Anasayfa » Onbirinci Lem’a

Onbirinci Lem’a

Onbirinci Lem’a

(Onuncu Lem’a ile Onbirinci Lem’anın birbirine münasebeti; Onuncu Lem’ada Cenab-ı Hakkın gadabını celb eden halat anlatılmıştır. Onbirinci Lem’ada ise Cenab-ı Hakkın rızasını kazandıracak basamaklar gösterilmiştir. Yani manayı münafisi ile birbirine münasebeti vardır.

Ayrıca Onbirinci Lem’ayı Tiryak-ı Maraz-ı Bid’a ismi ile düşündüğümüzde Onuncu Lem’ada bid’aya vesile olan veya kalbi istemesede muvakkaten o bid’anın içerisinde bulunanların marazına birer tiryak olarak Sünnet-i Seniyye ders verilmiştir.

Onbirinci Lem’a: Mirkat-üs Sünneti ve Tiryaku Maraz-ıl Bid’a Risalesi

Birinci Nükte: Sünnetin en birinci basamağı kuvvetli bir iman ve takva sahibi olmaktır. Ümmet iman ve takvası nisbetinde sünnete ittiba eder ve o nisbette yüz şehidin sevabını kazanır.

İkinci Nükte: Sünnet-i Seniyeye ittiba etmek, İmam-ı Rabbanî’nin (R.A.) müşadesiyle en parlak tarîk olduğu gibi Üstadın tasdikiyle de makam-ı mahbubiyete ulaştırır.

Üçüncü Nükte: Sünnet-i Seniyeye ittiba etmek, Üstadın tasdikiyle zulümatlı yolları aydınlatır, selâmetli yolu gösterir ve dünyevî ağırlıklardan kurtarır. İttiba edilmediği takdirde tereddüd ve vesvesede kalınır.

Dördüncü Nükte: Sünnet-i Seniyeye ittibaen Nübüvvet nazarıyla zeval ve fenaya bakmanın ölçüsü gösterilmiş.

Beşinci Nükte: Sünnet-i Seniyeye ittiba etmenin Muhabbet-i İlahiyeyi netice verdiğine dair kıyas-ı istisnaî cihetiyle Kur’an’ın şehadeti gösterilmiş.

Altıncı Nükte: Sünnet-i Seniyeyenin meratibi gösterilerek Kavaid-i Şeriat-ı Garraya ve desatir-i Sünnet-i Seniyye cihetiyle ittiba etmenin ehemmiyeti gösterilmiştir. Zira ittiba mecburiyet olan vâcib kısmı terkedilemez; ibadata taalluk eden nevafil kısmı ise tağyir edilemez; adaba taalluk eden nevafil kısmına ise riayet etmemek büyük zayiattır. Şeaire taalluk eden sünnetler ise şahsi farzlardan daha kıymetlidir.

Yedinci Nükte: Sünnet-i Seniye, edebdir. Edebin enva’ı vardır. Mahlukatını ve ibadını zîşuurlara güzel göstermek isteyen Sâni’-i Zülcelal’in, esmalarının hududları içindeki vaziyet takınmak Sünnet-i Seniyedeki edeb olduğu gibi mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza eden esma-i cemaliye ve kemaliye muvafık hareket etmek de Sünnet-i Seniyedeki âdâbtır.

Sekizinci Nükte: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı olan kemal-i şefkat ve nihayet re’feti gösterilerek her aklı ve vicdanı olanın Onun sünnetine ittiba etmesi gerektiği izah edilmiştir. Sünnet-i seniye düsturları, aklen vicdanen sabittir ki, emraz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emraz-ı içtimaiyede gayet nâfi’ birer devadır.

Dokuzuncu Nükte: Sünnet-i Seniyenin herbir nev’ine tamamen bilfiil olmasa da, binniyet, bilkasd tarafdarane ve iltizamkârane talib olmak, herkesin elinden gelir. Çünkü İmam-ı Rabbanî’nin de tasdîkıyle Sünnet-i Seniye, saadet-i dâreynin temel taşıdır ve kemalâtın madeni ve menbaıdır. Ehl-i tarîkatın ezkâr ve evrad ve meşrebleri, esasat-ı Sünnete muhalefet etmemek şartıyla bid’ata dâhil olmadığını, olsa olsa bid’a-i hasene olduğunu beyan eder.

Onuncu Nükte: Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmanın yolu, Habibullah’a ittibadır ve Sünnet-i Seniyesine iktidadır. Habibullah’a Aleyhissalâtü Vesselâm ittiba üç cihetledir.

Birinci Nokta: Cenab-ı Hakk’ın âsârında, san’atında ve in’amatında tahakkuk eden cemal, kemal ve ihsana karşı mukabele etmek cihetiyle Zât-ı Ahmediyeye (A.S.M.) benzemek Cenab-ı Hakkın muhabetine vesiledir.

İkinci Nokta: Cenab-ı Hakk’ın emrine itaat ve marziyatı dairesinde hareket etmesi ve ihsanat-ı İlahiyeye vesile olması cihetiyle Zât-ı Ahmediyeye (A.S.M.) harekât ve ef’alde benzemek Cenab-ı Hakkın muhabetine vesiledir.

