yakînim var ki: İstikbal semavatı, zemin-i Asya
Bâhem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâm’a.
Zira yemin-i yümn-i imandır
Verir emni eman ile enama… Sözler – 694
Asya’da âlem-i İslâm’da üç nur birbiri arkasında inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacaktır. Şu perde-i müstebidane yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım. Tarihçe-i Hayat 79 )
BEŞİNCİSİ:
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ اَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا
ilâ âhir…
(Bu âyette üç ihbar var
1- Sahabelerin üstün sıfatları nelerdir.
A- Sahabeler her zaman Peygamberin ASM gayelerinin maksadının yanında bulunurlar. 18. Söz’deki hakikatlarla baktığımızda 1. Nokta itibariyle nefsinde görünen güzelliklere sahiplenmeyip Cemal sahibi olan Allah’a ait olduğunu bilmekle yanında bulunmaktır. 2. Nokta itibariyle kâinatta ki her şeyin ya bizzat ya da neticeleri itibariyle güzel olduğunu görmekle yanında bulunmaktır. 3. Nokta itibariyle Daire-i Rububiyyete karşı Ubudiyetle mukabele etmekle Zat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında bulunmaktır. Bizde bu noktalara riayet ettiğimiz nisbetinde davasına yakınlaşıyoruz.
B- Düşmana karşı şiddetlidirler. (Bu asırda hizmeti kâfirlere ulaştırmakta çok gayretli olmak şeklinde tefsir edilir.)
C- Birbirilerine karşı şefkatlidirler
D- Çok ibadet eder ve Cenab-ı Hakk’ın rızasını ararlar.
2- Sahabelerin tabakalarının sıfatlarını haber veriyor.
A- رِضْوَانًا Peygamberin yanında olmakla Allah’ın rızasını kazanan Ehl-i Biat-ı Rıdvana bakıyor.
B- سِيمَاهُمْ فِى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ Ashab-ı Suffa’ya bakıyor.
C- ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ Tevratın haber verdiği vasıflar, ulema ve fukaha tabakatındaki sahabelere bakıyor.
D- وَمَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْجِيلِ İncilde geçen vasıflar, Ashab-ı Huneyn ve Feth, Uhud ve Bedir’deki Sahabelerin namdar yiğitlerine işaret ediyor. Barla Lahikası 275)
3- Halifelerin tertib sırasını haber veriyor.
A- Ebu Bekir’in (RA) ikinin ikincisi olarak Ümmetin başına geçeceğine bakıyor.
B- Hz. Ömer’in (RA) önce manevi sonra maddi fütühat yapacağına bakıyor.
C- Hz. Osman’ın (RA) kan dökülmemesi içim kendini feda edeceğine bakıyor.
D- Hz. Ali (RA) ibadette ve şecaatte en ileri olacağına bakıyor.
Ayrıca bu dört halifenin sırası İslâm devletlerinin sırasına da bakıyor. Bu sıralama halifelerin faziletine değil müddetine işaret edebilir. Şöyle ki:
A- Hz. Ebu Bekir (RA) Emeviler dönemine bakıyor. (Hz. Ebu Bekir (RA) 2 sene hilafette kaldı. Emeviler dönemi 29 sene sürdü.)
B- Hz. Ömer (RA) Abbasiler dönemine bakıyor. (Hz. Ömer (RA) 10 sene hilafette kaldı. Abbasiler dönemi 508 sene sürdü.)
C- Hz. Osman (RA) Osmanlı İmparatorluğu dönemine bakıyor. (Hz. Osman (RA) 12 sene hilafette kaldı. Osmanlı İmparatorluğu dönemi 624 sene sürdü.)
D- Hz. Ali (RA) Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarına bakıyor. (Hz. Ali (RA) 5 sene hilafette kaldı. Türkiye Cumhuriyetinin tek partili dönemine bakıyor.)
E- Hz. Hasan (RA) Hz. Hüseyin (RA) ise Risale-i Nurun devrine tam bakıyor.
4- (Barla Lahikasında 260 sahabe ismi ile ayetteki harf sayısı tevafuk ediyor.)
