Anasayfa » İşarat-ı Gaybiye hakkında bir takriz

İşarat-ı Gaybiye hakkında bir takriz

İşarat-ı Gaybiye hakkında bir takriz

(Bu takriz Külliyatın sonunda yer almakla Risale-i Nur’un makbuliyetini gösteren bir mektubtur.

Öncesindeki Risalelerle olan münasebeti;

  • Otuzüçüncü Mektub Sözler mecmuasını içine almıştır.
  • Otuzikinci Mektub Lemaat Risalesidir. Lemaat  Külliyattaki hakikatların çekirdek misal fihristinin çiçek almış vaziyetidir.
  • Otuzbirinci Mektub Lem’aları, Lem’alar da Şuaları içine almıştır.
  • Otuzuncu Mektub olan İşarat-ül İ’caz tefsirinde Kur’an’ın surelerinin âyetlerinin, kelâmlarının, hattâ kelimelerinin öncesi ve sonrası ile münasebetleri tedkik edilmiştir. Böylece Yirmidokuzuncu Mektubun Birinci Kısmındaki Müfessirlerin dediği gibi Kur’anın bitmez ve tükenmez bir hazine olduğunu göstermiştir.)

[İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın, Risale-i Nur hakkında ihbar-ı gaybîsinden bir parça olan bu kısım; Sikke-i Tasdik-i Gaybî Mecmuasında dercedilen İşarat-ı Kur’aniye ve üç Keramet-i Aleviye ve Keramet-i Gavsiye risaleleriyle birlikte, ehl-i vukufların takdirkâr raporlarına müsteniden, mahkemelerce sahiblerine geri iade edilmiştir.

İmam-ı Ali’nin (R.A.) Celcelutiye’de, Risale-i Nur hakkındaki üç kerametinden bir kerametinin sekiz remzinden Yedinci ve Sekizinci Remzin bir parçasıdır. Sikke-i Tasdik-i Gaybî Mecmuasının yüz yirmibeşinci sahifesinden, yüz otuzuncu sahifesine kadar olan kısımda münderiçtir.]

Yedinci Remiz:

Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, nasılki

  1. وَبِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ
  2. وَ بِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلهَنَا
  3. وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
  4. حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ
  5. وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ

diye birinci fıkrasıyla وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ Yedinci Şua’a işaret etmiş; öyle de: Aynı fıkra ile, âlî bir tefekkürname ve tevhide dair yüksek bir marifetname namında olan Yirmidokuzuncu Arabî Lem’aya dahi işaret eder.

İkinci fıkrasıyla İsm-i A’zam ve Sekine denilen Esma-i Sitte-i Meşhurenin hakikatlarını gayet âlî bir tarzda beyan ve isbat eden ve Yirmidokuzuncu Lem’ayı takib eyleyen Otuzuncu Lem’a namında Altı Nükte-i Esma Risalesine

بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ

cümlesiyle işaret ettiğinden sonra akabinde,

Risale-i Esma’yı takib eden Otuzbirinci Lem’anın Birinci Şuaı olarak, otuzüç âyet-i Kur’aniyenin Risale-i Nur’a işaratını kaydedip, hesab-ı cifrî münasebetiyle, baştan başa İlm-i Huruf Risalesi gibi görünen ve bir mu’cize-i Kur’aniye hükmünde bulunan risaleye حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ

kelimesiyle işaret edip, der-akab

وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ kelâmıyla dahi,

Risale-i Hurufiyeyi takib eden ve El-Âyet-ül Kübra’dan ve başka Resail-i Nuriyeden terekküb eden ve Asâ-yı Musa namını alan ve Asâ-yı Musa gibi, dalaletin ve şirkin sihirlerini ibtal eden Risale-i Nur’un şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ-yı Musa namını vererek işaretle beraber, manevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor.

