Anasayfa » İkinci Şua İkinci Makam

İkinci Şua İkinci Makam

İkinci Makam

(Cenab-ı Hakkın esmasının hakikatlarına bakarak tevhidin isbatı yapılıyor.)

[Tevhidi ve vahdaniyeti ve vahdeti, kat’î bir surette iktiza ve istilzam ve îcab eden ve şirki ve iştiraki kabul etmeyen ve müsaade vermeyen deliller hadsizdirler. Onlardan yüzler, belki binler bürhanlar Risale-i Nur’da tafsilen isbat edildiğinden, burada muktezilerin üç adedine icmalen işaret edilecek.]

Birincisi: Bu kâinatta göz ile görünen hakîmane ef’alin ve basîrane tasarrufatın şehadetiyle; bu masnuat bir Hâkim-i Hakîm’in,  bir Kebir-i Kâmil’in hududsuz sıfât ve isimleriyle ve nihayetsiz mutlak olan ilim ve kudretiyle yapılıyor, icad ediliyor.

(Tevhidden bahsedebilmek için altta tarif edilen vasıflara sahib bir ilahın varlığına ihtiyaç vardır. Bu vasıfların hepsini birden kendinde bulunduramayan kimsenin İlahlığından bahsedilmez.)

Evet bir hads-i kat’î ile bu eserlerden

  1. O Sâni’in hem rububiyet-i âmme derecesinde hâkimiyeti ve âmiriyeti,
  2. Hem ceberutiyet-i mutlaka derecesinde kibriyası (Kibriya, Zâtının büyüklüğü) ve azameti, (Azamet, rububiyete itibariyle icraatının büyüklüğü)
  3. Hem uluhiyet-i mutlaka derecesinde kemali ve istiğnası,
  4. Hem hiçbir kayıd altına girmeyen ve hiçbir hadd ü nihayeti (Nihayeti bulunmayan kelimesi, tam ve mükemmel manasındadır.) bulunmayan faaliyeti ve saltanatı var olduğu anlaşılır ve kat’î bilinir, belki görünür.
  5. Hâkimiyet (Âyet-ül Kübra İkinci Bab Birinci Menzil Dördüncü Hakikat: “Hâkimiyet”tir. Şualar 152 )
  6. Ve kibriya (Âyet-ül Kübra İkinci Bab İkinci Menzil Birinci Hakikat: Kibriya ve azamet hakikatıdır. Şualar 154 )
  7. Ve kemal ve istiğna
  8. Ve ıtlak ve ihata ve nihayetsizlik ve hadsizlik ise vahdeti istilzam edip, iştirake zıddırlar. (Âyet-ül Kübra İkinci Bab İkinci Menzil İkinci Hakikat: Kâinatta tasarrufları görünen ef’al-i Rabbaniyenin ıtlak ve ihata ve nihayetsiz bir surette zuhur etmesi hakikatıdır. Şualar 155 )
  • Amma Hâkimiyet Ve Âmiriyetin vahdete şehadetleri ise; Risale-i Nur’un çok yerlerinde gayet kat’î bir surette isbat edilmiş. Hülâsat-ül hülâsası şudur ki:

Hâkimiyetin şe’ni ve muktezası, istiklaliyet ve infiraddır ve gayrın müdahalesini reddir. Hattâ aczleri için muavenete fıtraten muhtaç olan insanlar dahi, o hâkimiyetin bir gölgesi (gölge zaafiyet ve tabiiyet manasındadır.) cihetiyle gayrın müdahalesini red ve istiklaliyetini muhafaza etmek için bir memlekette iki padişah, bir vilayette iki vali, bir nahiyede iki müdür, hattâ bir mahallede iki muhtar bulunmuyor. Eğer bulunsa herc ü merc olur, ihtilâl başlar, intizam bozulur. Madem hâkimiyetin bir gölgesi, âciz ve muavenete muhtaç olan insanlarda bu derece müdahale-i gayrı ve iştiraki reddedip kabul etmezse; elbette acizden münezzeh bir Kadir-i Mutlak’ta, rububiyet suretindeki hâkimiyet, hiçbir cihetle iştiraki ve müdahale-i gayrı kabul etmez. Belki gayet şiddetle reddeder ve şirki tevehhüm ve itikad edenleri gayet hiddetle dergâhından tardeder. İşte Kur’an-ı Hakîm’in, ehl-i şirk aleyhinde gayet şiddet ve hiddetle beyanatı bu mezkûr hakikattan ileri geliyor.

  • Amma Kibriya Ve Azamet Ve Celalin vahdete şehadetleri ise, o dahi Risale-i Nur’da parlak bürhanlarıyla beyan edilmiş. Burada gayet muhtasar bir mealine işaret edilecek.

Meselâ: Nasılki güneşin azamet-i nuru (Nur ayın Işığı) ve kibriya-yı ziyası, (Ziya güneşin Işığı) perdesiz ve yakınında bulunan başka zaîf nurlara hiçbir cihetle

  • ihtiyaç bırakmadığı
  • Ve tesir vermediği gibi,

öyle de kudret-i İlahiyenin azamet ve kibriyası dahi, ayrı hiçbir kuvvete, hiçbir kudrete ihtiyaç bırakmadığı gibi, onlara hiçbir icadı, hiçbir hakikî tesiri vermez.

(İşte silsile-i kâinat kadar kuvvetli bürhanlar, meslek-i tevhidi isbat eder. Ve bir Kadîr-i Mutlak’ı gösterir.

Madem hilkat-i semavat ve arz, bir Sâni’-i Kadîr’i ve o Sâni’-i Kadîr’in nihayetsiz bir kudretini ve o nihayetsiz bir kudretin, nihayetsiz bir kemalde olduğunu gösterir.

Elbette şeriklerden istiğna-yı mutlak var. Yani, hiçbir cihette şeriklere ihtiyaç yok.

İhtiyaç olmadığı halde neden bu zulümatlı meslekte gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki, oraya giriyorsunuz?

Hem de şürekaya hiçbir ihtiyaç olmadığı ve kâinat onlardan müstağni-i mutlak oldukları halde, şerik-i uluhiyet gibi, rububiyet ve icad şerikleri dahi mümteni’dirler, vücudları muhaldir.

