Anasayfa » Onsekizinci Lem’a

Onsekizinci Lem’a

Onsekizinci Lem’a

Teksir Lem’alar ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî mecmuasında neşredilmiştir.

* * *

Mahremdir, herkese gösterilmez

Onsekizinci Lem’a

               Risale-i Nur şakirdlerine işaret eden Hazret-i Ali Radıyallahü Anh’ın bir keramet-i gaybiyesidir.

                Cây-ı dikkat:

                Şu acib Lem’anın ehemmiyeti üç noktadan geliyor:

          Birincisi ve en mühimmi: Gizli kalmış, gaybî, mühim bir mu’cize-i Ahmediyeyi (A.S.M.) [1](Haşiye) beyan eder ki; Cevami-ül Kelim nev’inden iki cümleden ibaret bir hadîs-i şerifi iki sahife kadar hakaik-ı tarihiyeyi ve iki devlet-i azîme-i İslâmiyenin hâtimelerini ifade ediyor.

        İkincisi: Keramet-i evliya hak olduğuna kat’î bir bürhan gösteren Hazret-i Ali’nin (R.A.) Latin hurufunun kabulünü tam tarihiyle ve tarz-ı tatbikini iki kelime ile göstermesidir.

      Üçüncüsü: Risale-i Nur şakirdlerine ve naşirlerine karşı Hazret-i Ali’nin (R.A.) irşadkârane ve teveccühkârane bakması ve işaret etmesidir.

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

            Hazret-i Gavs-ı A’zam Şeyh-i Geylanî’nin (R.A.) sarahat derecesindeki keramet-i gaybiyesini teyid ve takviye eden Hazret-i Esedullah-il Galib Ali ibn-i Ebî Talib Radıyallahü teâlâ anhü, Kaside-i Ercuze-i meşhuresinde aynen ihbarat-ı Gavsiyeyi tasdik edip işaret ediyor.

                Mecmuat-ül Ahzab’ın 582’nci sahifesinden 597’nci sahifesine kadar o Ercuze’dir. O Ercuze’nin mevzuu ve içinde maksad-ı aslî; ism-i a’zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyan etmek, hem o münasebetle istikbaldeki bir kısım umûr-u gaybiyeye ve tesis-i İslâmiyette bir kısım mücahedatına işaret etmektir.

                Evet Hazret-i İmam (R.A.) üstadı olan Habibullah Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor. Feth-i Hayber’deki hem mu’cize-i Nebeviye hem keramet-i Aleviye olan hârika vakıayı bahsettiği gibi, tesis-i İslâmiyet’e temas eden mühim noktaları da bahsediyor. Sonra istikbale bakıyor.

                Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı dersle, bir kısım A’rab’ın ona karşı isyanlarından hiddet ederek demiş:

فِى عِلْمِ تِسْعِنَ حِسَابِ الْفَارِسِى ۞ مِن بَعْدِ قَرْنٍ تَاسِعِ الْمَعَاسِى ۞ سَتَظْهُرُ الْفُرْسُ عَلَى اْلاَعْرَابِ ۞ تَقْتُلُهُمْ كَقَتْلَةِ الْكَلَابِ تَكُونُ مَبْدَاُ فِتَنِ عَوَابِسِ ۞ مُظْلِمَةٌ كَظُلْمَةِ الْخَنَادِسِ

                Yani: Dokuz karn sonra “Fürs” yani, akvam-ı şarkiye A’rab üzerine hücum edecek. Galebe edip, hayvan gibi A’rab’ı kesecek. Öyle müdhiş fitneler, karanlıklı musibetler ki, en karanlıklı gecelerden daha ziyade karanlık olacak.

