Muhakemat
Müellifi
Bedîüzzaman Said Nursî
Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi
veyahut
Saykal-ül İslâmiyet
veyahut
Bedîüzzaman’ın Muhakematı
FİHRİST
Mukaddime
BİRİNCİ MAKALE (Unsur-u hakikatin veyahut bazı mukaddimat ve mesail ile İslâmiyet’e saykal vurmanın beyanındadır.)
Birinci Mukaddime (Akıl ve naklin taâruzu, Kur’an’ın makasıd-ı esasiyesi.)
İkinci Mukaddime (Âlemde meylü’l-istikmal, mesailin iki kısım olması, maddiyat-maneviyat farkı.)
Üçüncü Mukaddime (İsrailiyatın ve hikmet-i Yunaniyenin efkâr-ı İslâmiyet’e karışması.)
Dördüncü Mukaddime (Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mal eder.)
Beşinci Mukaddime (Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse hakikate inkılab eder.)
Altıncı Mukaddime (Tefsirde mezkûr olan her bir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez.)
Yedinci Mukaddime (Mübalağa ihtilalcidir.)
Sekizinci Mukaddime (Ebna-yı maziyle ebna-yı müstakbeli muvazene.)
Dokuzuncu Mukaddime (Hilkat-i âlemde maksud-u bizzat ve galib-i mutlak, yalnız hüsün ve hayır ve hak ve kemaldir.)
Onuncu Mukaddime (Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde mütekellim muaheze olunmaz.)
On Birinci Mukaddime (Kelâm-ı vâhidde ahkâm-ı müteaddide olabilir.)
On İkinci Mukaddime (Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur.)
Birinci Mesele (Arzın yuvarlak olması.)
İkinci Mesele (Arzın öküz ve balık üzerinde olması)
Üçüncü Mesele (Kaf Dağı)
Dördüncü Mesele (Sedd-i Zülkarneyn, Ye’cüc Me’cüc)
Beşinci Mesele (Cehennem yer altındadır.)
Altıncı Mesele (Kur’an’ın belâgatı, hasais ve mezaya, bâhusus istiare ve mecaz üzere müessesedir.)
Yedinci Mesele (Kur’an’da zikrolunan fakat hakikate zıt görünen bazı ifadelerde büyük bir nükte-i belâgat olduğu.)
Sekizinci Mesele (İmkânatı vukuata karıştırmamak, imkân-ı zatî yakîn-i ilmîye münafî olmadığı, imkân-ı vehmîyi imkân-ı aklî ile iltibas etmemek, mecazın her yerinde taharri-i hakikat etmemek gibi hususlar.)
İKİNCİ MAKALE (Belâgatın ruhuna taalluk eden birkaç meselenin beyanındadır.)
Birinci Mesele (A’cam, Araplara muhtelit olduklarından; belâgat-ı Kur’aniyenin madenini müşevveş ettikleri.)
İkinci Mesele (Kelâmın hayatlanması ve neşv ü neması; manaların tecessümüyle ve cemadata nefh-i ruh etmekle bir mükâleme ve mübahaseyi içlerine atmaktır.)
Üçüncü Mesele (Kelâmın elbise-i fâhiresi veyahut cemali ve sureti, üslup iledir.)
Dördüncü Mesele (Kelâmın kuvvet ve kudretinin menbaı.)
Beşinci Mesele (Kelâmın servet ve vüs’atinin menbaı.)
Altıncı Mesele (Kelâmın semeratı; tabakat-ı muhtelifede, suver-i müteaddidede teşekkül eden maânîdir.)
Yedinci Mesele (Belâgatın ukde-i hayatiyesi, hariciyatın nevamisi ve mekayisini temessül etmektir.)
Sekizinci Mesele (Maânî-i beyaniyenin aşılaması ve telkîhi ve manaların becayiş ve inkılabları.)
Dokuzuncu Mesele (İrade-i cüz’iyeyi ve tasavvur-u basiti âciz bırakan kelâmın yüksek tabakası.)
Onuncu Mesele (Kelâmın selaseti.)
On Birinci Mesele (Beyanın selâmet ve sıhhati.)
On İkinci Mesele (Kelâmın selâmet ve rendeçlenmesi ve itidal-i mizacı.)
ÜÇÜNCÜ MAKALE (Unsur-u Akide ile ecvibe-i Japoniye beyanındadır.)
Birinci Maksat (Delail-i Sâni’ beyanındadır.)
İkinci Maksat (Peygamberimiz (asm) hem Sâni’e hem nübüvvete hem haşre hem hakka hem hakikate bir hüccet-i kātıadır.)
Üçüncü Maksat (Haşr-i cismanîdir.)
Kardeşi Abdülmecid’in Takrizi
***
Bu Muhakemat kitabı Reçete-ül Ulema’dır. Bu eser bize üç temel hakikatı öğretir:
Birinci Makalede, mariz bir asrın, hasta bir unsurun ve alîl bir uzvun reçetesini gösterir. Burada hasta unsurun âlimler olduğunu kabul etsek Unsur-u Hakikat, âlimlerin tedavisi hedefleyen bir “usul kitabı”dır.
Saykal-ül İslâmiyet olarak İslâm’ın bir yaşam kitabı olduğunu ortaya koyar.
Bedîüzzaman’ın Muhakemat-ı akliyesini anlamamıza vesile olur; böylece Kur’an-ı Kerim’e bakarken onun nokta-i nazarını kavramamızı sağlar.
1. Besmele, Tahiyye ve Şeriatın Hakkaniyeti
- Şeriat-ı Garra: Şeriat, akıl ve naklin (âyet ve hadisin) el ele vererek doğruladığı bir hakikatler bütünüdür.
- Saadet-i Dâreyn: Bu şeriatın kökleri hakikate dayanırken, meyveleri her iki dünya saadetini netice verir.
- Kur’an’ın Rehberliği: Kur’an, kâinat kitabındaki derin ve hassas ilahî kanunları izhar eden, insanlığın terakkisine (ilerlemesine) kefil olan bir “Üstad-ı Küll”dür.
2. Salvele Peygamberliğin (Risaletin) İsbatı
- Kâinatın Şahitliği: Göklerden yere, taşlardan hayvanlara, bulutlardan cinlere kadar her mevcudat lisan-ı haliyle Peygamber Efendimizin (asm) risaletini alkışlar.
- Zamanın Şahitliği: Geçmiş asırlar peygamberlerin müjdeleriyle, asr-ı saadet bedeviyetten medeniyete geçiş mucizesiyle, gelecek asırlar ise fenlerin diliyle O’nun davasını tasdik eder.
3. Bediüzzaman’ın feryadı ve İslam Dünyasının Geri Kalış Sebepleri (Teşhis)
Üstad, “tedenni-i millet” (milletin gerilemesi) karşısında duyduğu derin üzüntüyü dile getirerek sebepleri şöyle sıralar:
- Özden Kopuş (İslâmiyet’in mağz ve lübbü): İslâm’ın ruhu olan hakikatini terk edip sadece dış görünüşüne (kışrına) odaklanmak.
- Sû-i Fehm ve Sû-i Edeb: İslâm’ı yanlış anlamak ve temsil edememek; bu durumun İslamiyet’in nurlu yüzünün “evham ve hayalat” bulutlarıyla örtülmesine sebep olması.
- Üç Büyük Karışıklık: İsrailiyatın usûlüne ve hikâyatı akaidine ve mecazatı hakaikine karıştırılması:
- İsrailiyatın (dış kaynaklı hurafelerin) tefsir usulüne karıştırılması.
- Hikâyatın (menkıbelerin) inanç esaslarına (akaid) dahil edilmesi.
- Mecazatın (temsillerin) doğrudan hakikat sanılması.
- İslâm’a biat: İslâmiyetin kışrla lübbünü imtizac ettirirsek, İsrailiyatı usûlüne ve hikâyatı akaidine ve mecazatı hakaikine muvafık bir surette istimal etsek İslâmiyet’e tarziye verip biat etmiş oluruz.
4. İstikbal Müjdesi ve Maniler
Bediüzzaman, her ne kadar şu an zayıf görünse de gelecekte hüküm sürecek olanın yalnız İslâm hakikatleri olduğunu müjdeler. Bu hakikatin önündeki engelleri (sekiz mani) şöyle tanımlar:
- Ecnebilerdeki Maniler: Taklit, cehalet, taassup ve din adamlarının (kıssîslerin) baskıcı riyaseti.
- Bizdeki Maniler: İstibdat (baskı), ahlâksızlık, tevekkülsüzlük (müşevveşiyet) ve ümitsizlik (yeis).
- En Büyük Mani: İslamiyet ile modern fenlerin (fünun) birbiriyle çatıştığına dair yanlış ve batıl vehim.
5. İslamiyet Fenlerin Babasıdır
- İslâm’ın önündeki engellerin kalkışı: Eğitim hayatında ve fenlere bakış nokta-i nazarında uyanış hakikati araştırma meylini, insaniyet muhabbetini ve insaf duygusunu harekete geçirdiğinden bu maniler yıkılacaktır.
- Sû-i tefehhüm ile tevehhüm-ü müsâdemet ve muhalef: İslâmiyet fenlerin düşmanı değil; aksine onların seyyidi, mürşidi ve pederidir.
- Bazı zevâhir-i diniyeyi fünûnun bazı mesâiline muarız tahayyül emek: Dünyanın yuvarlaklığı (küreviyet-i arz) gibi kesin bilimsel gerçekleri dinden sanılan bazı yanlış bilgilere aykırı zannederek reddetmek, İslâm’a zarar vermiştir.
6. Muhâkemât’ın Yazılış Amacı ve Hedefi
Bediüzzaman bu kitapla şu üç grubu hedef alır:
- Ehl-i Tefrit (Din Düşmanları): Onların şüphelerini yok etmek.
- Ehl-i İfrat (Zahirperestler ve Sadık-ı Ahmak): Din adına bilime karşı çıkanların vehimlerini kovmak.
- Muhakkikîn-i İslâm (Akıl Sıddıklar): İstikbale yol açan muhakkikîn-i İslâma kuvvet vermek.
- Maksad: “İslam’da olan istikametli yolu ortaya koyarak elmas kılınca (İslâmiyet’e) saykal (cila) vurmaktır.”
- Sual: Mâlûmu i’lâma ne lüzum var?
- Elcevab: Bu zamanın çok bedîhiyatı, mazide yaşayan kurun-u vustânın yâdigârlarınca mevhumât sayılır. Zira onlar zaman olarak onüçüncü asırda olmakla beraber fikriyatta kurûn-u vust’ada kalmalarından melez bir kavimdir.
Mukaddeme
Muhâkemât’ın Muhtevası
Kitap üç makale ve Kur’an’da işaret olunan ilmü’s-sema ve ilmü’l-arz ve ilmü’l-beşeri tahkik üzerine bina edilen üç alt kitap olarak tertib edilmiştir:
- Birinci Makale: Unsuru’l-Hakikat (Hakikat unsuru ve tefsir usulünü mukaddimeler ve meseleler ile ders verir).
- İkinci Makale: Unsuru’l-Belâgat (Belâgat san’atını ve ifade inceliklerini gösterir).
- Üçüncü Makale: Unsuru’l-Akide (İnanç esasları ve Japonlara verilen cevabların beyanındadır).
- İlmî Mesail: ilmü’s-sema (Astronomi), ilmü’l-arz (Coğrafya) ve ilmü’l-beşeri (Fizyonomi) ilimlerinin bir nevi tefsiri niteliğindedir.
BİRİNCİ MAKALE
Mukaddimelerden İstimdat
Maksada uruç etmek için mukaddimelerden istimdat etmek, ehl-i tahkikin düsturlarındandır. Öyleyse, biz de on iki basamaklı bir merdiven yapacağız.
UNSUR-U HAKİKAT
Unsur-u hakikatın veyahut bazı mukaddemat ve mesail ile İslâmiyete saykal vurmanın beyanındadır.
İsrailiyatı usûlüne ve hikâyatı akaidine ve mecazatı hakaikine karıştırarak İslâmiyet’in hakkını ifa edemedik. Herbir mukaddemede hakikata halel veren ve kuvvet veren şeyler tahlil edilecek.
Hasta bir unsur olan âlimlerin tedavisi, Unsur-u Hakikat’ta yer alan on iki mukaddime ile yapılacaktır.
BİRİNCİ MUKADDEME
Tekarrur etmiş usûldendir: Akıl ve nakil taâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl gerektir.
Akıl ve naklin taâruz ettikleri vakitte yanlış akıl veya kör nakil sebebiyle hakikatın kaybolması bir hastalıktır. Hastalık teşhis edildi. Bunun tedavisi ise Kur’anın dört maksadını esas alan saltanat-ı İlahiyeyi ilan, fıtrat kanunlarıyla mutabakat ve hakikate teşvik ve tenbih eden külli akıl esas alınır; nakil ise tevile tabi tutulmasıdır.
1. Akıl ve Naklin Taâruzu (Te’vil Usulü)
- Temel Kural: Eğer aklî bir gerçek ile nakil (âyet/hadis) çelişiyor gibi görünürse, akıl esas alınır ve nakil te’vil edilir (yorumlanır).
- Şart: Buradaki “akıl”, istikametli ve nurlanmış bir akıl olmalıdır. İmam-ı Azam, İmam-ı Gazali ve Bediüzzaman Radıyallahü Anhüm gibi müçtehidlerin izahları bu noktada esastır.
- İrşad Metodu: Kur’an, avamın (halkın) anlayışını okşamak için yüksek hakikatleri teşbih, misal ve mecazlarla basitleştirerek anlatır.
2. Kur’an’ın Dört Temel Maksadı (Anasır-ı Asliye)
Kur’an’ın kâinattan bahsetmesi ana gaye değildir; sadece şu dört esası isbat etmek için birer araçtır (istitradîdir):
- İsbat-ı Sâni’-i Vâhid (Tevhid): Kâinatın sultanı kimdir?
- Nübüvvet: Bu Sultan’ın elçisi ve hatibi kimdir?
- Haşir (Öldükten sonra diriliş): Bu kervan nereye gidiyor?
- Adalet ve İbadet: Bu dünyadaki vazifemiz nedir?