Çünki semavat ve arzın Sâni’indeki kudret hem nihayet kemalde, hem nihayetsiz olduğunu isbat ettik. Sözler – 607)

(İhtiyaç olmadığı ve tesir de vermediğinin izahı)

  • Ve bilhâssa kâinattaki bütün makasıd-ı Rabbaniyenin temerküz ettiği yeri ve medarları olan zîhayat ve zîşuurları başkalara havalesi kabil değil. (Rububiyetinin azametini icraatıyla göstermek maksadıyla zîhayat ve zîşuurları yaratan Allah, zîhayat ve zîşuurların nazında kendini icraatıyla tanıttıracak bir şeriki reddeder. Zaten böyle bir şerike ihtiyaç olmadığı gibi zahir nazarda görülen sebeblerin de hiçbir tesiri yoktur.)
  • Hem hilkat-ı insaniyenin ve hadsiz enva’-ı nimetin icadındaki gayelerin tezahür ettiği yerleri, menşe’leri olan zîhayatların cüz’iyatındaki ahval ve semeratı ve neticeleri başka ellere havalenin hiçbir cihet-i imkânı yoktur. (Uluhiyetin kibriyası mahlukatın kendisine ubudiyette bulunmasını ister. Bu yüzden mahlukatı kendisine ubudiyet ettirecek bir şeriki reddeder. Zaten böyle bir şerike ihtiyaç olmadığı gibi zahir nazarda görülen sebeblerin de hiçbir tesiri yoktur.)

Meselâ bir zîhayat, cüz’î bir şifası veya bir rızkı veya bir hidayeti için Cenab-ı Hak’tan başkasına hakikî minnetdar olmak ve başkasına perestişkârane medh ü sena etmek, rububiyetin azametine dokunur ve uluhiyetin kibriyasına ilişir ve mabudiyet-i mutlakanın haysiyetine dokundurur, celalini müteessir eder.

  • Amma Kemalin Sırr-ı vahdete işareti ise, yine Risale-i Nur’da çok parlak bürhanlarıyla beyan edilmiştir. Gayet muhtasar bir meali şudur ki:

(Birincisi: Kudretin kemal noktada icraatı tevhidi isbat ediyor.)

Semavat ve arzın hilkatı, bilbedahe gayet kemalde bir kudret-i mutlakayı ister. (Otuzikinci sözde geçtiği gibi “Siz ne ile nihayetsiz bir kudret sahibi bir Vâhid-i Ehad’i isbat ediyorsunuz? Neden onun kudretiyle beraber başka eller karışmasını kabil görmüyorsunuz?”

ELCEVAB: Yirmiikinci Söz’de kat’î isbat edilmiş ki;

Bütün mevcudat, bütün zerrat, bütün yıldızlar, herbiri Vâcib-ül Vücud’un ve Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücuduna birer bürhan-ı neyyirdir.

Bütün kâinattaki silsilelerin herbiri, onun vahdaniyetine birer delil-i kat’îdir.” Sözler – 605)

Belki her bir zîhayatın acaib cihazatı dahi, kemal-i mutlakta bir kudreti iktiza eder.

Ve aczden münezzeh ve kayıddan müberra bir kudret-i mutlakadaki kemal ise, elbette vahdeti istilzam eder.

(İkincisi: Zıddiyet itibari ile başka ellerin karışması tevhide münafidir.) Yoksa

  1. Kemaline nakîse
  2. Ve ıtlakına kayıd konmak
  3. Ve nihayetsizliğine nihayet vermek
  4. Ve en kavî bir kudreti en zayıf bir acze sukut ettirmek
  5. Ve nihayetsiz bir kudrete, nihayetsiz olduğu bir vakitte, bir mütenahî ile nihayet vermek lâzım gelecek.

Bu ise, beş vecihle muhal içinde muhaldir.

{(Haşiye-2): Evet inkılab-ı hakaik ittifaken muhaldir. Ve inkılab-ı hakaik içinde muhal-ender-muhal, bir zıd kendi zıddına inkılabıdır. Ve bu inkılab-ı ezdad içinde bilbedahe bin derece muhal şudur ki: Zıd, kendi mahiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun. Meselâ: Nihayetsiz bir cemal; hakikî cemal iken, hakikî çirkinlik olsun. İşte şu misalimizde meşhud ve kat’iyy-ül vücud olan bir cemal-i rububiyet; cemal-i rububiyet mahiyetinde daim iken, ayn-ı çirkinlik olsun. İşte dünyada muhal ve bâtıl misallerin en acibidir.}. Sözler ( 72 )

  • Amma, Itlak Ve İhata Ve Nihayetsizliğin vahdete şehadetleri ise; o dahi Siracünnur Risalelerinde tafsilen zikredilmiş.

Bir muhtasar meali şudur:

(Itlak; hiç bir kayıt altına girmemek)

(İlk madem ıtlakın ispatıdır.) Madem kâinattaki ef’alin (Tanzim, tevzin, tanzif gibi fiiller) herbiri, kendi eserinin etrafa istilakârane yayılması ile her bir fiilin ihatasını ve ıtlakını ve hadsiz bulunduğunu ve kayıdsızlığını gösterir. (Yani bir eserde görünen fiillerin o eserin bulunduğu her yerde aynı surette görünmesidir.)

(İkinci madem ise şirkin olmadığının ispatıdır.) Ve madem iştirak ve şirk ise, o ihatayı inhisar altına ve o ıtlakı kayıd altına ve o hadsizliği hadd altına alıp ıtlakın hakikatını ve ihatanın mahiyetini bozuyor.

Elbette mutlak ve muhit olan o ef’alde iştirak muhaldir, imkânı yoktur.

Evet ıtlakın mahiyeti, iştirake zıddır.

Çünki ıtlakın manası, hattâ mütenahî ve maddî ve mahdud bir şeyde dahi olsa, yine istilakârane ve istiklaldarane etrafa, her yere yayılır, intişar eder.

Meselâ: Hava ve ziya ve nur ve hararet, hattâ su, ıtlaka mazhar olsalar, her tarafa yayılırlar.

Madem ıtlak ciheti, cüz’îde dahi olsa, maddîleri mahdudları böyle müstevli yapıyor.

Elbette küllî bir ıtlak-ı hakikî, böyle hem nihayetsiz, hem maddeden münezzeh, hem hududsuz, hem kusurdan müberra olan sıfatlara öyle bir istilâ ve ihata verir ki, şirk ve iştirakin hiçbir cihet-i imkânı ve ihtimali olamaz.

(Yukarıdaki misali hakikatı ile birlikte düşünürsek esma-i ilahiye adedince ef’allerin her tarafı ihata ettiğini göstermekle şirki reddeder.)

Elhasıl: (Bu elhasıl birinci muktezinin bütününü kapsar.)

Kâinatta görünen binlerle ef’al-i umumiyenin ve cilveleri görünen yüzer esma-i İlahiyenin her birinin

  1. Hem hâkimiyeti,
  2. Hem kibriyası,
  3. Hem kemali,
  4. Hem ihatası, hem ıtlakı, hem nihayetsizliği;

vahdetin ve tevhidin gayet kuvvetli birer bürhanıdırlar.