Şu âyetin başı,
1- Sahabelerin Enbiyadan sonra nev’-i beşer içinde en mümtaz olduklarına sebeb olan secaya-yı âliye ve mezaya-yı galiyeyi haber vermekle,
2- Mana-yı sarihiyle; tabakat-ı Sahabenin istikbalde muttasıf oldukları ayrı ayrı mümtaz has sıfatlarını ifade etmekle beraber,
3- Mana-yı işarîsiyle; ehl-i tahkikçe vefat-ı Nebevîden sonra makamına geçecek Hulefa-yı Raşidîn’e hilafet tertibi ile işaret edip her birisinin en meşhur medar-ı imtiyazları olan sıfât-ı hâssayı dahi haber veriyor. Şöyle ki:
Birinci Vasıf – وَالَّذِينَ مَعَهُ maiyet-i mahsusa ve sohbet-i hâssa ile ve en evvel vefat ederek yine maiyetine girmekle meşhur ve mümtaz olan Hazret-i Sıddık’ı gösterdiği gibi,
İkinci Vasıf – اَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ ile istikbalde Küre-i Arz’ın devletlerini fütuhatıyla titretecek ve adaletiyle zalimlere sâıka gibi şiddet gösterecek olan Hazret-i Ömer’i gösterir.
Üçüncü Vasıf – Ve رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ ile istikbalde en mühim bir fitnenin vukuu hazırlanırken kemal-i merhamet ve şefkatinden İslâmlar içinde kan dökülmemek için ruhunu feda edip teslim-i nefs ederek Kur’an okurken mazlumen şehid olmasını tercih eden Hazret-i Osman’ı da haber verdiği gibi,
Dördüncü Vasıf – تَرَيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا saltanat ve hilafete kemal-i liyakat ve kahramanlıkla girdiği halde ve kemal-i zühd ve ibadet ve fakr ve iktisadı ihtiyar eden ve rükû ve sücudda devamı ve kesreti herkesçe musaddak olan Hazret-i Ali’nin (R.A.) istikbaldeki vaziyetini ve o fitneler içindeki harbleriyle mes’ul olmadığını ve niyeti ve matlubu fazl-ı İlahî olduğunu haber veriyor.
ALTINCISI: ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ fıkrası, iki cihet ile ihbar-ı gaybîdir.
Birincisi: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gibi ümmi bir zâta nisbeten gayb hükmünde olan Tevrat’taki evsaf-ı Sahabeyi haber veriyor.
(Sahabelerin üstün sıfatları nelerdir.
- Sahabelerin her zaman Peygamberin (A.S.M.) gayelerinin maksadının yanında
- Düşmana karşı şiddetli olmaları (Bu asırda hizmeti kâfirlere ulaştırmakta çok gayretli olmak şeklinde tefsir edilir.)
- Birbirimize karşı şefkatli olmak
- Çok ibadet etmek ve Cenab-ı Hakkın rızasını aramak)
Evet Tevrat’ta -Ondokuzuncu Mektub’da beyan edildiği gibi- âhirzamanda gelecek Peygamber’in Sahabeleri hakkında Tevrat’ta bu fıkra var: “Kudsîlerin bayrakları beraberlerindedir.”
Yani Onun Sahabeleri (Bu makamda sahabeler için kudsiler tabiri ile sahabelerin ehl-i taat ve ibadet ve ehl-i salahat ve velayet sahibi olduklarına işaret ediyor.)
ehl-i taat ve ibadet ve ehl-i salahat ve velayettirler ki,
o vasıfları “kudsîler” yani “mukaddes” tabiriyle ifade etmiştir.
Tevrat’ın pek çok ayrı ayrı lisanlara tercüme edilmesi vasıtasıyla o kadar tahrifat olduğu halde, şu Sure-i Feth’in مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ hükmünü müteaddid âyâtıyla tasdik ediyor. (Yani tevratta müteaddid yerlerde sahabelerin vasıflarından bahsediyor. Tek bir âyet değil üstadımız sahabelerin kudsiyeti üzerine durmuştur.)