(Bu cümle-i Aleviyenin mealini, yani karanlığı dağıtacak, asâ-yı Musa (A.S.) gibi ışık verecek, sihirleri ibtal edecek bir risaleden haber vermesi; ve bu mecmuanın “Meyve” kısmı bir müdafaa hükmüne geçip başımıza çöken dehşetli, zulümlü zulmetleri dağıttığı gibi; “Hüccetler” kısmı da, Nurlara karşı cephe alan felsefe karanlıklarını izale edip Ankara ehl-i vukufunu teslime ve takdire mecbur etmesi ve istikbaldeki zulmetleri izale edeceğine çok emareler bulunması ve Asâ-yı Musa (A.S.) bir taşta oniki çeşme akıtmasına ve onbir mu’cizeye medar olmasına mukabil ve müşabih bu son mecmua dahi, “Meyve” onbir mes’ele-i nuraniyesi ve “Hüccetullah-il Baliğa” kısmı onbir hüccet-i katıası bulunması cihetinde bize kanaat verdi ki: İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, o fıkra ile doğrudan doğruya bu Asâ-yı Musa ismindeki mecmuaya bakar ve ondan tahsinkârane haber veriyor. Asa-yı Musa 7 ve Emirdağ Lahikası-1 150)

(Nasılki Musa Aleyhisselâm elindeki asâsıyla kara taşlardan, çorak vâdilerden, ateş fışkıran çöllerden âb-ı hayatı fışkırttığı gibi, Asâ-yı Musa da, vahdaniyet-i İlahiyeyi isbat etmesiyle dünya ve âhiret âlemlerini ziyadar edecek tevhid nurlarını fışkırtıyor; taş gibi kalbleri, mum gibi eritiyor, şevki ile gönülleri teshir ediyor. İşarat-ül İ’caz – 228)

Evet  وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى  kelimesiyle Yedinci Şua’a işareti, kuvvetli karineler ile isbat edildiği gibi; aynı kelime, diğer bir mana ile elhak Risale-i Nur’un âyet-i kübrası hükmünde ve ekser risalelerin ruhlarını cem’eden ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem’aya bu kelâm, “müstetbeat-üt terakib” (terkibe tabi olan mana) kaidesiyle ona bakıyor, efradına dâhil ediyor. Öyle ise; Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh dahi bu fıkradan ona bakıp işaret eder diyebiliriz.

Hem sair işaratın karinesiyle, (Yedinci Remizde Risale-i Nur’un terkibine Hz. Ali RA sırasıyla işaret ederken Sözlerden sonra Mektubata ve Mektubat’tan sonra Lem’alara geçerken ibare değiştirilmiştir.)

hem Mektubat’tan sonra Lem’alara başka bir tarz-ı ibare ile îma ederek; Lem’aların en parlağının te’lifi, (Lem’aların en parlağı Yirmidokuzuncu Lem’adır.) dehşetli bir zamanda ve hapis ve i’damdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için, mana-yı mecazî ve mefhum-u işarî ile, Hazret-i Ali Radıyallahü Anh kendi lisanını, büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına istimal ederek;

وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ yani “Yâ Rab! Beni kurtar. Eman ve emniyet ver.” diye dua etmesiyle, tam tamına Eskişehir hapishanesinde i’dam ve uzun hapis tehlikesi içinde te’lif edilen Yirmidokuzuncu Lem’anın ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle, kelâm zımnî ve işarî delalet ettiğinden diyebiliriz ki; Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh dahi, bundan ona işaret eder. (Eskişehir hapishanesinde telif edilen Risaleler 27. 28. 29. 30. Lem’a 1. 2. Şua)

Hem Otuzuncu Lem’a namında ve altı nükte olan Risale-i Esma’ya bakarak  بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى deyip, sair işaratın karinesiyle,

Hem Yirmidokuzuncu Lem’aya takib karinesiyle,

Hem ikisinin isimde ve esma lafzına tevafuk karinesiyle,

Hem teşettüt-ü hale ve sıkıntılı bir gurbete ve perişaniyete düşen müellifi, onun te’lifi bereketiyle teselli ve tahammül bulmasına

Ve mana-yı mecazî cihetinde, Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh lisanıyla kendine dua olan وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ yani “İsm-i A’zam olan o Esma Risalesinin bereketiyle, beni teşettütten perişaniyetten hıfzeyle yâ Rabbi!” meali; tam tamına o risale ve sahibinin vaziyetine (Hem hapis usûlü tecrid onbeş gün kadar olduğu halde, beni üçbuçuk ay tecrid-i mutlakta hiçbir arkadaşımla temas ettirmediler. Şualar 383) tevafuk karinesiyle kelâm mecazî delalet ve İmam-ı Ali Radıyallahü Anh ise, gaybî işaret eder diyebiliriz.

(Yedi mademler ile yukarıdaki cümleler tahkik edilecektir.)

