BEŞİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Umûr-u gaybiyeye dair hadîslerin birkaç misalini zikrederiz:
(Madem Kur’anın vazife-i asliyesi: Rububiyet dairesini, Ubudiyet dairesini, Maddi terakkiyatların esaslarını, Manevi terakkiyatların esaslarını, Tohum hükmündeki mu’cizelerin istikbaldeki maddi ve manevi neticelerini ve İnsanlara çok vücuh-u irşadî ve müteaddid cihat-ı hidayeti göstermektir. Bu hakikatı Peygamberimizin ihbarat-ı gaybiyeye dair mu’cizesinde de görebiliriz. Şöyle ki:
Âl-i Beyt’e dair Gaybî Haberlerin Altı Esası: Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) istikbalden verdiği her bir haber, şu külli hakikatlerin birer çekirdeğidir:
- Rububiyet Dairesi: Cenab-ı Hakk’ın zamanı haldeki Rububiyeti gibi, istikbal dairesini de ilmiyle kuşattığını ve her hadiseyi bir plan ve kader dairesinde takdir ettiğini gösterir.
- Ubudiyet Dairesi: Kaderin bu takdirine razı olmak, teslim olmak ve istikbalde gelecek dehşetli fitnelere karşı sünnet-i seniyyeye sarılarak istikametini muhafaza etmektir.
- Maddi Terakkiyatın Esasları: Cemiyetteki “çekirdek” halindeki durumlardan istikbale ait neticeleri okuyan sosyoloji gibi fenlerin manevi temellerini içerir.
- Manevi Terakkiyatın Esasları: İstikbalden gelen müjdelerle kuvve-i maneviyeyi takviye etmek, ye’se düşmemek ve hakikatlerin nuruyla ruhu tekemmül ettirmektir.
- Tohum Hükmündeki Neticeler: Bu haberler, istikbalde İslamiyet’in yeryüzüne hakim olacağına ve ebedi saadet dairesindeki hallere dair müjdeler taşıyan tohumlardır.
- Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: Müminlerin imanını kuvvetlendirir, fitne zamanlarında ümmete yol gösterir ve hakkı batıldan ayıran birer hidayet meşalesi olur.)
Birincisi: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl-i sahih ile ve mütevatir bir derecede bize vâsıl olmuş ki; minber üstünde, cemaat-ı Sahabe içinde ferman etmiş ki:
اِبْنِى حَسَنٌ هذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظِيمَتَيْنِ
İşte kırk sene sonra İslâmın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh, Hazret-i Muaviye (R.A.) ile musalaha edip, cedd-i emcedinin mu’cize-i gaybiyesini tasdik etmiştir.
(Hz. Hasan’ın (R.A.) İki Orduyu Barıştırması Haberi
- Rububiyet: Cenab-ı Hakk’ın 40 sene sonra vuku bulacak bir sulhu, şimdiden elçisine bildirmesiyle zamana hükmeden Rububiyetini göstermesidir.
- Ubudiyet: Hz. Hasan’ın maddi saltanatı terk edip manevi saltanata (hakaike hizmete) talip olarak İlahi murada tabi olmasıdır.
- Maddi Terakkiyat: Siyaset ve savaşın ötesinde, cemiyet içinde “sulh ve barış” tesis etmenin maddi kalkınma için bir ön şart olduğunu ihtar eder.
- Manevi Terakkiyat: Dünyevi makamları feda ederek dinin ahkâmını ve iman hakikatlerini talim etmeyi en büyük gaye yapmaktır.
- İstikbal Neticeleri: Bu hadise, her asırda siyasetten ziyade hakikate hizmet edecek olan Risale-i Nur gibi hizmet tarzlarına bir numune-i imtisal olmuştur.
- İrşad ve Hidayet: Ümmeti, dahili fitnelerden sulh ve adaletle kurtulmaya irşad eder.)
İkincisi: Nakl-i sahih ile Hazret-i Ali’ye demiş: سَتُقَاتِلُ النَّاكِثِينَ وَالْقَاسِطِينَ وَالْمَارِقِينَ
(*) Nâkisîn: Biat edip te, onu bozan kimseler… Kasitîn: Hak ve adaletten sapan kimseler… Mârikîn: Dinden çıkan bir kısım Hâricîler…
Hem Vak’a-i Cemel, (Hazret-i Ali’ye biat edip te, biatını bozan Hazret-i Âişe ve Zübeyr ve Talha’ya (Radıyallahü Anhüma.) karşı Vak’a-i Cemel’de harb edeceğini haber vermiş. (Nâkisîn)
Hem Vak’a-i Sıffîn, (Hazret-i Ali’ye (R.A.) hak ve adaletten sapan Muaviye’ye (R.A.) karşı Sıffîn’de harb edeceğini haber vermiş. (Kasitîn)
Hem Vak’a-i Havariç hâdiselerini haber vermiş. (Hazret-i Ali’ye (R.A.) dinden çıkan bir kısım Havaric’e karşı Harevra’da ve Nehrüvan’da muharebe edeceğini haber vermiş. (Mârikîn)
Hz. Ali’nin (R.A.) Dahili Savaşları ve Şehadeti (Cemel, Sıffîn, Hariciler)
- Rububiyet: Tarihin en karmaşık dönüm noktalarını (Nakisin, Gasitin, Marikin) tüm detaylarıyla önceden takdir edip bildiren Rububiyetini göstermesidir.
- Ubudiyet: Hz. Ali’nin, karşısında en sevdiği insanlar dahi olsa, İlahi emir ve Nebevî irşad doğrultusunda haktan asla sapmadan mücadelesini sürdürmesidir.
- Maddi Terakkiyat: Devlet idaresinde “adalet-i mahza”nın (tam adalet) esas alınması gerektiğini ve bu yolda çekilen zahmetlerin medeniyet için birer tecrübe olduğunu gösterir.
- Manevi Terakkiyat: En ağır musibetler ve fitneler içinde dahi şecaat ve ferasetini bozmadan “Kur’an’ın tevili” (hakiki manası) için çalışmak manevi terakkiyatın bir esasıdır.
- İstikbal Neticeleri: Bu fitneler, sahabe ve tabiin içinde saklı olan binlerce kabiliyet çekirdeğini kamçılamış; müçtehitler, muhaddisler ve aktaplar gibi nurani meyveler vermiştir.
- İrşad ve Hidayet: Ehl-i bida fırkalarına karşı hakikati muhafaza etme yolunu göstererek ümmeti hidayet dairesinde tutmuştur.)
Üçüncüsü: Hem Hazret-i Ali (R.A.) Hazret-i Zübeyr ile seviştiği bir zaman dedi: “Bu sana karşı muharebe edecek, fakat haksızdır.”
Dördüncüsü: Hem Ezvac-ı Tahiratına demiş: “İçinizde birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek.” وَتَنْبَحُ عَلَيْهَا كِلاَبُ الْحَوْئَبِ
İşte şu sahih, kat’î hadîsler; otuz sene sonra Hazret-i Ali’nin Hazret-i Âişe ve Zübeyr ve Talha’ya karşı Vak’a-i Cemel’de.. ve Muaviye’ye karşı Sıffîn’de.. ve Havaric’e karşı Harevra’da ve Nehrüvan’da muharebesi, o ihbar-ı gaybiyenin bir tasdik-i fiilîsidir.
Beşincisi: Hem Hazret-i Ali’ye: “Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı” ihbar etmiş. Hazret-i Ali o adamı tanırmış; o da Abdurrahman İbn-i Mülcem-ül Haricî’dir.
Altıncısı: Hem Haricîlerin içinde Züssedye denilen bir adamı, garib bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki; Havariçlerin maktulleri içinde o adam bulunmuş; Hazret-i Ali, onu hakkaniyetine hüccet göstermiş. (O adamın pazıları garib bir surette büyük imiş.) Hem mu’cize-i Nebeviyeyi ilân etmiş.
Yedincisi: Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ümm-ü Seleme’nin, daha diğerlerin rivayet-i sahihi ile haber vermiş ki: “Hazret-i Hüseyin, Taff yani Kerbelâ’da katledilecektir.” Elli sene sonra, aynı vak’a-i ciğersûz vukua gelip, o ihbar-ı gaybîyi tasdik etmiş.
Sekizincisi: Hem mükerreren ihbar etmiş ki: “Benim Âl-i Beytim, benden sonra يَلْقَوْنَ قَتْلاً وَ تَشْرِيدًا yani; katle ve belaya ve nefye maruz kalacaklar.” Ve bir derece izah etmiş, aynen öyle çıkmıştır.
