Anasayfa » Dördüncü Mektub

Dördüncü Mektub

Dördüncü Mektub

(Üçüncü Mektub’un Dördüncü Mektubla olan münasebeti; Üçüncü Mektub’da velayet-i kübra mesleğinin bir esası olan tefekküre dört nükte içinde misaller gösterilmiştir. Dördüncü Mektub’da ise velayet-i kübra mesleğinin ders verdiği kudsî hikmet gösterilmiştir.)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

سَلاَمُ اللّٰهِ وَ رَحْمَتُهُ وَ بَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ وَ عَلَى اِخْوَانِكُمْ لاَسِيَّمَا…الخره

Aziz kardeşlerim!

Ben şimdi Çam Dağı’nda, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının tepesinde bir menzilde bulunuyorum. İnsten (ünsten) tevahhuş ve vuhuşa ünsiyet ettim. İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayalen sizleri yanımda bulur, bir hasbihal ederim, sizinle müteselli olurum. Bir mani olmazsa, bir-iki ay burada yalnız kalmak arzusundayım. Barla’ya dönsem, arzunuz vechile sizden ziyade müştak olduğum şifahî bir musahabe çaresini arayacağız. Şimdi bu çam ağacında hatıra gelen iki-üç hatırayı yazıyorum.

Birincisi: (Kudsi hikmeti ders alan Üstadımız, Risale-i Nur’un Onikinci Söz gibi risalelerinde hikmet-i kudsiyeyi ders vermiştir. Risale-i Nur’un hikmet-i kusiyeye mazhar olduğu Birinci Şua’ın Onikinci âyetinde izahatı yapılmıştır.)

Bir parça mahrem bir sırdır; fakat senden sır saklanmaz. Şöyle ki:

Ehl-i hakikatın bir kısmı nasılki İsm-i Vedud’a mazhardırlar ve a’zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Vâcib-ül Vücud’a bakıyorlar.. öyle de: Şu hiç-ender hiç olan kardeşinize, yalnız hizmet-i Kur’ana istihdamı hengâmında ve o hazine-i bînihayenin dellâlı olduğu bir vakitte, İsm-i Rahîm ve İsm-i Hakîm mazhariyetine medar bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. İnşâallah o Sözler, وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا sırrına mazhardırlar.

İkincisi: (Kudsi hikmeti ders veren Risale-i Nur ile diğer hak mesleklerin farkı nazara veriliyor. Risale-i Nur mesleği eşyayı unutmak değil eşya ile kâinatın yaradanına bakmaktır.)

Tarîk-ı Nakşî hakkında denilen: Der tarîk-ı Nakşibendî lâzım âmed çâr terk; terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk” olan fıkra-i ra’nâ birden hatıra geldi. O hatıra ile beraber, birden şu fıkra tulû’ etti:

“Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!”

(Üçüncü Mektubun evvelâ kısmında geçtiği gibi: Evvelâ sana geçen mektubda yazdığım şu fıkrayı “Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çîz: acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!” elbette fehmini merak etmişsiniz. İşte acz ve fakr sırları, çok sözlerde bahusus Yedinci Söz’de anlarsınız.

Şükr-ü mutlak sırrı ise Yirmidördüncü Söz’ün Beşinci Dalı’nın İkinci Meyvesi güzelce gösterdiği gibi sair sözler dahi o esas üzerine gidiyorlar. Şevk-i mutlak ise Otuzikinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nın Üçüncü Maksadı’nın rumuzları ve Üçüncü Mevkıf’ının çok yerlerinde o sır izhar edilmiştir.)

Sonra senin yazdığın: (Kudsi hikmeti ders veren Risale-i Nur’un yıldızların vaziyetine nasıl baktığı izah edilmiştir.)

“Bak kitab-ı kâinatın safha-i rengînine, ilâ âhir..” olan rengîn ve zengin şiir hatırıma geldi. O şiir ile semanın yüzündeki yıldızlara baktım. “Keşki şâir olsaydım, bunu tekmil etseydim.” dedim. Halbuki şiir ve nazma istidadım yokken yine başladım, fakat nazım ve şiir yapamadım; nasıl hutur etti ise, öyle yazdım. Benim vârisim olan sen, istersen nazma çevir, tanzim et. İşte birden hatıra gelen şu:

Dinle de yıldızları şu hutbe-i şirinine

Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.

Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:

“Bir Kadîr-i Zülcelal”in haşmet-i Sultanına

Birer bürhan-ı nur-efşanız biz, vücud-u Sâni’a

Hem vahdete, hem kudrete şahidleriz biz.

Şu zeminin yüzünü yaldızlayan

Nazenin mu’cizatı çün melek seyranına.

Şu semanın arza bakan, cennete dikkat eden

Binler müdakkik gözleriz biz

______

{(Haşiye): Yani Cennet çiçeklerinin fidanlık ve mezraacığı olan zeminin yüzünde hadsiz mu’cizat-ı kudret teşhir edildiğinden, semavat âlemindeki melaikeler o mu’cizatı ve o hârikaları temaşa ettikleri gibi; ecram-ı semaviyenin gözleri hükmünde olan yıldızlar dahi, güya melaikeler gibi zemin yüzündeki nazenin masnuatı gördükçe Cennet âlemine bakıyorlar ve muvakkat hârikaları bâki bir surette Cennet’te dahi temaşa ediyorlar gibi bir zemine, bir Cennet’e bakıyorlar. Yani o iki âleme nezaretleri var demektir.}

______

Tûbâ-i hilkatten semavat şıkkına

Hep kehkeşan ağsanına..

Bir Cemil-i Zülcelal’in, dest-i hikmetiyle takılmış

Pek güzel meyveleriz biz.

Şu semavat ehline birer mescid-i seyyar,

Birer hane-i devvar, birer ulvî âşiyane,

Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar,

Birer tayyareleriz biz.

Bir Kadîr-i Zülkemal’in, bir Hakîm-i Zülcelal’in

Birer mu’cize-i kudret birer hârika-i san’at-ı hâlıkane,

Birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat,

Birer nur âlemiyiz biz.

Böyle yüzbin dil ile yüzbin bürhan gösteririz,

İşittiririz insan olan insana.

Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,

Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz.

Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz abîdane.

Kehkeşan’ın halka-i kübrasına mensub birer meczublarız biz.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*