3. Kâinat Bahislerinin Hikmeti ve Fenlerle Münasebeti
- Kur’an kâinattan “san’atın intizamı” vasıtasıyla Sâni’i (Yaratıcıyı) göstermek için bahseder.
- İslâmiyet, hakiki fenlerin zübdesidir. Kâinattaki her varlık Sultan-ı Ezelî’nin saltanatını ilan eden birer memurdur.
- Kur’an’daki yeminler (Kasemat-ı Kur’aniye), gaflette dalanları uyandırmak için vurulan birer “asâ” (uyarı) hükmündedir.
Bediüzzaman Said Nursi, Kur’an-ı Kerim’in kainattan bahsetme amacını ve bu “meclis-i âlî”ye dahil edilen her bir varlığın üstlendiği dört büyük vazifesi şudur:
- Saltanatın İlanı: İntizam ve İttifak lisanıyla
- Zübde-i Fünun: Varlıklar, tesadüfi birer eşya değil; her biri fenn-i hakikînin birer mevzu ve müntehabıdır. Bu cihetten, İslâmiyet’in fünun-u hakikiyenin zübdesi olduklarını ortaya koyarlar.
- Fıtrat Kanunlarıyla Mutabakat (Neşv ü Nema)
- Hakikate Teşvik ve Tenbih (Tevcih-i Efkâr)
4. İrşad ve Belâgatın Gereği: Muhataba Göre Konuşmak
- Belağat Kuralı: Delil, iddiadan daha gizli olmamalıdır. Eğer Kur’an 1400 yıl önce doğrudan modern astronomi veya mikrobiyoloji diliyle (atomlar, cazibe-i umumiye, mikroplar) konuşsaydı, o zamanki insanların akılları karışır ve irşad gerçekleşmezdi.
- Menar Vazifesi: Kur’an, kevnî (bilimsel) sırların zahirini bir “menar” (işaret lambası) gibi kullanır. Avam o lambaya bakıp asıl ışığa (Tevhid’e) ulaşır. Güneş’in “lamba” olarak anlatılması buna örnektir.
5. Kinaye ve Maânî-i Sânevî (Esas Mana)
- Sıdk ve Kizb Terazisi: Bir sözün doğruluğu veya yalanlığı, kelimenin ilk anlaşılan manasına (maânî-i ûlâ) göre değil, kastedilen asıl manaya (maânî-i sânevî) göre ölçülür.
- Misaller:
Kılıç kını: Boyun uzunluğuna işarettir.
Öküz ve Balık hadisi: Dünyanın rızık kaynaklarına (ziraat ve balıkçılık) ve astronomik konumuna (burçlar) birer latif kinayedir. Maddi bir öküz aramak belâgat cahilliğidir.
6. Kur’an’ın Birliği ve Karîne-i Mecaz (Bektaşi Hatası)
- Kur’an “Kelime-i Vâhid” (tek bir kelime) gibidir. Âyetler birbirinin “ihvanı” (kardeşi) ve “komşusu”dur.
- Bütüncül Bakış: Bir ayetteki mecazı anlamak için Kur’an’ın diğer muhkem âyetlerine bakılmalıdır.
Misal: “Yedullah” (Allah’ın eli) âyetini, “O’nun benzeri yoktur” âyetiyle beraber okunmazsa tecsime yani Allah’ı cismanî sanma hatasına düşülür.
- Bektaşi Uyarısı: Âyetleri bağlamından koparıp “Namaz kılmayın” kısmını alan Bektaşi gibi davrananlar, hakikat karşısında maskara olurlar. Kur’an kendi mecazlarını yine kendi içinde açıklayan muazzam bir bütündür.
İKİNCİ MUKADDEME
Mazîde nazarî olan bir şey, müstakbelde bedihî olabilir.
Mazîde nazarî olan şeylerin anlaşılmadığı için reddedilmesi bir hastalıktır. Hastalık teşhis edildi. Bunun tedavisi ise istikbalde tekamül kanunuyla bedihî olabileceğini bilerek telahuk-u efkar neticesinde ortaya çıkacak ulûm-u maddiye ile mevhibe-i İlahiye olarak def’i bir surette verilen ulûm-u İlahiyenin farkını bilip sabır ve tahkik ile zamanın şartlarına göre hareket etmek gerektir.
Bediüzzaman Hazretleri, İkinci Mukaddemede bilginin zamanla tekâmül etmesi ve ilimlerin tasnifi üzerine kurulmuş muazzam bir usul dersi vermiştir.
1. Âlemde Meylü’l-İstikmal ve Kanun-u Tekâmül
- Meylü’l-İstikmal: Âlemde her şey mükemmelleşmeye meyillidir ve bir tekâmül kanununa tabidir. Elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halifesi ve emanet-i kübranın hâmili olan insanda da meyl-üt terakki vardır.
- Telahuk-u Efkâr: İnsandaki bu tekâmül meyli, fikirlerin birbirine eklenmesiyle (telahuk-u efkâr) neşv ü nema bulur.
- Tekemmül-ü mebadi: Elektriği iletecek bakırın işlenmesi, yalıtımın keşfi, mıknatısın özelliklerinin bilinmesi gibi alt yapıların (mebadinin) tamamlanması gibi şartların bir araya gelmesidir.
- Zamanın Terbiyesi: Fünun-u ekvanın (fenlerin) tohumları, sulb-ü hilkatten (yaratılışın özünden) ancak zamanın terbiyesiyle olgunlaşmış bir zemine ekilir ve telkîh (aşılanma) edilir.
- Nazarîden Bedihîye: Bu yüzden mazide nazarî olan bir şey, müstakbelde bedihî olabilir. Bugünün çocuklarının oyuncak gibi oynadığı coğrafya ve kimya meseleleri, hikmetin babası sayılan İbn-i Sina‘ya bile “nazarî ve hafî” kalmıştır. Noksaniyet onda değil, “ibn-i zaman” (zamanının çocuğu) olduğu için zamanın noksaniyetindedir.
2. Mesailin İki Kısım Olması (Ulûm-u Maddiye ve Ulûm-u İlahiyye Ayrımı)
Bedîüzzaman Hazretleri bu zamanda bedihi olan hakikatlerin mazide nazari olmasını ulaşılma usulü bakımından ikiye ayırır: Bu zamanda bedihi olan mesaili hem maddi hem manevi ilimler olarak düşünebiliriz.
- Birinci Kısım (Ulûm-u Maddiye): Büyük bir taşı kaldırmak için yardımlaşmanın (teavün) şart olması gibi, telahuk-u efkâra muhtaç olan ilimlere ulûm-u maddiye denir. Kolomb’un Yeni Dünya’yı keşfi gibi; zaman geçtikçe bir kayık sahibi bile bu keşfi yapabilir hale gelir.
- İkinci Kısım (Ulûm-u İlahiyye): Tekemmülü def’î veya def’î gibidir. Bunların ağlebi maneviyat ve ulûm-u İlahiyedir. Telahuk-u efkâr bu ilimlerin mahiyetini tağyir veya tekmil edemez, ancak bürhanlara “vuzuh ve zuhur ve kuvvet” verir.
Manevî ilimlerin de nazarî ve hafî olup istikbalde bedihi olduğuna bir misalde İbn-i Sina’nın “İman ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez” diye hükmetttiği haşir mes’elesinin düşüne biliriz. Zira Haşir Risalesi şartlar tahakkuk ettiğinde ulûm-u İlahiye olarak def’î bir surette Bedîüzzaman Hazretlerine vehbî olarak yazdırılmıştır.
Halbuki bütün ülema-i İslâm, “Haşir, bir mes’ele-i nakliyedir, delili nakildir. Akıl ile ona gidilmez.” diye müttefikan hükmettikleri halde, âhirzamanın en şiddetli bir zamanında, haşrin inkarı yasa olarak görüşüldüğü bir devirde Cenab-ı Hak; İsm-i A’zamın tecellisine mazhar olan Üstadımıza, Haşir Risalesi ile herkesin anlayacağı seviyede haşr-i a’zamı bahar gibi kolay isbat ve kat’î iz’an ve tahkikî iman ettirmiştir. Ve Nur Talebesi Ağabeylerin himmetiyle Haşir Risalesinin tensih ve neşri ile de bürhanlara “vuzuh ve zuhur ve kuvvet” verilmiştir.
3. Maddiyat-Maneviyat Farkı ve İhtisas Alanları
Maddi mes’elelerde boğulanların manevi hakikatlerdeki hükümleri geçersizdir.
-
Gabileşme Sırrı: “Kim bir şeyde çok tevaggul etse; galiben başkasında gabileşmesine sebebiyet verir.” Maddiyatta derinleşen, maneviyatta sathîleşir.
-
Yanlış Müracaat: Bir hastanın tabip yerine mühendise gitmesi nasıl bir hata ise; maneviyatta da maddiyyunun (materyalistlerin) fikirlerine müracaat etmek, “kalbin sektesini ve aklın sekeratını” ilan etmektir.
-
Aklın Gözde Olması: “Her şeyi maddiyatta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatı göremez.” Manevi sırlar, ancak dünyadan ve nefsani hazlardan tecerrüd etmekle, bir mevhibe-i İlahiye olarak kalbe gelir.
Elhasıl: Bu mukaddeme; İslâm dünyasının maddi fenlerdeki geri kalmışlığını zamanın noksaniyetine verirken, manevi hakikatlerin (haşir gibi) ise ancak halis bir niyet ve İlahi bir mevhibe ile “def’î” bir surette keşfedilebileceğini isbat eder.
ÜÇÜNCÜ MUKADDEME
İsrailiyatın bir taifesi ve hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı, daire-i İslâmiyet’e duhûl etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler.
İsrailiyat ve Yunan felsefesinin din süsüyle girip zihinleri ihtilale sevk etmesi bir hastalıktır. Zira tefsir-i Kur’an’a sarf-ı himmet edildiği vakit, bazı ehl-i zahir, Kur’anın nakliyatını bazı İsrailiyata tatbik ve bir kısım akliyatını dahi hikmet-i mezbureye tevfik etmekle zarar verdiler. Hastalık teşhis edildi. Bunun tedavisi ise bunların tesirini teşhis edip İslâmiyet’i hurafelerden arındırmakla beraber İncil ve Tevratın muharref olmayan bir kısım âyetlerini, Kitab ve Sünnet’in bazı sarih olmayan îmalı hakikatlerine merci etmenin anlamayı kolaylaştırmaya me’haz olabileceğini düşünerek mâsadak olarak kullanmaktır.
1. Kavm-i Arab’ın en mümtaz hasletleri ve İhtilâl sebebleri (Teşhis)
O necib kavm-i Arabın en mümtaz hasletleri, ümmi olmalarından akılları safi olması ve fıtratlarına münasib olan geniş ve ulvi bir muhitte yaşamalarıdır. Kelâm-ı Mudarî’nin melekesine sahib olan kavm-i Arab İslâmiyetle müşerref olduktan sonra Kur’an’ın talim ve terbiyesiyle her gördükleri eşya ve hadiseden marifetlerine deliller çıkardılar. Ancak zamanla İsrailiyat (Muharref olan Tevrat ve İncil) ve Hikmet-i Yunaniye (felsefî akıl) İslam dairesine girdi. Bu yabancı unsurlar din süsüyle göründükleri için efkârı ihtilâle verdiler; yani zihinleri karıştırdılar.
2. Kavm-i Arab’ın İslâmiyetle birlikte coğrafya olarak büyümesin neticeleri:
- Kur’anla nurlanmış Arabların hayal hazineleri İsrailiyattan gelen hurafatla birleşmesinden fikirleri safiyetini kaybetti.
- İlk başta ehemmiyet verilmediğinden tenkidsiz dinlenen İsrailiyat sonradan hak olarak kabul edilip çok şübhelere sebebiyet verdi.
3. İsrailiyatın İslâmiyetteki yeri
Ahkâmı mensuh olduğu gibi, kısası dahi muharrefe olan İncil ve Tevratın muharref olmayan bir kısım âyetleri, Kitab ve Sünnet’in bazı sarih olmayan îmalı hakikatlerine merci ve anlamayı kolaylaştırmaya me’haz olabilecek bir mâsadaktır. Hakikat böyle iken İsrailiyat, Kur’an ve Hadîsin asıl manası yerine konularak efkâr ihtilâle uğradı. Böylece sırf “mümkün” olan bazı imkânat, kesinleşmiş vukuat gibi sunularak dinin safiyetine halel getirildi. Yani masadak olması “mümkün” iken hurafat vukuat gibi kabul edilerek dinin safiyeti lekelendi.
4. Hikmet-i Yunaniyenin İslâmiyete girme sebebi
Yunan felsefesini Müslüman etmek için Arapça’ya tercüme edilen felsefî eserler hayalâlud masallar (esatîr ) ve batıl fikirler (ebatîl) iken tahkik edilmeyip takliden efkâr-ı Arab içine girdi. Ve İslâmiyetin anlaşılması için bir esas kabul edildi. Bu durum, Müslüman zihnini bizzat Kur’an’dan hakikat çıkarma yeteneği olan kariha-i fıtriyeden uzaklaştırıp, felsefeye telemmüz (öğrencilik) etmeye ve tahkikten taklide sürükledi.
5. İsrailiyata ve Hikmet-i Yunaniyenin menfi yönüne karşı alınan önlemler
- Muhakkikîn-i ülema kelâm-ı Mudarî melekesini muhafaza etmek için, ulûm-u Arabiyenin kavaidini tedvin ettiler.
- Nekkad-ı muhakkikîn-i İslâm, daire-i İslâmiyete giren hikmet ve İsrailiyatı temyiz ve tasfiyelerine teşebbüs ettiler. Fakat hayfa!. tamamıyla muvaffak olamadılar.
- Bazı ehl-i zahir, Kur’an ve Hadîsi makul ve menkule müştemil gördüğünden kitab ve sünnetin bazı nakliyat-ı sadıkalarıyla bazı muharref İsrailiyatın ortasında bir mutabakat ve münasebet istinbat ettiler.