Üçüncü Nokta: Cenâb-ı Hakk’ın kendisini sevdirmek istemesine mukabil sevmek ile mukabele eden Zât-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) Sünnet-i Seniyesine ittiba etmek Cenab-ı Hakkın muhabetine vesiledir.

Onbirinci Nükte: Onbirinci Nükte “Üç Mes’ele”dir.

Birinci Mes’ele: Sünnet-i Seniyyeye, tenbelik, ehemmiyetsiz görmek, tekzib ve tenkid etmek sebebiyle ittiba etmemenin neticeleri gösterilmiştir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesinin menbaı üçtür: Akvali, ef’ali, ahvalidir. Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Feraiz, nevafil, âdât-ı hasenesidir. Bu üç menbaın üç kısmına da tenbelik ederek riayet etmemek hasaret, ehemmiyetsiz görmek cinayet-i azime, tekzib ve tenkid ise dalalet-i azimedir.

İkinci Mes’ele: Fıtraten “Kur’an’ın beyan ettiği mehasin-i ahlâk üzere yaratılan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ef’al, ahval, akval ve harekâtı, nev’-i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyıktır.

Üçüncü Mes’ele: Hilkaten en mutedil bir vaziyette ve en mükemmel bir surette halkedilen, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın harekât ve sekenatı, itidal ve istikamet (kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviyenin itidal ve istikameti olan hikmet, şecaat-ı kudsîye ve iffet) üzerine gitmiştir.)

Mirkat-üs Sünneti ve Tiryaku Maraz-ıl Bid’a

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ

(Şu âyetin Birinci Makamı, Minhac-üs Sünnet; İkinci Makamı, Mirkat-üs Sünnettir.)

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

(Bu iki âyet-i azîmenin yüzer nüktesinden onbir nüktesi icmalen beyan edilecek.)

BİRİNCİ NÜKTE: (Fesad-ı ümmet zamanında kuvvetli bir iman ve takva sahibi olmak Sünnetin en birinci basamağıdır.)

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ

Yani: “Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.”

(Yüz şehidin ecrini kazanmak için fesad-ı ümmet zamanında en küçük bir sünneti yerine getirecek itikadı taşımak gerektir. İtikadın yüksekliği derecesinde amelin ecri artmaktadır. Şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarîk-ı hakta feda edenlere denir. En geniş manada şehidin tanımı böyledir.)

(Şehid olan kişinin her zaman bu niyeti taşıması gerekmez. Aksine bir niyeti olmasa yeter. Bu manayı teyid eden şu gelen cümlelere dikkat lazımdır. Şehid velidir. Cihad farz-ı kifaye iken farz-ı ayn olmuştur. Belki muzaaf bir farz-ı ayn hükmüne geçmiştir. Hacc ve zekat gibi, cihadda da niyetin tasarrufu azdır. Hattâ adem-i niyet dahi asıl nokta-i nazarından niyet hükmündedir. Demek zıdd-ı niyet, yakînen tebeyyün etmezse, cihad şehadet-i hakikiyeyi intac eder. Zira vücub tezauf etse, taayyün eder. İhtiyarı tazammun eden niyetin tesiri azalır. Şu günahkâr millette, birdenbire onbinler evliya inkişaf ve tezahür etse, az bir mükâfat değildir. Hutbe-i Şamiye -14)

Evet Sünnet-i Seniyeye ittiba, mutlaka gayet kıymetdardır. Hususan bid’aların istilâsı zamanında sünnet-i seniyeye ittiba etmek daha ziyade kıymetdardır. Hususan fesad-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyenin küçük bir âdâbına müraat etmek, ehemmiyetli bir takvayı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor.

Doğrudan doğruya Sünnete ittiba etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı hatıra getiriyor. O ihtardan o hatıra, bir huzur-u İlahî hatırasına inkılab eder. Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyeyi müraat ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevablı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor. Çünki o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ittibaını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan şâri-i hakikî olan Cenab-ı Hakk’a kalbi müteveccih olur, bir nevi huzur ve ibadet kazanır.

İşte bu sırra binaen Sünnet-i Seniyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir.

İKİNCİ NÜKTE: İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî (R.A.) seyr-i ruhanîde kat’-ı meratib ederken gördüğü bir hakikattır. O hakikat ise Sünnet-i Seniyeye ittibaı, esas-ı tarîkat ittihaz eden iman-ı kamil ve takva dairesinde ami bir evliyayı sair tabakatın has velilerinden daha muhteşem görmüştür.

İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî (R.A.) demiş ki: “Ben seyr-i ruhanîde kat’-ı meratib ederken, tabakat-ı evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letafetli, en emniyetli; Sünnet-i Seniyeye ittibaı, esas-ı tarîkat ittihaz edenleri gördüm. (Demek esas-ı tarikat ittihaz etmeyenlerde varmış. Onlar zahirden hakikata geçemeyen zikir ve nafilelerle meşgul olanlardır.) Hattâ o tabakanın âmi evliyaları, sair tabakatın has velilerinden daha muhteşem görünüyordu.” Evet müceddid-i elf-i sâni İmam-ı Rabbanî (R.A.) hak söylüyor. Sünnet-i Seniyeyi esas tutan, Habibullah’ın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Üstad Hazretleri Sünnet-i Seniyyeyi iman-ı kâmil ve takva dairesinde tatbik etmekle görünen maddi iki neticeyi izah etmiştir. Birinci netice; İnsan tecelli eden esmayı görüp ona göre hareket ettiği zaman zulümatlı yollar aydınlanır. İkinci netice ise ağırlıklardan kurtulur.