Şu makamda bir mühim sual vardır ki; denilir ki: “Hazret-i Ali, o derece hilafete liyakatı olduğu ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karabeti ve hârikulâde cesaret ve ilmi ile beraber, neden hilafette tekaddüm ettirilmedi ve neden onun hilafeti zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu?..”
Elcevab: Âl-i Beyt’ten bir kutb-u a’zam demiş ki: “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali’nin (R.A.) hilafetini arzu etmiş, fakat gaibden ona bildirilmiş ki: Murad-ı İlahî başkadır. O da, arzusunu bırakıp, murad-ı İlahîye tâbi’ olmuş.”
Birinci Hikmet: Murad-ı İlahînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki: Vefat-ı Nebevî’den sonra, en ziyade ittifak ve ittihada gelmeye muhtaç olan Sahabeler; eğer Hazret-i Ali başa geçseydi, Hazret-i Ali’nin hilafeti zamanında zuhura gelen hâdisatın şehadetiyle ve Hazret-i Ali’nin mümaşatsız, pervasız, zâhidane, kahramanane, müstağniyane tavrı ve şöhretgir-i âlem şecaatı itibariyle, çok zâtlarda ve kabîlelerde rekabet damarını harekete getirip, tefrikaya sebeb olmak kaviyyen muhtemeldi.
İkinci Hikmet: Hem Hazret-i Ali’nin hilafetinin teehhür etmesinin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvamın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi, sonra inkişaf eden yetmişüç fırka efkârının esaslarını taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâdisatın zuhuru zamanında, Hazret-i Ali gibi hârikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet dayandı… Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi: “Ben Kur’anın tenzili için harbettim, sen de tevili için harbedeceksin!”
Üçüncü Hikmet: Hem eğer Hazret-i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk-u Emeviyeyi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. Halbuki karşılarında Hazret-i Ali ve Âl-i Beyt’i gördükleri için, onlara karşı müvazeneye gelmek ve ehl-i İslâm nazarında mevkilerini muhafaza etmek için ister istemez Emeviye Devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvibleriyle etbaları ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-i İslâmiyeyi ve hakaik-i imaniyeyi ve ahkâm-ı Kur’aniyeyi muhafazaya ve neşre çalıştılar. Yüzbinlerle müçtehidîn-i muhakkikîn ve muhaddisîn-i kâmilîn ve evliyalar ve asfiyalar yetiştirdiler. Eğer karşılarında Âl-i Beyt’in gayet kuvvetli velayet ve diyanet ve kemalâtı olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kaviyyen muhtemeldi.
Eğer denilse: Neden hilafet-i İslâmiye Âl-i Beyt-i Nebevî’de takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı?”
Elcevab: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur’aniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilafet ve saltanata geçen, ya Nebi gibi masum olmalı, veyahut Hulefa-yı Raşidîn ve Ömer İbn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi hârikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın. Halbuki Mısır’da Âl-i Beyt namına teşekkül eden Devlet-i Fatımiye Hilafeti ve Afrika’da Muvahhidîn Hükûmeti ve İran’da Safevîler Devleti gösteriyor ki; saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz, vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur’ana hizmet etmişler.
İşte bak!
- Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktab-ı Erbaa ve bilhâssa Gavs-ı A’zam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylanî
- Ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer manevî mehdi hükmüne geçmiş, manevî zulmü ve zulümatı dağıtıp, envâr-ı Kur’aniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler.
Cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.
Eğer denilse: Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünki onlar, kahra lâyık değil idiler?
Elcevab: Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebatatın, tohumların, ağaçların istidadlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar; fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de: Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidadları tahrik edip kamçıladı; “İslâmiyet tehlikededir, yangın var!” diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi istidadına göre câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemal-i ciddiyetle çalıştı.
- Bir kısmı hadîslerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına,
- Bir kısmı hakaik-i imaniyenin muhafazasına,
- Bir kısmı Kur’anın muhafazasına çalıştı
Ve hâkeza.. Herbir taife bir hizmete girdi. Vezaif-i İslâmiyette hummalı bir surette sa’yettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktarına, o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat maatteessüf o güller ve gülistan içinde ehl-i bid’a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.
Güya dest-i kudret, celal ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziye ile pek çok münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyaları, aktabları âlem-i İslâmın aktarına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur’anın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı…
Dehşetli Fitneler, Kur’anın işari, remzi manalarının anlaşılması için ehl-i İslâmı araştırmaya sevk etti.
- Rububiyet: Ümmetin helakine sebep olacak zalim idarecilerin ve yıkıcı fitnelerin gelmesini imtihan gereği takdir eden Cenab-ı Hakkın Rububiyetini göstermesidir.
- Ubudiyet: Fitne zamanında “yangın var” deyip Kur’an’ın hazinelerine (Risale-i Nur gibi) koşmak ve dini muhafaza etmektir.
- İrşad ve Hidayet: Bu fitneler zahiren çirkin görünse de, “elektriklenmek” gibi hamiyet sahibi zatları gayrete getirerek hakikatlerin şarktan garba yayılmasına (hicrete) vesile olan rahmet cihetlerini gösterir. Bize de dine hizmet etmek gereğine ve hicret etmeye irşad eder.)
Şimdi sadede geliyoruz.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, umûr-u gaybiyeden haber verdiği gibi doğru vukua gelen işler binlerdir, pek çoktur. Biz yalnız cüz’î birkaç misaline işaret edeceğiz:
İşte başta Buharî ve Müslim, sıhhatle meşhur Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye sahibleri, beyan edeceğimiz haberlerin çoğunda müttefik ve o haberlerin çoğu manen mütevatir ve bir kısmı dahi, ehl-i tahkik onların sıhhatine ittifak etmesiyle, mütevatir gibi kat’î denilebilir.
İşte -nakl-i sahih-i kat’î ile- ashabına haber vermiş ki:
Dokuzuncusu: “Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz; hem Feth-i Mekke, hem Feth-i Hayber, hem Feth-i Şam, hem Feth-i Irak, hem Feth-i İran, hem Feth-i Beyt-ül Makdis’e muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz!..” Haber vermiş, hem “Tahminim böyle veya zannederim” dememiş. Belki görür gibi kat’î ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş. Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı.
(Büyük İslâm Fetihleri (Mekke, Şam, Irak, İran ve Kudüs’ün Fethi)
- Rububiyet: En zayıf ve muhasarada olunan bir zamanda (Hicret veya Hendek gibi), o zamanın en büyük devletlerine (Rum ve Sasani gibi) galip gelineceğini haber vererek mutlak hâkimiyetini ilan etmesidir.
- Ubudiyet: Fetihlerin bir işgal değil, insanların akıllarını, kalplerini ve ruhlarını İslam’ın nuruyla fethetme (hidayete ulaştırma) gayesiyle yapılmasıdır.
- Maddi Terakkiyat: Şarktan garba kadar uzanan geniş bir mülkün zapt edilmesi ve bu coğrafyalardaki zenginliklerin adaletle taksimi, maddi medeniyetin zirvesidir.
- Manevi Terakkiyat: Dünyanın en büyük devletlerini dize getiren kuvvetin, maddi silahtan ziyade iman ve hakikatin kuvveti olduğunu göstermektir.
- İstikbal Neticeleri: İslamiyet’in arzın yarısına ve beşerin beşten birine ulaşarak yeryüzünü bir “Gülistan”a çevirmesinin tohumudur.
- İrşad ve Hidayet: Beşeriyeti sönmez bir güneş olan Kur’an’ın hazinelerinden istifade etmeye davet ve irşad eder.)
Onuncusu: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- çok defa ferman etmiş:
عَلَيْكُمْ بِسِيرَةِ الَّذَيْنِ مِنْ بَعْدِى اَبِى بَكْرٍ وَ عُمَرَ deyip, Ebu Bekir ve Ömer kendinden sonraya kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir surette ve rıza-i İlahî ve marzî-i Nebevî dairesinde hareket edecekler. Hem Ebu Bekir az kalacak, Ömer çok kalacak ve pek çok fütuhat yapacak.
Onbirincisi: Hem ferman etmiş ki:
زُوِيَتْ لِىَ اْلاَرْضُ فَاُرِيتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّتِى مَا زُوِىَ لِى مِنْهَا deyip: “Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiç bir ümmet, o kadar mülk zabtetmemiş.” Haber verdiği gibi çıkmış.
Onikincisi: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- Gazâ-i Bedir’den evvel ferman etmiş:
هذَا مَصْرَعُ اَبِى جَهْلٍ، هذَا مَصْرَعُ عُتْبَةَ، هذَا مَصْرَعُ اُمَيَّةَ، هذَا مَصْرَعُ فُلاَنٍ وَ فُلاَنٍ deyip, müşrik Kureyş reislerinin herbiri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: “Ben kendi elimle Übeyy İbn-i Halef’i öldüreceğim.” Haber verdiği gibi çıkmış.