             İşte Hazret-i Ali’nin (RA) bir keramet-i bahiresi ki; kendinden 500 sene sonra gelen ve Arab Devlet-i Abbasiyesini mahveden ve hadsiz kütüb-ü İslâmiyeyi nehr-i Fırat’a döken ve A’rabı gayet zalimane katleden Hülâgu vak’a-i meşhuresini haber veriyor. Çünki meşhur olan karn, 40 sene değil, o zaman ıstılahınca ağleb-i ömür olan 60 seneden ibarettir. Çünki bir devir, 60 senede değişir. Bu suretle İmam-ı Ali’nin (RA) hicretten 30 sene sonra Kûfe’de yazdığı bu Ercuze’deki dokuz defa 60, 30’a ilâve edilse 570 oluyor ki; Cengiz’in ve Hülâgu’nun hücum ve tahribat zamanıdır.

                Sonra Hazret-i Cebrail’in alâ nebiyyina ve aleyhissalâtü vesselâm huzur-u Nebevîde getirip Hazret-i Ali’ye (RA) Sekine namıyla bir sahifede yazılı ism-i a’zam, Hazret-i Ali’nin (RA) kucağına düşmüş. Hazret-i Ali (RA) diyor: Ben Cebrail’in şahsını yalnız alâim-üs sema suretinde gördüm, sesini işittim, sahifeyi aldım, bu isimleri içinde buldum; diyerek bu ism-i a’zamdan bahs ile, bazı hâdisatı zikirden sonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki:

         فَكُلُّ مَعْنًا مِنْ عُلُومٍ فَاخِرَةٍ ۞ مِنْ مَبْدَاِ الدُّنْيَا لِيَوْمِ اْلآخِرَةِ

         قَدْ صَارَ كَشْفًا عِنْدَنَا عَيَانًا ۞ فَكُلُّ ذِى شَكٍّ غَدَا مُهَانًا

                Yani: Evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulûm ve esrar-ı mühimme bize şuhud derecesinde inkişaf etmiş. Kim ne isterse sorsun! Sözümüze şübhe edenler zelil olur.

          Sonra yine ism-i a’zam içinde bulunan o altı esma-i hüsnadan bahsedip, birdenbire aynen Gavs-ı Geylanî’nin ihbar-ı gaybîsi gibi, Hülâgu asrından bu asrımıza bakıyor. İkinci bir keramet-i gaybiyeyi izhar ediyor ve diyor ki:

[2](Haşiye) اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا ۞ بِتَّ بِهَا اْلاَمِيرُ وَ اَلْفَقِيرَا

                Yani: Ondördüncü asr-ı Muhammedîde (ASM) 1349 ve rumice 1347’de Arabî hurufunu terkedip, ecnebi ve acemî hurufuna İslâm içinde başlanacak. Hem umum, hem fakir ve zengin, emîr ve işçi, çoluk ve çocuk gece dersleriyle o hurufu cebren öğrenecekler. Çünki bir nüshada بَاتَ dir. بَاتَ ise gece çalışmasıdır. بِتَّ ise kat’ı ve cebri ifade ediyor. اَحْرُفُ عُجْمٍ fıkrasındaki عُجْمٍ ise o zamanın ıstılahınca Arab’ın gayrı latince ve firengî huruf demektir.

                Sonra diyor: فَمَنْ اَرَادَ اللّهُ اَنْ يُعِينَهُ اَتْحَفَهُ بِهذِهِ السَّكِينَةِ Yani: Kim inayet-i İlahiyeye mazhar ise, Hazret-i Cebrail’in tabiriyle bu sekine-i kudsiye olan ism-i a’zamı Cenab-ı Hak ona hediye eder. Onunla o zamanın şerr ve fitnelerinden kurtarır.

                Bu sözden dört sahife evvel yine demiş:

         فَكُلُّ مَنْ لاَحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ ۞ كَانَ لَهُ فِى الْجِيدِ كَالْقِلاَدَةِ

                Yani: Kim saadete mazhar ise; Said ise şaki değilse, o ism-i a’zam onun boynunda mübarek bir gerdanlık hükmünde bir nusha olur. Sonra diyor:

         ثُمَّ اعْلَمُوا مَعَاشِرَ اْلاِخْوَانِ ۞ اَنَّ غُوَاتَ آخِرِ الزَّمَانِ

         هُمْ عُلَمَاءِ ذَوَّقُوا اَفْوَاهَهُمْ ۞ ثُمَّ انْثَنُوْا وَاتَّبَعُوا اَهْوَائَهُمْ