6. Sikke-i Belâgat ve Hâkim-i Belâgat (Tedavi ve Hüküm)
Kur’an’ın manası kendi sadefindedir ve müfessiri yine kendi eczasıdır (parçalarıdır). Kur’an, dışarıdan gelecek bir tezkiyeye (onaya) veya hikmetin ebâtîline veya hikâyâtın esâtîrine muhtaç olmayacak kadar ganidir.
-
Mana: Kulaktan (sımah) girip vicdanda yerleşen, fikirleri feyizyab eden bir dürr (incidir).
-
Sahte Mana: Başka şeylerle kesret-i tevaggul (aşırı meşguliyet) sonucu zihne giren ve âyetin nizamına taarruz eden uydurma yorumlardır.
-
Hüküm: Bu sahte manaların sikkesi taklittir. Hâkim-i Belâgat, bu uydurma fikirleri sahibinin hayalinde hapseder; nekkad-ı hakikat (hakikat sarrafı) ise bu değersiz mederi (toprağı) asla kabul etmez.
Elhasıl: Süreyya (yüksek hakikat), serada (yerde) yani beşerî felsefelerde ve muharref hikâyelerde değil; semada yani Kur’an’ın kendi i’caz ve belâgatinde aranmalıdır.
7. Tenvir için bir darb-ı mesel: Hakikat Hırsızlığı
Hakiki Kovan: Âyet, Bal Arısı ve Bal:
- Melaike Misal Hakikatler (Lafızlar): Âyetin lafızları zihne nüfuz ederek vicdanı dahi teşerrüb etmekle, ezahir-i efkârı feyizyab eden melek misal ruhani hakikatlardır.
- Bal Arıları: Âyetin manasına kuvvet veren, onu anlamayı kolaylaştıran yardımcı olan tahrif olmayan İsrailiyat ise bal arıları hükmündedir.
- Bal (İstikametli Yaşayış): Kur’an’ın lafzı ile yardımcı unsurların (doğru nakillerin) birleşmesinden ortaya çıkan zihinde marifet, hayatta istikamet ise baldır.
İstilacı Unsurlar: Yabancı Arılar ve Sahte Tanin
- Yabancı Arılar: Kur’ân’da ve hadiste var olanı göstermek yerine, kesret-i tevaggul (aşırı meşguliyet) sonucu zihne giren kendi fikirlerini veya hikmetin ebâtîlini veya hikâyâtın esâtîrini Kur’ândan ve hadistenmiş gibi göstererek âyetin nizamına taarruz etmek ise yabancı arılardır.
- Zehir: Kur’an’da olmayan bir şeyi “Kur’an böyle diyor” diye sunmak, İslâmiyeti tahrib hükmüne geçerek yaşantıda ifrat ve tefriti netice verdiğinden neticesi itibariyle zehir hükmündedir.
8. İfrat ve Tefrit Arasında Hakikat
- İfrat (Aşırılık): Müfessirlerin, dini süslemek veya anlaşılmasını kolaylaştırmak niyetiyle İsrailiyat’ı ve Yunan felsefesini tenkidsiz bir şekilde tefsirlere sokmasıdır. Bu, “bilerek” yapıldığı için daha kabahatlidir ve kapıyı ardına kadar hurafelere açmıştır.
- Tefrit (Yetersizlik/İnkar): İfratın sonucunda ortaya çıkan çürük bilgileri gören insafsız ehl-i tenkidin, bu çürükler hatırına Kur’an’ın yüce hakikatlerini de (haşa) değersiz görüp reddetmesidir.
Elhasıl: İfrat, dine olmayanı yamamış; tefrit ise o yama yüzünden dinin asıl güzelliğini inkar etmiştir.
9. Define ve Çürük Para: İnsaf Düsturu
- Hastalık: Bir definenin içinde dışarıdan karışmış tek bir silik para (uydurma rivayet) bulundu diye, bütün defineyi sahte zannetmek.
- Teşhis: Âyet ve hadislerin ifade ettiği “mana” ile o manaya misal teşkil edebilecek “mâsadak” (İsrailiyat’ın tahrif edilmemiş kısımları) birbirine karıştırılmamalıdır.
- Tedavi: Bostanda dışarıdan düşmüş çürük bir elma (İsrailiyat) görüldüğünde; o bostanın (Kur’an ve Sünnet’in) kendi ürünü olan diğer tatlı elmaları (hakaik-i âliye) lekedar edilmemelidir.
Netice-i Kelâm: Üçüncü Mukaddeme’nin bu son dersi bizlere şunu söyler: Kur’an’ın kelimeleri sıradan lafızlar değil, hakikatleri vahyeden melaike gibidir. Kendi cebimizdeki felsefi masalları (yabancı arıları) Kur’an’ın kovanına sokup onlardan bal (mana) beklemek beyhudedir. Gerçek mana, âyetin kendi nizamından süzülen, vicdanı besleyen “bal” hükmündeki hakikattir. Dışarıdan giren silik paralar yüzünden, İslam’ın elmas hazinesinden vazgeçmek ise en büyük insafsızlıktır.
Hâtime
Bediüzzaman Hazretleri, bu Hâtimede İlm-i Kelâm sahasında yapmak istediği teceddüd fikrini ortaya koymuş. Ve bu fikir yirmiüç senede te’lifi tamamlanan ve yüz otuz kitabdan müteşekkil “Risale-i Nur” eserleriyle inayet-i İlahiye ile tahakkuk etmiştir.
-
Müfessir-i A’zam Olarak Zaman ve Ahval
Üstad Hazretleri bu hâtimede Kur’an’ın manalarının zamanla mukayyet olmadığını aksine zaman geçtikçe gençleştiğini izah ediyor.
- Müfessir-i Zaman: Kur’an’ın bazı sırları vardır ki, onların vakt-i zuhuru ancak zamanın ilanıyla olur. “Zaman bir müfessirdir,” zira her asır Kur’an’ın bir başka cilvesine mazhardır.
- Keşşaf Olarak Vukuat: Kainatta vukua gelen hadisat ve fennî terakkiyat, âyetlerin kapalı kalan hakikatlerini açan birer keşşaf (kâşif) ve anahtardır. Tefsir, bu keşiflerle mütemadiyen tekemmül eder.
-
Şahs-ı Vahidden Şahs-ı Manevîye (Meclis-i İlmî)
Tefsir yükü, bir ferdin kısıtlı istidadına sığmayacak kadar şümullüdür. Bu yüzden şahsi dâhîlik yerine, telahuk-u efkâr (fikirlerin birleşmesi) lazımdır.
- Meclis-i Meb’usan-ı İlmiye: Her biri bir fende mütehassıs (uzman) ve muhakkik (araştırmacı) âlimlerden müteşekkil bir şûra kurulmalıdır.
- Münhasır Kariha Tehlikesi: Tek bir ferdin fehmi, kendi meşrebi ve taassubuyla kayıtlı kalabilir. Halbuki bir hey’et-i âliye, birbirinin noksanını ikmal eder ve tam bir bîtaraflık (tarafsızlık) ile hakaiki doğrudan doğruya gösterir. Bu heyetten doğan şahs-ı manevî, asrın ihtiyacını karşılayacak dâhî bir ruh hükmündedir.
-
Meşveret-i Şer’iye ve İcma-i Ümmet
İlmi mes’elelerde de ferdiyetçilik değil, cumhur-u nâsın (halkın çoğunluğunun) itimadını kazanacak bir meşveret hükmetmelidir.
- Hükümferma Meşveret: Tefsir, bir nevi ilmi meşrutiyet ve şeffaflık içinde telif edilmelidir.
- Kefalet-i Zımniye: Yüksek bir hey’etin tedkikatından geçen bir eser, ümmet adına bir nevi kefalet oluşturur. Bu da o tefsire icma-i ümmet kuvvetinde bir hüccet ve sarsılmaz bir emniyet kazandırır.
-
Tasfiye ve Tezyin: Mühezzebe ve Müzehhebe
Geçmişin ilmî mirası, bugünün ihtiyaç süzgecinden geçirilmelidir.
- Mühezzebe (Ayıklanmış): Sair tefsirlerde münkasım (dağınık) halde bulunan güzellikler ve hakikatler, hurafelerden ve zamanın eskittiği malumattan arındırılmalı, yani tasfiye edilmelidir.
- Müzehhebe (Yaldızlanmış/Süslenmiş): Ayıklanan bu kemalât, asrın anlayışına uygun tarzda yeniden terkip edilerek altın gibi parlatılmalı ve en parlak surette efkâr-ı ammeye arz edilmelidir.
Netice-i Kelâm
Bu Hâtime; tefsiri şahsi bir tasarruf olmaktan çıkarıp, “müfessir-i azam olan zamanın taht-ı riyasetinde” bilimsel bir hey’et-i âliyeye teslim etme tasavvurudur. Bu tasavvur, otuz sene sonra Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi ile vücud bularak, ferdî fehimlerin dar kayıtlarını kırmış ve Kur’an’ın ezelî hitabını asrın idrakine sunmuştur.
DÖRDÜNCÜ MUKADDEME
Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mal eder.
Şöhretin, insana ait olmayanı da ona mal ederek yanıltması bir hastalıktır. Bu hastalığın hem şöhretlilere hem de şöhretperestlere bakan zararları vardır. Şöhretli kişi veya eşya haksız temellük ve tasannu ile halka istibdadda bulunur. Şöhretperestlerin mübalağası ile tekamül edebilecek hakikatlar nihâi son addedilerek taklide ve terakkinin sukutuna sebebiyet verir. Hastalık teşhis edildi. Bunun tedavisi ise şöhretin aldatıcılığına karşı dikkat ve hakikate bağlılıktır. Şöhretli zât hakikata perde olmamalı şöhretini hakikatın anlaşılmasına vesile etmeli. Tâ ki bâki hakikatlar fanî şahıslarla fena bulmasın. Hem de şöhretperestler tahakküme uğramaktan, taklidden ve sukuttan kurtulsun.
1. Şöhret: Bir “İstibdad-ı Hayalî” ve Gulyabanî Timsali
Şöhret, adalet-i hakikiyeyi bozan bir “gasb u garet” (yağma) aracıdır.
- Haksız Temellük: İnsanın mahiyeti acz ve fakr ile yoğrulmuştur. Vücudî (varlığa dair) ne varsa Cenab-ı Hakk’ın ihsanıdır. Şöhret ise, bu İlâhî elmasları alıp, fânî ve âciz bir şahsın cebine zorla koymaktır.
- Ucubeleşme: İnsanlar, hayallerindeki nizamı korumak için şöhretli bir zâta (Rüstem-i Zâl veya Molla Nasreddin misali) kendisinde olmayan harikaları yüklerler. Neticede o şahıs, hakikatten kopmuş, hurafeler arkasına takılmış bir “Gulyabanî” gibi zihinlerde tecessüm eder. Bu ise, fıtrî olan zarafeti bozup, tasannu (yapmacıklık) ve yalanın kapısını açar.
2. Hakikat-ı Çıplak ve Üç Büyük Cinayet
Hakikati olduğu gibi görmek isteyen zât, şöhretin perdelediği şu üç büyük ilmi faciayı bilmelidir:
- Hurafâtın İstilası: Bir zâtı makamından fazla medhetmek, mübalağayı doğurur. Mübalağa ise “zemm-i zımnî”dir (gizli yergidir). Çünkü hakikati kendi sadeliğinden çıkarıp hayalî süslere muhtaç gösterir. Bu yerden giren yalan, hakikati boğar ve hurafâtı netice verir.
- Tahkik Kapısının Seddolması: Şahıs merkezli bakış, “taklid” kelepçesini vurur. “O demişse doğrudur” diyerek akıl süzgecini (mizan-ı mantık) iptal edenler, muhakkiklerin yetişmesine engel olurlar. Şahsın büyüklüğü, hakikat güneşinin önünde bir küsuf (tutulma) perdesi olur.
- Meyl-üt Terakkinin Sukutu: Seleflerin (mütekaddimînin) bıraktığı muazzam mirası “dokunulmaz bir tabu” haline getirmek, ilmi bir “şûristan“a (çorak toprak) çevirir. Yeni bir bina inşa etme cesareti kırılır; o mukaddes mevrusat (miras) üzerinde tasarruf ve ziyade yapılamaz hale gelir.
3. “Konuşan Yalnız Hakikattır”: İhlas-ı Tam ve Tevhid-i Nazar
Üstad Hazretleri’nin bu mukaddemeyi va’z etmesi, hem dahilden hem hariçten gelecek hücumları akîm bırakmak içindir.
- Dahilden: Sadık-ı ahmakların mübalağasıyla hakikatin içine yabancı maddeler (mevzuatlar) girmesini engeller.
- Hariçten: Zındıka komitelerinin, “Üstadın şahsını çürütürsek davayı da çürütürüz” plânını, “Ben bir kuru çubuk hükmündeyim, lezzet salkımları Kur’an’ındır” diyerek boşa çıkarır. Şahsı aradan çıkarıp nazarları doğrudan Hakikat-ı Kur’aniye’ye yöneltir.
Netice-i Kelâm: Dördüncü Mukaddeme’nin dersi şudur: “Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mal eder.” İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Hakikat zengindir, müstağnidir; hiçbir fânînin şöhretli omuzuna muhtaç değildir. Bizim vazifemiz, o elmas hakikatleri şahısların cam parçalarıyla karıştırmadan, mantık mizanı ve ihlas-ı tam ile asrın fehmine takdim etmektir.
Hâtime
Üstad Hazretleri, İslam’ın o saf mağz ve lübbüne, insanları tergib ve terhib maksadıyla dahi olsa manası yanlış mevzuları, tervic ve teşvik ile şöhretli zâtlara isnad edenlerin hakikatın yüksekliğini görmekten cahil olduklarını nazara veriyor.
1. İlahî Sınır: “İhsan-ı İlahîye Kanaat Farzdır”
İnsanın en büyük yanılgısı, bir şeyi sevdirmek veya yüceltmek için o şeye Allah’ın vermediği vasıfları yüklemektir.