Onüçüncüsü: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- bir ay uzak mesafede Şam etrafında, Mûte nam mevkideki gazve-i meşhurede muharebe eden sahabelerini görür gibi ferman etmiş:
اَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَاُصِيبَ، ثُمَّ اَخَذَهَا اِبْنُ رَوَاحَةَ فَاُصِيبَ، ثُمَّ اَخَذَهَا جَعْفَرُ فَاُصِيبَ، ثُمَّ اَخَذَهَا سَيْفٌ مِنْ سُيُوفِ اللّٰهِ
deyip, birer birer hâdisatı ashabına haber vermiş. İki-üç hafta sonra Ya’lâ İbn-i Münebbih meydan-ı harbden geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sadık (A.S.M.) harbin tafsilâtını beyan etti. Ya’lâ kasem etti: “Dediğin gibi aynen öyle oldu.”
Ondördüncüsü: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- ferman etmiş:
اِنَّ الْخِلاَفَةَ بَعْدِى ثَلاَثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا وَاِنَّ هذَا اْلاَمْرَ بَدَاَ نُبُوَّةً وَرَحْمَةً
ثُمَّ يَكُونُ رَحْمَةً وَخِلاَفَةً ثُمَّ يَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا ثُمَّ يَكُونُ عُتُوًّا وَ جَبَرُوتًا
deyip, Hazret-i Hasan’ın altı ay hilafetiyle; Cihar-ı Yâr-ı Güzin’in (Hulefa-yı Raşidîn’in) zaman-ı hilafetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberut ve fesad-ı ümmet olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Onbeşincisi: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- ferman etmiş:
يُقْتَلُ عُثْمَانُ وَهُوَ يَقْرَاُ الْمُصْحَفَ وَاِنَّ اللّهَ عَسَى اَنْ يُلْبِسَهُ قَمِيصًا وَاِنَّهُمْ يُرِيدُونَ خَلْعَهُ
deyip, Hazret-i Osman halife olacağını ve hal’i istenileceğini ve mazlum olarak Kur’an okurken katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Onaltıncısı: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- hacamat edip mübarek kanını Abdullah İbn-i Zübeyr teberrüken şerbet gibi içtiği zaman ferman etmiş: وَيْلٌ لِلنَّاسِ مِنْكَ وَ وَيْلٌ لَكَ مِنَ النَّاسِ deyip, hârika bir şecaatle ümmetin başına geçeceğini ve müdhiş hücumlara maruz kalacaklarını ve insanlar onun yüzünden dehşetli hâdiselere giriftar olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Abdullah İbn-i Zübeyr, Emevîler zamanında hilafeti Mekke’de ilân ederek kahramanane çok müsademe etmiş; nihayet Haccac-ı Zalim büyük bir ordu ile üzerine hücum ederek, şiddetli müsademeden sonra o kahraman-ı âlişan şehid edilmiş.
Onyedincisi: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- Emeviye Devleti’nin zuhurunu ve onların padişahlarının çoğu zalim olacağını ve içlerinde Yezid ve Velid bulunacağını ve Hazret-i Muaviye ümmetin başına geçeceğini, وَاِذَا مَلَكْتَ فَاَسْجِحْ fermanıyla, rıfk ve adaleti tavsiye etmiş. Ve Emeviye’den sonra يَخْرُجُ وَلَدُ الْعَبَّاسِ بِالرَّايَاتِ السُّودِ وَ يَمْلِكُونَ اَضْعَافَ مَا مَلَكُوا deyip, Devlet-i Abbasiye’nin zuhurunu ve uzun müddet devam edeceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Onsekizincisi: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- ferman etmiş: وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِن شَرٍّ قَدِ اقْتَرَبَ deyip, Cengiz ve Hülâgu’nun dehşetli fitnelerini ve Arab Devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Ondokuzuncusu: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- Sa’d İbn-i Ebî Vakkas gayet ağır hasta iken ona ferman etmiş: لَعَلَّكَ تُخَلَّفُ حَتَّى يَنْتَفِعَ بِكَ اَقْوَامٌ وَيَسْتَضِرَّ بِكَ آخَرُونَ deyip, ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fütuhat yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat görüp, yani İslâm olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harab olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Hazret-i Sa’d ordu-yu İslâm başına geçti, Devlet-i İraniye’yi zîr ü zeber etti; çok kavimlerin daire-i İslâma ve hidayete girmelerine sebeb oldu.
Yirmincisi: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- imana gelen Habeş Meliki olan Necaşî, Hicretin yedinci senesinde vefat ettiği gün ashabına haber vermiş, hattâ cenaze namazını kılmış. Bir hafta sonra cevab geldi ki, aynı günde vefat etmiş.
Yirmibirincisi: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- Cihar-ı Yâr-ı Güzin ile beraber Uhud veya Hira Dağı’nın başında iken dağ titredi, zelzelelendi. Dağa ferman etti ki:
اُثْبُتْ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَ صِدِّيقٌ وَ شَهِيدٌ deyip, Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali’nin şehid olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Şimdi ey bedbaht, kalbsiz, bîçare adam! Muhammed-i Arabî akıllı bir adam idi diye o Şems-i Hakikat’a karşı gözünü yuman bîçare insan! Onbeş enva’-ı külliye-i mu’cizatından birtek nev’i olan umûr-u gaybiyeden onbeş ve belki yüz kısmından bir kısmını işittin. Manevî tevatür derecesinde kat’î bir kısmını duydun. Şu ihbar-ı gayb kısmının yüzden birisini akıl gözüyle gören bir zâta “dâhî-i a’zam” denilir ki, ferasetiyle istikbali keşfediyor. Binaenaleyh senin gibi haydi deha desek; yüz dâhî-i a’zam derecesinde bir deha-yı kudsiyeyi taşıyan bir adam yanlış görür mü? Yanlış haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir deha-yı a’zam sahibinin saadet-i dâreyne dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece divaneliğin alâmetidir.
(Sahabe ve Devletlerin Geleceği (Hulefa-i Raşidin, Emeviler, Abbasiler, Moğollar)
- Rububiyet: Hilafetin 30 sene süreceği, ardından saltanat ve ceberuta döneceği, hatta Moğol (Hülagü/Cengiz) fitnesiyle Abbasilerin yıkılacağı gibi uzun zamanda olacak hadiseleri kuşatan Rububiyet dairesidir.
- Ubudiyet: Saltanatın aldatıcılığına karşı zühd ve takvayı muhafaza etmek (Ömer b. Abdülaziz ve Mehdi-i Abbasi gibi) veya Hz. Hüseyin (R.A.) gibi zulme karşı hakkı müdafaa ederek şehadeti göze almaktır.
- Maddi Terakkiyat: Devletlerin yükseliş ve çöküş kanunlarını (ırkçılığın ömrü kısaltması, adaletin uzatması gibi) ders vererek toplumsal nizamın esaslarını belirler.
- Manevi Terakkiyat: Al-i Beyt’in nefy ve belaya maruz kalmasıyla dinin hakikatlerini Horasan’dan Balkanlar’a kadar her yere ulaştırması ve manevi birer “Mehdi” hükmüne geçmeleridir.
- İstikbal Neticeleri: Bu dehşetli çalkantılar, ümmetin gözünü açtırmış ve Kur’an’ın elmas gibi hakikatlerinin her asırda taze kalmasını netice vermiştir.
- İrşad ve Hidayet: Yöneticilere rıfk (yumuşaklık) ve adaleti tavsiye ederek, ümmetin selameti için gerekli olan hidayet yolunu çizmiştir.
Netice itibarıyla; Beşinci Nükteli İşaret’teki bütün bu gaybî haberler, sadece akıllı bir adamın feraseti değil; Allah’ın bildirmesiyle (Deha-i Kudsî) istikbali “görür gibi” haber veren bir elçinin hakkaniyetini ispat eder. Bu mucizeler, müminleri her asırda İlahi Rububiyetin hikmetlerine hayran bırakırken, ubudiyet ve hidayet yolunda onlara sarsılmaz birer rehber olmuştur.)