  1. Hem madem Celcelutiye’nin aslı vahiydir (Peygamber ASM vahiyle gelmiş Hz Ali RA yaz emredilmiş.) ve esrarlıdır ve gelecek zamana bakıyor ve gaybî umûr-u istikbaliyeden haber veriyor.
  2. Ve madem Kur’an itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur’an hesabıyla, Risale-i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir.
  3. Ve madem sarahat derecesinde çok karine ve emarelerle; Risale-i Nur Celcelutiye’nin içine girmiş, en mühim yerinde yerleşmiş.
  4. Ve madem Risale-i Nur ve eczaları bu mevkie lâyıktır ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın nazar-ı takdirine ve tahsinine ve onlardan haber vermesine liyakatları ve kıymetleri var.
  5. Ve madem Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, Siracünnur’dan zahir bir surette haber verdiğinden sonra ikinci derecede, perdeli bir tarzda Sözler’den, sonra Mektublar’dan, sonra Lem’alar’dan, risalelerdeki aynı tertib, aynı makam, aynı numara tahtında, kuvvetli karinelerin sevkiyle kelâm delalet ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın işaret ettiğini isbat eylemiş.
  6. Ve madem başta بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلَى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ risalelerin başı ve Birinci Söz olan Bismillah Risalesine baktığı gibi; Kasem-i Câmi’-i Muazzama’nın âhirinde, risalelerin kısm-ı âhirleri olan son Lem’alara ve Şualara; hususan bir âyet-i kübra-yı tevhid olan Yirmidokuzuncu Lem’a-i Hârika-i Arabiye ve Risale-i Esma-i Sitte ve Risale-i İşarat-ı Huruf-u Kur’aniye ve bilhâssa şimdilik en âhir Şua ve asâ-yı Musa gibi dalaletlerin bütün manevî sihirlerini ibtal edebilen bir mahiyette bulunan ve bir manada Âyet-ül Kübra namını alan risale-i hârikaya bakıyor gibi bir tarz-ı ifade görünüyor.
  7. Ve madem bir tek mes’elede bulunan emareler ve karineler, mes’elenin vahdeti haysiyetiyle birbirine kuvvet verir, zaîf bir münasebetle bir tereşşuh dahi menbaına ilhak edilir.

Elbette bu yedi aded esaslara istinaden deriz:

Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, nasılki meşhur Sözlere tertibleri üzerine işaret etmiş ve Mektubat’tan bir kısmına ve Lem’alardan en mühimlerine tertible bakmış; öyle de: بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ

cümlesiyle, Otuzuncu Lem’aya, yani müstakil Lem’aların en son olan Esma-i Sitte Risalesi’ne, tahsin ederek bakıyor.

Ve حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ kelâmıyla dahi, Otuzuncu Lem’ayı takib eden İşarat-ı Huruf-u Kur’aniye risalesini takdir edip, işaretle tasdik ediyor.

وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ  kelimesiyle dahi şimdilik en âhir risale ve tevhid ve imanın elinde asâ-yı Musa gibi hârikalı, en kuvvetli bürhan olan mecmua risalesini senakârane remzen gösteriyor gibi bir tarz-ı ifadeden bilâ-perva hükmediyoruz ki: Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh hem Risale-i Nur’dan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mana-yı hakikî ve mecazî ile; işarî ve remzî ve îmaî ve telvihî bir surette haber veriyor. Kimin şübhesi varsa, işaret olunan risalelere bir kerre dikkatle baksın. İnsafı varsa, şübhesi kalmaz zannediyorum.

(Hem o kasidede Risale-i Nur’un mühim eczalarına tertibiyle işaretlerin hâtimesinde, mukabil sahifede der: وَ تِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ

فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا ٭ (Hassalarını topla)

 وَ حَقِّقْ مَعَانِيهَا (Manalarını tahkik eyle)

 بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ (Bütün hayır ve saadet onlarla tamam olur.)

Yani: “İşte Risale-i Nur’un sözleri harfleri ki, onlara işaretler eyledik. Sen onların hâssalarını topla ve manalarını tahkik eyle. Bütün hayır ve saadet, onlarla tamam olur.” der. “Harflerin manalarını tahkik et.” karinesiyle manayı ifade etmeyen hecaî harfler murad olmayıp, belki kelimeler manasındaki “Sözler” namıyla risaleler muraddır. Şualar – 298)

Buradaki mana-yı işarî ve medlûl-ü mecazîlere, karinelerin en güzeli ve latifi; aynı tertibi muhafaza ile verilen isimlerin münasebetidir.