- Mübalağa Gizli Bir Tahkirdir: Bir zâtı veya hakikati olduğundan büyük göstermek (ihsan-ı İlahîden fazla ihsan), aslında o şeyin fıtrî güzelliğini yetersiz görmek demektir. Bu durum, Kastamonu Lâhikası’ndaki Ziyaeddin mes’elesinde izah edildiği gibi, hayalî bir Ziyaeddin’i sevmenin neticesinde eğer perde-i gayb açılsa ve hakikatı görünse, Ziyaeddin’e olan muhabbet ya zâil olur veyahut dörtte birisine iner
- Fıtrî Nizam: Kâinatın bir nizamı vardır (şeriat-ı fıtriye). Bu nizama dâhil olan her bir hakikat, kendi dairesinde kalmalıdır. Bir dâne-i hakikat (bir küçük gerçek), kurgulanmış bir harman hayalden daha ağır gelir; çünkü arkasında Sâni’-i Zülcelal’in mührü vardır.
2. Hakikatin İzzeti: “Hak Müstağnidir”
İslamiyet’in elmas hakikatlerini “neşretmek” için yalanın ve uydurmanın dumanlı nefesine ihtiyaç yoktur.
- Kifayet Sırrı: Kur’an’ın kendi nuru (ziyası), kalbleri tenvir etmeye kâfidir. Güneşi göstermek için mum yakmak ne kadar abes ise, Kur’an’ın azametini uydurma kıssalarla “takviye etmeye” çalışmak da o derece büyük bir cehalettir.
- Haciz Tehlikesi: Saf bir mala yabancı ve ucuz bir madde karıştırmak, o malın değerini düşürdüğü gibi “haczine” (itibarının kaybına) sebep olur. Sahih olmayan bir rivayeti İbn-i Abbas (r.a.) gibi bir sıdk abidesine isnad etmek, ehl-i tahkikin nazarında sahih olanların da şüpheyle karşılanmasına yol açan bir cinayettir.
3. İlmî Mizan: “Sahih Hadis ve Akıl Süzgeci”
Bediüzzaman Hazretleri, hurafelerin karanlığından kurtulmak için iki sarsılmaz rehber sunar:
- Ehadîs-i Sahiha: Vahyin süzgecinden geçmiş, Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) sahih beyanları, her türlü ihtiyacı karşılayacak bir hazinedir.
- Mantığın Mizanı: Tarihî bilgiler ve rivayetler, hilkat kanunlarına (adetullaha) ve akıl süzgecine vurulmalıdır. Meyvesi (semeresi) hakikat ve selamet olmayan hiçbir ağacın aslına itibar edilmez.
Netice-i Kelâm: Bu Hâtime bize şunu ihtar eder: Hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. İslamiyet’in saf “mağz ve lübbü” (özü), uydurma “tergib ve terhib” (teşvik ve korkutma) taktiklerinden müstağnidir. Gerçek dava adamı, hakikati olduğu gibi vasfeden, Allah’ın taksimine (ihsanına) kanaat eden ve “sıdk”dan başka hiçbir silaha ihtiyaç duymayan muhakkik bir mümindir.
BEŞİNCİ MUKADDEME
Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse hakikate inkılab eder, hurafata kapı açar.
Mecazın, cehlin eline düşerek hurafeye dönüşmesi bir hastalıktır. Hastalık teşhis edildi. Bunun tedavisi ise mecazı ilmin elinde tutmak, doğru yorumla hakikate ulaşmaktır. Mecazı hakikat sanmak cehaleti, hakikatı (mana-i asli) perdelediği gibi; hakikatı mecaz sanmak muhakemesizliği de hayali kurgular ve yanlış yorumları netice verdiğinden hurafata kapı açar. Bu iki tehlikeden kurtulmanın yolu, Kur’an’ın dili olan “Mudarî lehçesini” ve belagat kurallarını iyi bilmektir.
1. Mecaz: Hakikatin Uğurlu Eli
Bediüzzaman Hazretleri, âyet ve hadislerdeki mecaz ve teşbihlerin, ehil olmayan ellerde nasıl birer hurafe kaynağına dönüştüğünü muazzam bir tezat sanatı kullanarak ilim ve cehaleti sağ ve sol ellerle teşbih ederek ihtar eder.
- İlmin Yemin-i Nuranîsi (İlmin Nurlu Sağ Eli): “Yemin” (sağ el), bereketi, kuvveti ve hakikati temsil eder. İlim ehli, bir mecazı gördüğünde onun arkasındaki hakikati bilir. Mecazı bir “dürbün” veya “şeffaf bir perde” olarak kullanır. Nuraniyet, o perdenin arkasındaki asıl maksadı (Esma-i İlahiyeyi) görmeyi sağlar.
- Cehlin Yesar-ı Muzlimanesi (Cehaletin Karanlık Sol Eli): “Yesar” (sol el), bereketsizliği ve meşumiyeti temsil eder. Cahil nazar, mecazın “şeffaf” olduğunu fark edemez. Onun nazarı kesiftir (yoğundur/maddidir). Perdeye çarpar ve orada kalır. “Muzlimane” (karanlık) olması, hakikat güneşini o mecaz perdesiyle örtmesinden ileri gelir.
- Şarab (Hayat Veren Su/İlim): Buradaki “şarab” (içecek), ruhu doyuran, akla istikamet veren “hakikat“tır. Mecaz, ilim elinde olduğunda, o yüksek hakikati akla yaklaştıran lezzetli ve besleyici bir su gibidir. İnsanı susuzluktan (anlayışsızlıktan) kurtarır.
- Serab (Aldatıcı Hayal/Hurafe): Cehalet o mecazı gasbedip “hakikat budur” dediği an, o nurlu su birden “seraba” dönüşür. Uzaktan su gibi görünür ama yanına gidildiğinde (tahkik edildiğinde) hiçbir hakikatı yoktur. İnsanı hayallerle uyutur, hakikatten uzaklaştırır.
2. Zamanın Tesiri: Hasnâ’dan Acuze’ye
“Hasnâ“, kelime manasıyla çok güzel, taze ve cazibedar kadın demektir. Bir hakikat, vaz’edildiği dönemde taze ve güzel bir “hasnâ” (nâzenin genç kız) hükmündedir.
- İlmin Elinde Mecaz: Bir teşbih veya mecaz ilk vaz’edildiğinde (ortaya konulduğunda), arkasındaki derin hakikatı akla yaklaştıran, nûranî ve şeffaf bir libas gibidir.
- Tazelik: O an muhatabın zihninde bir şimşek çaktırır; soyut bir manayı somutlaştırarak kalbe kabul ettirir. Bu haliyle mecaz, ilmin elinde nâzik ve güzel bir “Hasnâ” hükmündedir.
- İhtiyarlama: Zaman geçtikçe ve lisan değiştikçe, o mecazın temsil ettiği mana perdelenir. Eski insanların zevkine uygun olan hayaller, halefin (sonrakilerin) heveslerine uymadığında o güzel teşbih, cahil nazarında “acuze-i şemtâ” (çirkin bir kocakarı) gibi görünmeye başlar.
- Hurafe Kapısı: Mecaz, doğuş sebebinden ve ilmi derinliğinden uzaklaştıkça, insanlar onun “bir benzetme” olduğunu unutmaya başlar. Bu noktada mecaz, hakikat sanılarak asıl manayı örten (münkesif eden) bir hurafe örtüsüne dönüşür.
- Zamanın Tesiri ve Müfessir-i Zaman: Mecazların zaman geçtikçe asıl manasından uzaklaşması “kanun-u fıtrîdir”. Geçmiştekilerin zevkine uygun gelen kelime ve hayaller, sonradan gelenlerin heveslerine uymadığında, bu durum mecazların değiştirilmesine veya yanlış anlaşılmasına yol açar. Bu yüzden her şeye sadece zahire göre hükmetmemek gerekir..
3. Muhakkikin Üç Büyük Sıfatı: Gavvas, Mücerred, Mizan
Muhakkik, “kıyıda” kalırsa, sadece dalgaların (lafızların) gürültüsünü duyar. Ancak bir “Gavvas” gibi derine dalar ise, lafız sedefinin içindeki “hakikat incisini” bulur.
- Gavvas (Dalgıç) Olmak: Kelime ve lafızların sığ kıyılarında boğulmayıp, mananın derinliklerine dalabilmek.
- Zamanın Tesiratından Tecerrüd Etmek: Yaşadığı asrın dar kalıplarından ve peşin hükümlerinden sıyrılıp, maziye o günün şartlarıyla bakabilmek.
- Mantığın Terazisiyle Tartmak: Her teşbihin içindeki o “dâne-i hakikatı” bulup çıkarmak. Muhabbeti kalbde, aklı dimağda aramak; yani her şeyi yerli yerine koymak.
4. Tinnîn (Ejderha) Temsili: Mecazdan Hakikate Köprü
Üstad’ın çocukluk hatırasındaki “Ay’ı yılan yutmuş” ifadesi, bu mukaddemenin en somut meyvesidir:
- Mecaz (Yılan): Astronomların (ehl-i hey’et), Ay ve Güneş yörüngelerinin kesişim noktalarına (re’s ve zeneb) verdikleri nâzik bir isimdir.
- Hurafeleşme: Eğer bu nâzik teşbih, “nim-şeffaf” bir yörünge hattı olarak değil de, gökyüzünde gerçek bir hayvan olarak algılanırsa; hakikat inhisaf eder (kararır).
- Hakikat: Asıl olan, “haylulet-i arz” (Dünya’nın gölgesinin araya girmesi) arkasında gerçekleşen kâinattaki hassas bir nizam ve hikmeti gösteren Rabbânî faaliyettir.
Netice-i Kelâm: Beşinci Mukaddeme, mecazın hakikate giden bir köprü olduğunu; ancak bu köprüde durulmayıp asıl maksad olan hakikate geçilmesi gerektiğini ihtar eder.
Hâtime
1. Hakikatin Sarsılmaz Ölçüsü: Hüsn-ü Mücerred
Bir kelâmın mana-yı hakikîsi, Sâni’-i Hakîm’in kâinata koyduğu nizama muvafık olmalıdır. Bu muvafakatı teşhis eden en hassas terazi; şeriatın adalet, tevhid ve nizam-ı âlem gibi yüce maksadlarının dengesinden süzülen Hüsn-ü Mücerred’dir.
- Nizamdan Süzülen Güzellik: Bu estetik, maddenin dış yüzündeki geçici süs değil; zerrelerden yıldızlara kadar hükmü geçen o muazzam intizamın ruhundan süzülen ruhanî bir cemaldir.
- Müvazene Terazisi: Eğer bir mana, şeriatın genel ruhuna ve kâinattaki fıtrî kanunlara aykırı düşüyorsa, o kelâmda doğrudan hakikat değil; belâgatın nâzik kuralları çerçevesinde bir mecaz aranmalıdır.
2. İki Büyük Tehlike: Zahirîlik ve Bâtınîlik
Mecaz ve hakikat arasındaki denge bozulduğunda, fikir dünyasında iki büyük uçurum (varta) ortaya çıkar:
- Tefrit (Zahiriyyun): Her şeyi kaba bir dış görünüşe (zahire) hapsetmek. Bu yol, mananın ruhunu kurutan katı ve “müteassif” bir anlayış doğurur.
- İfrat (Bâtıniyyun): Her şeye mecaz nazarıyla bakarak dini bütünüyle bir semboller yığınına çevirmek. Üstad, bu yolu daha muzır görür; zira dinin sarsılmaz temellerini sarsarak batıl mezheplere kapı açar.
3. Kurtarıcı Reçete: Hadd-i Evsat (Orta Yol)
İfrat ve tefrit kelepçelerini kıracak yegâne güç; Belâgat, Mantık ve Hikmet ile yoğrulmuş olan “Felsefe-i Şeriat“tır.
- Hayr-ı Kesîr Sırrı: Hikmet (fen ve ilim), içinde cüz’î hatalar barındırsa da özünde “hayr-ı kesîr”dir.
- Kaide-i Altın: “Şerr-i cüz’î için hayr-ı kesîri terk etmek, şerr-i kesîri (büyük bir şerri) işlemek demektir.” Yani, fenlerdeki küçük yanlışlar sebebiyle büyük hakikat pınarlarını kapatmak, cehaletin karanlığına razı olmaktır.
4. Zamanın Hükmü: Eski ve Yeni Hikmet
Zaman dahi bir müfessirdir ve her zamanın bir hükmü vardır.
- Eski Hikmet (Yunan): Taklit ve cehaletin hâkim olduğu dönemde hurafesi çok olduğu için selef tarafından sakıncalı görülmüştür.
- Yeni Hikmet (Modern Bilim): Şimdiki hikmetin maddî ciheti hayırlı, marifeti (bilgisi) ise hürdür. Fenlerin ışığında Kur’an’ın mucizevî nizamını mütalaa etmek, imanı taklitten tahkike çıkarmanın yoludur.
Netice-i Kelâm: Hâtime bize ihtar eder ki: Zahirden hakikate geçmek; kâinat kitabındaki ilâhî sanatı, şeriatın nurlu mizânıyla ve Hüsn-ü Mücerred terazisiyle tartmakla mümkündür. Mecaz, hakikatin hizmetkârı olarak kalmalı; asla asıl maksat olan hakikatin yerine geçirilmemelidir. Mantık ve belâgat rehber edilmezse, ifrat (Bâtıniyyun) ve tefrit (Zahiriyyun) vartalarına düşmek kaçınılmazdır.
ALTINCI MUKADDEME
Meselâ: Tefsirde mezkûr olan her bir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez. İlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır.
Tefsirdeki her emrin (tarihî, fennî veya coğrafî malumatın) bizzat şeriatın veya Kur’an’ın asıl manası zannedilmesi bir hastalıktır. Tefsirde geçen tebeî (ikinci derecedeki) bir fenni hatayı bizzat şeriatın emri zanneden zahirperest dostlar, “Bunu kabul etmeyen Müslüman değildir” diyerek ifrata düştüğü gibi; tefsirdeki o küçük beşerî noksanı bahane eden hodgam düşmanlar, “Şeriat veya tefsir yanlıştır” diyerek tefrite sapar ve asıl hakikati inkâr eder.