(Mukadder bir sual: Eğer her fiilin her yere ihatası varsa filleri birbirine karşı kayıtlayan nedir?)

Hem nasılki, bir fevkalâde kuvvet, faaliyete girmek için istilâ etmek ister, başka kuvvetleri dağıtır.

(Elcevab: Fiilleri birbirine karşı kayıtlayan hikmet-i âmme ve adalet-i mutlakadır. Eğer hikmet-i âmme ve adalet-i mutlaka olmasa idi ve onları durdurmasa idi, herbiri umum mevcudatı istilâ edecekti.)

Öyle de, herbir fiil-i rububiyet ve herbir cilve-i esma-i Uluhiyet, o derece fevkalâde kuvvetleri, eserlerinde görünüyor ki; eğer hikmet-i âmme ve adalet-i mutlaka olmasa idi ve onları durdurmasa idi, herbiri umum mevcudatı istilâ edecekti.

(Kâinatta tasarrufları görünen ef’al-i Rabbaniyenin ıtlak ve ihata ve nihayetsiz bir surette zuhurlarıdır. Ve o fiilleri takyid ve tahdid eden, yalnız hikmet ve iradedir ve mazharların kabiliyetleridir. Şualar – 155)

Meselâ: Kavak ağacını umum zeminde halkeden ve tedbirini gören bir kuvvet, hiç mümkün müdür ki; onun yanında ve efradı içinde yayılmış ve karışmış olan ceviz ve elma ve zerdali misillü ağaçların kavağa bitişik olan cüz’î ferdlerini, o kavak nev’ini tamamen, birden zabteden küllî kuvveti altına ve tedbiri içine almasın ve istilâ etmesin ve başka kuvvetlere kaptırsın?

Evet her bir nevi mahlukatta, belki her bir ferdde tasarruf eden öyle bir kuvvet ve kudret hissediliyor ki, bütün kâinatı istilâ ve bütün eşyayı zabt ve bütün mevcudatı hükmü altına alabilir bir mahiyette görünüyor.

(Her bir ferdin vücuda gelmesinde nihayetsiz bir kudret tasarruf ediyor. Ama bu nihayetsiz kudret diğer nevlerin vücuda gelmesinde engel teşkil etmiyor. İşte bu, iki şeyi netice verir. Birincisi fiilleri birbirine karşı kayıtlayan hikmet-i âmme ve adalet-i mutlakadır. İkincisi böyle bir kuvvet, iştiraki hiç bir cihette kabul edemez, şirke meydan vermez.)

Elbette böyle bir kuvvet, iştiraki hiç bir cihette kabul edemez, şirke meydan vermez.

Hem nasılki bir meyvedar ağacın sahibi, o ağaçtan en ziyade ehemmiyet verdiği ve alâkadarlık gösterdiği cihet ve madde,

  • O ağacın meyveleri
  • Ve dallarının uçlarındaki semereleri
  • Ve tohumluk için o meyvelerin kalblerinde ve bizzât kalbleri olan çekirdekleridir.

Ve onun mâliki, aklı varsa, o dallardaki meyveleri başkalara daimî temlik edip, boşboşuna mâlikiyetini bozmaz.

Aynen öyle de;

şu kâinat denilen ağacın

  • Dalları olan unsurlar
  • Ve unsurların uçlarında bulunan ve çiçekleri ve yaprakları hükmünde olan nebatat ve hayvanat
  • Ve o yaprakların ve çiçeklerin en yukarısındaki meyveler olan insanlar
  • Ve o meyvelerin en mühim meyveleri ve semereleri ve netice-i hilkatları olan ubudiyetlerini ve şükürlerini
  • Ve bilhâssa o meyvelerin cem’iyetli çekirdekleri olan kalblerini (Şükürler ubudiyetler kalbde saklı)
  • Ve zahr-ı kalb denilen kuvve-i hâfızalarını (Kuvve-i hafiza marifetin mahali olmuştur.)

başka kuvvetlere hiçbir cihetle kaptırmaz ve kaptırmakla saltanat-ı rububiyetini kırmaz ve kırmakla mabudiyetini bozmaz.

Hem daire-i mümkinatın ve kesretin en müntehasında bulunan cüz’iyatta, belki o cüz’iyatın cüz’iyat-ı ahvalinde ve keyfiyatında

  • Makasıd-ı rububiyet temerküz ettiğinden, (Makasıd-ı Rabbani: Kendini zîşuurlara tanıttırmak ve sevdirmek ve medh ü senasını ettirmek ve minnetdarlıklarını kendine celbetmektir)
  • Hem de mabudiyete uzanan ve mabuda bakan minnetdarlıkların ve teşekküratların ve perestişliklerin menşe’leri onlar olduğundan,

Elbette onları başka ellere vermez ve vermekle hikmetini ibtal etmez. Ve hikmetini ibtal etmekle uluhiyetini iskat etmez.

Çünki mevcudatın icadındaki en mühim makasıd-ı Rabbaniye,

  • Kendini zîşuurlara tanıttırmak
  • Ve sevdirmek
  • Ve medh ü senasını ettirmek
  • Ve minnetdarlıklarını kendine celbetmektir.

Bu ince sır içindir ki; şükrü ve perestişi ve minnetdarlığı ve muhabbeti ve medhi ve ubudiyeti intac eden rızk ve şifa ve bilhâssa hidayet ve iman gibi daire-i kesretin en âhirindeki cüz’î ve küllî bu gibi fiiller ve in’amlar, doğrudan doğruya kâinat Hâlıkının ve umum mevcudat sultanının eseri ve ihsanı ve in’amı ve hediyesi ve fiili olduğunu göstermek için Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan

______

{(Haşiye): Meselâ: اِنَّ اللّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ   tekrar ile rızkı ve hidayeti ve şifayı Zât-ı Vâcib-ül Vücud’a veriyor ve onları ihsan etmek ona mahsus ve ona münhasırdır diyor ve gayet şiddetle gayrın müdahalesini reddediyor.

Evet ebedî bir dâr-ı saadeti kazandıran iman nimetini veren, elbette ve her halde o dâr-ı saadeti halk eden ve imanı ona anahtar yapan bir Zât-ı Zülcelal’in nimeti olabilir. Başkası bu derece büyük bir nimetin mün’imi olarak mabudiyetin en büyük penceresini kapayıp, en ehemmiyetli vesilesini kapamaz ve çalamaz.