(Ben şimdi Celcelutiye’yi okurken, بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَ سَائِلٍ cümlesinde Risale-i Kader’e işaret eden ve yirmialtıncı mertebede ثُمَّ نُونْ Suresi Kader Sözüyle münasebeti nedir, kalbime gelmesi ânında ihtar edildi: “O surenin başını oku!” Ben de okurken gördüm ki: ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ âyeti bütün kalemlerin ve tastir ve kitabetlerin aslı, esası, ezelî me’hazı ve sermedî üstadı kaderin kalemi ve Nur ve ilm-i ezelînin nuruna işaret eden ن kelimesidir. Demek وَالذَّارِيَاتِ Zerrat Risalesi’ne işareti gibi kuvvetli bir münasebetle, ن kelimesi Risale-i Kader’e kuvvetli işaretle bakar. Şualar 519)

Meselâ: Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuziki mertebe-i ta’dadda, Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuzikinci Sözlere gayet münasib isimler ile; başta, Sözlerin başı olan Birinci Söz’e, aynı Besmele sırrıyla ve âhirde, şimdilik risalelerin âhirine mahiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işaret etmesi gerçi gizli ise de, fakat çok güzeldir ve letafetlidir.

Ben itiraf ediyorum ki: Böyle makbul bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyakatım yoktur. Fakat küçük ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek; kudret-i İlahiyenin şe’nindendir ve âdetidir ve azametine delildir. (Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. (Ta ki o şecere-i Risale-i Nur’dan kıyamete kadar insanlar istifade etsin.) Bütün kıymet ve hayat ve şeref o çekirdekten çıkan şecere-i Risale-i Nur ve mu’cize-i maneviye-i Kur’aniyeye geçmiş biliyorum. Şualar 749)

Ben kasemle temin ederim ki: Risale-i Nur’u senadan maksadım, Kur’anın hakikatlarını ve imanın rükünlerini teyid ve isbat ve neşirdir. Hâlık-ı Rahîm’ime yüzbinler şükrolsun ki; kendimi, kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmareyi, başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya riyakârane bakması, acınacak bir hamakattır ve dehşetli bir hasarettir.

İşte bu halet-i ruhiye ile, yalnız hakaik-i imaniyenin tercümanı olan Risale-i Nur’un doğru ve hak olduğuna latif bir münasebet söyleyeceğim. Şöyle ki:

Celcelutiye, Süryanice bedî’ demektir ve bedî’ manasındadır. İbareleri bedî’ olan Risale-i Nur, Celcelutiye’de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhatı göründüğünden, kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş.

Hem şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyakatım olmadığı halde bana verilen Bedîüzzaman lakabı, benim değildi; belki Risale-i Nur’un manevî bir ismi idi. Zahir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş.

(Bedî’: Zamanın bedi’i olan. (Bedîüzzaman) Zamanında kendisi gibi görülmedik olan. Kimseye benzemiyen ve zamanın garib (Garibüzzaman) ve acibi (Acibüzzaman) bulunan. )

Demek, Süryanice bedî’ manasında ve kasidede tekerrürüne binaen kasideye verilen Celcelutiye ismi işarî bir tarzda, bid’at zamanında çıkan bedîülbeyan ve bedîüzzaman olan Risale-i Nur’un;

  • Hem ibare,
  • Hem mana,
  • Hem isim

noktalarıyla bedî’liğine münasebetdarlığı ihsas etmesine ve bu isim bir parça ona da bakmasına ve bu ismin müsemmasında, Risale-i Nur çok yer işgal ettiği için, hak kazanmış olmasına tahmin ediyorum.

رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا

Sekizinci Remiz:

Sual: Bütün kıymetdar kitablar içinde Risale-i Nur, Kur’anın işaretine ve iltifatına ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın takdir ve tahsinine ve Gavs-ı A’zam’ın (K.S.) teveccüh ve tebşirine vech-i ihtisası nedir? O iki zâtın kerametle Risale-i Nur’a bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir? (Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın ve Gavs-ı A’zam (K.S.) alibeytin bir cihette mümessili hükmünde oldukları için kıyamete kadar olacak bütün İslâmî hizmetlerle alakadardırlar.)

Elcevab: Malûmdur ki bazı vakit olur,

Bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar

Ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur.