Bu hastalığın yegâne çaresi, ilimler arasında bir mizan-ı adalet kurmak ve her ilmi kendi rütbe-i nisbetinde tavzif etmek ve akide gibi asıl ilimleri %99 rütbesinde birer kumandan, tıp ve hendese gibi yardımcı fenleri ise %1 rütbesinde birer hizmetkâr ve mütemmim unsur olarak doğru konumlandırmaktır. Şöyle müsellemattandır ki, bir fende mahir olanın başka fende âmî ve tufeylî kalabileceğini bilerek saati saatçiye, tefsiri ise müfessire teslim etmek ve her bir ihtiyacı o işin mütehassısına havale eden taksim-i a’mâl kanunuyla amel etmek dimağları bu cehennem-i cehlden kurtaracak yegâne yoldur.
Netice-i kelâm; tefsir ve şeriat mukaddes birer cevher, onlar üzerine yazılan kitaplar ise elmaslar yanında kıymetsiz parçaların da bulunabileceği geniş bir dükkân olduğundan, hakikat sarrafı olan nekkad-ı hakikat, kitabın içindeki tebeî malumatta zekât ölçüsüne riayet edip nâkile itab etmeden asıl cevher olan şeriatın parlayan yıldızlarına nazar etmelidir.
1. Asıl ve Misal Münasebeti: “Meselâ”nın Sırrı
Altıncı Mukaddeme, tefsir ilminin hudutlarını ve ilimlerin birbirleriyle olan münasebet-i rütbesini tayin eden muazzam bir usul mizanıdır. Bu mukaddeme, doğrudan “Meselâ” kelimesiyle söze başlar ki; bu kelime basit bir misal değil, hariçte ve kâinatta cari olan kanunların birer “aks-i misalîsi” (yansıması) hükmündedir.
Kâinat, Ezelî ve mücerret hakikatlerin birer “aks-i misalîsi” ve aynasıdır. Akıl, o soyut hakikatleri doğrudan kavrayamadığı için, kâinat dükkânından getirilen somut misafirleri (meselâları) ağırlamaya muhtaçtır. Eğer bu misaller (maddi ilimler ve fenler) ortadan kaldırılırsa, insanın hakikatle olan “ukde-i hayatiyesi” yani hayat bağı kopar ve soyut hakikatler zihinde yer bulamaz.
2. İlimlerin Tesanüdü ve Tahakküm Yasağı
İlimlerin Birbirine Kuvvet Vermesi: Bir fende uzman olan kişi, başka bir fende halktan biri (âmi) sayılabilir. Meselâ, hendesede (mühendislik) mahir olan bir zât, tıp sahasında söz sahibi olamaz.
- İlimler birbirine efendi değil, ancak birbirinin elini tutan birer hizmetkârdır. “İlim ilme kuvvet verir, tahakküm etmemek şarttır.”
- Eğer manevî ilimler maddî ilimleri tahakküm altına alıp dışlarsa, hayat sükût eder.
- Eğer maddî ilimler maneviyatı dışlayıp asıl amaç haline gelirse, uhrevî hayat harab olur.
- Denge ise şudur: %99 asıl (imanî ilimler), %1 ise o asla hizmet eden ve parlayan bir ziynet hükmündeki fenni malumattır.
3. Umuma El Atmak: “Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir”.
- Bir insan aynı anda pek çok fende derinlemesine uzman (meleke sahibi) olamaz; çünkü her fen bir ömür ister. Ancak “Ferîd” makamındaki zâtlar birkaç fende mütehassıs olabilir.
- Bir fende meleke sahibi olmak, o fennin ruhuyla boyanmaktır.
- Hakaik-i tarihiye şahittir ki; bir şahıs her fende aynı anda mütehassıs olamaz. “Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir.” malumat-ı perişaneye sebebiyet verir. Her şeye yetişmeye çalışan, hiçbirinde derinleşemez ve zihninde “suret-i acibe” denilen ucube manalar teşekkül eder. Doğru yol; bir fenni esas tutup, diğer malumatları o ana havuzu besleyen “su yolları” (avzen) hükmünde çalıştırmaktır.
4. Tefsir Kitaplarındaki “Zekat” Ölçüsü
Bedîüzzaman Hazretleri, bir tefsir veya şeriat kitabında yer alan her bilginin bizzat “tefsir” olmadığını vurgular.
- Tufeylî Bilgiler: Tefsir kitaplarına giren coğrafya, tarih veya fen gibi meseleler o kitabın asli cüzü değil, manayı güçlendiren yardımcı unsurlardır.
- Zekat Oranı: Bir fende yazılan kitapta, o ilmin dışındaki bilgiler ancak “zekat” (kırkta bir) oranında bulunmalıdır. Eğer yardımcı bilgiler ana konuyu aşarsa, kitabın asıl maksadı dağılır.
- Zahirperestler (İfrat): Kitaptaki her yardımcı fenni bilgiyi bizzat şeriatın emri zannedip, aksini söyleyeni tekfir ederler.
- Mugalatacılar (Tefrit): Kitaptaki beşerî bir fenni hatayı bahane edip tefsiri ve şeriatı inkâr ederler.
5. “Nâkile İtab Yoktur” Kaidesi
Bir müfessir veya fakih, ancak kendi uzmanlık alanı olan şeriat ve tefsir hükümlerinde delil (hüccet) kabul edilir.
- Nakil Kusuru: Eğer bir müfessir, kitabında uzmanı olmadığı bir fenne dair (örneğin coğrafi bir konum) yanlış bir bilgi naklederse, bu onun tefsirdeki yetkinliğine zarar vermez. Çünkü o, bu noktada sadece bir nakledicidir ve “Nâkile itab yoktur” (Nakledene kusur bulunmaz). Bir fende sözü delil olanın, her fende sözünün delil olması gerekmez.
6. Taksim-ül A’mal (İş Bölümü)
Kemalât sarayına giden yol, iş bölümünden (taksimü’l-a’mâl) geçer. Saati bozulanın terziye gitmesi ne kadar “yuha” denilecek bir eblehlik ise; her fenni müfessirden, her dinî hakikati fenciden beklemek de o derece akıl dışıdır. Her hacet, o sanatın mütehassısına götürülmelidir.
- Şeriat-ı Fıtriye: Cenab-ı Hak, insanın mahiyetine ektiği istidatlarla fenlerin ve sanayinin gelişmesini istemiştir. Bu fıtri şeriata (taksim-ül a’mal kanununa) uymamak, “cehennem-i cehl” (cehalet cehennemi) ile cezalandırılmaya sebep olur.
- Medreselerin Durumu: Medreselerin gerilemesinin bir sebebi de, ilimlerin rütbelerinin karıştırılması ve uzmanlığın ihmal edilmesidir.
Hülâsa: İlimler birbirine omuz vermeli, rütbeler doğru tayin edilmeli ve her hakikat kendi uzmanının terazisinde tartılmalıdır. Ancak o zaman “hayse beyse”den (karmaşadan) kurtulup saadet-saray-ı kemalâta dâhil olunabilir. Altıncı Mukaddeme, dimağları karmaşadan kurtararak her şeyi kendi mütehassısına teslim etmeyi (saati saatçiye, tefsiri müfessire) ve her ilmi kendi rütbesinde tavzif etmeyi ders veren bir reçete-i hikmettir.
Hâtime
Hâtime kısmı, tefsir ilminin hudutlarını tayin eden, mariz dimağlardaki şüpheleri izale eden sarsılmaz bir usul süzgeci ve mizan-ı hakikattir.
- Tefsir Başka, Kitap Başkadır: Tefsir ve şeriat mukaddes birer cevher iken, onlar üzerine yazılan kitaplar içinde her çeşit malumatın bulunduğu bir dükkân gibidir. Bir gayrimüslimin sadece mescide girmesiyle Müslüman sayılmayacağı gibi; tefsir veya şeriat kitaplarına coğrafya veya tarih mes’elelerinin girmesi de o meseleleri tefsir veya şeriat yapmaz.
- İhtisas ve Nâkile İtab Yoktur: Bir müfessir veya fakih, ancak kendi uzmanlık alanı olan şeriat ve tefsir hükümlerinde sözü hüccettir. Tefsire giren fennî meselelerde ise o zât sadece bir nâkildir ve bu sahadaki hataları için ona itiraz edilemez. Bir fende mahir olanın her sahada sözünü doğru kabul etmek, ilahî bir kanun olan taksim-ül mehasin (güzelliklerin taksimi) düsturuna aykırıdır.
- Mantıkça müsellemdir ki, bir hüküm mevzu (konu) ile mahmul (yüklem) arasındaki ilişkiyi sadece belirli bir cihetle (vechün-mâ) kurar. Mesela; Kur’ân’ın dünyayı bir “döşek” kılması, insanın yaşamasına uygun yaratılması cihetindendir. Dünyanın yuvarlaklığı veya dönüş hızı gibi teknik ayrıntılar (teşrihat) tefsirin değil, fenlerin işidir; bu detaylardaki değişim ayetin asıl manevî hükmüne zarar vermez.
- Delalât-ı Selâse ve Beyzavî Tefsiri: Tefsir-i Beyzavî’de geçen “beyne’s-sadefeyn” âyeti mantıken âmm (genel) bir ifadedir. Bu genel ifade, ne mutabakat, ne tazammun, ne de iltizam yoluyla sadece Ermeniye veya Azerbaycan dağlarını kastediyor denilemez. Bu dağlar âyetin manasına sadece birer mâsadak olabilirler. Âyeti tek bir mekana hapsetmek, ezelî kelâmın genişliğini sınırlayan bir mantıksızlıktır.
- Asıl Hakikatler: Tefsirin ve şeriatın asıl hakikatleri yıldızlar gibi parlamaktadır; bunlar ezelî bir hakikatten çıkmış, ilahî bir gaye ile hikmetle tartılmış ve neticesi itibarıyla adaletle hak olarak hakka yönelmiş gerçeklerdir. Şüpheli görünen noktalar genellikle “cerbezeli zihinlerin” kendi kuruntularını bu hakikatlere karıştırmasından doğar.
YEDİNCİ MUKADDEME
Mübalağa ihtilalcidir.
Mübalağanın, hakikati bozarak ihtilal çıkarması bir hastalıktır. Hastalık teşhis edildi. Bunun tedavisi ise ölçülü söz, hakikate sadakattır. Üstad Hazretleri, mu’terizlere “İnsaf edin, muhakeme edin”, ulemaya ise “Mübalağa etmeyin, şeriatın sikkesine kanaat edin” diyerek her iki tarafı da tedavi eder. İslam’ın elmas kılıcı, üzerindeki bu beşerî tozlar (mübalağa, mücazefe, muvazenesizlik) temizlendiğinde kendi zâti güzelliğiyle (Hüsn-ü Mücerred) parlamaya devam edecektir.
1. Mübalağanın Kaynağı: Beşerî Seciyeler
Mübalağa, insanın fıtratındaki üç temel meyil nedeniyle hayali hakikate karıştırmasından doğar:
- Meyl-üt Tezeyyüd: Lezzet alınan şeyi artırma arzusu.
- Meyl-ül Mücazefe: Vasfedilen şeyi ölçüsüzce övme veya yerme.
- Meyl-ül Mübalağa: Hikaye edilen olayı abartarak anlatma.
Bu seciyeler terbiye edilmezse; iyilik yapılmak istenirken fenalık edilir; ıslah niyeti fesadı, medih ise zemmi (yermeyi) netice verir, kişinin bir şeyi överken aslında onun gerçek kıymetini düşürmesine, methederken zemmetmesine yol açar.
2. Mübalağanın Hakikate Zararları
İlahî Sanata Müdahale: Mübalağa, Cenab-ı Hakk’ın ilim, irade ve kudretiyle en uygun şekilde yarattığı varoluşu yetersiz görmek ve ona ekleme yapmaya çalışmaktır. Bu yönüyle mübalağa, “kudrete bir iftiradır” ve tevhide halel getirir.
Dengeyi (Muvazeneyi) Bozması: Mübalağa ile iyilik yapılmak istenirken fenalık edilir; ıslah niyeti fesadı, güzelleştirme çabası ise çirkinliği netice verir.
3. Dindeki Rütbe Hatası:
- Küçüğü Büyütmek Büyüğü Küçültür: Ayakta idrar yapmayı (bevl) zina derecesinde göstermek veya bir dirhem sadakayı hacca denk tutmak, aslında küçük olanı büyütmez, aksine büyük olan haccın kıymetini ve zinanın dehşetini düşürür.
- Mu’cizelerin Husufu (Büyüğün Küçültülmesi): Güneş gibi parlak bir mucize olan İnşikak-ı Kamer’e (Ay’ın bölünmesi), “Ay peygamberin cebine girdi” gibi asılsız mübalağalar eklemek, o muazzam bürhanı zor görülen Süha Yıldızı gibi gizli hale getirir ve inkârcılara bahane verir.
4. Tedavi Reçetesi: Kanaat ve Hikmet
Hastalığın yegâne şifası, her şeyin ilahi kudret tarafından belirlenen kıymetine kanaat etmek ve mücazefe ile sınırlara tecavüz etmemektir.
5. Fabrika ve “Latif Çark” Temsili
Din, gayet muntazam ve cesim bir fabrika veya makineye benzetilir:
- Dinin maksadları (makasıd) elmas, altın, gümüş ve demir gibi farklı rütbelere sahiptir; kimi hayale, kimi vicdana, kimi “sırrın sırrına” hitap eder.
- Bu sistemi tanımayan “acemi bir adam”, fabrikadaki küçük ama latif bir çarkı (bir şer’î hükmü) kendi sathî nazarına göre büyük çarklara uygun görmeyip değiştirmeye kalkarsa bütün fabrikayı hercümerç eder.
6. Vaizlerin Sıfatı ve Ulema-i Sû’:
Vaizlerin hem hakim (hikmetli) hem de muhakemeli olması gerekir.
Ulema-i sû’ (kötü âlimler), muvazenesizlik ve zahirperestlik ile hakikatin üzerini örten kişilerdir. Bu kişiler kendi hatalarını veya eksiklerini örtmek için yanlışlarını dine, hadislere, büyük zatlara veya kadere isnat ederek kendilerini temize çıkarmaya (teberri-i nefs) çalışırlar. Bir vaiz, zecr-i şer’î (şeriatın yasağı) ile yetinmeyip çirkin mübalağalara kaçarak “sadîk-ı ahmak” (ahmak dost) olup dine düşmanlarından daha fazla zarar verebilir.