(Bu ayet aynı zamanda her asırda gelecek kudsi zatlarada bakıyor. Mehdi Alerrasulun küdsi cemaati ehl-i taat ve ibadet ve ehl-i salahat ve velayettirler. Sayıca ne kadar az olsalarda.. Emirdağ Lahikası 1 sayfa 265’de geçtiği gibi
Mehdi-i Âl-i Resul’ün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı manevîsinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cem’iyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi olacak)
İkinci cihet ihbar-ı gaybî şudur ki: مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ fıkrasıyla ihbar ediyor ki: (İstikbalde sahabelerden âhirde ümmetten ehl-i velayet zâtların çıkacacağı önceden haber veriyor.)
“Sahabeler ve Tâbiînler, ibadette öyle bir dereceye gelecekler ki,
- Ruhlarındaki nuraniyet, yüzlerinde parlayacak
- Ve cebhelerinde kesret-i sücuddan hasıl olan bir hâtem-i velayet nev’inde alınlarında sikkeler görünecek”
Evet istikbal bunu vuzuh ile ve kat’iyyet ile ve parlak bir surette isbat etmiştir.
(Velayetin sikkesi; dinde çıkan fitneler içinde, siyasetin cazibedarlığı ile beraber taat ve ibadetten geri kalmayan kişilerde görülür. O kişiler ki gece gündüzde bin rekât namaz kılan veya yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kılan çok mühim zâtlardır. Bu zatların başta sahabelerden âhirde ise ümmetten çıkacağına işarettir. Ahirzamanda Üstad da bu vasıflar görünüyor.)
Evet o kadar acib fitneler ve dağdağa-i siyaset içinde, gece ve gündüzde Zeynelâbidîn gibi bin rek’at namaz kılan ve Taus-u Yemenî gibi, kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını eda eden çok mühim pek çok zâtlar, مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ sırrını göstermişlerdir.
YEDİNCİSİ:
وَ مَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْجِيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ
fıkrası, iki cihetle ihbar-ı gaybîdir.
(Sure-i Feth’in âhirinde
وَ مَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْجِيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ
(İncîldeki meselleri ise şöyledir: Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonra da onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde doğrulmuş. Öyle ki ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir.) âyeti, İncil’in şu âyeti gibi, başka âyetlerine işaret edip, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm sahib-üs seyf ve cihada memur olduğunu İncil ile beraber ilân ediyor. Mektubat 167)
Birincisi: Nebiyy-i Ümmi’ye nisbeten gayb hükmünde olan, İncil’in Sahabeler hakkındaki ihbarını ihbardır. (Bu âyetteki çekirdek misali ile sahabelerin mebde de az olacaklarına işaret ediyor.)
Evet İncil’de, âhirzamanda gelecek Peygamber’in (A.S.M.) vasfında
مَعَهُ قَضِيبٌ مِنْ حَدِيدٍ وَاُمَّتُهُ كَذلِكَ gibi âyetler var. (Onun demirden bir asâsı, yani kılıcı olacak ve onunla savaşacak. Ümmeti de onun gibi olacak.)
Yani: Hazret-i İsa (A.S.) gibi kılınçsız değil, belki sahib-üs seyf bir peygamber gelecek, cihada memur olacak ve onun sahabeleri dahi, kılınçlı ve cihada memur olacaklardır. O kadîb-i hadîd sahibi, reis-i âlem olacak. Çünki İncil’in bir yerinde der: “Ben gidiyorum, tâ âlemin reisi gelsin.” Yani: Âlemin Reisi geliyor.
(Resul-i Ekrem ASM ilk başta maddeten reis-i âlem olarak görünmezken sahabelerin kılınçla cihada memur olmalarıyla ve İslâm’ı nev’-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına duyurmalarıyla anlaşıyor ki sahabelerin vazifesi neticesinde Resul-ü Ekrem’in (A.S.M.) âleme reis olduğunu isbat edecekler..
Âyetin her asra bakan masadakları olmasından bu asır itibariyle Risale-i Nur hizmetinde de bu vaziyet görünmektedir. Peygamberimiz büyük devlet ve dinlere elçi vasıtasıyla mektub göndermiş fakat o devletlerin İslâm eliyle alındığını görmemiştir. Üstad Hazretleri de Hicaz, Suriye, Irak, Amerika ve Avrupa’ya risaleler göndermiş fakat bu devletlerde açılan dershaneleri ve yapılan hizmetleri bizzat görmemiştir.