Üstadın, Eski Saidden çıkmaya çalıştığı zamanda seyahat-ı ruhiyede gördüğü bir hakikattır. O hakikat ise Sünnet-i Seniyeye ittibaı etmekle ve teslimiyetle hadsiz zararlı, zulümatlı yollara düşmekten kurtulup yolların aydınlanması ve ağırlıklardan, tereddüdlerden, vesveselerden ve endişelerden kurtulmaktır.

Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gayet müdhiş ve manevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh süreyyadan seraya, kâh seradan süreyyaya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.

(Hakikatı anlamamak rehbersizlikten oluyor. İnsan tecelli eden esmayı görüp ona göre hareket ettiği zaman suud da, göremediği ve ona göre hareket edemediği zaman sükut da kalıyor.)

İşte o zaman müşahede ettim ki:

1- Sünnet-i Seniyenin mes’eleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenameli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum.

2- Hem o seyahat-ı ruhiyede çok tazyikat altında gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyenin o vaziyete temas eden mes’elelerine ittiba ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hıffet buluyordum.

Bir teslimiyetle tereddüdlerden ve vesveselerden, yani “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum: Tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. (Karanlıklar)

Yük ağır, ben de gayet âcizim. (Ağır yük)

Nazarım da kısa, yol da zulümatlı… ne vakit Sünnete yapışsam; yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir halet hissediyordum.

İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbanî’nin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.

DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Her hadisede tecelli eden esmayı görüp ona göre hareket etmeye misal olarak ölüm hakikatı nazara verilmiştir.

Bir zaman rabıta-i mevtten ve اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesindeki tasdikten ve âlemin zeval ve fenasından gelen bir halet-i ruhiyeden kendimi acib bir âlemde gördüm. Baktım ki: Ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.

Birisi: Benim hayatımla alâkadar ve mazi kabrine giren zîhayat mahlukatın heyet-i mecmuasının cenaze-i maneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.

İkincisi: Küre-i Arz mezaristanında, nev’-i beşerin hayatıyla alâkadar enva’-ı zîhayatın heyet-i mecmuasının mazi mezarına defnedilen azîm cenazenin başında bulunan, mezar taşı olan bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.

Üçüncüsü: Şu kâinatın kıyamet vaktinde ölmesi muhakkak-ul vuku’ olduğu için, nazarımda vaki’ hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekeratından dehşet ve vefatından beht ü hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbalde de muhakkak-ul vuku’ olan vefatım, o zaman vuku buluyor gibi göründü ve فَاِنْ تَوَلَّوْا ilââhir.. Sırrıyla: Bütün mevcudat, bütün mahbubat, benim vefatımla bana arkalarını çevirip beni terkettiler, yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz suretini alan ebed tarafındaki istikbale ruhum sevkediliyordu. O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu.

İşte o pek acib ve çok hazîn halette iken, iman ve Kur’andan gelen bir mededle فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ âyeti (Eğer aldırmazlarsa onlara de ki: Bana Allah yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben O’na dayanmaktayım ve O, o büyük Arş’ın Rabbidir. Tevbe Suresi 129) imdadıma yetişti ve gayet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Ruh, kemal-i emniyetle ve sürurla o âyetin içine girdi. Evet anladım ki; âyetin mana-yı sarihinden başka bir mana-yı işarîsi, beni teselli etti ki, sükûnet buldum ve sekinet verdi.

Evet nasılki mana-yı sarihi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a der: “Eğer ehl-i dalalet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i’raz edip Kur’anı dinlemeseler, merak etme! Ve de ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize ittiba edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı herşeyi muhittir. Ne âsiler, hududundan kaçabilirler ve ne de istimdad edenler mededsiz kalırlar!”

Öyle de mana-yı işarîsiyle der ki: Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fena yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden müfarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terkedip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalalet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme! De ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem o var, herşey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm sahibi, nihayetsiz cünud u askerinden başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar, başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları gönderir. Ve dalalete düşenlere bedel, tarîk-ı hakkı takib edecek muti’ kullarını gönderebilir. Madem öyledir, o herşeye bedeldir. Bütün eşya, birtek teveccühüne bedel olamaz! der.

İşte şu mana-yı işarî vasıtasıyla; bana dehşet veren üç müdhiş cenaze, başka şekil aldılar. Yani: Hem Hakîm, hem Rahîm, hem Âdil, hem Kadîr bir Zât-ı Zülcelal’in taht-ı tedbir ve rububiyetinde ve hikmet ve rahmeti içinde hikmet-nüma bir seyeran, ibret-nüma bir cevelan, vazifedarane bir seyahat suretinde bir seyr ü seferdir, bir terhis ve tavziftir ki, böylece kâinat çalkalanıyor, gidiyor, geliyor!..

BEŞİNCİ NÜKTE: (Dördüncü Nüktede Sünnet-i Seniyye dairesinde mevte bakmaktaki ölçü gösterildi. Beşinci Nüktede ise âyetin delaletiyle Sünnet-i Seniyyeye tabi olmanın ehemmiyet ve lüzumu mantıkî bir kıyasla gösterilecek.)