                Yani: O bid’alar ve acemî ve ecnebi hurufun intişarı zamanı olan o âhirzamanın fena adamları, bir kısım ülema-is sû’dur ki; hırs sebebiyle batnlarını haramla doldurmak için, bid’alara yardım ve fetva verenlerdir. Sonra bir kısım ülema-is sû’u tokatlamak içinde, birisiyle konuşuyor. Der:

         فَاسْئَلْ لِمَوْلاَكَ الْعَظِيمِ الشَّانِ ۞ يَامُدْرِكًا لِذلِكَ الزَّمَانِ

         بِاَنْ يَقِيكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ ۞ وَشَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَمِحْنَةٍ

                Yani: Yâ o zamana yetişen ve âlimlerden olan insan! Cenab-ı Hak’tan o fitnenin şerrinden muhafaza için sana ders verdiğim ism-i a’zam ile dua et!

         فَاِنَّمَا نَحْنُ عَلَى التَّحْقِيقِ ۞ غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍ وَضِيقٍ

           Yani: Biz Âl-i Beyt’ten her kürbet (sıkıntı tasa keder) ve şiddet zamanında birer gavs çıkıp imdad ediyoruz.

          Esedullah-il Galib Hazret-i Ali ibn-i Ebî Talib Kerremallahü Vechehü, ihbarat-ı gaybiyeye ait şu kasidesinin bir kısmında Risale-i Nur şakirdlerine, bilhassa baktığına müteaddid emareler var. O da Gavs-ı Geylanî gibi Risale-i Nur’un makbuliyetini imza ediyor ve alkışlıyor.

                Birinci Emare: Latin hurufunun İslâmlar içinde cebren kabul ettirildiğini teessüfle bahsedip ve ülema-is sû’u tokatladığı yerde, birdenbire birisiyle irşadkârane konuşuyor. Ve diyor ki: يَا مُدْرِكًا لِذلِكَ الزَّمَانِ Sana verdiğim ders ile hıfz duasını et!

                İşte bu مدرك aynen Hazret-i Gavs’ın kaside-i meşhuresinde مريدى dediği adamın aynıdır. Çünki ikisi de aynı fitneden bahsedip, umum içinde hususi bir adama iltifat gösteriyorlar. Kaside-i Gavsiye’de مريدى ilm-i cifir ve onyedi emare ile “Molla Said” hem “El-Kürdî” olduğu tahakkuk etmiş.

                Risale-i Nur’un bir vasıta-i neşri olan üstadımızın hem ismi, hem lakabı “مريدى” lafzında olduğu gibi, aynen Hazret-i Ali Radıyallahü Anh’ın يَامُدْرِكًا لِذلِكَ الزَّمَانِ  [3] (Haşiye) ilm-i cifirle ve hesab-ı ebcedle aynen hem Molla Said, hem El-Kürdî oluyor. Herbirisi 265 ediyor. “مدركًا” üstündeki tenvin vakıfta elife inkılab ettiği için “اَلْفٌ” oluyor. “مدركًا” lafzı mimsiz yukarıdan okunmasıyla “كرد” olduğu gibi, “الزمان” lafzı da Bedîüzzaman’ın bir parçasını okumakla bu emareyi letafetlendiriyor. Demek o zamana yetişenlerin arasında ve Hazret-i Ali’nin (R.A.) hitabına mazhar çok efrad içinde, Risale-i Nur naşirine hususi bir iltifatı var.