ALTINCI NÜKTELİ İŞARET:
(Ondokuzuncu Mektub’un Beşinci ve Altıncı Nükteli İşaretlerinin her ikisi de Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) istikbalden verdiği gaybî haberleri (umuru gaybiye) ve bu haberlerin birer mu’cize olarak vuku’ bulmasını konu alır. Ancak bu iki bölüm arasında odaklandıkları konular ve kapsam bakımından şu temel farklar bulunmaktadır:
Odak Noktası ve Kapsam:
- 5. Nükteli İşaret, daha ziyade Âl-i Beyt’e (Peygamber Efendimiz’in ailesi) dair gaybî haberler yer alır. Bu bölümde Hz. Hasan’ın iki orduyu barıştırması, Hz. Ali’nin girdiği savaşlar (Cemel, Sıffîn, Hariciler) ve şehadeti, Hz. Hüseyin ve Kerbela hadisesi gibi doğrudan Ehl-i Beyt’e ve onların istikbalde karşılaştıkları katl, bela ve nefy gibi durumlara dair haberler yer alır. Ayrıca bu bölümde Dört Halife ve onların ardından gelen Emevi ve Abbasi devletlerinin Âl-i Beyt ile olan münasebetleri ve bu süreçteki gaybî ihbarlar işlenir.
- 6. Nükteli İşaret ise Âl-i Beyt’ten ziyade Sahabeler ve Ümmetin genel istikbaline dair haberlere odaklanır. Sahabelerin ferdi geleceklerinden ziyade, ümmetin genelini ilgilendiren büyük fetihler (İstanbul’un fethi gibi), İslamiyet’in farklı kavimler (Türkler ve İranlılar gibi) arasında yayılması, çıkacak fitne ve mezhepler (Kaderiye, Rafiziler vb.) ile büyük imamların (Ebu Hanife, İmam Şafii) geleceğine dair külli haberler bu bölümde anlatılır.
Zaman Dilimi:
- 5. Nükteli İşaret, Peygamberimizden hemen sonraki dönemde, özellikle ilk dört halife ve Ehl-i Beyt’in mücadelesiyle şekillenen yakın istikbaldeki hadiseleri daha çok nazara verir.
- 6. Nükteli İşaret ise 6 ay sonrasından (Hz. Fatıma’nın vefatı) başlayarak, 800-850 sene sonrasına (İstanbul’un fethi) kadar uzanan çok daha geniş bir zaman dilimini ve ümmetin farklı asırlardaki durumunu kapsar.
Hülâsa; 5. Nükteli İşaret “Âl-i Beyt” merkezli bir istikbal haritası sunarken, 6. Nükteli İşaret “Sahabeler ve Ümmet” merkezli daha geniş ve genel bir tarihi bakış açısı sunmaktadır.
Altıncı Nükteli İşaret’te zikredilen ve ümmetin asırlarını kucaklayan bu mucizeler, şu altı esas üzerine bina edilmiştir:
- Rububiyet Dairesi: Cenab-ı Hakk’ın zaman-ı haldeki tasarrufu gibi, istikbal dairesini de ilmiyle kuşattığını, her hadiseyi Levh-i Mahfuz’da (Defter-i Kebir) takdir ettiğini ve dilediği kuluna bildirdiğini gösterir.
- Ubudiyet Dairesi: Kaderin bu takdirlerine teslim olmak; fitne zamanlarında Ehl-i Sünnet ve Cemaat gibi “fırka-i naciye” (kurtulan fırka) yoluna süluk ederek istikameti muhafaza etmektir.
- Maddi Terakkiyatın Esasları: Cemiyetteki “çekirdek” hallerden (mevcut durumdan) istikbale ait neticeleri okuyan sosyoloji gibi fenlerin ve fetihler vasıtasıyla ulaşılan medeniyet imkanlarının temelini teşkil eder.
- Manevi Terakkiyatın Esasları: Büyük imamların (Ebu Hanife, Şafii vb.) izinden giderek ilimle nurlanmak; fitneler içinde dahi sarsılmadan iman ilmini (Risale-i Nur gibi) rehber edinmektir.
- Tohum Hükmündeki Neticeler: Bu ihbarlar, İslâm’ın şarktan garba yayılacağı, Türklerin ve diğer milletlerin İslam’a hizmet edeceği ve âhiretteki haller (mürtetlerin durumu vb.) hakkında tohum hükmünde müjdeler ve ihtar taşır.
- Vücuh-u İrşadî ve Hidayet: Mucizeler, Peygamberimizin nübüvvetini güneş gibi ispat ederek müminleri şevke, mülhidleri ise “divanelikten” kurtulup imana gelmeye irşad eder.)
Birincisi: -Nakl-i sahih-i kat’î ile- Hazret-i Fatıma’ya (R.A.) ferman etmiş ki:
اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْتِى لُحُوقًا بِى deyip, “Âl-i Beytimden herkesten evvel vefat edip, bana iltihak edeceksin.” diye söylemiş. Altı ay sonra, haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.
İkincisi: Hem Eba Zer’e ferman etmiş: سَتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتَعِيشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ deyip, Medine’den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrada vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.
Üçüncüsü: Hem Enes İbn-i Mâlik’in halası olan Ümm-ü Haram’ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş: رَاَيْتُ اُمَّتِى يَغْزُونَ فِى الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى اْلاَسِرَّةِ Ümm-ü Haram niyaz etmiş: “Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım.” Ferman etmiş: “Beraber olacaksın.” Kırk sene sonra, zevci olan Ubade İbn-i Sâmit refakatıyla Kıbrıs’ın fethine gitmiş; Kıbrıs’ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.
(Hz. Fatıma, Ebu Zer ve Ümmü Haram’ın Vefat Haberleri
- Rububiyet: Ölüm gibi en gizli bir hadiseyi, 6 ay (Hz. Fatıma), 20 sene (Ebu Zer) ve 40 sene (Ümmü Haram) önceden tam vaktini ve tarzını tayin eden Cenab-ı Hakkın Rububiyetini göstermesidir.
- Ubudiyet: Hz. Fatıma’nın babasına kavuşma müjdesiyle sevinmesi, Ebu Zer’in zühd içinde yalnızlığa rıza göstermesi tam bir teslimiyet misalidir. Bize de kazaya rıza kadere teslim dersini vermektedir.
- Maddi/Manevi Terakki: Deniz aşırı seferlerin (Kıbrıs fethi) maddi imkanına ve şehadetin manevi rütbesine işaret eder.
- İrşad: Ölümün bir yokluk değil, sevilenlere bir “iltihak” (kavuşma) olduğunu göstererek müminleri teselli eder.)
Dördüncüsü: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- ferman etmiş ki: يَخْرُجُ مِنْ ثَقِيفَ كَذَّابٌ وَ مُبِيرٌ yani: “Sakif Kabilesinden biri dava-yı nübüvvet edecek; ve biri, hunhar zalim zuhur edecek.” deyip, nübüvvet dava eden meşhur Muhtar’ı ve yüzbin adam öldüren Haccac-ı Zalim’i haber vermiş.
Beşincisi: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile-
سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَنِعْمَ اْلاَمِيرُ اَمِيرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا deyip, İstanbul’un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih’in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş.
(İstanbul’un Fethi ve Fatih Sultan Mehmet
- Rububiyet: 850 sene sonra vuku’ bulacak bir fethi ve o komutanın niteliklerini belirleyen Cenab-ı Hakkın mutlak hakimiyetini göstermesidir.
- Ubudiyet: Sultan Fatih’in öğrendiği fenleri ve dilleri İslâm’a hizmete basamak yapması verilen ni’metleri Allah yolunda kullanarak kulluk vazifesi yapılması gerektiğine güzel bir misaldir.
- Maddi Terakki: Beşerin en yüksek askeri ve teknolojik dehasına bir hedef çizilmesidir.
- Tohum/İstikbal: İslâm’ın bir devri kapatıp yeni bir devri açacak evrensel gücüne işarettir.
- İrşad: Ümmetin “ni’mel emir” (ne güzel komutan) sırrına ermek için ilim ve cihadla çalışması gerektiğini ders verir.)
Altıncısı: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- ferman etmiş ki:
اِنَّ الدِّينَ لَوْ كَانَ مَنُوطًا بِالثُّرَيَّا لَنَا لَهُ رِجَالٌ مِنْ اَبْنَاءِ فَارِسَ deyip, başta Ebu Hanife olarak İran’ın emsalsiz bir surette yetiştirdiği ülema ve evliyaya işaret ediyor, haber veriyor.
Yedincisi: Hem ferman etmiş ki: عَالِمُ قُرَيْشٍ يَمْلَءُ طِبَاقَ اْلاَرْضِ عِلْمًا deyip, İmam-ı Şafiî’ye işaret edip haber veriyor.
(Büyük İmamlar (Ebu Hanife ve İmam Şafii)
- Rububiyet: Kur’an ve hadislerdeki derin hakikatleri “Süreyya yıldızları” gibi yüksekten indirip ümmetin anlayışına sunacak zâtları takdir eden Cenab-ı Hakkın Rububiyetini göstermesidir.