(Evet maddi ve manevi hayatı devam ettiren rızık nimetini veren, elbette ve her halde zemin yüzünde maddi ve manevi sofraları halk eden ve rızka iştihayı ona anahtar yapan bir Zât-ı Zülcelal’in nimeti olabilir. Başkası bu derece büyük bir nimetin mün’imi olarak mabudiyetin en büyük penceresini kapayıp, en ehemmiyetli vesilesini kapamaz ve çalamaz.

Evet maddi ve manevi hastalıklardan musibetlerden kurtaran şifa nimetini veren, elbette ve her halde zemin yüzünde maddi ve manevi hastalıkları musibetleri halk eden ve acz ve fakrı ona anahtar yapan bir Zât-ı Zülcelal’in nimeti olabilir. Başkası bu derece büyük bir nimetin mün’imi olarak mabudiyetin en büyük penceresini kapayıp, en ehemmiyetli vesilesini kapamaz ve çalamaz.)

Elhasıl: Şecere-i hilkatın en müntehasındaki en cüz’î ahval ve semerat, (Rızk ve şifa ve bilhâssa hidayet ve iman) iki cihetle tevhide ve vahdete işaret ve şehadet ederler:

Birincisi:

  • Rububiyetin kâinattaki maksadları onlarda tecemmu’ ve gayeleri onlarda temerküz ve ekser esma-i hüsnanın cilveleri ve zuhurları ve taayyünleri ve hilkat-ı mevcudatın neticeleri ve faideleri onlarda içtima ettiğinden, onların her birisi, bu temerküz noktasından der: Ben bütün kâinatı halk eden zâtın malıyım, fiiliyim, eseriyim. (Cenab-ı Hakkın makasıd-ı Rububiyeti itibariyle insana baktığımızda insanın Cenab-ı Hakkı tanıması ve tanıtması tevhide ve vahdete şehadet ediyor.)

İkinci cihet ise: O cüz’î meyvenin kalbi, hem hadîsçe zahr-ı kalb denilen insanın hâfızası, (İnsanın kalb ve aklı  itibariyle insana baktığımızda insanın Cenab-ı Hakkı tanıması ve tanıtması tevhide ve vahdete şehadet ediyor.)

  • Ekser enva’ın bir çeşit muhtasar fihristesi ve bir küçük nümune haritası ve şecere-i kâinatın bir manevî çekirdeği ve ekser esma-i İlahiyenin incecik bir âyinesi olduğu;
  • Hem o kalbin ve hâfızanın emsalleri ve sikkeleri bir tarzda bulunan bütün kalblerin ve hâfızaların kâinat yüzünde müstevliyane intişarları,

Elbette bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan bir zâta bakar ve yalnız onun eseriyim ve onun san’atıyım derler.

Elhasıl: Nasılki

Birinci Cihet; bir meyve, faydalılığı cihetiyle, tamam ağacının mâlikine bakar.

İkinci Cihet;

  • Ve çekirdeği cihetiyle, bütün o ağacın ecza ve a’za ve mahiyetine nazar eder.
  • Ve bütün emsalinde aynı bulunan yüzündeki sikkesi cihetiyle, o ağacın bütün meyvelerini temaşa eder: “Biz biriz ve bir elden çıkmışız, birtek zâtın malıyız. Ve birimizi yapan, elbette umumumuzu o yapar.” derler.

Öyle de daire-i kesretin nihayetlerindeki Zîhayat ve zîhayatın ve hususan İnsanın

  • Yüzündeki sikke (Bütün emsalinde aynı bulunan yüzündeki sikkesi cihetiyle tevhide ve vahdete şehadet ediyor.)
  • Ve kalbindeki fihristiyet (Ekser enva’ın bir çeşit muhtasar fihristesi olmasıyla tevhide ve vahdete şehadet ediyor.)
  • Ve mahiyetindeki neticelik ve meyvelik cihetiyle, (Makasıd-ı Rububiyeti anlamak itibariyle insanın Cenab-ı Hakkı tanıması ve tanıtması tevhide ve vahdete şehadet ediyor.)

doğrudan doğruya bütün kâinatı kabza-i rububiyetinde tutan zâta bakar ve vahdetine şehadet eder.

Vahdaniyetin ikinci muktezisi: Vahdette vücub derecesinde bir sühulet, bir kolaylık ve şirkte, imtina’ derecesinde bir suubet ve müşkilât bulunmasıdır.

(Tevhid yalnız vücub ve vahdet manasında değildir. Kemal sıfatlarında da noksanlık isnad etmemek tevhidin muktezisidir. Çünkü “Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hata ediyorlar.” Şualar – 584)

Bu hakikat ise; (Bu hakikat üç yerde izah edilmiştir.)

  1. İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın tabirince Siracünnur’un çok risalelerinde
  2. Ve bilhâssa Yirminci Mektub’da tafsilen
  3. Ve Otuzuncu Lem’anın Dördüncü Nüktesinde (İsm-i Ferd) icmalen gayet kat’î ve parlak bir surette isbat ve izah edilmiş

Ve gayet kuvvetli bürhanlar ile gösterilmiştir ki:

Bütün eşya birtek zâta verilse,

  • Bu kâinatın icadı ve tedbiri, bir ağaç kadar kolay
  • Ve bir ağacın halkı ve inşası, bir meyve kadar sühuletli
  • Ve bir baharın ibdaı ve idaresi, bir çiçek kadar âsân
  • Ve hadsiz efradı bulunan bir nev’in terbiyesi ve tedbiri, bir ferd kadar müşkilâtsız olur.

Eğer şirk yolunda esbab ve tabiata verilse;

  • Bir ferdin icadı, bir nevi belki neviler kadar
  • Ve bir çiçeğin hayatdar ibdaı ve teçhizi bir bahar, belki baharlar kadar
  • Ve bir meyvenin inşa ve ihyası bir ağaç, belki yüz ağaç kadar
  • Ve bir ağacın icadı ve inşa ve ihya ve idare ve terbiye ve tedbiri kâinat kadar, belki daha ziyade müşkil olur.

Madem Siracünnur’da hakikat-ı hal böyle isbat edilmiş ve

  • Madem bilmüşahede gözümüz önünde görüyoruz ki,
  • Gayet derecede san’atlı ve kıymetdarlık ile beraber nihayet derecede bir mebzuliyet
  • Ve her bir zîhayat fevkalâde mu’cizane ve hârika ve çok cihazatları bulunan birer makine-i acibe olmakla beraber, sehavet-i mutlaka içinde kibrit çakar gibi bir sür’at-i hârika ile gayet derecede kolaylık ve sühulet ve külfetsiz bir surette vücuda geliyorlar.

Elbette bizzarure ve bilbedahe gösterir ki, o mebzuliyet ve o sühulet, vahdetten ve birtek zâtın işleri olmasından ileri geliyor.