                İkinci Emare: Hazret-i Ali (R.A.) hırs ve tama’ yolunda bid’alara tâbi’ olan bir kısım ülema-is sû’u tokatladığı vakit, ülema içinde birisiyle merhametkârane konuşmağa başladı. Üstadımızı bilenlere malûmdur ki: Ankara rüesası İstanbul’da onun İngilizlere karşı mücahedatını takdir ederek onu istediler. Ankara’ya gitti. Van’da Medreset-üz Zehra namında kendi dâr-ül fünununa 150 bin banknot 200 meb’ustan 163’ünün imzasıyla i’tâsı kararlaştırılan layiha-yı kanuniye kabul edilmekle beraber, Şeyh Sünusî makamında vilayat-ı şarkiye vâiz-i umumiliği ve hem Dâr-ül Hikmet’in azaları orada Diyanet Riyaseti’nin azaları olmakla, o da içinde bulunmakla beraber meb’us olmak ve daha ne isterse yapılacak diye teklif ettikleri halde, sırf sünnet-i seniyeye muhalif hareket etmemek için o teklifleri kabul etmeyip, şimdi yirmibeş sene işkenceli bir esareti kabul eden üstadımıza elbette Hazret-i Ali’nin (RA) ülema-is sû’a hiddet ettiği zaman ona karşı hususî iltifatı olacak ve o manevî mecliste onu okşayacak. Onun için bu hal bir emaredir ki; Hazret-i Ali (RA) Hazret-i Gavs-ı Geylanî (RA) gibi umum muhatabları içinde bu Risale-i Nur’un bir vasıtası olan hocamıza işareten iltifat ediyor. Ve نَحْنُ عَلَى التَّحْقِيقِ غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍ fıkrasında “Gavs” lafzıyla Gavs-ı Geylanî’nin (RA) müridine şefkatle bakmasına Hazret-i Ali’nin (RA) baktığını îma ediyor.

                Üçüncü Emare: Ülema bahsinin evvelki satırında diyor:

                [4] (Haşiye-1) فَمَنْ اَرَادَ اللّهُ اَنْ يُعِينَهُ اَتْحَفَهُ بِهذِهِ السَّكِينَةِ [5] (Haşiye-2) İsm-i a’zam bahsinde

فَكُلُّ مَنْ لاَحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ ۞ كَانَ لَهُ فِى الْجِيدِ كَالْقِلاَدَةِ Yani: Kim inayete ve saadete mazhar ise, o âhirzaman fitnelerinden bu altı ismi verdiğim ders tarzında vird edenler mahfuz kalırlar. Hazret-i Ali (RA) huruf-u ecnebiyeyi İslâmlar içinde cebren kabul ettirmek hâdisesi ile ülema-is sû’un bid’alara yardımlarından teessüfle bahsedip, o iki hâdise ortasında irşadkârane bazılarından bahsediyor ki; o sekine olan ism-i a’zamla ecnebi hurufuna karşı mukabele ediyor ve hem ülema-is sû’a muhalefet ediyor.

                İşte bu zamanda o adamların Risale-i Nur şakirdleri ve naşirleri oldukları şübhesizdir. Çünki onlardır ki; hatt-ı Kur’anı muhafaza ediyorlar ve bid’akâr bir kısım ülemalara karşı da mukavemet ediyorlar.

                Evet biz hocamızdan anlamışız ki: Onüç sene evvel Hazret-i Ali’nin (RA) bu kasidesinin sırrını bilmeden yedi sene evvel bu altı ismi İmam-ı Gazalî’den ders alarak ve kendine daima vird ederek, bütün evradları tebeddül ve tahavvül ettiği halde, bu Sekine tabir edilen altı isme Hazret-i Ali’nin (RA) verdiği ders tarzında mütemadiyen terk ve tebdil etmeden devam etmiş. Bu tarzda devam edenleri işitmemişiz. Hem hilaf-ı âdet bir tarzda yirmi sene zarfında yirmi fitne-i azîmeye düştüğü gibi ve tesirli bir surette hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye karıştığı halde hârika bir mahfuziyet altında olduğunu gözümüzle gördüğümüzden, Hazret-i Ali’nin (RA) âhirzamandaki hitab ettiği dostları içinde bilhassa ona rûy-i iltifatı olduğunu hissediyoruz. Hem لاَحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ lafzıyla yani Said olmak ve ülema bahsine muttasıl birisine inayete mazhar olduğunu ve يَا مُدْرِكًا لِذلِكَ الزَّمَانِ fıkrası hesab-ı ebcedle onüçüncü asrı gösterip, o asırda dünyaya gelen ülemadan Said (R.A.) isminde birisine latîfane bir îma, bu emareyi zînetlendiriyor. [6] (Haşiye)