Hâtime
Üstad Hazretleri Hâtimede İslamiyet’i yanlış temsil edenlerin hataları ile bu hatalara bakarak dini tenkit edenlerin düştüğü “insafsızlığı” izah etmektedir.
Hâtime’nin temel mesajlarını şu başlıklar altında özetleyebiliriz:
1. Tenkitçilere Çağrı ve Muhakeme Daveti
Üstad Hazretleri, İslam’ı dışarıdan ve yüzeysel bir bakışla (nazar-ı sathî) eleştirenlere seslenerek onları muhakemeli olmaya davet eder. Tenkitçilerin dayandığı “bahanelerin” kaynağı İslâm’ın aslı değil, onu yanlış ve dengesiz şekilde sunan “ulema-i sû”dur (kötü/dengesiz âlimler). Bu kişilerin muvazenesizlikleri ve sadece dış görünüşe takılıp kalmaları (zahirperestlik), hakikat güneşinin önünde birer perde (hicap) oluşturmaktadır.
2. Hakikatin Safiyeti: “Nurdan Zulmet Gelmez”
Hâtime, İslam hakikatlerinin semadaki parlak yıldızlar (necm-i münir) gibi sarsılmaz deliller olduğunu vurgular. Eğer birisi İslam’da karanlık görüyorsa, bu karanlık İslam’dan değil, kişinin kendi bakışındaki veya aynasındaki kirlilikten kaynaklanmaktadır.
3. Hubb-u Nefis, Tarafdar-ı Nefis ve Teberri-i Nefis
İnsanların nefis sevgisi, enaniyet ve acizlikten dolayı kendi hatalarını üstlenmek yerine bunları başka yerlere isnat etme meylini teşhis eder. Hatalı söz veya fiillerini; büyük zatlara, muteber kitaplara, hatta dine, hadislere ve kadere yıkarak kendilerini temize çıkarmaya (teberri-i nefs) çalışırlar. Oysa hakikat müstağnidir ve beşerin bu tür yanlış isnatlarından etkilenmez.
4. “Ey Mu’teriz Ağa!” İkazı
Üstad Hazretleri, haksız itiraz sahiplerini iki şeye benzeterek uyarır:
- Ağlamak isteyen çocuk: Her şeyi şikayet konusu yapar.
- İntikam isteyen kinedar düşman: İslam’a leke sürmek için bahane arar.
Bediüzzaman, bu kişilerin kendi nefislerinin “ağalığından” kurtulup, zihinlerindeki şebekeyi (doğru düşünme sistemini) mukaddemelerdeki esaslarla yeniden kurmalarını ihtar eder.
5. Müslüman ile İslâmiyet Arasındaki Ayrım
Bir Müslüman’ın yaptığı her hata veya sergilediği her kötü davranış İslâm’ın emri değildir. Kişisel kusurları veya yanlış anlamaları (sû-i tefehhüm) bahane ederek İslâm’a leke sürmek büyük bir insafsızlıktır.
6. Hayat ve Tevhid Dengesi
Mübalağa sadece dini meselelerde değil, hayatın her alanında (eş, çocuk, iş) nesnelere haddinden fazla değer vererek onları “mana-i ismiyle” sevmek şeklinde de tezahür eder. Bu durum, o küçük çarkların (dünyevi işlerin) gözde büyüyerek büyük çarklara (imani hakikatlere) hizmet etmesine engel olmasına ve hayattaki tevhid dengesinin bozulmasına neden olur.
Hülâsa; Yedinci Mukaddeme’nin Hâtimesi, her dinî temsilcinin hatasını İslâm’a mal etmemeyi ve İslâm’ın parlak hakikatlerini, beşerî temsilcilerin muvazenesizliklerinden tecrit ederek görmeyi ders veren bir insaf mizanıdır. Yedinci Mukaddeme, dimağları mübalağa tozundan temizleyerek her hakikati Allah’ın takdir ettiği rütbede görmeyi ve her şeyi kendi sikke-i itibarı ile okumayı ders veren muazzam bir zihin şebekesi ve usul mizanıdır.
SEKİZİNCİ MUKADDEME
Hem de şu gelen mukaddeme,
- Her kemâli mahveden ye’si öldürür.
- Ve her bir saadetin mayesi olan ümidi hayatlandırır.
- Ve mazî başkalara ve istikbal bize olacağına beşaret verir.
Ye’sin kemâli mahvetmesi bir hastalıktır. Hastalık teşhis edildi. Bunun tedavisi ise ümidi hayatlandırmak, mazîyi başkalarına, istikbali bize müjdelemektir.
1. Ye’si Öldürmek ve Ümidi Hayatlandırmak
Sekizinci Mukaddeme, her türlü kemali mahveden ye’si öldürmeyi ve her türlü saadetin mayası olan ümidi hayatlandırmayı temel hedef olarak belirler. Üstad Hazretleri, ye’si toplumların ve bireylerin çalışma azmini kıran, onları manen zehirleyen ve atalete sevk eden dehşetli bir “seratan” (kanser) hastalığı olarak nitelendirir. İnsan iradesinin (irade-i cüz’iye) geleceği kuşatmaktaki acziyetine karşılık, İlahi İrade’ye dayanan ezelî beyanlar zamanın sınırlarını aşarak müminin dünyasında sarsılmaz bir ümit ve beşaret inşa eder.
2. İnsandaki Müdebbir-i Galib Kuvvetler ve Fikrî Tekamül Esas Alınarak Yapılan Zaman Tasnifi
Mazi Derelerinden, Hal Sahralarından, İstikbal Dağlarına
- Asr-ı Saadet ve Selef Dönemi: İlk üç asır, hak, bürhan, akıl ve meşveretin hüküm sürdüğü “mümtaz ve serfiraz” bir kemal devridir.
- Mazi (Hicri 5 – 12. Asırlar): “Mekteb-i hissiyat” olarak adlandırılan bu dönemde fikirler henüz aydınlanmadığı için hissiyat, müyûlât (meyiller), kuvvet ve hevâ akla galip gelmiştir. Bu durum, her emirde bir derece istibdat, tahakküm ve “şahsiyat ve ihtilafat” meydanını netice vermiştir.
- Müstakbel (Hicri 12. Asır ve Sonrası): “Medrese-i efkâr” (fikirler okulu) dönemidir. Bu devirde aydınlanmış fikirler (münevver efkâr) karanlık hevesleri dizginleyecek ve kaba kuvvetin yerini hukuk-u umumiye (genel hukuk) ve adalet alacaktır.
3. Mazi ve Müstakbelde İnsanı ve Toplumu Yöneten Temel İtici Güçlerin Karşılaştırılması
|
Mazi’nin Hususiyeti (Mekteb-i Hissiyat)
|
Müstakbel’in Hususiyeti (Medrese-i Efkar)
|
|---|---|
|
Hissiyat ve Müyulât (Duygular)
|
Efkar ve Akıl (Fikirler)
|
|
Kuvvet ve İstibdat
|
Hak ve Adalet
|
|
Safsata ve Müddeâ-yı Müzeyyene
|
Bürhan ve Delil
|
|
Hevâ ve Garaz
|
Hüdâ ve Hamiyet
|
|
Taassup ve Taklit
|
Metanet ve İnsaf
|
4. İnsanda Müdebbir-i Galib Oan durumların Mazi ve Müstakbel Evladları Üzerindeki Fiili Yansıması
Mazi Evladları: Gayr-ı münevver olan aklın hakim olduğu teslim ve itaatin esas alındığı ebna-yı mazide ahlâklar safi ve hissiyatlar halis olduğu için irşad için iknaiyat-ı hitabiye kâfi idi. Zira hissiyatı okşayan ve müyulata tesir ettiren, müddeayı müzeyyene ve şaşaalandırmak veyahut hâile veya kuvve-i belâgatla hayale me’nus kılmak, bürhanın yerini tutar idi. Bu da ikna hitabı kuvvetli şahsiyetlerin hakimiyetlerini ortaya çıktı ve birbirine zıt olan kuvvetlerin ihtilafını netice verdi. Zira kuvvetli olan gayra tefevvük etmeye meyleder. Bu meyil garazı netice verir. Garaz hissinden husumet doğar.
Müstakbel Evladları: Bir derece münevver olan aklın hâkim olduğu meyl-i taharri-i hakikat ve aşk-ı hak ve menfaat-ı umumiyeyi menfaat-ı şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkârane esas alınan ebna-yı müstakbelde efkâr ve akıl ve hak ve hikmet; heves ve şehvetle muzlim hissiyata galebe edecek. Bu da hukuk-u umumiye ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetin hüküm ferma olmasını netice verecektir.
5. Mazi Ülkesinin Seyyiatları
- İstibdad ve tahakkümün mesalik ve mezahibde ikamesi taassub veya tadlil-i gayr veya safsata ile mümkündü.
- Meslek-i gayra husumete, kendi mesleğine iltizam ve muhabbetten daha ziyade ihtimam olunur idi.
- Keşf-i hakikata mani olan iltizam ve taassub ve tarafdarlığın müdahaleleri idi.
Bu seyyiatların neticesi:
- “Gayr-ı Münevver Efkâr”ın Hissiyata Hizmetkâr Edilmesi
- Kuvvetin Hakka Galebesi ve İstibdad
- Bürhanın Yerini Alan Süslü Hitabet (Safsata)
- Taassubun Metanete, Garazın Hamiyete Galebesi
- Şahsiyat ve İhtilafat Meydanı:
Hülasa; mazi devrinde akıl yerine basarın (zahiri görüşün), hak yerine kuvvetin ve hikmet yerine baskıcı otoritenin geçmesi; “insaniyet”in hakiki manada tecelli etmesine mani olarak İslâmiyet güneşini evham ve hayalât bulutları altında bırakmıştır.
6. Müstakbeldeki Saltanat-ı Efkarın Haseneleri
Fennin himmetiyle, zaman-ı halde filcümle, inşâallah istikbalde bitamamihi hükümferma
- kuvvete bedel hak
- ve safsataya bedel bürhan
- ve tab’a bedel akıl
- ve hevaya bedel hüda
- ve taassuba bedel metanet
- ve garaza bedel hamiyet
- ve müyulat-ı nefsaniyeye bedel temayülat-ı ukûl
- ve hissiyata bedel efkâr olacaklardır.
Saltanat-ı efkârın icra-yı hasenesindendir ki: Hakaik-i İslâmiyetin güneşi, evham ve hayalât bulutlarından kurtulmuş, her yeri tenvire başlamıştır.
Meşveret-i efkârın mehasinleri şunlardır:
- Hakikatin Bâtıl Tarafından Perdelenmesini Önlemek
- Şahsi Kusur ve Taassubun Aşılması
- Umumî Emniyet ve İtimadı Kazanmak (Kefalet-i Zımniye)
- İstibdadın ve “Rey-i Vahid”in İptali
- Sosyal Uyum ve Teavün-ü Fıtrî (Fıtri Yardımlaşma)
Hülasa; meşveret-i efkâr, ilmi ve sosyal hayatın “saadet-saray-ı kemalât”a ulaşmasını sağlayan, fikirleri hurafelerden ve şahsi baskılardan kurtarıp hakikate rabteden nurlu bir usuldür.
7. Hal (Şimdiki zamanın), lisan-ı hal ile bize beşareti
- Hakikatin bir kanuniyet olarak mazi derelerinde gizlendiğini ancak artık zuhur etmeye başladığı
- Hakikat hem afakî (dehri/zamanı) hem de enfüsi (beşer tabiatını) kapsayacak şekilde kıyamete kadar hâkim olacağı
- İnsaniyet-i suğra denilen mehasin-i medeniyetin insaniyet-i kübra olan İslâmiyet’e hizmete mukaddeme olduğu
8. İstikbalde hâkim dinin İslâmiyet olacağı beşareti
İstikbalde teslis içinde tevhidi arayanların mağlub ve münhezim olacaktır. Zira Nasara ve emsali, aklı azl ve bürhanı tard ve ruhbanı taklid etmektedir.
İslâmiyet’in saf ve halis tevhid inancını, akl-ı selim kabul edecektir. Zira
- İslamiyet doğrudan doğruya sarsılmaz ve değişmez hakikatler üzerine bina edilmiştir.
- İslamiyet dâvâlarını “seyf-i bürhan” (delil kılıcı) ile kuşanmış olarak sunmuştur.
- İslamiyet aklı azletmek yerine, onu vahiyle barıştırarak sürekli istişareye ve düşünmeye (tefekkür) davet etmiştir.
- İslamiyet hayal ve evham üzerinde değil, bizzat hakikatın kendi tahtı üzerinde hüküm sürmüştür.
- İslamiyet ezelden ebede uzanan kâinat kanunlarının ve “hikmet-i ezeliye”nin düsturlarıyla tam bir uyum içinde bulunmuştur.
- İslâmiyet kâinatta hüküm süren nizam, mizan (ölçü), iktisat, temizlik ve yardımlaşma gibi ezelî hikmetin düsturlarını tâbilerine tatbik ettirmiştir.
9. Kur’anın daveti
Kur’anın zihnî tekamül sürecinde nev’-i beşeri körü körüne bir kabule değil, kendi vicdan ve aklıyla bulmaya davet etmesi dinin temelinin “tahkik” üzerine kurulu olduğunu gösterir.
Üstad Hazretleri Kur’ân’ın muhatap aldığı insan mahiyetini ve zihnî tekâmül sürecini Arapça İstişhadlardaki basit bir bakıştan (nazar) başlayıp; derin düşünme (tedebbür), hatırlama (tezekkür), bilinçlenme (şuur), akıl yürütme (taakkul, kesin bilgiye ulaşma (taallüm) ve nihayetinde ibret alma (Fe’tebirû) silsilesini takip ederek açıklar.
Hâtime
Üstad Hazretleri hâtimede, bir silsile-i meratip (dereceleme) takib ederek zihni maddeden manaya doğru bir yolculuğa çıkarır:
- Ey akıl sahipleri, ibret alınız.