Yoksa değil ucuzluk ve çokluk ve çabukluk ve kolaylık ve kıymetdarlık, belki şimdi beş para ile alınan bir meyve, beşyüz lira ile alınmayacaktı; belki bulunmayacak derecede nâdir olacaktı. (Hem san’at noktasında, hem çokluk ve çabukluk noktasında kolay olmayacağı için beş para ile alınan bir meyve, beşyüz lira ile alınmayacaktı.)

(Mebzuliyet ve sühuletin vahdetten ileri geldiğine dair iki misal veriliyor.)

  1. Ve şimdi saati kurmak
  2. Ve elektriğin düğmelerine dokunmakla işleyen

Muntazam makineler gibi vücudları, icadları kolay ve âsân olan zîhayat şeyler; imtina’ derecesinde suubetli, müşkilâtlı olacak ve bir günde ve bir saatte ve bir dakikada bütün cihazat ve şerait-i hayatıyla vücuda gelen bir kısım hayvanlar bir senede, belki bir asırda, belki hiç gelmeyecek idi.

Siracünnur’un yüz yerinde en muannid bir münkiri dahi susturacak bir kat’iyyetle isbat edilmiş ki:

(Herşeyi kendi âlemimizde Allah’a vermek; hem imkân, hem de imtina yoluyla isbat ile olur. Yani hem vahdetteki suhuleti, hem de şirkteki suubeti göstermek ile olur.)

Bütün eşya birtek Zât-ı Vâhid-i Ehad’e verilse, birtek şey gibi kolay ve çabuk ve ucuz olur.

Eğer esbaba ve tabiata dahi hisse verilse, birtek şeyin icadı bütün eşya kadar çetin ve geç ve ehemmiyetsiz ve bahalı olacak.

Bu hakikatın bürhanlarını görmek istersen

  • Yirminci
  • Ve Otuzüçüncü Mektublara
  • Ve Yirmiikinci
  • Ve Otuzikinci Sözlere
  • Ve tabiata dair Yirmiüçüncü
  • Ve ism-i a’zama dair Otuzuncu Lem’alara
    • Ve bilhâssa Otuzuncu Lem’anın İsm-i Ferd
    • Ve İsm-i Kayyum’a dair

Dördüncü ve Altıncı Nüktelerine baksan göreceksin ki,

iki kerre iki dört eder kat’iyyetinde bu hakikat isbat edilmiştir.

Burada, o yüzer bürhanlarından bir tanesine işaret edilecek. Şöyle ki:

Eşyanın icadı,

  • Ya ademden olur,
  • Ya terkib suretinde sair anasırdan ve mevcudattan toplanır.

(Eşyanın icadının adem-i zahirîden olduğunun isbatı;)

Eğer birtek zâta verilse, o vakit her halde o zâtın herşeye muhit bir ilmi ve herşeye müstevli bir kudreti bulunacak. Ve bu surette onun ilminde suretleri ve vücud-u ilmîleri bulunan eşyaya vücud-u haricî vermek ve zahir bir ademden çıkarmak ise,

(Birinci Temsil; Kibritin yanma mahiyetine kuvvet uygulanarak yanması) bir kibrit çakar gibi

(İkinci Temsil;) Veya göze görünmeyen bir yazı ile yazılan bir hattı göze göstermek için, gösterici bir maddeyi üstüne geçirmek ve sürmek gibi

(Üçüncü Temsil;) Veya fotoğrafın âyinesindeki sureti kâğıt üstüne nakleden kolay ameliyat gibi gayet kolay bir surette Sâni’in ilminde plânları ve proğramları ve manevî mikdarları bulunan eşyayı, “Emr-i Kün Feyekûn” (Ol der olu verir yani ilim, irade ve kudret ile vücuda gelir.) ile adem-i zahirîden vücud-u haricîye çıkarır. (Âyinede görünen vücutlarla kâğıt da görünen vücut arasındaki fark ilimde olan vücudun hariçteki vücud arasındaki fark gibidir.)

(Eşyayı yoktan var etmek iki şekil de olur. Birincisi ibda ve ihtira ile İkincisi zerratından başka suretlerini ve siretlerini birbirine benzemeksizin yaratmakla olur.)

(Meselâ, bir aynada güneş görünüyor. Şu ayna, güneşin hem zarfı, hem mevsûfudur. Yani, güneş bir cihette onun içinde bulunur ve bir cihette aynayı ziynetlendirip parlak bir boyası, bir sıfatı olur. (Meselâ, bir mahiyette Cenab-ı Hakkın ilm-i görünüyor. Şu mahiyet, Cenab-ı Hakk’ın ilmini hem içine alır, hem Cenab-ı Hakk’ın ilmiyle vasıflanır. Yani Cenab-ı Hakkın ilmi o şeyin kabı miktarınca bir cihette onun içinde bulunur ve diğer bir cihette Cenab-ı Hakk mahiyeti ilm-i ezelisine almakla mahiyete ilm-i bir vücud mertebesi vermiş olur.)

Eğer o ayna, fotoğraf aynası ise, güneşin misâlini sâbit bir surette kâğıda alıyor. Şu halde, aynada görünen güneş, fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mâhiyeti, hem aynayı süslendirip sıfatı hükmüne geçtiği cihette, hakikî güneşin gayrıdır. Güneş değil, belki güneşin cilvesi başka bir vücuda girmesidir. Ayna içinde görünen güneşin vücudu ise, hâriçteki görünen güneşin ayn-ı vücudu değilse de, ona irtibâtı ve ona işâret ettiği için, onun ayn-ı vücudu zannedilmiş. (Şu halde, mahiyette görünen Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisi, Cenab-ı Hakk’ın ilim kudret ve iradesiyle hariçte vücud verdiği mahiyet, hem Cenab-ı Hakkın kudret, ilim ve iradesinin cilvesine mazhariyetle harice vücuda çıktığı cihette, Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisinde görünen mahiyetin gayrıdır. Aynı vücud mertebesinde değil, belki Cenab-ı Hakkın ilim kudret ve iradesinin tecellisiyle mahiyete hariçte verilen bir vücud mertebesidir. Mahiyet âyinesinde görünen ilm-i ezelî, Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisiyle münasebettardır ve ona irtibâtlıdır ve ona işâret eder. Fakat ilm-i ezelinin aynı değildir. Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm’ın mahiyeti Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisine tam mukabil gelmekle içine aldığı gibi bütün kâinattaki mahiyetlerde Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisine tam mukabil gelmekle içine alır. Ama her ferd için düşündüğümüzde her ferd mahiyet âyinesinin büyüklüü miktarınca ilmi ezeliyi içine alır. Ezel mes’elesinde anlatılan aynanın yükseğe çıkması ve büyümesi misalinde olduğu gibi..)