                Dördüncü Emare: Hazret-i Gavs-ı Geylanî fitne-i âhirzamanda sünnet-i seniyeyi ve esrar-ı Kur’aniyeyi muhafazaya ve neşre çalışan bir müridine onbeş emare ile iltifat eder ve onunla konuşursa, elbette İslâmiyet’in tesisinde “Esedullah” ünvanını alan ve ulûm-u esrariyede اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَ عَلِىٌّ بَابُهَا hadîsine mazhar bulunan ve keramat-ı hârika ile iştihar eden ve Vehhabîlerin ecdadı olan Haricîleri kılınçtan geçiren ve Gavs-ı A’zam’ın ceddi ve üstadı olan Hazret-i Ali (R.A.) elbette Âl-i Beyt’e bir cihette düşman olan Vehhabîlerin Haremeyn-i Şerifeyn’i istilası hengâmında ve Haricîlerden daha berbad bir tarzda sünnet-i seniyeye muhalefet eden bir kısım ülema-is sû’ ve zalemelerin istilası zamanında, Risale-i Nur vasıtasıyla Risale-i Nur şakirdleri bütün kuvvetleriyle sünnet-i seniyenin muhafazasına ve Âl-i Beyt’in hürmetine ve meveddetine çalışmaları ve o müdhiş mehalike karşı sarsılmadıkları halde, imdad-ı ruhanîye ve kuvve-i maneviyenin takviyesine pek çok muhtaç oldukları bir zamanda, o ulûm-u evvelîn ve âhirîni bildiğini müftehirane iddia eden Hazret-i Ali (R.A.) mümkün müdür ki, evlâdından olan Gavs-ı Geylanî’den (R.A.) geri kalsın, şecaat-ı haydaranesiyle Risale-i Nur şakirdlerinin imdadına yetişmesin? Elbette bu suretle yetişir ve yetişti.

                Malûmdur ki; meselâ umum bir cemaat içinde biri hareket etse, biri dese: “Ey insan bana bak!” O “insan” lafz-ı umumîsinde karine-i hal ile, o muayyen adama hitabdır. Madem mukteza-yı hal ve karine-i hal ile Hazret-i Ali’nin (R.A.) umum muhatabları içinde en ziyade muhtaç ve en ziyade Hazret-i Ali’nin (R.A.) maksadı lehinde hareket eden, Risale-i Nur şakirdleridir. Elbette o zât istikbale bakıp ve يا ايها الاخوان tabiri ile konuştuğu cemaat içinde en ziyade müteharrik ve kuvve-i maneviyenin takviyesine muhtaç olanlara hususiyetle bakar.

                Beşinci Emare: Ecnebi hurufatını ehl-i İslâm’ın en mühim hükûmeti resmî bir surette kabul ve neşr ve cebrettiği halde, Risale-i Nur şakirdleri bütün kuvvetleriyle hatt-ı Kur’anîyi hârika bir surette neşr ü tamim ile muhafazasına çalıştıkları bir zamanda, Hazret-i Ali (R.A.) aynı tarihiyle ondan haber vermekle gaybî kerametini beyan ettiği yerde ülema içinde birisine iltifat gösteriyor. Elbette bu iltifatın gerçi çok efradı olabilir. Fakat bu karine-i hal gösteriyor ki; Risale-i Nur şakirdleri bir hususiyet kesbetmiş ki, Hazret-i Ali (R.A.) iltifatıyla Risale-i Nur’u alkışlıyor.

                Altıncı Emare: Kuvvetlidir fakat yazamayız.

                Yedinci Emare: Zahirdir fakat gösteremiyoruz.

          Elhasıl: Hazret-i Ali Kerremallahü Vechehü ecnebi hurufuna karşı şiddetli teessüf ve hiddet ettiği ve bid’aya tarafdarlık eden bir kısım ülema-is sû’a karşı şiddetli nefret ve hiddet ettiği yerde, irşadkârane bazılarla konuşuyor. Ve Hazret-i Cibril’in tabiriyle Sekine ismi verilen ve ism-i a’zam sandukçası olan esma-i sitteye devam edeni irşad ediyor, taltif ediyor.