Benî Âdem’in en cömerdi ve en kerimi ve en sahîsi benim. Benden sonra onların en kerimi ve en cevvadı ise bir recül (bir adam)dır ki; o adam (hususi) bir ilim bilecek ve o ilmini neşredecektir. Kıyamet gününde müstakil bir ümmet halinde ba’s olunacaktır.)
Demek oluyor ki; İncil’in bu iki fıkrasından anlaşılıyor ki: Sahabeler, çendan mebdede az ve zaîf görünecekler.
(Birinci temsil) Fakat çekirdekler gibi neşvünema bularak yükselip kalınlaşıp kuvvetleşerek, küffarın gayzlarını onlara yutkundurup boğduracak vakitte, kılınçlarıyla nev’-i beşeri kendilerine müsahhar edip, reisleri olan Peygamber’in (A.S.M.) ise, âleme reis olduğunu isbat edecekler. Aynen şu Sure-i Feth’in âyetinin mealini ifade ediyor.
(Âyetin her asra bakan masadakları olmasından bu asır itibariyle Risale-i Nur hizmetinde de bu vaziyet görünmektedir. O cemaat; telsiz âletlerin âhizeleri hükmünde, bütün dünyaya ders işittirmek istemek işareti ve hakikatı ise inşâallah tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efradı birer küçük çekirdek iseler de, ileride tevfik-i İlahî ile birer şecere-i âliye hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar. Mektubat 350)
İkinci Vecih: Şu fıkra ihbar ediyor ki:
(İkinci temsilde zemin yüzünü bir tarlaya benzetti. İslâmiyetin sür’aten zemin yüzünü ihata edeceğini haber veriyor.)
Sahabeler çendan azlığından ve za’fından Sulh-u Hudeybiye’yi kabul etmişler; elbette, her halde az bir zamandan sonra sür’aten öyle
bir inkişaf ve
ihtişam ve
kuvvet kesbedecekler ki,
rûy-i zemin tarlasında dest-i kudretle ekilen nev’-i beşerin o zamanda gafletleri cihetiyle
- Kısa,
- Kuvvetsiz,
- Nâkıs,
- Bereketsiz sünbüllerine nisbeten
- Gayet yüksek
- Ve kuvvetli
- Ve meyvedar
- Ve bereketli bir surette çoğalacaklar ve kuvvet bulacaklar ve haşmetli hükûmetleri gıbtadan, hasedden ve kıskançlıktan gelen bir gayz içinde bırakacaklar.
(İstikbal bu ihbarı gaybiyi doğruluyor. Şöyle ki; hakikatı anlayan ve yaşayan ve yaşatan insanların vazifesini yapmasıyla İslâmiyet kuvvetlenecek, yükselecek ve ihtişam gösterecektir. Çünkü sahabeler fıtrat kanunlarına muvafık hareket etmişlerdir. Üstadımız ve talebeleri de fıtrat kanunlarına muvafık hareket etmiştir. Bunu teyid eden cümleler; Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Lemalar – 170)
Evet istikbal, bu ihbar-ı gaybîyi çok parlak bir surette göstermiştir.
Şu ihbarda hafî bir îma daha var ki: Sahabeyi tavsifat-ı mühimme ile sena ederken, en büyük bir mükâfatın va’di, makamca lâzım geldiği halde, مَغْفِرَةً kelimesiyle işaret ediyor ki:
İstikbalde Sahabeler içinde fitneler vasıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünki mağfiret, kusurun vukuuna delalet eder. Ve o zamanda Sahabeler nazarında en mühim matlub ve en yüksek ihsan, “mağfiret” olacak ve en büyük mükâfat ise; afv ile, mücazat etmemektir. مَغْفِرَةً kelimesi, nasıl bu latif imayı gösteriyor.
Öyle de Surenin başındaki لِيَغْفِرَلَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ (Tâ ki, Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın.) cümlesiyle münasebetdardır. Surenin başı, hakikî günahlardan mağfiret değil; çünki ismet var, günah yok. Belki makam-ı nübüvvete lâyık bir mana ile Peygamber’e müjde-i mağfiret ve âhirinde Sahabelere mağfiret ile müjde etmekle, o îmaya bir letafet daha katar.