İşte bu temsile binâen, “Aynada hakikî güneşten başka birşey yoktur” denilmek ve aynayı zarf ve içindeki güneşin vücud-u hâricîsi murad olmak cihetiyle denilebilir. Fakat aynanın sıfatı hükmüne geçmiş münbasit aksi ve fotoğraf kâğıdına intikal eden resim cihetiyle güneştir denilse, hatâdır; “Güneşten başka içinde birşey yoktur” demek yanlıştır. Çünkü, aynanın parlak yüzündeki akis ve arkasında teşekkül eden resim var. Bunların da ayrı ayrı birer vücudu var. Çendan o vücudlar güneşin cilvesindendir; fakat güneş değiller. (Buna binaen, “Mahiyette Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisinden başka bir şey yoktur” denilmek ve mahiyetin Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisini kabına göre içine aldığını ve mahiyetin içine aldığı Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisinden başka Cenab-ı Hakkın Zâtının da var olduğunu murad etmek cihetiyle denilebilir. Fakat vücud verilen mahiyete ve Cenab-ı Hakkın ilim, irade ve kudretiyle hariçte vücud verdiği mahiyete Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisidir denilse, hatâdır; “Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisinden başka kâinatta bir şey yoktur” demek yanlıştır. Çünkü eşyanın asıl mahiyeti ve mahiyete hariçte verilen bir vücud var. Bunların da ayrı ayrı birer vücudu var. Çendan o vücudlar Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisinde vardır ve Cenab-ı Hakkın ilim, kudret ve iradesiyle vücuda gelmiştir. Fakat Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisi değillerdir.)

İnsanın zihni, hayâli, bu ayna misâline benzer. Şöyle ki:

İnsanın âyine-i fikrindeki mâlûmâtın dahi iki veçhi var: Bir vecihle ilimdir, bir vecihle mâlûmdur.

Eğer zihni o mâlûma zarf saysak, o vakit o mâlûm mevcud, zihnî bir mâlûm olur; vücudu ayrı birşeydir. (Eğer mahiyeti Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisini içine alan bir zarf saysak, o vakit Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisi, mahiyetin içine girmiş olur; Cenab-ı Hakkın Zâtının vücudu ise ayrı birşeydir.)

Eğer zihni o şeyin husûlüyle mevsuf saysak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur, bir vücud-u hâricîsi vardır. O mâlûmun vücud ve cevheri dahi olsa, bununki arazî bir vücud-u hârîcisi olur. (Eğer mahiyetin Cenab-ı Hakkın ilim, irade ve kudretiyle hariçte vücuda çıkarıldığını saysak, Cenab-ı Hakkın ilim, kudret ve iradesinin hariçte tezahürü olur. Cenab-ı Hakkın ilm-i ezelisi vücudî ve zâtî iken, hariçte vücuda çıkarılan mahiyetin ise vücudu arazîdir. Zâtî bir vücudu yoktur. Gölgenin asla olan tebaiyeti ve vücud mertebesi olarak zafiyeti gibi hariçte vücud verilen mahiyetlerde ilimin maluma tâbi’ olduğu gibi Cenab-ı Hakkın kudret, ilim ve iradesine tâbi’ ve ona nisbetle vücud ismine layık olmayacak derecede zaiftir.)

İşte bu iki temsile göre, kâinat bir aynadır. Her mevcudâtın mâhiyeti dahi birer aynadır. Kudret-i Ezeliye ile îcâd-ı İlâhîye mâruzdurlar. Herbir mevcud, bir cihetle Şems-i Ezelînin bir isminin bir nevi aynası olup bir nakşını gösterir. Hazret-i Muhyiddin meşrebinde olanlar, yalnız aynalık ve zarfiyet cihetinde ve aynadaki vücud-u misâli, nefiy noktasında ve akis, ayn-ı mün’akis olmak üzere keşfedip, başka mertebeyi düşünmeyerek, “Lâ mevcûde illâ Hû” diyerek, yanlış etmişler. “Hakàiku’l-eşyâi sâbitetün” kaide-i esâsiyeyi inkâr etmek derecesine düşmüşler.

Amma ehl-i hakikat ise, verâset-i Nübüvvet sırrıyla ve Kur’ân’ın kat’î ifâdâtıyla görmüşler ki, âyine-i mevcudatta kudret ve irâde-i İlâhiye ile vücud bulan nakışlar Onun eserleridir. “Heme ez ost” (Haşiye-1) tur; “Heme ost”  (Haşiye-2) değil. Eşyanın bir vücudu vardır ve o vücud bir derece sâbittir. Çendan o vücud, vücud-u Vâcibe nisbeten vehmî ve hayâlî hükmünde zayıftır; fakat Kadîr-i Ezelînin îcad ve irâde ve kudretiyle vardır.

Nasıl ki, temsilde, ayna içindeki güneşin hakikî vücud-u hâricîsinden başka bir vücud-u misâlîsi var.

Ve aynayı ziynetli boyalayan münbasit aksinin dahi arazî ve ayrı bir vücud-u hâricîsi var. Ve aynanın arkasındaki fotoğrafın resim kâğıdına intikâş eden suret-i şemsiyenin dahi ayrı ve arazî bir vücud-u hâricîsi vardır, hem bir derece sâbit bir vücuddur. Öyle de, kâinat aynasında ve mâhiyât-ı eşya aynalarında esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin irade ve ihtiyar ve kudret ile hâsıl olan cilveleriyle tezâhür eden nukûş-u masnûâtın, Vücud-u Vâcibden ayrı, hâdis bir vücudu var. Hem o vücuda Kudret-i Ezeliye ile sebat verilmiş. Fakat eğer irtibat kesilse, bütün eşya birden fenâya gider. Bekâ-i vücud için her an, herşey, Hâlikının ibkàsına muhtaçtır. Çendan “hakâiku’l-eşyâi sâbitetün”dür; fakat Onun ispat ve tesbitiyle sâbittir.

İşte, Hazret-i Muhyiddin, “Ruh mahlûk değil; âlem-i emirden ve sıfat-ı irâdeden gelmiş bir hakikattir” demesi, çok nusûsun zâhirine muhâlif olduğu gibi; mezkûr tahkikata binâen iltibâs etmiş, aldanmış, zayıf vücudları görmemiş.