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ âyet-i azîmesi, ittiba-ı Sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilân ediyor. (Ehemmiyeti Allah’ın muhabbetine vesile olmasından lüzumu ise Allah’ı tanıyanın Allah’a ne surette itaat etmesi gerektiğini ders vermesinden ileri geliyor. Zira itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâ-şübhe Habibullah’ın gösterdiği ve takib ettiği yoldur.)

Evet şu âyet-i kerime, kıyasat-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnaî kısmının en kuvvetli ve kat’î bir kıyasıdır. (Bir hükmün neticesi veya zıddı bizzat kendisinde zikredilen kıyasa, kıyâs-ı istisnâi denilir.)

Şöyle ki: Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnaî misali olarak deniliyor:

“Eğer güneş çıksa, gündüz olacak.”

Müsbet netice için denilir: “Güneş çıktı, öyle ise netice veriyor ki: Şimdi gündüzdür.”

Menfî netice için deniliyor: “Gündüz yok, öyle ise netice veriyor ki: Güneş çıkmamış”.

Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat’îdirler.

Aynen böyle de: Şu âyet-i kerime der ki:

“Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullah’a ittiba edilecek.

(Menfi netice) İttiba edilmezse, netice veriyor ki: Allah’a muhabbetiniz yoktur.”

(Müsbet netice) Muhabbetullah varsa, netice verir ki: Habibullah’ın Sünnet-i Seniyesine ittibaı intac eder.

Evet Cenab-ı Hakk’a iman eden, elbette ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâ-şübhe Habibullah’ın gösterdiği ve takib ettiği yoldur.

Evet (Madem verdiği nimetlere mukabil şükür istiyor. İsteğini bildirecek bir mübelliğ ve imam tayin edecektir. Ve bu imam daire-i Rububiyete karşı ubudiyetle mukabele edip diğer insanlara da ubudiyet vazifesini ders verecektir. Ve bu ders makbul, müstakim ve kısa olacaktır. İşte bu da Sünnet-i Seniyyeyi takib etmektir.)

  • Bu kâinatıbu derece in’amat ile dolduran Zât-ı Kerim-i Zülcemal, zîşuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir.
  • Hem bu kâinatı bu kadar mu’cizat-ı san’atla tezyin eden o Zât-ı Hakîm-i Zülcelal, elbette bilbedahe zîşuurlar içinde en mümtaz birisini kendine muhatab ve tercüman ve ibadına mübelliğ ve imam yapacaktır.
  • Hem bu kâinatı hadd ü hesaba gelmez tecelliyat-ı cemal ve kemalâtına mazhar eden o Zât-ı Cemil-i Zülkemal, elbette bilbedahe sevdiği ve izharını istediği cemal ve kemal ve esma ve san’atının en câmi’ ve en mükemmel mikyas ve medarı olan bir zâta, her halde en ekmel bir vaziyet-i ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine nümune-i imtisal edip herkesi onun ittibaına sevkedecek, tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.

Elhasıl: Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyenin ittibaını istilzam edip intac ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyeye ittibaından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyeyi takdir etmeyip, bid’alara giriyor.

ALTINCI NÜKTE: (Beşinci Nüktede Sünnet-i Seniyyeye tabi olmanın ehemmiyet ve lüzumu gösterildi. Altıncı Nüktede ise âyet ve hadisin delaletiyle Sünnet-i Seniyyeye tabi olmamanın vahim neticesi ve tabi olmaktaki mertebeler gösterilecek. Kur’an’ın, terkedilemeyen zaruriyat kısımlarını tağyir etmekle küfre ve içtihada giren teferruat kısımlarını tağyir etmekle de bid’alara düşmek Muhabbet-i İlahiyeden uzaklaşmayı netice verdiğini; adab kısmını riayet etmemenin büyük zayiat olduğunu; şeaire taalluk eden sünnetlerin şahsi farzlardan daha kıymetli olduğunu gösterdi.)

 Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ وَكُلُّ ضَلاَلَةٍ فِى النَّارِ Yani اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ sırrı ile: Kavaid-i Şeriat-ı Garra ve desatir-i Sünnet-i Seniye, tamam ve kemalini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut hâşâ ve kellâ, nâkıs görmek hissini veren bid’aları icad etmek, dalalettir, ateştir. (Sünnet-i Seniyyenin ibadata taalluk eden kısmını tağyir etmek bid’attır.)

(Sünnet-i Seniyyeye tam ittiba edemiyorum. O zaman bid’aya mı düşerim mukadder sualine cevap olarak Sünnet-i Seniyyenin meratibi gösterilecek. Sünnetin içinde olmazsa olmaz olan itikada dair erkan-ı imaniyeye dair esaslardır, İbadete taalluk eden Sünnet-i Seniyye değiştirilemez. Değiştirilse bid’attır. Âdâb kısmı ise esmanın iktiza ettiği hal ve tavırı takınmaktır. Buna riayet etmeyen Allah’ın muhabbetinden uzaklaşır.)

Sünnet-i Seniyenin meratibi var.

Birinci Mertebe; Bir kısmı vâcibdir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garra’da tafsilâtıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez.