- Zahirden hakikate ubûr ediniz.
- Hakikat var ve sizi bekliyor.
- Fakat gördüğünüz vakit hakikatı tağyir edip incitmeyiniz.
DOKUZUNCU MUKADDEME
Ukûl-ü selime yanında muhakkaktır ki: Hilkatte hayır asıl, şer ise tebaîdir. Hayır küllî, şer cüz’îdir.
Şerrin, hayırla eşit sanılması bir hastalıktır. Hastalık teşhis edildi. Bunun tedavisi ise hayrın asıl, şerrin tali olduğunu kabul etmektir.
1. Kâinatta hayrın asıl ve küllî olduğunun delilleri
- Cemi’ fünunun, hüsn-ü intizama şehadet etmesi hilkat-i âlemde maksud-u bizzât ve galib-i mutlak, yalnız hüsün ve hayr ve hak ve kemal olduğuna delildir. Her bir fen dalı, kâinattaki genel kuralları (kavaid-i külliye) okur. Bilimsel bir kuralın her yerde geçerli olması (külliyet), o alanda şaşmaz bir düzen (intizam) olduğunun kanıtıdır. Fenlerin ispat ettiği bu küllî intizam, aslında “hayr-ı mutlak”ın bizzat kendisidir. Eğer düzensizlik veya şer esas olsaydı, bilimsel kurallar teşekkül edemez, istisnalar içinde perişan olurdu. Dolayısıyla bütün fenler, kâinattaki hayrın asıllığına birer “şahid-i sadık”tır.
- Nazar-ı hikmetten neş’et eden istikra-i tâmmın intizamın külliyetine şehadet etmesi hilkat-i âlemde maksud-u bizzât ve galib-i mutlak, yalnız hüsün ve hayr ve hak ve kemal olduğuna delildir.
2. Kâinatta şerrin tebaî ve cüz’î olduğunun delilleri
- Bazan intizamın görülmemesi ise bakan gözün ufk-u nazarının darlığından intizamın ise genişliğinden, tamamen tasavvur ve ihata olunmadığından kaynaklanır.
- Amma şer ve kubh ve bâtıl ise; çok güzelliklerin mertebelerini göstermek için birer vahid-i kıyasi hükmünde olduğundan tebaî ve hayra karşı öağlub olmaya mahküm ve muvakkat olduğundan cüz’îdir. Zira kâinat hayır üzerine kuruludur.
3. Benî-Âdemde hayrın asıl ve küllî olduğunun delilleri
- Ekrem-i Halk: İnsanın istidad cihetinde sınırsız terakki meyli olması ve san’at itibariyle kâinatla alâkadar bir vaziyette yaratılması benî-Âdemde hayrın asıl ve küllî olduğuna delildir.
- Eşref-i mahlukat: Hakaik-i İslâmiyeti yaşantılarında gösteren Müslümanların doğruluğu ve İslâmın güzelliğini istikbal vukuatının tasdik edecek olması benî-Âdemde hayrın asıl ve küllî olduğuna delildir.
- Ekmel-i Küll: Mu’cizatı ve ahlâk-ı kâmilesi hattâ dost ve a’dasının tasdikiyle Hz. Muhammed’in (asm) en mükemmel insan olması benî-Âdemde hayrın asıl ve küllî olduğuna delildir.
Üstad Hazretleri, buraya kadar önce fenlerin lisanıyla kâinattaki hayr-ı küllî”yi istikra-i tâmmla ispat etti; ardından bu hayrın yeryüzündeki en büyük temsilcileri (insan, Müslüman ve Peygamberi a.s.m.) gösterdi. Şimdi ise bu parlak hakikatlerin karşısında “şerri cüz’î” olan nev’-i beşerin şekavetinin devam edemeyeceğini ispat edecek.
4. Nev’-i Beşerin şekavetinin devam edemeyeceğinin delilleri
Beşer Şekaveti ve Hukuk
- Nev’-i beşer, şekavetiyle o fünunların şehadetini cerh ve istikra-i tâmmı nakz ve ibtal ve meşiet-i İlahiyesinin karşısında temerrüd, taannüde muktedir olamaz.
- Hem de hikmet-i İlahiye müsaade etmeyecektir.
- Kâinatın umumî hukukuna yapılan cinayet affedilmeyeceğinden hem istikbalde mağlubiyetle hem de âhirette şerrin i’dam-ı ebedî ile mahkûm edilmesiyle nev’-i beşer şekavetinin cezasını çekecektir.
- Enva’ ve ecnasın nev’-i beşerden şikayet dilekçesi: Âlemin muntazama ve mükemmele ve evamir-i İlahiyeye mutia olan sair enva’ ve ecnası; bu perişan ve şekavetçi olan nev’-i beşeri kendileri içinde kabul etmeyerek, hukuk-u vücuddan ıskat ve zulmethane-i ademe nefy ve vazife-i hilkatten tardetmek, iktiza ve arz-ı hal edeceklerdir.
Adalet ve Âhiret
- Kâinattaki istikrâ-i tâmmın delaleti, Sâni’-i Hakîm’in hikmeti ve Nebiyy-i Sadık’ın hükmünün abesiyete gitmemesi için nev’-i beşer istidad, kabiliyet ve müyulatına muvafık âlemde saltanat sürecek ve âhirette saadet-i ebediyeye mazhar olacaktır.
- Eşhasın ömrü kısa olduğundan istikbaldeki hüsn ve hakkın galebesini göremese de insan nev’î ve umum mahlukat görecektir.
- Âhirette adalet-i mahzanın tecellisi umum mahlukata tanzim ve istidadına mütenasib tecziye ve mükafat verilmesiyle görülecektir.
- Bu dar dünya, beşerin cevherinde mündemiç olan istidadat-ı gayr-ı mahdude ve ebed için mahluk olan müyulat ve arzularının sünbüllenmesine müsaid değildir.
- İstidadların sünbülleneceği yer Cennet ve Cehennemdir.
Hâtime
İslâmın Galebe Sırları
Beş Mukavemet-sûz Kuvvet
- Maarif ve hakiki medeniyet
- Şiddetli ihtiyaç ve tekemmül-ü vesait
- Tenebbüh-ü tam ve gıpta
- Tevhid-i kelime ve itidal ruhî; tenevvür-ü ezhan ve telahuk-efkâr; selâmet-i fıtrat; hafiflik ve cür’et-i teşebbüs ile mecz olan istidad-ı fıtrî
- İ’la-yı kelimetullah ve ümid
Birinci kuvvet İslâmiyet’in özü (maarif) ile başlar; beşinci kuvvet ise bu asrın bir gereği olan “maddeten terakki” ile son bulur. Bu diziliş, İslâm’ın tek kanatlı değil, maddi ve manevi iki kanatla istikbale uçacağını gösterir. Bu kuvvetler “mukavemet-sûz”dur; zira sun’î değil, bizzat kâinatın yaradılış kanunlarına (âdetullah) dayanır. Avrupa medeniyeti “sefahat ve mimsizlik” ile ihtiyarlanırken, bu fıtrî kuvvetler Asya’yı ve İslâm’ı ebedî bir gençlikle istikbalin sahibi kılacak İnşaallah.
Avrupa Medeniyetinin Gerilemesi
- Din ve fazileti düstur-u medeniyet etmemeklikten neş’et eden müsaade-i sefahet ve muvafakat-ı şehvet-i nefistir.
- Hubb-üş şehevat ve diyanetsizliğin neticesi olan merhametsizlikten neş’et eden maişetteki müdhiş müsavatsızlıktır.
Avrupa’nın felsefesi ve diyanetsizliği, kâinatın her bir çarkında parıldayan tevhid sikkelerini görmezden gelerek doğaya “tesadüf” veya “tabiat” demiştir. Kâinatın hukukuna yapılan bu azim cinayet, toplumsal hayatta kargaşa, savaşlar ve ebedî bir manevi buhran olarak onlara geri dönmüştür. Avrupa medeniyetinin bağrından çıkan komünizm, anarşizm, nihilizm gibi fırak-ı fesadiye bu diyanetsizliğin çocuklarıdır.
Avrupa Medeniyetinin Kurtuluş Reçetesi
- Şeriat-ı garranın hakikatına iltica ve tahassun edilmesi
- Avrupa medeniyetinde deva-i şâfi olan zekatın muavenet düsturu olması
Avrupa Medeniyetini Mazide Galib Ettiren Sebebler
Deniz, maden ve diğer coğrafi vesaitin müsaadesiyle, marifet fikri ve sanatsal arzular bir havuzda toplanır. Neticede telahuk-u efkâr ve teavün doğar. Bu unsurlar birbirini öyle kuvvetlendirir ki; coğrafi bürudet metaneti, mekân darlığı ihtiyacı, ihtiyaç san’atı, san’at ise telahuk ve teavünü doğurarak Avrupa’yı bir dönem maddi olarak galib ettirdi.
Hâl-i Hazır-ı Âlem
Eskiden Avrupa’nın elinde bir “imtiyaz” olan teknoloji, artık dünyayı bir şehr-i vâhid ve bir meclis-i vâhid hükmüne getirmiştir. Yani Avrupa’yı galip kılan “vasıtalar” artık umumîleşmiş; Müslümanların da eline bir silah ve vasıta olarak geçmiştir. Hem Avrupa’nın yükü mesavi-i medeniyet, sefahat, diyanetsizlik ve merhametsizlik ile ağırlaşmıştır; bu durum onların sistemini “ihtiyarlandırmakta” ve çürütmektedir. Bizim yükümüz ise selâmet-i fıtrat ve hakikat-ı İslâmiye olduğu için hafiftir ve bizi sür’atle istikbale taşıyacaktır.
Hâtimenin Hâtimesi
Asya’nın bahtını, İslâmiyetin taliini açacak yalnız meşrutiyet ve hürriyettir. Fakat şeriat-ı garranın terbiyesinde kalmak şartıyla…
Tenbih: Mehasin-i medeniyet denilen emirler, şeriatın başka şekle çevrilmiş birer mes’elesidir…
ONUNCU MUKADDEME
Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde mütekellim muahaze olunmaz.
Bir kelâmda muhatabın kendi dar ufkuna, şahsî algısına veya ön yargılarına göre fehmettiği her türlü yanlıştan dolayı mütekellimin tutması, bir “anlayış hastalığı”dır. Bu hastalığın temel sebebleri şunlardır:
- Surete Hasr-ı Nazar Etmek: Kelâmın ruhunu ve asıl amacını bırakıp, kullanılan dış kabuğa, yani surete takılıp kalmaktır. Bu, hakikati münkesif (kararmış) hale getiren bir perdedir.
- İştibak (Karıştırma): Kelâmın sahip olduğu farklı mertebeleri (zahir, bâtın, hadd ve muttala’) birbirine karıştırmak, zihinde şüphe ve tereddüt doğuran iştibahı netice verir.
- Dairelerin Tecavüzü: En tehlikeli teşhislerden biri, daire-i esbab (sebepler) ile daire-i akaid (inanç) dairesinin birbirine karıştırılmasıdır. Bu iştibak, ya her şeyi sebeplere verip yaratıcılığı onlara yükleyen itizal (Mutezilelik) ya da sorumluluğu terk edip tembelliğe kaçan betalet hastalığını doğurur.
- Mebzuliyet Talebi: Derin ve dakik hakikatlerin bir kerede, bedava ve zahmetsizce anlaşılmasını beklemek; kelâmın “nazlanan” kıymettar manasına karşı bir hürmetsizlik ve anlayış sığlığıdır.
Hastalık teşhis edildi. Bunun tedavisi ise kelâmı kendi fehmimize göre değil, mütekellimin niyet ve maksadına göre değerlendirmektir. Tedavi şu hakikatlar tatbik edilirse gerçekleşir:
- Mesûk-u Lehü’l-Kelâmı Esas Almak: Kelâmın asıl sevkediliş gayesi ve hedefi neyse, mütekellim sadece ona zâmindir (kefildir). Sözün doğruluğu (sıdk) veya yalanlığı (kizb), kelimenin ilk maddî manasına (maânî-i ûlâ) değil; mütekellimin kastettiği asıl ruha (maânî-i sânevî) bakılarak ölçülür.
- Temyiz ve Tefrik Terazisi: Hakikatlerin birbirine karışmasını önlemek için usûl-ü tefsirin en hassas terazisi olan temyiz (ayırt etme) kullanılmalıdır. Her bir mertebenin (zahir, bâtın, hadd, muttala’) ayrı bir makamı ve kıymeti olduğu kabul edilerek, aralarındaki tezahüm (çatışma) yokluğu idrak edilmelidir.
- Vesail ve Üslûbu Zimmetten Tebrie Etmek: Mütekellimin kullandığı teşbihler, mecazlar, yerel örf ve âdetler (müstetbeât), sadece asıl maksada ulaşmak için basamak yapılan dallar hükmündedir. Bunlardaki zahirî noksanlıklar mütekellime mal edilemez; bunlar tefhim (anlatma) için kullanılan zarurî araçlardır.
- Tenezzülât-ı İlahiyeyi Anlamak: Kur’ân’ın yüksek hakikatleri avamın zihnine alıştırmak (te’nis) için giydirdiği me’lûf libasları (kudret âyetlerini ve temsil ve teşbihleri) birer hidayet dürbünü olarak görmek, tedavinin en nurlu adımıdır.
- Mehr-i Dikkati Vermek: “Nazlanan nazeninlerin mehri dikkattir”. Mananın derinliği karşısında sabırlı olup, tekrarat ve dikkatle kelâmın ruhuna nüfuz etmeye çalışmak gerektir.
Bu hakikatlar tatbik edilirse zihin yüzeysel anlayış hastalığından kurtulur.
Muhakemat eserinin Onuncu Mukaddeme‘si, kelâmın sorumluluk sınırlarını belirleyen ve hakikatin doğru anlaşılmasını engelleyen zihnî perdeleri kaldıran bir mizan-ı belâgat ve usûl-ü hikmettir.