Esmâ-i İlâhiyeden Hallâk, Rezzak gibi isimlerin mazharları vehmî ve hayâlî şeyler olamaz. Madem o esmâ hakikatlidirler. Elbette mazharlarının da hakikat-i hâriciyeleri vardır. Dokuzuncu Lem’a)

(Eşyanın icadının terkib suretinde sair anasırdan ve mevcudattan toplanarak olduğunun isbatı;)

Eğer inşa ve terkib suretinde olsa ve hiçten, ademden icad etmeyip belki anasırdan ve etraftan toplamak suretiyle yapsa;

Yine nasılki bir taburun istirahat için her tarafa dağılmış olan efradlarının bir boru sadâsıyla toplanmaları ve muntazam bir vaziyete girmeleri ve o sevkiyatı teshil ve o vaziyeti muhafaza hususunda, bütün ordu kendi kumandanının kuvveti ve kanunu ve gözü hükmünde olduğu gibi, (Zerrat ordusu ilminde mevcut iken kâinatta dağılmıştı. Boru sesi ile toplaması görünüyor.)

Aynen öyle de: Sultan-ı Kâinat’ın kumandası altındaki zerreler, onun kaderî ve ilmî düsturlarıyla ve müstevli kudretinin kanunlarıyla ve temas ettikleri sair mevcudat dahi, o Sultan’ın kuvveti ve kanunu ve memurları gibi teshilatçı olarak o zerreler sevkolunup gelirler. Bir zîhayatın vücudunu teşkil etmek için ilmî, kaderî birer manevî kalıb hükmünde bir mikdar-ı muayyen içine girerler, dururlar.

Eğer eşya, ayrı ayrı ellere ve esbaba ve tabiat gibi şeylere havale edilse,

(Esbab ve tabiatın ademden eşyayı icad edemeyeceğinin isbatı;)

O halde bütün ehl-i aklın ittifakıyla; hiçbir sebeb hiçbir cihetten, hiçten ademden icad edemez. Çünki o sebebin muhit bir ilmi, müstevli bir kudreti olmadığından, o adem ise, yalnız zahirî ve haricî bir adem olmaz, belki adem-i mutlak olur. Adem-i mutlak ise, hiçbir cihetle menşe-i vücud olamaz.

Öyle ise,

(Esbab ve tabiatın inşa ve terkib suretinde dahi eşyayı icad edemeyeceğinin isbatı;)

Her halde terkib edecek. Halbuki inşa ve terkib suretinde bir sineğin, bir çiçeğin cesedini, cismini zeminin yüzünden toplamak ve ince bir elek ile eledikten sonra binler müşkilâtla o mahsus zerreler gelebilirler. Hem geldikten sonra dahi, o cisimde dağılmadan muntazam bir vaziyeti muhafaza etmek için -manevî ve ilmî kalıpları bulunmadığından- maddî ve tabiî bir kalıp, belki a’zaları adedince kalıplar lâzımdır. Tâ ki o gelen zerreler, o cism-i zîhayatı teşkil etsinler.

(Ve madem esbab-ı tabiiye cahildir, camiddir; bir ilmi yoktur ki bir plân, bir fihriste, bir model, bir proğram takdir etsin, ona göre manevî kalıba gelen zerratı eritip döksün; tâ dağılmasın, intizamını bozmasın. Halbuki herşeyin şekli, heyeti hadsiz tarzlarda olabildiği için, hadsiz hadd ü hesaba gelmez eşkâller, mikdarlar içinde, bir tek şekil ve mikdarda sel gibi akan anasırın zerreleri dağılmayarak, muntazaman, mikdarsız, kalıbsız birbiri üstünde kitle halinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücud vermek; ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor.

Elbette kimin kalbinde körlük yoksa, görür.

Evet bu hakikata binaen اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ bu âyet-i azîmenin sırrıyla

______

{(Haşiye): Yani Allah’tan başka bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler toplansalar, bir sineği halkedemezler.}

______

  • Bütün esbab-ı maddiye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, bir tek sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını mizan-ı mahsusla toplayamazlar.
  • Toplasalar da, o vücudun mikdar-ı muayyenesinde durduramazlar.
  • Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan zerratı, muntazaman çalıştıramazlar.

Öyle ise; bilbedahe esbab, bu eşyaya sahib çıkamazlar.

Demek sahib-i hakikîleri başkadır. Lemalar – 240)

  • İşte bütün eşya birtek zâta verilmesi,

vücub ve lüzum derecesinde bir kolaylık ve

Müteaddid esbaba verilmesi,

imtina’ ve muhal derecesinde müşkilâtlar bulunduğu gibi;

  • Herşey Zât-ı Vâhid-i Ehad’e verilse,

nihayet derecede ucuzluk içinde gayet derecede kıymetdar ve fevkalâde san’atlı ve çok manidar ve gayet kuvvetli olur.

Eğer şirk yolunda müteaddid esbaba ve tabiata havale edilse;

nihayet derece pahalılık içinde, gayet derecede ehemmiyetsiz, san’atsız, manasız, kuvvetsiz olur.

Çünki nasıl bir adam, askerlik haysiyetiyle bir kumandan-ı a’zama intisab ve istinad ettiğinden,

Hem bir ordu onun arkasında -lüzum olursa- tahşid edilebilir bir kuvve-i maneviyeyi,

Hem o kumandanın ve ordunun kuvveti, onun ihtiyat kuvveti olmasıyla, kuvvet-i şahsiyesinden binler defa ziyade maddî bir kudreti,

Hem o ehemmiyetli kuvvetinin menabiini ve cephanesini -ordu taşıdığı için- kendisi taşımağa mecbur olmadığından fevkalâde işleri yapabilecek bir iktidarı

kazandığından, o tek nefer, düşman olan bir müşiri esir ve bir şehri tehcir ve bir kaleyi teshir edebilir. Ve eseri, hârika ve kıymetdar olur.

Eğer askerliği terkedip, kendi kendine kalsa,

  • O hârika kuvve-i maneviyeyi
  • Ve o fevkalâde kudreti
  • Ve o mu’cizekâr iktidarı birden

kaybederek, âdi bir başıbozuk gibi kuvvet-i şahsiyesine göre cüz’î, kıymetsiz, ehemmiyetsiz işleri görebilir ve eseri de o nisbette küçülür.

Aynen öyle de: Tevhid yolunda herşey Kadîr-i Zülcelal’e intisab ve istinad ettiğinden,

  • Bir karınca bir Firavunu,
  • Bir sinek bir Nemrudu,
  • Bir mikrop bir cebbarı mağlub ettikleri gibi..

Tırnak gibi bir çekirdek, dağ gibi bir ağacı omuzunda taşıyarak o ağacın bütün âlât ve cihazatının menşei ve mahzeni bir tezgâh olmakla beraber,

Her bir zerre dahi yüzbin san’atlarda ve tarzlarda bulunan cisimleri ve suretleri teşkil etmek hizmetinde bulunmak olan hadsiz vazifeleri, o intisab ve istinad ile görebilir.