- Ubudiyet: İmam A’zam’ın kıyaslarıyla, İmam Şafii’nin ise arzın her tabakasına (kutuplar, hatta aya kadar) ulaşan ilmiyle Allah’ın emirlerini Kur’an ve Hadis’ten istihraç etmekle kulluk vazifesini yerine getirmektir.
- Maddi/Manevi Terakki: Hukuk ve içtimai nizamın (fıkıh) en mükemmel halini alarak medeniyete temel olmasıdır.
- İstikbal Neticeleri: Bu zâtların ilmi, her asırda milyonlarca insanın hidayetine ve ibadetlerinin sıhhatine vesile olan birer nurdur.
- İrşad: Bizlere de Cenab-ı Hakkın marziyatını kelamından ve hadislerden anlamak için gayret etmemiz gerektiğine irşad ediyor.)
Sekincisi: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- ferman etmiş ki:
سَتَفْتَرِقُ اُمَّتِى ثَلاَثًا وَسَبْعِينَ فِرْقَةً اَلنَّاجِيَةُ وَاحِدَةٌ مِنْهَا. قِيلَ مَنْهُمْ؟ قَالَ مَا اَنَا عَلَيْهِ وَ اَصْحَابِى
deyip, ümmeti yetmişüç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i naciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.
(73 Fırka ve Ehl-i Sünnet ve Cemaat
- Rububiyet: Beşerin düşünce farklılıklarından doğacak ayrılıkları ve fitneleri önceden kuşatan Cenab-ı Hakkın Rububiyetini döstermesidir.
- Ubudiyet: Peygamberimizin ve sahabelerinin yolunu (Ehl-i Sünnet) takip ederek her türlü ifrat (Rafizilik) ve tefritten (Haricilik) sakınmakla istikamet dairesinde gitmektir.
- Manevi Terakki: Hakikati muvazene (denge) içinde anlayarak manevi helaketten kurtulmaktır.
- İrşad: Ümmetin, Peygamberimizin ve sahabelerinin yolundan (Ehl-i Sünnet) ayrılmaması gerektiğine irşad eder.)
etmesi”mana-yı harfi” ile (Allah namına) sevmek yerine “mana-yı ismi” ile (zatı için) aşırı sevgiden doğan sapmalara karşı uyarır.)
Dokuzuncu: Hem ferman etmiş ki: اَلْقَدَرِيَّةُ مَجُوسُ هذِهِ اْلاُمَّةِ deyip, çok şubelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye taifesini haber vermiş. Hem çok şubelere inkısam eden Râfızîleri haber vermiş.
Onuncusu: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- İmam-ı Ali’ye (R.A.) demiş: Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi, ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adavetle. Hazret-i İsa’ya Nasrani muhabbetinden hadd-i meşru’dan tecavüz ile hâşâ “İbnullah” dediler. Yahudi, adavetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemalini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru’dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir. لَهُمْ نَبْزٌ يُقَالُ لَهُمُ الرَّافِضِيَّةُ demiş. Bir kısmı, senin adavetinden çok ileri gidecekler, onlar da Havariç’tir ve Emevîlerin müfrit bir kısım tarafdarlarıdır ki, onlara Nâsibe denilir.
Eğer denilse: Âl-i Beyt’e muhabbeti, Kur’an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünki ehl-i muhabbet, bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şîalar hususan Râfızîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar; belki işaret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar?
Elcevab: Muhabbet iki kısımdır.
Biri: Mana-yı harfiyle, yani: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenab-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt’i sevmektir. Şu muhabbet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adavetini iktiza etmez.
İkincisi: Mana-yı ismiyle muhabbettir. Yani bizzât onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı düşünmeden Hazret-i Ali’nin kahramanlıklarını ve kemalini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah’ı bilmese de, Peygamber’i tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetine ve Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine sebebiyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adavetini iktiza eder.
İşte işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık ile Hazret-i Ömer’den teberri ettiklerinden hasarete düşmüşler. Ve o menfî muhabbet, sebeb-i hasarettir.
Onbirincisi: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- ferman etmiş ki:
اِذَا مَشَوُا الْمُطَيْطَاءَ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فَارِسَ وَالرُّومِ، رَدَّ اللّٰهُ بَاْسَهُمْ بَيْنَهُمْ وَ سَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلَى خِيَارِهِمْ
deyip, “Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belanız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dâhilî olacak; şerirleriniz başa geçip, hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar!” haber vermiş. Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.
Onikincisi: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- ferman etmiş ki: وَتُفْتَحُ خَيْبَرُ عَلَى يَدَىْ عَلِىٍّ deyip, “Hayber Kal’asının fethi, Ali’nin eliyle olacak.” Me’mulün pek fevkinde ikinci gün bir mu’cize-i Nebeviye olarak Hayber Kal’asının kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek, fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış; sekiz kuvvetli adam, o kapıyı yerden kaldıramamış; bir rivayette kırk adam kaldıramamış.
Onüçüncüsü: Hem ferman etmiş ki: لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ دَعْوَاهُمَا وَاحِدَةٌ diye, Sıffîn’de Hazret-i Ali ile Muaviye’nin harbini haber vermiş.
Ondördüncüsü: Hem ferman etmiş ki: اِنَّ عَمَّارًا تَقْتُلُهُ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ diye, “Bâgî bir taife, Ammar’ı katledecek.” Sonra, Sıffîn Harbi’nde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye’nin taraftarları bâgî olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr İbn-ül Âs dedi: “Bâgî yalnız onun katilleridir, umumumuz değiliz.”
Onbeşincisi: Hem ferman etmiş ki: اِنَّ الْفِتَنَ لاَ تَظْهَرُ مَا دَامَ عُمَرُ حَيًّا diye, “Hazret-i Ömer sağ kaldıkça, içinizde fitneler zuhur etmez!” haber vermiş, öyle de olmuş.
Onaltıncısı: Hem Sehl İbn-i Amr daha imana gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a demiş ki: “İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünki o fesahatıyla küffar-ı Kureyş’i harbimize teşvik ediyordu.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: وَعَسَى اَنْ يَقُومَ مَقَامًا يَسُرُّكَ يَا عُمَرُ diye, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vefatı hengâmında olan dehşet-engiz ve sabırsûz hâdisede, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık nasılki Medine-i Münevvere’de kemal-i metanetle herkese teselli verip mühim bir hutbe ile sahabeleri teskin etmiş.. aynen onun gibi: Şu Sehl o hengâmda, Mekke-i Mükerreme’de aynı Ebu Bekir-is Sıddık gibi sahabeye teskin ve teselli verip, malûm fesahatıyla Ebu Bekir-is Sıddık’ın aynı hutbesinin mealinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.
Onyedincisi: Hem Süraka’ya ferman etmiş ki: كَيْفَ بِكَ اِذَا اُلْبِسْتَ سُوَارَىْ كِسْرَى diye, “Kisra’nın iki bileziğini giyeceksin!” Hazret-i Ömer zamanında Kisra mahvedildi, zînetleri ve şahane bilezikleri geldi; Hazret-i Ömer Süraka’ya giydirdi. Dedi: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى سَلَبَهُمَا كِسْرَى وَاَلْبَسَهُمَا سُرَاقَةَ İhbar-ı Nebevîyi tasdik ettirdi.
Onsekizincisi: Hem ferman etmiş ki: اِذَا ذَهَبَ كِسْرَى فَلاَ كِسْرَى بَعْدَهُ diye, “Kisra-yı Fars gittikten sonra, daha kisra çıkmayacak!” Haber vermiş, hem öyle olmuş.
Ondokuzuncusu: Hem Kisra elçisine demiş: “Şimdi Kisra’nın oğlu Şirveyh Perviz, Kisra’yı öldürdü.” O elçi tahkik etmiş, aynı vakitte öyle olmuş; o da İslâm olmuş. Bazı ehadîste, o elçinin adı Firuz’dur.
Yirmincisi: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- Hâtıb İbn-i Beltea’nın, gizli Kureyş’e gönderdiği mektubu haber vermiş. Hazret-i Ali ile Mikdad’ı göndermiş. “Filan mevkide bir şahısta şöyle bir mektub var. Alınız, getiriniz!” Gittiler, aynı yerden aynı mektubu getirdiler. Hâtıb’ı celbetti. “Neden yaptın?” demiş; o da özür beyan etmiş, özrünü kabul etmiş.
Yirmibirincisi: Hem -nakl-i sahih ile- Utbe İbn-i Ebî Leheb hakkında ferman etmiş ki: يَاْكُلُهُ كَلْبُ اللّٰهِ diye, Utbe’nin akibet-i feciasını haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem bedduasını, hem haberini tasdik etmiş.