(Hem bazan olur ki; bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saadet hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, bir tek âyet Kur’an kadar faide verebilir. Hem ism-i a’zama mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlahî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile ism-i a’zam zılline mazhar bir mü’min, kendi kabiliyeti itibariyle kemmiyetçe bir Nebinin feyzi kadar sevab alıyor denilse hilaf-ı hakikat olamaz. Sözler – 349)

Meselâ: Bir dakikada şehid olan bir adam, (Şuheda: hayat-ı dünyeviyesini hak yolda feda edendir.) bir velayet kazanır;

Ve soğuğun şiddetinden incimad etmek zamanında ve düşmanın dehşet-i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. (Bu zamanda küfrün şiddetli soğuğunda insanlığın bir kısmı maneviyata uyuşor, bir kısmıda adeta donuyor. Düşman ise bin seneden beri terakküm eden şüphe ve itirazlarını dehşetle intişar ettiği bir zamandır. Bu zamanda yapılan hizmet asr-ı saadetteki sahabelerin yaptığı hizmet gibidir. Bununla beraber Sahabelere fazilet-i külliye nokta-i nazarında yetişilememesinin üç hikmeti beyan edeceğiz:

Birinci Hikmet: Sohbet-i Nebeviye öyle bir insibağ ve in’ikas vardır ki Ondan alınan hakikat nurunun dersleri ile sahabelerin aleminde Allah ve ahiret hakikatı bir daha kapanmayacak derecede açılmıştır.

İkinci Sebeb: Hayır, şer güzel, çirkin hak, batılın vücud ve adem gibi birbirinden uzaklaştığı bir İnkılab-ı azîm-i İslâmîde sahabelerin bütün hissiyatı ve letaif-i maneviyesini uyanmış olmasından hakikatı tam zevk ettiklerinden sahabelere yetişilemez.

Üçüncü Sebeb: Sahabelerin velayeti Velayet-i kübra olan veraset-i nübüvvet ve sıddıkıyet olduğundan sahabelerin makamına yetişilmez. Şu üçüncü sebebin müteaddid vücuhundan üç vechini beyan ederiz:

Birinci Vecih: İçtihadda yani istinbat-ı ahkâmda, yani Cenab-ı Hakk’ın marziyatını kelâmından anlamakta, sahabelere yetişilmez.

İkinci Vecih: Sahabelerin kurbiyet-i İlahiye noktasındaki makamlarına velayet ayağıyla yetişilmez.

Üçüncü Vecih: Zor şartlar altında yerine getirdikleri Fazilet-i a’mal ve sevab-ı ef’al ve fazilet-i uhreviye cihetinde sahabelere yetişilmez.)

İşte aynen öyle de: Risale-i Nur’a verilen ehemmiyet dahi,

  • Zamanın ehemmiyetinden, (Zor şartlar)
  • Hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) ve şeair-i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribatın dehşetinden, (Medrese, tekke ve zaviyelerin kapanması)
  • Hem bu âhirzamanin fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiaze etmesi cihetinden,
  • Hem o fitnelerin savletinden mü’minlerin imanlarını kurtarması noktasından (Risale-i Nur imanı kurtarması cihetiyle o dar dairesi madem hayat-ı bâkiye ve ebediyeyi imanla kurtarıyor. Bir milyon talebesi, bir milyar hükmündedir. Yani bir milyon değil, belki bin insanın hayat-ı ebediyesini temine çalışmak, bir milyar insanın hayat-ı fâniye-i dünyeviye ve medeniyetine çalışmaktan daha kıymetdar ve manen daha geniştir. Emirdağ-2 – 112)

Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki: Kur’an ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh üç kerametle ona beşaret vermiş ve Gavs-ı A’zam (K.S.) kerametkârane ondan haber verip, tercümanını teşci’ etmiş.

(Aynı haberi Peygamber Aleyhissalatü Vesselâm dahi vermiştir. Şöyle ki; “Muhbir-i Sadık’ın haber verdiği manevî fütuhat yapmak ve zulümatı dağıtmak, zaman ve zemin hemen hemen gelmesi” diye fıkrasına, bütün ruh u canımızla rahmet-i İlahiyeden niyaz ediyoruz, temenni ediyoruz. Fakat biz Risale-i Nur şakirdleri ise: Vazifemiz hizmettir, vazife-i İlahiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamak olmakla beraber; kemmiyete değil, keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukut-u ahlâka ve hayat-ı dünyeviyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehşetli esbab altında Risale-i Nur’un şimdiye kadar fütuhatı ve zındıkların ve dalaletlerin savletlerini kırması ve yüzbinler bîçarelerin imanlarını kurtarması ve herbiri yüze ve bine mukabil yüzer ve binler hakikî mü’min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sadık’ın ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukuat ile isbat etmiş ve inşâallah daha edecek.  Kastamonu – 107)