İkinci Mertebe; Bir kısmı da, nevafil nev’indendir. Nevafil kısmı da, iki kısımdır.

a- Bir kısım, ibadete tâbi’ Sünnet-i Seniye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid’attır. (Mezheb İmamları)

b- Diğer kısmı, “âdâb” tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid’a denilmez. Fakat âdâb-ı Nebevîye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakikî edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise, örf ve âdât ve muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tevatürle malûm olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyeler var. Bu nevi Sünnetlere “âdâb” tabir edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir, o âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın müraatı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tahattur ettiriyor, kalbe bir nur veriyor.

Üçüncü Mertebe; Sünnet-i Seniyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeaire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeair, âdeta hukuk-u umumiye nev’inden cem’iyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cem’iyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur.

(Yirmidokuzuncu Mektubun Birinci Kısmının Sekizinci Nüktesi: Nasıl “hukuk-u şahsiye” ve bir nevi hukukullah sayılan “hukuk-u umumiye” namıyla iki nevi hukuk var; öyle de: Mesail-i şer’iyede bir kısım mesail, eşhasa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara “Şeair-i İslâmiye” tabir edilir. Bu şeairin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz’îsi (sünnet kabîlinden bir mes’elesi) en büyük bir mes’ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi; Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eazım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!.. Mektubat 396)

Bu nevi şeaire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.

(Farz ve vâciblerde ve şeair-i İslâmiyede ve Sünnet-i Seniyenin ittibaında ve haramların terkinde riya giremez. İzharı riya olamaz. Meğer gayet za’f-ı imanla beraber, fıtraten riyakâr ola. Belki şeair-i İslâmiyeye temas eden ibadetlerin izharları, ihfasından çok derece daha sevablı olduğunu, Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî (R.A.) gibi zâtlar beyan ediyorlar. Sair nevafilin ihfası çok sevablı olduğu halde; şeaire temas eden, hususan böyle bid’alar zamanında ittiba-ı Sünnetin şerafetini gösteren ve böyle büyük kebair içinde haramların terkindeki takvayı izhar etmek, değil riya belki ihfasından pek çok derece daha sevablı ve hâlistir. Kastamonu Lahikası 184)

YEDİNCİ NÜKTE: (Altıncı Nüktede Sünnet-i Seniyyeye tabi olmamanın vahim neticesi ve tabi olmaktaki mertebeler  gösterildi. Yedinci Nüktede ise âdâb nev’inden olan Sünnet-i Seniyye izah edilecek.)

Sünnet-i Seniye, edebdir. Hiçbir mes’elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! (Esmayı anlamakla insanın âlemi o esmanın nuruyla nurlanıyor. İktiza ettiği hali takınmakla da edebli vaziyette bulunuluyor.) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَدَّبَنِى رَبِّى فَاَحْسَنَ تَاْدِيبِى Yani: “Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş.” Evet siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyeyi bilen, kat’iyyen anlar ki: Edebin enva’ını, Cenab-ı Hak habibinde cem’etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyesini terkeden, edebi terkeder.

بِى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ

(Edepsiz kişi Allah’ın lütfundan mahrum olur.) kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edebsizliğe düşer.

Sual: Herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey ondan gizlenemeyen Allâm-ül Guyub’a karşı edeb nasıl olur? Sebeb-i hacalet olan haletler, ondan gizlenemez. Edebin bir nev’i tesettürdür, mûcib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâm-ül Guyub’a karşı tesettür olamaz?

(Edeb’in envaı var denilmişti bu sualin cevabında edebin tesettür nev’ine karşı edebin nasıl olması gerektiği izah edilecek)

Elcevab:

Evvelâ: Sâni’-i Zülcelal nasılki kemal-i ehemmiyetle san’atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor (Hakikatta herşey ya bizzat yada neticeleri itibariyle güzeldir. Zahir nazarda güzel görünmeyen şeyleri Cenab-ı Hakk perdeler altına alıyor. Azrail Aleyhisselâm’ın bir perde olması gibi)

ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de: Mahlûkatını ve ibadını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemil ve Müzeyyin ve Latif ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilaf-ı edeb oluyor.

İşte Sünnet-i Seniyedeki edeb, o Sâni’-i Zülcelal’in esmalarının hududları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.

Sâniyen: Nasılki bir tabib, doktorluk noktasında bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilaf-ı edeb denilmez. Belki edeb-i Tıb öyle iktiza eder, denilir. Fakat o tabib, recüliyet ünvanıyla yahut vaiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini edeb fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek, hayâsızlıktır.

Öyle de Sâni’-i Zülcelal’in çok esması var. Herbir ismin ayrı bir cilvesi var. (Herbir esma temsildeki doktor ve hoca gibi ayrı ihtisasları ve ayrı görmek iktiza ettiği halat var.)

Meselâ: “Gaffar” ismi, günahların vücudunu ve “Settar” ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi; “Cemil” ismi de, çirkinliği görmek istemez. “Latif, Kerim, Hakîm, Rahîm” gibi esma-i cemaliye ve kemaliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler.

Ve o esma-i cemaliye ve kemaliye ise, melaike ve ruhanî ve cinn ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edebleriyle göstermek isterler.