1. Mütekellimin Mesuliyet ve Sorumluluk Hududu
- Mesûk-u lehü’l-kelâm, bir sözün veya ifadenin asıl söylenme amacı, sevkediliş gayesi ve hedefi demektir. Belâgat ve tefsir usulünde hayati bir öneme sahip olan bu kavram, mütekellimin (konuşanın) sorumluluk sınırlarını belirleyen ve hakikatin doğru anlaşılmasını sağlayan temel bir mihenk taşıdır. Kelâmın sıdk ve kizbi, mütekellimin bizzat irade ettiği maksad ve garazdadır.
- Garaz ve Maksada Zâminlik: Mütekellim, maksud (asıl söyleme amacında) ve mesâk-ı kelâmda (amacı ifade etmek için seçtiği kelimede) muahaze ve tenkid edilir. Mütekellim, sözünün asıl hedefi olan mesûk-u lehü’l-kelâmın doğruluğuna (sıdk) mutlaka zâmindir (kefildir).
2. Sorumluluk Dışında Kalan Alanlar: Sıdk ve Kizbin Mihengi
Belâğat ilminde bir sözün doğruluğu (sıdk) veya yalanlığı (kizb), kelimenin ilk maddî manasına (maânî-i ûlâ) değil; mütekellimin kastettiği asıl ruha (maânî-i sânevî) bakar.
- İrade ve İtab: Maksad ve seçilen kelam muvafık olduktan sonra bir kelâmda, muhatabın kendi dar ufkuna göre fehmettiği ve mütekellimin irade etmediği yan manalardan dolayı mütekellim muahaze (sorumlu) tutulamaz ve itab olunmaz kınanamaz.
- Kılınç ve Ramad Temsili: “Filânın kılıncının bendi uzundur” denildiğinde maksat o kişinin boyunun uzunluğu; “ramadı (külü) çoktur” denildiğinde ise cömertliğidir. O kişinin fiziksel olarak kılıcı veya külü olmasa bile, eğer boyu uzunsa veya cömertse bu söz sadıktır.
- Örf ve Vesaile İhtiram: Kelâmın yan manaları (müstetbeât), mecazları ve üslub hususları mütekellime değil; o bölgenin örf ve âdetine aittir. Mütekellim, bir hakikati anlatmak (tefhim) için halkın kabul ettiği dili kullanmak zorundadır.
Tenbih:
Bu Tenbih;
- Usûl-ü tefsirin en hassas terazilerinden biri olan “müteşabihat” (mecazî ifadeler) bahsine bir giriş,
- Hakikatin zâhirî libasla (elbiseyle) olan münasebetini kuran bir köprü
- Ve Kur’ân’ın muhatap tabakalarını gözetme hikmetini ilan eden bir fezlekedir.
Kur’ânî İrşad ve Tenezzülât-ı İlâhiye Sırrı
Kur’ân-ı Hakîm’in en büyük maksadı (maksud-u ehemm), ekseriyeti teşkil eden cumhurun (avamın) irşadıdır.
- Me’luf Libaslar: Avam, soyut gerçekleri (mücerredat-ı sırfe) çıplak olarak göremez. Bu sebeple Kur’ân, o derin hakikatleri zihinlere alıştırmak (te’nis) için onları halkın ünsiyet ettiği me’luf libaslar (tanıdık elbiseler) ve suver-i hayaliye (hayalî suretler) arkasında göstermiştir.
- Mümaşât-ı Ezhan: Bu üslup, Allah’ın insanların anlayış seviyesine inmesi olan tenezzülât-ı İlâhiyedir. “Allah’ın eli” veya “Arş’a istiva etmesi” gibi ifadeler, İlâhî azameti avamın zihnine yakınlaştıran birer dürbün veya asansör hükmündedir.
- Surete Hasr-ı Nazar Etmemek: Hakikat elbiseyi giymiştir; ancak o elbiseye (surete) takılıp kalmak, hakikati münkesif (kararmış) kılar.
Hâtime
Kelâmın Derinliği: Nazlanan Nazeninler
Bir kelâmın zor anlaşılması (iğlak ve işkal), lafzın perişanlığından değil; mananın dakik, derin ve kıymettar olmasından kaynaklanır.
- Gayr-ı Mebzuliyet: Mana, herkese bedava verilmeyen (gayr-ı mebzul) bir nazenin gibidir; fehme karşı nazlanarak muhatabın şevkini ve dikkatini arttırmak ister.
- Mehr-i Dikkat: Kaynakların ifadesiyle, “nazeninlerin mehri dikkattir”. Müşkilât-ı Kur’âniye, bu yüksek kıymeti ihsas etmek içindir.
Tenbih:
Bu Tenbihte, Kur’ân âyetlerinin mana tabakalarını birbirinden tefrik ve temyiz ettiren tefsir usûlü gösterilerek, hakikatlerin birbirine karışmasından doğan “anlayış hastalıklarını” tedavi edilmektedir.
Âyetin Dört Mertebesi ve Temyiz Zarureti
Hadîs-i şerifin işaretiyle her âyetin birer zahir, bâtın, hadd ve muttala’ı vardır.
- Zahir: Âyetin ilk bakışta anlaşılan görünen yüzü ve lafzıdır
- Bâtın: Âyetin zahirî libasının altındaki derin manası, ruhu ve hakikatidir.
- Hadd: Âyetin hüküm sahasını, sorumluluk sınırlarını ve helâl-haram gibi fıkhî ölçülerini tayin eden sınırdır.
- Muttala’: Âyetin işaret ettiği en yüksek ufuk, nihâî maksat ve İlâhî sırlar dairesidir.
- İştibak ve İştibah: Bu mertebeler arasında çatışma (tezahüm) yoktur; ancak birbirine karıştırılırsa (iştibak), zihinde şüphe (iştibah) doğar. Mesela, esbab dairesi ile akaid dairesi karıştırılırsa; ya tembellik (betalet ve cebrîlik) ya da sapkınlık (itizal) hastalığı ortaya çıkar.
Hülâsa-i Kelâm: Bu anlayış hastalıkları, hakikatlerin doğru bir şekilde kavranmasını engeller ve kişiyi sırat-ı müstakimden uzaklaştırarak ifrat veya tefrit kutuplarına savurur. Özellikle tefsir usulünde bu mertebelerin karışması, âyetlerin veya hadislerin sevk ediliş gayesinden (mesûk-u lehü’l-kelâm) kopuk, yanlış yorumların yapılmasına sebebiyet verir. Mertebeler arasındaki hudutların ve dairelerin korunmaması; aile hayatından devlet idaresine, ferdî dindarlıktan cemaat içindeki anlayışlara kadar pek çok alanda zihnî karmaşa ve sükuta yol açar.
ONBİRİNCİ MUKADDEME
Kelâm-ı vâhidde ahkâm-ı müteaddide olabilir. Bir sadef, çok cevahiri tazammun edebilir. Zevil-elbabca mukarrerdir: Kaziye-i vâhide, müteaddid kazayâyı tazammun eder.
Kelâm-ı vâhidde ahkâm-ı müteaddide olabileceğinin kabul etmemek bir hastalıktır. Bu marazın temelinde, lafzın dış kabuğuna (sadef) takılıp içindeki çok sayıdaki inciyi (cevahir) görememek yatar. Bu hastalık kişiyi tek hükmün kendi anladığı hüküm olabileceğini savunmaya kadar götürür. Bu hastalığı besleyen sefil duygular; taassub-u bârid, iltizam-ı hilaf ve meyl-üt tefevvuk üstün gelme arzusu) ve hiss-i tarafdarlıktır. Kişi hakikati aramak yerine, kendi “vehmini” bir asıl sanarak zayıf emareleri kuvvetli bürhan gibi görmeye başlar.
Hastalık teşhis edildi. Bunun tedavisi ise kelâmın içinde çok sayıda mücevherin saklı olabileceğini kabul etmekle başlar. Her bir kelâmı (hadis veya âyet) üç aşamalı bir süzgeçten geçirmek gerekir: Kelâmın (Peygamber’e veya Allah’a) aidiyetinde ittifak etmek. Kelâmdan murad edilen manasının hak ve sadık olduğuna inanmak. Kelâmda murad budur” deme makamı olan içtihad sahasını tanımak.
Muhakemat’ın On Birinci Mukaddeme’si ve Hâtime’si; bir tek lafzın içine dercedilmiş nihayetsiz manaları keşfeden, muhatabı “parçacı” bakıştan kurtarıp küllî bir nazar kazandıran muazzam bir mizân-ı hikmet ve saykal-ı hakikattir. Bu bölümün tafsilli hülâsasını, şu esaslar üzerine bina edebiliriz:
1. Kelâmın Vüs’ati: Sadef ve Cevahir Sırrı
Kelâm-ı vâhidde ahkâm-ı müteaddide olabilir. Bir tek kelâmın içinde çok sayıda hükmün bulunması, Kur’ân ve Hadis’in ufkunu genişleten bir mana zenginliğine işarettir. Bu mebadi, zevil-elbabca mukarrerdir; yani akıl sahiplerince kesinleşmiş bir kaidedir ki, tek bir önerme (kaziye-i vâhide) içinde farklı ilim dallarına bakan pek çok gizli önermeyi (müteaddid kaziyeyi) tazammun eder. Burada lafız bir sadef (istiridye kabuğu), manalar ise o sadefin içindeki cevahir ve dürr (inciler) hükmündedir. Her bir mana ayrı bir madenden çıktığı gibi, ayrı ayrı birer semere (meyve) verir; bunları birbirinden tefrik edemeyen kişi ise haktan bîgane kalır.
2. Kelâmın Üç Mertebesi: Üç Kaziye
Bir kelâmı (mesela “Ben ve Kıyamet iki parmak gibiyiz” hadisini) tahlil ederken üç ana kapıdan geçmek zarurîdir:
- Birinci Kaziye (Sübut/Aidiyet): “Bu kelâm peygamberin kelâmıdır.” Bu hüküm, yalan üzerine ittifakları imkânsız olan bir topluluğun haberi olan tevatür üzerine bina edilir. Bunu inkâr eden mükâbir (inatçı) ve kâzib olur.
- İkinci Kaziye (Sıdk/Doğruluk): “Kelâmın mana-yı muradı hak ve sadıktır.” Bu kaziye, Peygamberin (asm) peygamberlik davasını tasdik eden tüm mu’cizelerden tevellüd eden bürhanın neticesidir. Bunu inkâr eden adam dalâlete gider ve zulmete düşer.
- Üçüncü Kaziye (Murad/Kanaat): “Bu kelâmda murad budur.” Bu mertebe teşehhi (keyfî arzu) ile değil, içtihadın neticesidir. Müçtehid, sadefi açıp içindeki bir cevheri gösterir. Burada ihtilaf rahmettir; zira âmm bir hâssın intifasıyla müntefî değildir. Yani hususi bir içtihadın yanlışlığı, kelâmın umumundaki hakikati bozmaz.
3. Usûlün Anahtarı: Her Eve Kendi Kapısıyla Girmek
Hakikate ulaşamamanın temel sebebi, o hakikate giden meşru ve ilmî yolu (kapıyı) terk etmektir; zira “vusulsüzlüğümüz usûlsüzlüğümüzdendir”.
- Mana Evi ve Kapı: Âyet ve hadis bir mana evi, usûl ise o eve girmek için vazedilmiş meşru kapıdır. Pencereden girmeye çalışmak, yani bir kelâmın siyak ve sibakını (bağlamını), maksadını ve Kur’ân’ın genel nizamındaki yerini görmezden gelerek, sadece zahirî bir parçayı koparıp hüküm çıkarmak, hakikati maskara etmektir.
- Kilit ve Anahtar: Derin sırlar birer kilit, içtihadî bakış ise anahtardır. Her kilidin anahtarı ayrıdır. Barla, Kastamonu ve Emirdağ dönemlerindeki ihtiyat (kilit) farkları, o zamanın şartlarına uygun anahtarların kullanılmasına muazzam bir misaldir. Bir dönemin anahtarıyla diğer dönemin kilidini açmaya çalışmak usûlsüzlüktür.
Hâtime
Umumî Kanuniyet ve Ahkâm-ı Zımniye
Bu üç kaziye hem hadiste hem âyette cereyan eden umumî bir kanundur. Ancak kaziye-i ûlâda dakik bir fark vardır: Hadiste birinci kaziye olan “aidiyet/sübut” bahsi tevatüre dayalı bir nakil iken; Kur’ân vahy-i sarih olduğundan bu kaziyede Kur’ân sarsılmaz bir kat’iyettedir. Ayrıca bir kelâmın içinde nev’-i beşerin her tabakasına hitap eden ahkâm-ı zımniye (saklı hükümler) bulunur; her müfessir veya ârif, o küllî kaideden kendi meşrebine göre bir cüz’ü zikreder.
Tenbih:
Nefsin Desiseleri ve Mugalata
Hakikat sarrafının önündeki en büyük engel, sefil ve süflî emirlerin menşei olan hubb-u nefistir. Nefis sevgisiyle hareket eden biri; iltizam-ı hilaf (muhalefet hırsı), taassub-u bârid (soğuk bağnazlık) ve meyl-üt tefevvuk (üstün gelme arzusu) gibi hastalıklarla maluldür. Kendi vehmini bir “asıl” sanır, arzusuna uyan zayıf şeyleri kuvvetli birer bürhan gibi görür ve başkasını noksan göstererek kendi kemalini ilan etmeye çalışır. Bu mugalata ve bahaneler, insanı haktan bîgane bırakır. Vâ-esefâ, şikâyet ancak Allah’adır.
ONİKİNCİ MUKADDEME
Lübbü bulmayan, kısır ile meşgul olur. Hakikatı tanımayan hayalâta sapar. Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır.
Lübbü bulamayanın kısırla uğraşması; hakikati tanımayanın hayalâta sapması; muvazeneyi kaybedenin ifrat ve tefrite düşmesi bir hastalıktır. Hastalık teşhis edildi. Bunun tedavisi ise hakikati, dengeyi ve muvazeneyi bulmak; ifrat ve tefritten uzak durmaktır.
- İKİNCİ MAKALE
- UNSUR-UL BELÂGAT
- …..
- ÜÇÜNCÜ MAKALE
- UNSUR-UL AKÎDE
- …..