(Mesela Âdem AS bilerek zelleye düşmüyor. Çünki kendisine yalan söylenildiğini bilmiyor. Bilse idi bile bile bu zelleye düşmezdi. Ama bu halinde affedileceğini haber vermesi en büyük bir müjdedir.)
(1997 tarihine bakıyor.)
İşte âhir-i Feth’in mezkûr üç âyeti, on vücuh-u i’cazından yalnız ihbar-ı gaybî vechinin çok vücuhundan yalnız yedi vechini bahsettik. Cüz’-i ihtiyarî ve kadere dair Yirmialtıncı Söz’ün âhirinde, şu âhirki âyetin hurufatının vaziyetindeki mühim bir lem’a-i i’caza işaret edilmiştir. (Barla Lahikasındaki mektubta 273 sahabe ismi ile âyetteki harf sayısı tevafuk etmesi ile bu âyetteki ihbar-ı gaybiyi izah ediyor. Bu mektubun Yirmialtıncı Sözün ahirinde kaydedilmesinin hikmeti; olmuş olacak her şeyin bilinmesi ve bildirilmesidir ki: bu bir ihbari gaybidir. Buna misal olarak gösterilmiştir.)
Bu âhirki âyet,
- Cümleleriyle Sahabeye baktığı gibi,
- Kayıdlarıyla dahi yine Sahabenin ahvaline bakıyor.
- Ve elfazıyla, Sahabenin evsafın ıifade ettikleri gibi,
- Hurufatıyla ve o âyetteki hurufatın tekerrür-ü adediyle yine Ashab-ı Bedir, Uhud, Huneyn, Suffe, Rıdvan gibi tabakat-ı meşhure-i Sahabede bulunan zâtlara işaret ettikleri gibi,
- İlm-i cifrin bir nev’i ve bir anahtarı olan tevafuk cihetiyle ve ebced hesabıyla daha çok esrarı ifade ediyor.
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
* * *
(BEŞİNCİ MES’ELE:
Mühim bir sırr-ı âyet:
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan mecmuu mu’cize olduğu gibi, her bir suresi dahi bir mu’cize, hattâ pek çok âyetlerin herbirisi birer mu’cize veya bir lem’a-yı i’cazı gösterir bir tarzdadır. Meselâ, Sahabeden bahseden âhir-i Sure-i Feth olan âyeti ki مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dan başlar, bütün huruf-u hecaiyeyi tazammun etmekle beraber, sahabenin tabakat-ı meşhuresinin ki Ashab-ı Bedir, Şüheda-i Uhud, Ashab-ı Suffa, Ehl-i Biat-ı Rıdvan gibi şöhretgîr-i âlem tabakatın esmasının adedine işaret ediyor ve şu âyetten evvelki هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ âyeti altmışüç harf olduğundan ömr-ü nebeviyeye işaret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevî’nin adedini gösterir. İşte âhirdeki âyetin adedi ikiyüz altmıştır. Ashab-ı Bedir, Şüheda-yı Uhud ile beraber, Bedir ile Uhud Şühedasından bulunan bir tek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla ikiyüz altmıştır.
Aynı âyetteki hurufat gibi Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Suffa ile söylediğimiz şart ile beraber, ikiyüz altmışdört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefa-yı Erbaa veya Hamse-i Âl-i Abâ’dan dördüne işaret vardır. Âyette herbir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashab-ı Bedir ve Uhud ve Suffa’nın esmasına ne derece muvafık aded göstermesine, gelecek hurufata dikkat et:
Hemze lafzî (9) gayr-ı melfuzu (15) muvafık geliyor. ب (4) ت (8) ث (2) muvafık, ج (8) muvafık, ح (3) خ (10) د (6) ذ (3) muvafık, ر (16) muvafık, ز (6) muvafık. Uhud ve Suffa’dan س (7) muvafık, Suffa’dan ش (2) muvafık, Suffa’dan ص (2) muvafık, Bedir’den ض (2) muvafık, Suffa’dan ط (1) ظ (3) Uhud’da Abadile-i Seb’a, Hulefa-yı Selâse ع (10) muvafık, Suffa’dan غ (6) ف (14) ق (1) muvafık, Bedir’de ك (6) ل (34) م (24) muvafık, ن (16) muvafık, هـ (16) و (15) ى (12) muvafık, لا (2) elif (18) muvafık.