Evet bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal’aları (Avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeairler kırılması ile bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla o geniş yaralarını Kur’anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. Kastamonu Lahikası 30)

sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan; her mü’min, tek başıyla dalaletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. (Risale-i Nur’un mümtaz bir hasiyeti, imanın en son ve en küllî istinad noktasını, kuvvetli ve kat’î beyan olduğundan; bu hasiyet Âyet-ül Kübra Risalesi’nde fevkalâde parlak görünüyor. Ve bu acib asırda mübareze-i küfür ve iman, en son nokta-i istinada sirayet ederek ona dayandırıyor. Kastamonu Lahikası (55 )

Risale-i Nur bu vazifeyi;

  • En dehşetli bir zamanda ve
  • En lüzumlu nazik bir vakitte,
  • Herkesin anlayacağı bir tarzda;

Hakaik-i Kur’aniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini, gayet kuvvetli bürhanlar ile isbat ederek; (Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakaik-i Kur’aniyenin muammalarını hall ve keşfetmiştir ki; her bir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şübehata ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulamayıp, bazan imanını kaybederdi. Şimdi bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Yirmisekizinci Mektub’daki İnayat-ı Seb’ada bir kısmına işaret edilmiş. İnşâallah bir zaman o tılsımlar, müstakil bir risalede cem’ edilecek. Kastamonu – 209)

O iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirdleri dahi, bulundukları kasaba ve karye ve şehirlerde -hizmet-i imaniye itibariyle- âdeta birer gizli kutub gibi, mü’minlerin manevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i maneviye-i itikadları cesur birer zabit gibi; kuvve-i maneviyeyi, ehl-i imanın kalblerine verip, mü’minlere manen mukavemet ve cesaret veriyorlar.

(Evet her tarafta, hattâ Hind ve Çin’de ehl-i iman, bu zamanın çok dehşetli dalaletinin galebesinden; acaba İslâmiyet’te bir hakikatsızlık mı var ki, sarsılmış diye şübheye ve vesveseye düştüğü vakit birden işitir ki; bir risale çıkmış, imanın bütün hakikatlarını kat’î isbat eder, felsefeyi mağlub edip zındıkayı susturuyor, diye anlar. Birden o şübhe ve vesvese zâil olup imanı kurtulur ve kuvvet bulur. Emirdağ-1 – 91)

(Hulusi Abinin

Eğer bir muannid tarafından denilse: “Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bu umum mecazî manaları irade etmemiş.”

(Sekizinci Şuada Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın Risale-i Nur’a kırkbeş tane yaptığı işaret vardır.)

Biz de deriz ki: Farazâ Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh irade etmezse, fakat kelâmı delalet eder ve karinelerin kuvvetiyle, işarî ve zımnî delaletle manaları içine dâhil eder. Hem madem o mecazî mana ve işarî mefhumlar haktır, doğrudur ve vakıa mutabıktır ve bu iltifata lâyıktır ve karineleri kuvvetlidir; elbette Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın, böyle bütün işarî manaları irade edecek küllî bir teveccühü farazâ bulunmazsa; Celcelutiye vahiy olmak cihetiyle hakikî sahibi, Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın üstadı olan Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın küllî teveccühü ve üstadının Üstad-ı Zülcelal’inin ihatalı ilmi onlara bakar, irade dairesine alır.

Bu hususta kat’î ve yakîn derecesindeki kanaatımın bir sebebi şudur ki: Müşkilât-ı azîme içinde, El-Âyet-ül Kübra’nın tefsir-i ekberi olan Yedinci Şua’ı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî teselli ve teşvike cidden çok muhtaç idim. (Teselliye olan ihtiyaç nokta-i istinadsızlıktan değil insanın fıtraten aciz olmasındandır.)

(Teşvik ise, bir nevi hidayettir. İşarat-ül İ’caz – 40)

Şimdiye kadar mükerrer tecrübelerle bu gibi haletlerimde, inayet-i İlahiye imdadıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte -hiç hatırıma gelmediği halde- birden bu keramet-i Aleviyenin zuhuru, bende hiçbir şübhe bırakmadı ki; bu dahi benim imdadıma gelen sair inayet-i İlahiye gibi, Rabb-ı Rahîm’in bir inayetidir. İnayet ise aldatmaz, hakikatsız olmaz.

  Said Nursî

*-*-*

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*