İşte Sünnet-i Seniyedeki âdâb, bu ulvî âdâbın işaretidir ve düsturlarıdır ve nümuneleridir.

SEKİZİNCİ NÜKTE: (Yedinci Nüktede âdâb nev’inden Sünnet-i Seniyye  izah edildi. Sekizinci Nüktede ise Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine olan şefkati nazara verilerek ümmetin hissiyatını ikaz ederek Sünnet-i Seniyeye ittibanın lüzumu ve ittiba etmenin hem dünyada hemde âhireteki neticeleri gösterilecek.)

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ dan evvelki olan لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ ilâ âhir.. âyeti, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı kemal-i şefkat ve nihayet re’fetini gösterdikten sonra, şu فَاِنْ تَوَلَّوْا âyetiyle der ki:

“Ey insanlar! Ey müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarfeden ve manevî yaralarınız için kemal-i şefkatle getirdiği ahkâm ve sünnet-i seniyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkatperver bir zâtın bedihî şefkatini inkâr etmek ve göz ile görünen re’fetini ittiham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek, ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz! (Ümmete ikaz)

Ve ey şefkatli Resul ve ey re’fetli Nebi! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme! Semavat ve Arz’ın cünudu taht-ı emrinde olan, arş-ı azîm-i muhitin tahtında saltanat-ı rububiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelal sana kâfidir. Hakikî muti’ taifeleri, senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir!” (Nebîye teselli)

(Sünnet-i Seniyeye ittiba etmenin hem dünyada hemde âhireteki neticeleri gösterilecek.)

Evet şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiçbir mes’ele yoktur ki, müteaddid hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu davanın isbatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risale-i Nuriye, Sünnet-i Ahmediyenin ve Şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) mes’eleleri, ne kadar hikmetli ve hakikatlı olduğuna yetmiş seksen şahid-i sadık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risale o hikmetleri bitiremeyecek.

Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübatım var ki; mesail-i şeriatla sünnet-i seniye düsturları, emraz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emraz-ı içtimaiyede gayet nâfi’ birer devadır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli mes’eleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum. Bu davamda tereddüd edenler, Risale-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar. (Orucun ve Zekatın hikmeti, mirastaki şer’i taksimatın hem adalet hem hikmet olduğu gibi mes’eleler düşünüle bilinir.)

İşte böyle bir zâtın sünnet-i seniyesine elden geldiği kadar ittibaa çalışmak, ne kadar kârlı ve hayat-ı ebediye için ne kadar saadetli ve hayat-ı dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyas edilsin.

DOKUZUNCU NÜKTE: Sünnet-i Seniyenin herbir nev’ine tamamen bilfiil ittiba etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkasd tarafdarane ve iltizamkârane talib olmak, herkesin elinden gelir.

Birinci Mertebe; Farz ve vâcib kısımlara zâten ittibaa mecburiyet var.

İkinci Mertebe;

a- Ve ubudiyetteki müstehab olan Sünnet-i Seniyenin terkinde günah olmasa dahi, büyük sevabın zayiatı var. Tağyirinde ise, büyük hata vardır.

b- Âdât ve muamelâttaki Sünnet-i Seniye ise, ittiba ettikçe, o âdât, ibadet olur. Etmese itab yok. Fakat Habibullah’ın âdâb-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır.

Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır. Bid’atlar ise, اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ sırrına münafî olduğu için, merduddur. Fakat, tarîkatta evrad ve ezkâr ve meşrebler nev’inden olsa ve asılları Kitab ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber, mukarrer olan usûl ve esasat-ı sünnet-i seniyeye muhalefet ve tağyir etmemek şartıyla, bid’a değillerdir.

Lâkin bir kısım ehl-i ilim, bunlardan bir kısmını bid’aya dâhil edip, fakat “bid’a-i hasene” namını vermiş.

İmam-ı Rabbanî Müceddid-i Elf-i Sâni (R.A.) diyor ki: “Ben seyr-ü sülûk-u ruhanîde görüyordum ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan mervî olan kelimat nurludur, sünnet-i seniye şuaı ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki; sünnet-i seniyenin şuaı, bir iksirdir. Hem o sünnet, nur isteyenlere kâfidir, hariçte nur aramağa ihtiyaç yoktur.”

İşte böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zâtın bu hükmü gösteriyor ki: Sünnet-i Seniye, saadet-i dâreynin temel taşıdır ve kemalâtın madeni ve menbaıdır.

اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ

رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ

ONUNCU NÜKTE:

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

âyetinde i’cazlı bir îcaz vardır. Çünki çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir.

Şöyle ki: Şu âyet diyor ki:

  1. Allah’a (celle celalühü) imanınız varsa, elbette Allah’ı
  2. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız
  3. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz.
  4. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir.
  5. Ne vakit ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek.
  6. Zâten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”

İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad, Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı a’lânın yolu, Habibullah’a ittibadır ve Sünnet-i Seniyesine iktidadır. Bu makamda “Üç Nokta” isbat edilse, mezkûr hakikat tamamıyla tezahür eder.

Birinci Nokta: (Zât-ı Ahmediyeye (A.S.M.) Cenab-ı Hakk’ın âsârında, san’atında ve in’amatında tahakkuk eden cemal, kemal ve ihsana karşı mukabele etmek cihetiyle benzemek Cenab-ı Hakkın muhabbetine vesiledir.)