                İşte o esma-i sittenin devamından tereşşuh eden ve o esmanın lemaatı olan Risale-i Nur ve o Risale-i Nur kendi şakirdleriyle lâakall yüzer kalemle yüz parça Risale-i Nur’un eczalarıyla ve intişar eden yüz yirmi bin nüshasıyla lâakal yüz bin adamı huruf-u Kur’aniye lehine ve sünnet-i seniyeye ittibaa ve imanlarının takviyesine ve Hazret-i Ali’nin (RA) hiddet ettiği iki cereyana karşı tamamıyla mukavemet ettiklerinden, elbette Hazret-i Ali’nin (RA) يَا ايُّهَا اْلاِخْوَانِ tabir ettiği ihvanları içinde hususi bir surette onlara bakıyor.

                Evet Hazret-i Ali’nin (R.A.) bu zahir keramet-i gaybiyesi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın irşadıyla olduğu için, başka şekilde bir mu’cize-i Peygamberiye (A.S.M.) olduğu münasebetiyle, aynı keramet-i Gavsiye ve işarat-ı hârika-i Aleviye gibi beşinci asırla, ondördüncü asrın fitnelerine işaret eden ve gizli kalıp manası anlaşılmayan bir mu’cize-i gaybiye-i Nebeviyeyi beyan etmeğe münasebet geliyor. Şöyle ki:

                Hadîs-i sahihte vardır ki, Resul-i Ekrem (A.S.M.) ferman etmiş:

اِنِ اسْتَقَامَتْ اُمَّتِى فَلَهُمْ يَوْمٌ وَاِلاَّ فَنِصْفُ يَوْمٍ -ev kema kal- Şu hadîs-i şerife her nasılsa kıyamete işaret suretinde mana verilmiş; mu’cize-i Nebeviye gizlenmiş, anlaşılmamış. Hem Şeyh-i Geylanî (R.A.), hem Hazret-i Ali’nin (R.A.) irşad-ı Nebevî ile, beşinci ve altıncı ve ondördüncü asırların fitnelerinden kerametkârane bahisleri gösteriyor ki; bu hadîs-i şerif onların bu zamana bakmak için bir teleskoplarıdır ki, bu iki asra bakıyorlar. Evet hadîste “yevm” tabiri, اِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ ِممَّا تَعُدُّونَ âyetinin delaletiyle 1000 seneden ibarettir. Hilafet-i İslâmiye ve hükûmet-i Arabiye, hadîs mûcibince tam istikametle gitmediği için, tam nısf-ı yevm olan 500 küsur senede [7](Haşiye) Hülâgu hücumuyla hâtime verildi. Üç-dört asır zaman-ı fetretten sonra يَاْتِى اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ âyetinin sırrına mazhar olan Osmanlı âdil padişahları, hadîs-i şerifteki istikameti yerine getirmeğe çalıştıklarından, hadîsin hükmüyle ümmet için 1000 sene hilafet-i İslâmiyeyi ve şer’-i şerif üzerinde giden hükûmetin idamesine vasıta oldular. Hadîsin ikinci ciheti ki, فَلَهُمْ يَوْمٌ de tahakkuk ediyor.

                Ve İstanbul’un fethinden takriben yirmi sene evvel yine Hilafet-i İslâmiyeye zemin ihzar ve tam umum âlem-i İslâm’ın merkez-i hükûmeti olacak bir vaziyet almağa ve müjde ve sena-i Nebevîye mazhar olan Sultan Fatih’in vasıtasıyla İstanbul’un fethi tarihinden fetret zamanını tayyedip Abbasiler nereden bırakmışlarsa oradan başlayarak âlem-i İslâm’ın bil’istihkak başına geçtiler. Yine hadîs-i şerifin hükmüyle eğer istikametle gitse 1000 seneden ibaret olan bir gün, yoksa yarım gün devam edecek. İşte aynen Abbasiler gibi tam yarım gün yani 500 sene devam etti.