Yirmikincisi: Hem -nakl-i sahih ile- Feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî, Kâ’be damına çıkıp ezan okumuş. Rüesa-yı Kureyş’ten Ebî Süfyan, Attab İbn-i Esid ve Hâris İbn-i Hişam oturup konuştular. Attab dedi: “Pederim Esid bahtiyar idi ki, bugünü görmedi.” Haris dedi ki: “Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin yapsın?” Hazret-i Bilâl-i Habeşî’yi tezyif etti. Ebî Süfyan dedi: “Ben korkarım, birşey demeyeceğim; kimse olmasa da şu Batha’nın taşları, ona haber verecek, o bilecek.” Hakikaten bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Haris şehadet getirdiler, müslüman oldular.
İşte ey bîçare mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş’in iki muannid büyükleri, bir tek ihbar-ı gaybî ile imana geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki; manevî tevatürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler mu’cizatı işitiyorsun, yine kanaat-ı tâmmen gelmiyor!.. Her ne ise, sadede dönüyoruz.
Yirmiüçüncüsü: Hem -nakl-i sahih ile- Gazve-i Bedir’de, Hazret-i Abbas Sahabelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye-i necat istenilmiş. O da demiş: “Param yok.” Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: “Zevcen Ümm-ü Fadl yanında bu kadar parayı filan yere bırakmışsın.” Hazret-i Abbas tasdik edip, “İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi.” O vakit kemal-i imanı kazanıp İslâm olmuş.
Yirmidördüncüsü: Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- muzır bir sahir olan Lebid-i Yahudi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı rencide etmek için acib ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali’ye ve sahabelere ferman etmiş: “Gidiniz, filan kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz!” Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Her bir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hıffet buluyordu.
Yirmbeşincisi: Hem -nakl-i sahih ile- Ebu Hüreyre ve Huzeyfe gibi mühim zâtlar bulunduğu bir heyette, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:
ضِرْسُ اَحَدِكُمْ فِى النَّارِ اَعْظَمُ مِنْ اُحُدٍ diye, birinin irtidadıyla müdhiş akibetini haber vermiş. Ebu Hüreyre dedi: “O heyetten, ben bir adamla ikimiz kaldık; ben korktum. Sonra öteki adam, Yemame Harbi’nde Müseylime tarafında bulunup, mürted olarak katledildi.” İhbar-ı Nebevînin hakikatı çıktı.
Yirmialtıncısı: Hem -nakl-i sahih ile- Umeyr ve Safvan müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukabil, Peygamber’in (A.S.M.) katline karar verip; Umeyr ise Peygamber’in (A.S.M.) katlini niyet ederek Medine’ye gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr’i gördü, yanına çağırdı. Dedi: “Safvan ile maceranız budur!” Elini Umeyr’in göğsüne koydu; Umeyr “Evet” dedi, müslüman oldu.
(Umeyr ve Safvan, Mekke’de kimsenin duymayacağı şekilde, mühim bir mal karşılığında Peygamber Efendimiz’i (A.S.M.) katletmek üzere gizlice anlaşması.
- Rububiyet Dairesi: Allah, Allamü’l-Guyub (gaybları hakkıyla bilen) sıfatıyla bu gizli kararı elçisine bildirmiştir. Bu durum, Cenab-ı Hakk’ın zaman ve mekân fark etmeksizin her niyetten haberdar olduğunu ve Rububiyetinin bütün gizli işleri kuşattığını ispat eder.
- Ubudiyet Dairesi: Rububiyetin bu harika ilmine karşı iman ve teslimiyetle mukabele etmektir. Umeyr, Medine’ye Peygamberimiz’i öldürme niyetiyle gelmişken, Efendimiz’in ona Safvan ile olan gizli macerasını tek tek anlatması üzerine, bu bilginin ancak Allah’tan gelebileceğini anlamış ve hemen “Evet” diyerek Müslüman olmuştur. Umeyr’in bu samimi teslimiyeti, kulun kendi aczini ve Allah’ın mutlak ilmini tanıyarak O’na yönelmesini temsil eden bir ubudiyet misalidir.
- Maddi Terakkiyatın Esasları: Bu mucize, beşerin maddi terakkiyatında ulaşabileceği “gizli niyetleri keşfetme” veya “uzak mesafelerdeki bilgilere muttali olma” hedefine işaret eder. Eşyanın ve niyetlerin gizli kalmayacağı bir teknolojik seviyeye (modern istihbarat, sinyalizasyon veya güvenlik sistemleri gibi) dair beşere bir nihayet hududu çizilmiştir. Maddi ilerlemenin esası, bu hadisede olduğu gibi, eşyanın ve olayların arkasındaki saklı hakikatleri “hikmet lisanı” ile okumaya çalışmaktır.
- Manevi Terakkiyatın Esasları: Manevi terakki, kalbin kötü niyetlerden arınması ve nur-u hidayetle dirilmesidir. Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) elini Umeyr’in göğsüne koyması, manevi bir tedavi ve kalbin hidayete açılmasına bir vesiledir. İnsanın manen yükselmesi, “akıllı bir adam” olmanın ötesine geçip, her şeyi bilen Allah’ın elçisinin derslerine kulak vermesi ve O’na benzemeye çalışmasıyla (sünnete ittiba) mümkündür.
- Tohum Hükmündeki Mu’cizenin İstikbaldeki Neticeleri: Bu hadise, istikbaldeki maddi ve manevi fetihlerin bir “tohumu”dur. Zira fetihler kalblerden başlar.
- Maddi Netice: İstikbalde gizli haberleşmelerin ve saklı niyetlerin teknolojik olarak keşfedilebileceğine (uzaktan izleme ve iletişim teknolojileri) bir işaret taşır.
- Manevi Netice: İslâm’ın en azılı düşmanlarının bile hakikati gördüklerinde hidayete ereceklerine ve İslam’ın bu şekilde şarktan garba yayılacağına bir müjdedir. Nitekim Safvan da daha sonra Huneyn harbinde Müslüman olmuştur.
- Vücuh-u İrşadî ve Cihat-ı Hidayet: Gizli bir suikast planının boşa çıkarılması, hakkın batıla her zaman galip geleceğini ve Cenab-ı Hakk’ın kendi davasını ve memurunu daima teyit edeceğini gösteren bir hidayet meşalesidir.)
Daha bunlar gibi pek çok sahih ihbarat-ı gaybiye vuku bulmuş. Meşhur Kütüb-ü Sitte-i Sahiha-i Hadîsiyede zikredilmiştir ve senedleriyle beyan edilmiştir. Bu risalede beyan edilen vakıatın ekseri, tevatür-ü manevî hükmünde kat’îdir, yakînîdirler. Başta Buharî ve Müslim ki, Kur’andan sonra en sahih kitab olduklarını, ehl-i tahkik kabul etmiş. Ve sair Sahih-i Tirmizî, Nesaî ve Ebu Davud ve Müsned-i Hâkim ve Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel ve Delail-i Beyhakî gibi kitablarda an’anesiyle beyan edilmiştir.
Şimdi ey mülhid-i bîhuş! “Muhammed-i Arabî (A.S.M.) akıllı bir adam idi” deyip geçme. Çünki şu umûr-u gaybiyeye dair ihbarat-ı sadıka-i Ahmediye (A.S.M.) iki şıktan hâlî değil; ya diyeceksin ki: O Zât-ı Kudsî’de öyle keskin bir nazar ve geniş bir deha var ki, mazi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi ve şark ve garbı temaşa eder bir gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehası vardır. Bu hal ise, beşerde olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı Âlem tarafından verilmiş bir hârika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir mu’cize-i a’zamdır. Veyahut inanacaksın ki: O Zât-ı Mübarek, öyle bir Zât’ın memuru ve şakirdidir ki, herşey onun nazarında ve tasarrufundadır ve bütün enva’-ı kâinat ve bütün zamanlar, onun taht-ı emrindedir.. Defter-i Kebirinde herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, öyle ders verir…
Yirmiyedincisi: Hem -nakl-i sahih ile- Hazret-i Hâlid’i, harb için Düvmet-ül Cendel Reisi olan Ükeydir’e gönderdiği vakit ferman etmiş ki: اِنَّكَ تَجِدُهُ يَصِيدُ الْبَقَرَ diye, bakar-ı vahşi avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret-i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş, esir etmiş getirmiş.