Beşer, fıtraten şu kâinatın Hâlık’ına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır.

Çünki fıtrat-ı beşeriyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecatına göre, o muhabbet tezayüd eder. Aşkın en münteha derecesine kadar gider. Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde, kâinat kadar bir aşk yerleşir.

Evet kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hâfıza, bir kütübhane hükmünde binler kitab kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki: Kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir.

Madem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve cemal ve kemale karşı böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet vardır.

Ve madem bu kâinatın Hâlık’ı,

1- Kâinatta tezahür eden âsârıyla, bilbedahe tahakkuku sabit olan hadsiz cemal-i mukaddesi;

2- Bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u san’atıyla bizzarure sübutu tahakkuk eden hadsiz kemal-i kudsîsi;

3- Ve bütün zîhayatlarda tezahür eden hadsiz enva’-ı ihsan ve in’amatıyla bilyakîn ve belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsanatı vardır.

Elbette zîşuurların en câmii ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştakı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor.

Evet herbir insan, o Hâlık-ı Zülcelal’e karşı hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi, o Hâlık dahi herkesten ziyade cemal ve kemal ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbubiyete müstehaktır.

Hattâ insan-ı mü’minde hayatına ve bekasına ve vücuduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcudata karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedid alâkaları, o istidad-ı muhabbet-i İlahiyenin tereşşuhatıdır. (Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemal ve cemal sahibine mahsustur. Ne vakit hakikî sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı onun namıyla ve onun âyinesi olduğu cihetle ızdırabsız sevebilirsin. Sözler 359)

Hattâ insanın mütenevvi hissiyat-ı şedidesi, o istidad-ı muhabbetin istihaleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır. (Hayatta hissiyat suretinde kaynayan memzuç nakışlar; pek çok esma ve şuunat-ı zâtiyeye işaret eder. Gayet parlak bir surette Hayy-u Kayyum’un şuunat-ı zâtiyesine âyinedarlık eder. Sözler 688)

Malûmdur ki, insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zâtların saadetleriyle dahi mütelezziz oluyor. Ve kendini beladan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever.

(Buradan itibaren Cenab-ı Hakk’ın ihsanatları gösterilip böyle ihsanat yapan Zât’ın ne derece muhabbete layık olduğu izah edilecek.)

İşte bu halet-i ruhiyeye binaen; insan, eğer her insana ait enva’-ı ihsanat-ı İlahiyeden yalnız bunu düşünse ki: Benim Hâlık’ım beni zulümat-ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni i’dam-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve çok şaşaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin umum enva’-ı lezaiz ve mehasininden istifade edecek ve cevelan edip tenezzüh edecek zahirî ve bâtınî hasseleri, duyguları bana in’am ettiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akarib ve ahbab ve ebna-yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir cihette bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle mes’ud ve mütelezziz oluyorum.

Madem اَلْاِنْسَانُ عَبِيدُ اْلاِحْسَانِ sırrıyla, herkeste ihsana karşı perestiş var. Elbette böyle hadsiz ebedî ihsanata karşı; kâinat kadar bir kalbim olsa, o ihsana karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de bil’istidad, bil’iman, binniyye, bilkabul, bittakdir, bil’iştiyak, bil’iltizam, bil’irade suretinde ediyorum, diyecek ve hâkeza… Cemal ve kemale karşı insanın göstereceği muhabbet ise, icmalen işaret ettiğimiz ihsana karşı muhabbete kıyas edilsin. Kâfir ise, küfür cihetiyle hadsiz bir adavet eder. Hattâ kâinata ve mevcudata karşı zalimane ve tahkirkârane bir adavet taşıyor.

İkinci Nokta: Muhabbetullah, ittiba-ı Sünnet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı istilzam eder.

Çünki Allah’ı sevmek, onun marziyatını yapmaktır. Marziyatı ise, en mükemmel bir surette Zât-ı Muhammediyede (A.S.M.) tezahür ediyor. Zât-ı Ahmediyeye (A.S.M.) harekât ve ef’alde benzemek, iki cihetledir:

Birisi: Cenab-ı Hakk’ı sevmek cihetinde emrine itaat ve marziyatı dairesinde hareket etmek, o ittibaı iktiza ediyor. Çünki bu işde en mükemmel imam, Zât-ı Muhammediyedir (A.S.M.).

İkincisi: Madem Zât-ı Ahmediye (A.S.M.), insanlara olan hadsiz ihsanat-ı İlahiyenin en mühim bir vesilesidir. Elbette Cenab-ı Hak hesabına, hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan, sevdiği zâta eğer benzemek kabil ise, fıtraten benzemek ister. İşte Habibullah’ı sevenlerin, sünnet-i seniyesine ittiba ile ona benzemeye çalışmaları, kat’iyyen iktiza eder.

Üçüncü Nokta: Cenab-ı Hakk’ın hadsiz merhameti olduğu gibi, hadsiz bir muhabbeti de vardır. Bütün kâinattaki masnuatın mehasini ile ve süslendirmesiyle kendini hadsiz bir surette sevdirdiği gibi; masnuatını, hususan sevdirmesine sevmek ile mukabele eden zîşuur mahlukatı sever. Cennet’in bütün letaif ve mehasini ve lezaizi ve niamatı, bir cilve-i rahmeti olan bir zâtın nazar-ı muhabbetini kendine celbe çalışmak, ne kadar mühim ve âlî bir maksad olduğu bilbedahe anlaşılır.