Ve o küçücük memurların ve bu incecik askerlerin mazhar oldukları eserler gayet mükemmel ve san’atlı ve kıymetdar olur.

Çünki o eserleri yapan zât, Kadîr-i Zülcelal’dir. Onların ellerine vermiş, onları perde yapmış.

Eğer şirk yolunda esbaba havale edilse;

  • Karıncanın eseri karınca gibi ehemmiyetsiz
  • Ve zerrenin san’atı zerre kadar kıymeti kalmaz
  • Ve herşey manen sukut ettiği gibi maddeten dahi o derece sukut edecekti ki, koca dünyayı beş para ile kimse almazdı.

Madem hakikat budur. Ve madem herşey nihayet derecede hem kıymetdar, hem san’atlı, hem manidar, hem kuvvetli görünüyor, gözümüzle görüyoruz.

Elbette tevhid yolundan başka yol yoktur ve olamaz.

Eğer olsa, bütün mevcudatı değiştirmek ve dünyayı ademe boşaltıp, yeniden ehemmiyetsiz müzahrefatla doldurmak lâzım gelecek.

Tâ ki, şirke yol açılabilsin.

İşte İmam-ı Ali’nin (R.A.) tabirince Siracünnur ve Siracüssürc olan Resail-in Nur’da tevhide dair beyan ve izah edilen yüzler bürhanlardan birtek bürhanın icmalini işittin, ötekileri kıyas edebilirsin.

(Çok Sözlerde izah ve isbat etmişiz ki: Bütün mevcudat birtek Sâni’a verilse, birtek mevcud gibi kolay ve sühuletli olur. Mektubat 254)

Tevhidin üçüncü muktezisi: Her şeyde, hususan zîhayat masnulardaki hilkat fevkalâde san’atkârane olmakla beraber, (Zîhayat, kâinatın bir küçük nümunesi olmak cihetinde tecezzi kabul etmez bir külldür. Ve ilmî düsturlar ile ve hikmet mizanları ile kâinattan süzülmüş, sağılmış, toplanmış birer câmi’ noktası ve mayelik birer katresi olduğundan tedbir ve rububiyet cihetinde inkısamı imkânsız bir küllîdir.)

(San’atın tarifi; eşyanın birbiri ile alâkadarlığı arttığı derecede san’at derecesi artar.)

  • Bir çekirdek bir meyvenin ve bir meyve bir ağacın ve bir ağaç bir nev’in ve bir nev’ bir kâinatın bir küçük nümunesi, bir misal-i musaggarası, bir muhtasar fihristesi, bir mücmel haritası, bir manevî çekirdeği
  • Ve ilmî düsturlar ile ve hikmet mizanları ile kâinattan süzülmüş, sağılmış, toplanmış birer câmi’ noktası ve mayelik birer katresi olduğundan, onlardan birisini icad eden zât, her halde bütün kâinatı icad eden aynı zâttır.

Evet bir kavun çekirdeğini halk eden zât, bilbedahe kavunu halk edendir; ondan başkası olamaz ve olması muhal ve imkânsızdır.

Evet biz bakıyoruz, görüyoruz ki:

  • Kanda her bir zerre o kadar muntazam ve çok vazifeleri görüyor ki, yıldızlardan geri kalmıyor.
  • Ve kanda bulunan herbir küreyvat-ı hamra ve beyza, o derece şuurkârane cesed için muhafaza (ak yuvar) ve iaşe (al yuvar) hususunda öyle işleri görüyor ki, en mükemmel erzak memurlarından ve muhafaza askerinden daha mükemmeldir.
  • Ve cisimdeki hüceyrelerinin her birisi, o derece muntazam muamelata ve vâridat ve sarfiyata mazhardır ki, en mükemmel bir cesedden ve bir saraydan daha mükemmel idare edilir. (ak yuvar bir yılda tamamen, bir ayda 8 – 10 bin arasında yaratılıyor.) (al yuvar 3 ayda 4,5 – 5 milyon arasında yaratılıyor.)
  • Ve hayvanatın ve nebatatın her bir ferdi, yüzünde öyle bir sikkeyi ve içinde ve sinesinde öyle bir makinayı taşıyor ki, bütün hayvanları ve nebatları icad eden bir zât, ancak o sikkeyi o yüzde ve o makinayı o sine içinde yapabilir.
  • Ve zîhayattan her bir nevi, o derece zemin yüzünde muntazaman yayılmış ve sair nevilere münasebetdarane karışmış ki, bütün o enva’ı birden icad, idare, tedbir, terbiye etmeyen ve zemin yüzünü örten ve dörtyüz bin nebatî ve hayvanî olan atkı ipleriyle dokunan gayet nakışlı ve san’atlı hayatdar bir haliçeyi nesc ve icad edemeyen, o tek nev’i icad ve idare edemez.

Daha bunlara başka şeyler kıyas edilse anlaşılır ki;

  • Kâinat mecmuası, halk ve icad cihetinde tecezzi kabul etmez bir külldür (Makam itibariyle küllün tarifi; Bir şeyin bütününe küll denir. O bütünün tek bir parçasına ise cüz denir. Ağaç küll, dal ise cüzdür.)
  • Ve tedbir ve rububiyet cihetinde inkısamı imkânsız bir küllîdir. (Makam itibariyle küllînin tarifi; Büyüğünde olan bütün hususiyetlerin küçüğünde de bulunması durumunda bütüne küllî denir. Parçasına ise cüz’î denir. Ağaç küllî ise çekirdeği cüz’îdir.)

Bu üçüncü muktezi Siracünnur’un çok risalelerinde, hususan Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfında o kadar kat’î ve parlak izah ve isbat edilmiştir ki, güneşin akisleri gibi her şeyin âyinesinde bir bürhan-ı vahdet temessül ve bir hüccet-i tevhid in’ikas ediyor. Biz o izaha iktifaen burada o uzun kıssayı kısa kestik.

(Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfında sinek kanadından tut, tâ semavat kandillerine kadar herşeyin tevhidin delili olduğu üç kısımda isbat edilmiştir.

  • Ben hadsiz vazifeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnua girip işliyorum, bütün o vezaifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa..
  • Hem, benim gibi hadd ü hesaba gelmeyen zerrat içinde beraber gezip iş görü Eğer bütün emsalim o zerreleri de istihdam edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa..
  • Hem kemal-i intizam ile cüz olduğum mevcudlara, meselâ (bütün) kandaki küreyvat-ı hamraya hakikî mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana Rab olmak dava et; beni, Cenab-ı Hak’tan başkasına isnad et.)

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*