(Düvmet-ül Cendel reisi Ükeydir’e gönderirken, onu “yabani sığır (bakar-ı vahşi) avında bulacağını ve kavgasız esir edileceğini” kesin bir dille haber vermesi
- Rububiyet Dairesi: Cenab-ı Hakk’ın zaman-ı haldeki tasarrufu gibi, istikbal dairesini ve her bir mahlukatın (hatta bir yabani sığırın bile) hareketlerini ilmiyle kuşattığını gösterir. Bu mucize, “Her şey O’nun nazarında ve tasarrufundadır, Defter-i Kebir’inde her şey yazılıdır” hakikatini ispat eder. Allah, elçisine bu gizli bilgiyi bildirerek, zamana ve zemine hükmeden mutlak bir Sultan ve Allamü’l-Guyub olduğunu bu mu’cize aynasında tanıtır.
- Ubudiyet Dairesi: Cenab-ı Hakk’ın bu harika ilmiyle kendini tanıtmasına mukabil; O’nu iman ile tanımak, elçisinin haberine tam bir yakîn ile teslim olmak ve bu marifet dersiyle Allah’a yönelmek ubudiyetin esasıdır. Hazret-i Halid’in hiç tereddüt etmeden o kaleye gitmesi ve haberdeki gibi Ükeydir’i avda bulup esir etmesi, İlahi emre gösterilen tam bir itaat ve ubudiyettir.
- Maddi Terakkiyatın Esasları: Bu mucize, beşerin maddi ilerlemesinde “istikbaldeki hadiseleri ve uzak mesafelerdeki vukuatı keşfetme” ilmine işaret eder. Eşyanın ve şahısların nerede ve ne halde olduğunu tespit eden modern istihbarat, keşif ve doğru projeksiyonlar yapabilme san’atının nihayet hududunu çizer. İnsanlığa, “Madem bir abdimin (Süleyman veya Muhammed A.S.) lisanıyla uzak mesafelerdeki gizli halleri bildiriyorum, siz de kavanin-i âdetimden (fenlerden) istifade etseniz bir derece bu hallere muttali olabilirsiniz” diyerek maddi hedefler gösterir.
- Manevi Terakkiyatın Esasları: Manevi cihette bu mucize, insanın Allah’ın her an her yerde bizi gördüğünü ve niyetlerimizi bildiğini idrak ederek manen safileşmesini sağlar. Peygamberimiz’in (A.S.M.) Allamü’l-Guyubdan aldığı bu ders, müminlerin kalbindeki şüpheleri izale edip onları “hakaik-i imaniye” ufkunda terakki ettirir.
- Tohum Hükmündeki Mucizenin İstikbaldeki Neticeleri:
- Maddi Netice: Geçmişte bir “tohum” hükmünde olan bu haber; istikbalde uydular, uzaktan algılama sistemleri ve kesin bilgiye ulaştıran teknolojik cihazlar gibi maddi meyveler vereceğine bir işarettir.
Manevi Netice: Bu haber, her asırdaki müminlerin imanını kuvvetlendirerek onları ahiretteki ve gaybi alemlerdeki vukuata (hesap, mizan vb.) hazırlayan manevi bir meyve vermiştir. - Vücuh-u İrşadî ve Müteaddid Cihat-ı Hidayet: Müminlerin imanı bu kesin şahitlikle “nurun ala nur” olurken; münafıkları ihlasa, kafirleri ise inadı bırakıp imana gelmeye irşad eder.)
Yirmisekizincisi: Hem -nakl-i sahih ile- Kureyş, Benî Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâ’be’nin sakfına astıkları sahife hakkında ferman etmiş ki: “Kurtlar yazılarınızı yemiş, yalnız sahifedeki Esma-i İlahiyeye ilişmemişler!” Haber vermiş. Sonra sahifeye bakmışlar, aynen öyle olmuş.
(Kureyş’in Beni Haşim aleyhine yazdığı ve Kâbe’nin tavanına astığı boykot sayfasının, Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) ihbarıyla “kurtlar tarafından yenilmesi (ancak Allah’ın isimlerine dokunulmaması)” mucizesi,
- Rububiyet Dairesi: Bu mucize, Cenab-ı Hakk’ın her şeyin üzerinde mutlak bir tasarruf sahibi olduğunu ve bütün eşyanın O’nun nazarında bulunduğunu gösterir. Rububiyet dairesinde Allah, sadece yıldızları ve gezegenleri değil, en küçük canlılar olan kurtları ve böcekleri dahi birer memur gibi istihdam eder. İnsanların gizlice ittifak ederek yazdığı bir zulüm belgesini, kendi “cünudu” (askerleri) olan küçücük canlılara yedirerek iptal etmesi, O’nun her şeye hükmeden ve mazlumun hakkını koruyan Rububiyetini ispat eder. Ayrıca bu hadise, her şeyin “Defter-i Kebir”de yazılı olduğunu ve Allah’ın dilediği zaman elçisine bu gaybi bilgileri bildirdiğini gösterir.
- Ubudiyet Dairesi: Ubudiyet dairesi, Rububiyetin bu harika tasarrufuna karşı iman ve teslimiyetle mukabele etmektir. Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) tamamen İlahi bildirmeye dayanarak, sayfaya bakmadan bu haberi vermesi, O’nun “Üstad-ı Ezelisinden” ders alan bir kul olduğunu gösterir. Sahabelerin bu mu’cize karşısında imanlarının “nurun ala nur” şeklinde ziyadeleşmesi ve Ebu Talib’in bu kesin habere dayanarak Kureyş’e meydan okuması, tam bir sadakat numunesidir.
- Maddi Terakkiyatın Esasları: Bu mucize, beşeriyetin maddi ilerlemesinde “hayvanatın ve haşeratın gizli dillerini/istidatlarını anlama ve onları hayırlı işlerde istihdam etme” esasına işaret eder. Eğer bir kurdun veya böceğin hangi maddeyi yiyeceği, hangisine (Allah’ın isimleri gibi) dokunmayacağı bilinirse, bu istidat diliyle onlardan ücretsiz ve harika hizmetler alınabilir. Ayrıca, kapalı ve gizli mekanlardaki bilgilerin (Kâbe’nin tavanındaki sayfa gibi) uzaktan keşfedilebileceğine dair teknolojik bir hedef (uzaktan algılama, sinyalizasyon) ihtar edilmektedir.
- Manevi Terakkiyatın Esasları: Manevi cihette bu hadise, Hakkın batıla her zaman galip geleceğini ve İlahi isimlerin (Esma-i İlahiye) ebedi olduğunu, batıl davaların ise çürümeye mahkum olduğunu ders verir.
İnsanın manen terakki etmesi, fani ve zulmani olan “beşeri yazılara/planlara” değil, bakî ve nurani olan “Allah’ın isimlerine” yapışmasıyla mümkündür. Kurtların sadece Allah’ın ismine dokunmaması, kainattaki her zerrerinin Allah’ı tesbih ettiğini ve O’nun kutsiyetine hürmet ettiğini göstererek insanın kalbini marifetullah ufkuna taşır. - Tohum Hükmündeki Mucizenin İstikbaldeki Neticeleri:
- Maddi Netice: İstikbalde mikro-robotlar veya biyolojik ajanlar vasıtasıyla belirli maddelerin imha edilmesi veya korunması, gizli verilerin keşfedilmesi gibi teknolojik meyvelere işarettir.
- Manevi Netice: İslâmiyet’in ve Kur’an hakikatlerinin, bütün engellemelere ve “boykotlara” rağmen korunacağına ve istikbalde bütün dünyada en gür sada olarak kalacağına dair bir müjdedir.
- Vücuh-u İrşadî ve Müteaddid Cihat-ı Hidayet: Zulüm üzerine bina edilen ittifakların, Allah’ın en küçük bir mahlukuyla bile darmadağın edilebileceğini göstererek zalimleri hidayete veya korkuya sevk eder.)
Yirmidokuzuncusu: Hem -nakl-i sahih ile- “Beyt-ül Makdis’in fethinde büyük bir taun çıkacak.” ferman etmişti. Hazret-i Ömer zamanında Beyt-ül Makdis fetholundu. Ve öyle bir taun çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyat oldu.
Otuzuncusu: Hem -nakl-i sahih ile- o zamanda vücudu olmayan Basra ve Bağdad’ın vücuda geleceklerini ve Bağdad’a dünya hazinelerinin gireceğini ve Türkler ve Bahr-i Hazar etrafındaki milletler ile Arablar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyete girecek, Arablara Arablar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki:
يُوشِكُ اَنْ يَكْثُرَ فِيكُمُ الْعَجَمُ يَاْكُلُونَ فَيْئَكُمْ وَيَضْرِبُونَ رِقَابَكُمْ
(Türklerin İslâm’a Girmesi ve Hâkimiyeti
Rububiyet: Hazar etrafındaki milletlerin (Türkler) önce Araplarla savaşacağını, sonra İslam’a girip Araplara hakim olacağını kaderde tayin eden Cenab-ı Hakkın rububiyetini göstermesidir.