                Bu mu’cize-i Nebeviye pek parlak bir surette tezahür ediyor. İşte hilafet-i Arabiye tam istikamete mazhar olmadığından yalnız yarım günü aldı. Osmanlı Devleti dahi tek başıyla âhirlerinde ecnebilerin ve münafıkların müdahaleleri yüzünden tam istikameti muhafaza edemediği için o da yarım gün olan 500 seneyi aldı. Bu iki kardeş olan iki unsurun ittihadlarından tam istikamete mazhariyet sırrı vardır ki, 1000 sene olan bir günü tamam aldılar.

                Sual: Rü’ya-yı sâdıka vasıtasıyla veya hakiki keşf cihetiyle Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ı A’zam (R.A.) gibi zevat-ı kudsiye cüz’î işlere dair âmi adamlarla da temas edebilirler ve bazı şeyleri haber veriyorlar. Nedendir ki; bunların bir işaret-i gaybiyelerini gayet ehemmiyetle bin keşf ve binler rü’ya-yı sadıka kadar tutuyorsunuz, ehemmiyet veriyorsunuz?

                Elcevab: 800 ve 1300 sene mesafede, veraset-i nübüvvet makamında âlem-i İslâm’ın istikbali nokta-i nazarında küllî bir nazara o uzun mesafede görünen hâdisatın elbette çok ehemmiyeti olacak, dağ gibi bir büyüklüğü olacak ki; o uzun mesafede ve o küllî nazarda âlem-i İslâm’ın menfaati nokta-i nazarında uzaktan görünsün ve ona dikkat edilsin ve vücuda gelmeden evvel ondan haber verilsin. Rü’ya-yı sadıka ve keşf ise cüz’î ve hususidir ve vücuda geldikten sonra yakından bakmaktır. Elbette böyle keşif cihetinde ruhanî temessül itibariyle yakından bakıldığı vakit zerreler dahi görünebilir. Âmi adamlar da onların ruhanî misalleriyle görüşebilirler ve gayet ehemmiyetsiz şeyler de medar-ı nazar olabilir. Evet bir âyinede misalî güneşle münasebetdar olmak ve sohbet etmek nerede? Hakikî semadaki güneşle münasebetdar olmak nerede? Âyinedeki güneşi herkes eline alabilir, iltifatına mazhar olabilir. Konuşabilse belki konuşturabilir. Fakat semadaki güneşin iltifatını celbeden ve kendisiyle konuşturan kimse, Kamer’e çıkmalı veya makamı Kamer’de olmalı veya Kamer gibi bir vazife görmeli; yoksa o sultan-ı semavînin haşmetli nazarı altında hiç görünmeyecek derecede gizlenecektir.

         Risale-i Nur Şakirdleri namına

      Rüşdü, Abdullah, Hüsrev, Re’fet, Süleyman, Sabri, Hulusi, Şamlı Tevfik, Bekir Bey, Asım, Keçeci Mustafa, Hâfız Ali, Mes’ud, Galib, Zekâi, Abdülbâki, Hüseyin, Küçük Lütfü, Ali, Yakub Cemal, Babacan Mehmed Ali

[1] (Haşiye-1) Mu’cizat-ı Ahmediye’ye (A.S.M.) dair olan Ondokuzuncu Mektub’un cüz’-ü evvelinde zikredilen hadsiz ihbarat-ı gaybiye-i Ahmediye (A.S.M.) nev’inden seksen mu’cize-i Gaybiye-i Ahmediye (A.S.M.) bununla seksenbir olur.

[2] (Haşiye) Hazret-i Ali Radıyallahü Anh’ın şu kerameti pek zahirdir. Çünki huruf-u ecnebiyenin İslâm içinde cebren kabul ettirildiği zamanı, سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا cümlesiyle tam tamına aynı tarihi gösteriyor. Cifirle hesab-ı ebcedle fıkranın manasını takviye ediyor. Şöyle ki: İki “Sin” 120, iki “Tı” 18, iki “Te” 800, iki “Ra” 400, bir “Ye” 10, bir “elif” 1, 1349’dur. Şimdi Arabî 1353’tür. Bu hurufun cebren kabulü ve ramazan gecelerinde çoluk ve çocuk ve kadınlara okutturulması dört sene oldu.