Madem nass-ı kelâmıyla; onun muhabbetine, yalnız ittiba-ı Sünnet-i Ahmediye (A.S.M.) ile mazhar olunur.

Elbette ittiba-ı Sünnet-i Ahmediye (A.S.M.), en büyük bir maksad-ı insanî ve en mühim bir vazife-i beşeriye olduğu tahakkuk eder.

ONBİRİNCİ NÜKTE: “Üç Mes’ele”dir.

Birinci Mes’ele: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesinin menbaı üçtür: Akvali, ef’ali, ahvalidir.

Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Feraiz, nevafil, âdât-ı hasenesidir.

Farz ve vâcib kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir.

Nevafil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevablar var ve tağyir ve tebdili bid’a ve dalalettir ve büyük hatadır.

Âdât-ı seniyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev’iye ve içtimaiye itibariyle onu taklid ve ittiba etmek, gayet müstahsendir. Çünki herbir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mutabaat etmekle o âdâb ve âdetler, ibadet hükmüne geçer.

Evet madem dost ve düşmanın ittifakıyla, Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) mehasin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır.

Ve madem bil’ittifak nev’-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir.

Ve madem binler mu’cizatın delaletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemalâtının şehadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’an-ı Hakîm’in hakaikının tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir.

Ve madem semere-i ittibaıyla milyonlar ehl-i kemal, meratib-i kemalâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır.

Elbette o zâtın sünneti, harekâtı,

1- İktida edilecek en güzel nümunelerdir ve

2- Takib edilecek en sağlam rehberlerdir ve

3- Düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır.

Bahtiyar odur ki, bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittiba etmeyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalalet-i azîmedir.

İkinci Mes’ele: Cenab-ı Hak Kur’an-ı Hakîm’de: وَاِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ ferman eder. Rivayat-ı sahiha ile Hazret-i Âişe-i Sıddıka (R.A.) gibi sahabe-i güzin, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tarif ettikleri zaman “Hulukuhu-l Kur’an” diye tarif ediyorlardı. Yani: “Kur’anın beyan ettiği mehasin-i ahlâkın misali, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Ve o mehasini en ziyade imtisal eden ve fıtraten o mehasin üstünde yaratılan odur.”

İşte böyle bir zâtın ef’al, ahval, akval ve harekâtının herbirisi, nev’-i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, ona iman eden ve ümmetinden olan gafillerin, (sünnetine ehemmiyet vermeyen veyahut tağyir etmek isteyen) ne kadar bedbaht olduğunu divaneler de anlar.

Üçüncü Mes’ele: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hilkaten en mutedil bir vaziyette ve en mükemmel bir surette halkedildiğinden, harekât ve sekenatı, itidal ve istikamet üzerine gitmiştir. Siyer-i Seniyesi, kat’î bir surette gösterir ki: Her hareketinde istikamet ve itidal üzere gitmiş, ifrat ve tefritten içtinab etmiştir.

Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ emrini tamamıyla imtisal ettiği için, bütün ef’al ve akval ve ahvalinde istikamet, kat’î bir surette görünüyor.

Meselâ:

Kuvve-i akliyenin fesad ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabavet ve cerbezeden müberra olarak, hadd-i vasat ve medar-ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi daima hareket ettiği gibi;

Kuvve-i gazabiyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve-i gazabiyenin medar-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecaat-ı kudsiye ile kuvve-i gazabiyesi hareket etmekle beraber;

Kuvve-i şeheviyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan humud ve fücurdan musaffa olarak, o kuvvenin medar-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi daima iffeti, a’zamî masumiyet derecesinde rehber ittihaz etmiştir. Ve hâkeza…

Bütün Sünen-i Seniyesinde, ahval-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer’iyesinde, hadd-i istikameti ihtiyar edip zulüm ve zulümat olan ifrat ve tefritten, israf ve tebzirden içtinab etmiştir. Hattâ tekellümünde ve ekl ü şürbünde, iktisadı rehber ve israftan kat’iyyen içtinab etmiştir. Bu hakikatın tafsilâtına dair binler cild kitab te’lif edilmiştir. اَلْعَارِفُ تَكْفِيهِ اْلاِشَارَةُ sırrınca, bu denizden bu katre ile iktifa edip, kıssayı kısa keseriz.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى جَامِعِ مَكَارِمِ اْلاَخْلاَقِ وَ مَظْهَرِ سِرِّ

(وَ اِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ)

اَلَّذِى قَالَ : مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى هَدَينَا لِهذَا وَ مَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْ لاَ اَنْ هَدَينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَائَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

2 Yorumlar

  1. Abiler ses düzeyi düşük olduğu için dersi anlayamıyoruz

    • Derslerin ses kaydını elden geldiği kadar düzeltmeye çalıştık. Yine de ses kısık geliyorsa kulaklıkla dinlemenizi tavsiye ederim. Canab-ı Hakk istifademizi arttırsın.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*