Maddi Terakki: Basra ve Bağdat gibi yeni şehirlerin kurulması ve dünya hazinelerinin bu yeni kurulan şehirlere girmesi maddi terakkinin bir esasıdır.
Manevi Terakki: Türklerin İslâm’ın esas tuttuğu hakikatlere sahip çıkması ve İslâm’ın bir kılıncı olarak ikaz ve teşvik suretiyle dini neşretmesidir.
İstikbal Neticeleri: İslamiyet’in farklı kavimler eliyle asırlarca cihana hükmetmesinin müjdesidir.
İrşad: Mevcudiyetimizin hâmisi olan İslâmiyetten elimizi gevşetmeyip dört el ile sarılmamız gerektiğini; yoksa mahvolacağımıza irşad etmektedir.)
Otuzbirincisi: Hem ferman etmiş ki: هَلاَكُ اُمَّتِى عَلَى يَدِ اُغَيْلِمَةٍ مِنْ قُرَيْشٍ diye, Emeviye’nin Yezid ve Velid gibi şerir reislerinin fesadını haber vermiş.
Otuzikincisi: Hem Yemame gibi bir kısım yerlerde, irtidad vuku bulacağını haber vermiş.
Otuzüçüncüsü: Hem Gazve-i Meşhure-i Hendek’te ferman etmiş ki:
اِنَّ قُرَيْشًا وَاْلاَحْزَابَ لاَ يَغْزُونِى اَبَدًا وَاَنَا اَغْزُوهُمْ diye, “Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim!” Haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.
Otuzdördüncüsü: Hem -nakl-i sahih ile- vefatından bir-iki ay evvel ferman etmiş ki:
اِنَّ عَبْدًا خُيِّرَ فَاخْتَارَ مَا عِنْدَ اللّٰهِ diye, vefatını haber vermiş.
(Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) vefatından bir-iki ay evvel, bir kulu (kendisini) dünya ile Allah’ın katı arasında muhayyer bırakıldığında Allah’ın katındakini tercih ettiğini ferman ederek vefatını haber vermesi:
- Rububiyet Dairesi: Cenab-ı Hak, bu mucizevi ihbar ile istikbal dairesini ve ecel vaktini ilmiyle kuşattığını gösterir. Zamanı yaratan ve mahlukatın hayatına son veren Allamü’l-Guyub (gaybları en iyi bilen) olan Allah, elçisine bu gizli bilgiyi bildirerek Rububiyetinin her şeyi kuşatan mutlak ilmini ve tasarrufunu ispat etmiştir. Bu durum, beşer aklının kendi başına nüfuz edemeyeceği gaybi alemlerin ancak Allah’ın dersi ve bildirmesiyle bilinebileceğini gösteren bir Rububiyet tecellisidir.
- Ubudiyet Dairesi: Peygamber Efendimiz (A.S.M.), kendisine sunulan dünya saltanatı veya ömrün uzatılması gibi seçeneklere mukabil, tam bir kulluk şuuruyla “Allah’ın yanında olanı tercih etmesi” ile ubudiyet dairesinin zirvesini göstermiştir. Bu tercih, mahlukatın (hatta Haninü’l-Ciz hadisesindeki kuru direğin bile) bekaya ve Allah’ın huzuruna olan fıtri iştiyakını ve teslimiyetini temsil eden muazzam bir kulluk dersidir.
- Maddi Terakkiyatın Esasları: Bu mucize, beşerin istikbaldeki hadiseleri keşfetme, zamanı doğru yönetme ve geleceğe dair isabetli öngörülerde bulunma (planlama/projeksiyon) gibi maddi ilimlerdeki nihai hedeflerine işaret eder. Mucizeler, beşer fenlerinin ulaşabileceği en son noktayı (nihayet hududunu) çizerek insanlığı bu yönde çalışmaya ve İlahi kanunlardan istifade etmeye teşvik eder.
- Manevi Terakkiyatın Esasları: Bu hadise, insana “âhiretperestlik” telkinini yaparak manevi terakkinin yolunu açar. Kuru hurma kütüğünün bile dünyada yeşermek yerine cennette beka bulmayı istemesi gibi; insanın da fena olan dünyayı değil, ebedi olan bekayı ve Allah’ın rızasını her şeye tercih etmesi manevi tekemmülün esası olarak sunulmuştur.
- Tohum Hükmündeki Mucizelerin İstikbaldeki Neticeleri: Maddi Netice: İstikbalden verilen bu kesin haberler, gelecekte gaybi meselelerin (teknik tahmin cihazları veya istikbale yönelik sosyal/ilmi keşifler gibi) bir dereceye kadar keşfedilebileceğine dair beşeriyetin önüne atılmış bir çekirdektir.
- Manevi Netice: Bu haber, her asırdaki müminlerin imanını kuvvetlendiren ve onları ölümün bir yokluk değil, sevilenlere bir kavuşma (iltihak) olduğuna inandıran bir hidayet meyvesi vermiştir.
- Vücuh-u İrşadî ve Müteaddid Cihat-ı Hidayet: Bu mucize, insanlara çok yönlü hidayet yolları açar:
- Risaletin İspatı: Bir beşerin kendi aklıyla geleceği bu derece net bilmesi mümkün olmadığından, bu hadise Efendimiz’in (A.S.M.) Allamü’l-Guyub olan Allah’ın elçisi olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispat ederek aklı ve kalbi bozulmayanları imana ve hidayete sevk eder.
- Teselli ve İstikamet: Müminlere dünyadan ayrılışın bir kayıp olmadığını göstererek teselli verir ve onları dünyaperestlikten kurtarıp bekaya yönelterek irşad eder.)
Otuzbeşincisi: Hem Zeyd İbn-i Suvahan hakkında ferman etmiş ki:
يَسْبِقُ عُضْوٌ مِنْهُ اِلَى الْجَنَّةِ Zeyd’den evvel, bir uzvu şehid edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihavend Harbi’nde bir eli kesilmiş. Demek en evvel o el şehid olup, manen Cennet’e gitmiş.
İşte bütün bahsettiğimiz umûr-u gaybiye, on kısım enva’-ı mu’cizatından birtek nevidir. O nev’in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi bu kısımla beraber i’caz-ı Kur’ana dair Yirmibeşinci Söz’de, gayet geniş ihbar-ı gayb nev’inin dört nev’ini icmalen beyan etmişiz. İşte buradaki nev’i ile beraber, Kur’anın lisanıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev’i beraber düşün. Gör ki: Ne kadar kat’î, şübhesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir bürhan-ı risalettir ki; bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan elbette iman edecek ki: Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâlık-ı Küll-i Şey ve Allâm-ül Guyub olan bir Zât-ı Zülcelal’in resulüdür ve ondan haber alıyor.
(Zeyd ibn Suvahan’ın Bir Uzvunun Cennete Gideceğini Haber Vermesi
- Rububiyet Dairesi: Allah’ın, bir kulunun hangi savaşta (Nihavent Harbi) ve nasıl bir akıbetle karşılaşacağını önceden tayin edip bildirmesiyle tecelli eden Rububiyetidir.
- Ubudiyet Dairesi: Zeyd ibn Suvahan’ın ve diğer sahabelerin, şehadet mertebesine ve cennete duydukları tam teslimiyet ve arzuları sıddıkiyet mertebesidir.
- Maddi Terakkiyatın Esasları: Tıbbi veya askeri sahada, vuku’ bulacak fiziksel kayıpların manevi bir kazanca dönüşebileceği ufkunu gösterir.
- Manevi Terakkiyatın Esasları: İnsanın bir parçasının (uzvunun) kendisinden önce cennete gitmesini bir müjde olarak telakki etmesi, imandaki sarsılmaz sadakati gösterir.
- Tohum/İstikbal Neticeleri: Bu gibi haberler, asırlar sonra bile İslâm ordularının şecaat ve gayretini kamçılayan manevi bir tohum olmuştur.
- İrşad ve Hidayet: “Cennetlik bir adamı görmek isteyen Zeyd’e baksın” ifadesiyle, insanları hidayet ve takva yolunda sabit kadem olmaya teşvik eder.
Netice itibarıyla; Altıncı Nükteli İşaret’teki her bir mucize, Peygamberimiz’in (A.S.M.) sadece kendi asrını değil, bütün zamanları ve eşyayı bir anda gören bir Zâtın elçisi olduğunu ispat eder. Bu mu’cizeler mümini şevke getirip imanın inkişafına vesile olurken, akıl gözüyle bakan mülhidleri de bu büyük hakikati tasdike mecbur eder.)