[3] (Haşiye) يامدركًا  tenvin nun sayılmak şartıyla, 325 olup نورسى bir fark ile 326 ediyor. O fazla elif 1000’e işaret ettiği için 325 kalıp, hem يامدركًا e tam tevafuk ediyor, hem fitnelerin başlangıcı ve o Nurs’lunun mücahedesinin başlangıcı tarihini gösteriyor.

[4] (Haşiye-1) Bu satırda Gavs’ın تَعِيشُ سَعِيدًا fıkrasındaki Said lafzı يُعِينَهُ dahi aynen سكِنه yine aynen gösteriyorlar. Her birisi سَعِيدًا oluyor. Demek Gavs gibi, bu fıkra Said ile konuşuyor. هـ harfi beştir. Dördü د dır, biri د üstündeki tenvinden gelen vakf için elife mukabildir.

[5] (Haşiye-2) Cây-ı dikkattir ki; bu iki satır mana itibariyle doğrudan doğruya Risale-i Nur naşirine baktığı gibi, cifir ve ebced hesabıyla yine bakıyor. Çünki اَتْحَفَهُ بِهذِهِ السَّكِينَةِ cifir ve ebced hesabıyla 1349 tarihini gösteriyor ki; Risale-i Nur’un galibane intişar ve tekemmül tarihidir. İkinci satır فَكُلُّ مَنْ لاَحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ  كَانَ لَهُ فِى الْجِيدِ كَالْقِلاَدَةِ yine cifir ve ebced hesabıyla 1329 ediyor ki; Risale-i Nur naşirinin hakiki mebde’-i mücahedesi tarihidir. Yalnız bu السَّعَادَةُ ve الْقِلاَدَةِ deki iki “te” vakfa rastgeldikleri için kaideten “he” sayılırlar.

                Elhasıl: Bu iki satır üç cihetle Risale-i Nur naşirine bakıyor. Birincisi: İsm-i a’zamı tazammun eden altı ismin ona hediye edildiğini ve onunla muhafaza edilmesi aynen vaki’ olmuş ve olmaktadır.

              İkincisi: يُعِينَهُ cifirce Said (RA), السَّكِينَةِ cifirce yine Said السَّعَادَةُ manen ve lafızca yine Said (RA) oluyor.

                Üçüncüsü: Evvelki satır Risale-i Nur’la mücahedenin bugününü, ikinci satır mücahedenin mebde’ini tam tamına tarihiyle gösteriyor. İşte bu iki satır Risale-i Nur naşirinin yirmi senelik mücahedatının biri mebde’, diğeri müntehasını göstermesi elbette tesadüf olamaz. Belki mücahedenin makbuliyetine bir işaret-i gaybiyedir ve Hazret-i Ali’nin (RA) bir sikke-i tasdikidir.

                Süleyman Rüşdü, Hüsrev

[6] (Haşiye) يَا مُدْرِكًا tenvin nun sayılmak şartıyla, 1325 tarihi olan hürriyetin ikinci ve üçüncü senelerinde hilafet-i İslâmiyeyi kaldırmağa teşebbüsle o hilafetin kırılmasından fitnelerin kapısı açıldığının zamanıdır ki; Hazret-i Ali (R.A.) o zamana dehşetli bakıyor.

[7] (Haşiye) Hadîsin hükmüyle hükûmet-i Arabiye 500 sene yaşayacak. Halbuki, 500’den bir miktar geçer. Bunun sırrı şudur ki: Yezid, Velid, Haccac-ı Zalim gibi zalemenin ve Ebu Müslim-i Horasanî’nin tahakkümü ve Emevîlerin inkırazından sonra Abbasîlerin tam takarrürüne kadar olan zaman hükûmet-i Arabiyenin fetret zamanı sayıldığından, bu fetret zamanı tayyedilmekle tam 500 kalır.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*