İşte şu hurufatın yarısı Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud’da muvafık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr-ı muvafık olanlar başka tabakatın adedine muvafıktır. Meselâ, Ehl-i Biat-ı Rıdvan gibi tabakat-ı meşhureye.
Hem cây-ı dikkattir ki: ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا âyetinde şu âyet gibi, bütün huruf-u hecaiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak, o hurufatın tekraratı acib bir tarz-ı münasebettedir. Şu âyet ise birbirine bakmıyor. Kardeş kardeşine muvafık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurufatın vazifesi, âyetin manasını teyid ederek, bahsettiği sahabelerin esmasına bakıyorlar. Evet şu âyet-i kerime cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü yine kelimeleriyle, hurufatıyla aynı manaya işaret eder. Meselâ, şu âyetin hurufatları Ashaba baktıkları gibi, kayıdları da Ashabın sıfât-ı meşhuresine bakar. O sıfâtı göstermekle, o sıfât sahiblerine parmak basıyorlar.
Meselâ: وَالَّذِينَ مَعَهُ daki maiyet-i hâssa, sohbet-i mahsusayı zikretmekle Ebu Bekir-is Sıddık’ın medar-ı fahri ve şöhreti olan maiyet-i hâssa ile başına parmak basıyor. اَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ şiddet-i hamiyet-i İslâmiye ile küffara galebe-i kat’iyyesi ile şöhret-şiar olan Hazret-i Ömer’i âyine gibi gösterir. رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ şefkat-i rahîmane ile meşhur-u enam olan Hazret-i Osman-ı Zinnureyn’e parmak basıyor. تَرَيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا kaydıyla, rüku’ ve secdede devam ve kesrette meşhur olan Hazret-i Aliyy-il Murtaza’ya işaret ediyor. يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَ رِضْوَانًا cümlesiyle Ehl-i Biat-ı Rıdvan’a, سِيمَاهُمْ فِى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ Ashab-ı Suffa’ya, ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ fukaha ve ülema-i Sahabeye, وَمَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْجِيلِ Ashab-ı Huneyn ve Feth, Uhud ve Bedir’deki Sahabelerin namdar yiğitlerine işaret ettiği gibi, Enbiyadan sonra Benî Âdem içinde en yüksek, en namdar, en mümtaz olan Sahabelerin medar-ı rüchaniyetleri, menşe’-i imtiyazları ve maden-i meziyetleri olan secaya-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye ve muamelât-ı galiyeye o mezkûr kayıdlar ve sıfatlarla işaret ediyor.
O kayıdlarla diyor ki: Sahabelerin halka karşı vaziyetleri: Düşmanlarına şediddirler ve dostlarına ve mü’minlere rahîmdirler. Cenab-ı Hakk’a karşı rüku’ ve secdede kemal-i itaattadırlar. Her işlerinde Cenab-ı Hakk’ın rıza ve fazlını kasdederek kemal-i ihlastadırlar. Hem Sahabelerin ilimde ve amelde ve siyasette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metanet ve terakki ve sebat ve tefevvuku, maziden Tevrat ve İncil’i işhad ederek mu’cizane ve müstakbelden ibadet ve cihad vazifesinde hârikulâde hareketleri ihbar ederek mu’cizane mazi ve müstakbelde iki ihbar-ı gaybiye ile Sahabelerin i’cazkâr ahvalini haber vermekle, şu âyette bir lem’a-yı i’cazı gösterir ve âyetin daha başka çok işaretleri vardır. İzahı uzun olduğundan ve ihatamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.
İşte madem şu âyet hem cümleleri, hem kelimeleri, hem hurufatıyla ayrı ayrı vazifeleri gördükleri halde, mana-yı maksudun etrafında toplanıp ona bakıyorlar. Acaba bilmediğimiz ve beyan etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrar-ı acibeyi câmi’ olduğu anlaşılmaz mı? Barla Lahikası 273 – 276)