Anasayfa » Üçüncü Şua

Üçüncü Şua

Üçüncü Şua

Mukaddime

Bu Sekizinci Hüccet-i İmaniye;

  1. Vücub-u vücuda
  2. Ve Vahdaniyete delalet ettiği gibi,
  3. Hem delail-i kat’iyye ile rububiyetin ihatasına
  4. Ve Kudretinin azametine delalet eder.
  5. Hem hâkimiyetinin ihatasına
  6. Ve Rahmetinin şümulüne dahi delalet ve isbat eder.
  7. Hem kâinatın bütün eczasına hikmetinin ihatasını
  8. Ve İlminin şümulünü isbat eder.

   Elhasıl:

  • Bu Sekizinci Hüccet-i İmaniyenin herbir mukaddimesinin sekiz neticesi var.
  • Sekiz mukaddimelerin her birinde, sekiz neticeyi delilleriyle isbat eder ki;
  • Bu cihette bu Sekizinci Hüccet-i İmaniyede yüksek meziyetler vardır.

  Said Nursî

Münacat

  [Bu Risale-i Münacat,

  1. Hem vücub-u vücud,
  2. Hem vahdet, hem ehadiyet,
  3. Hem haşmet-i rububiyet,
  4. Hem azamet-i kudret,
  5. Hem vüs’at-i rahmet,
  6. Hem umumiyet-i hâkimiyet,
  7. Hem ihata-i ilim,
  8. Hem şümul-ü hikmet

Gibi en mühim esasat-ı imaniyeyi hârika bir îcaz içinde fevkalâde bir kat’iyyet ve hâlisiyet (Hâlisiyet İhlas süresi gibi tevhidi iyi anlamanın neticesinde Onun huzurunda olduğunu bilip başkalarından medet beklemeyerek) ve yakîniyet ile isbat eder. Haşre işaratı ve bilhâssa âhirdeki şiddetli işaratı çok kuvvetlidir.]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِى تَجْرِى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَاْلاَرْضِ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

[Üçüncü Şua olan bu Münacat Risalesi, mezkûr âyetin bir nevi tefsiridir.]

Yâ İlahî ve yâ Rabbî! Ben, imanın gözüyle ve Kur’anın talimiyle ve nuruyla ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve İsm-i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki:

Semavat

Semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla senin mevcudiyetine işaret ve delalet etmesin.

  • Ve hiçbir ecram-ı semaviye yoktur ki; sükûtuyla, gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, senin rububiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın. (Semavatın direksiz durmas hakikatının işaret ettiği isimler ve manalar şu şekilde detaylandırılır:
    Rububiyet: Yıldızların ve gezegenlerin esir maddesi içerisinde dağılmadan, belirli bir intizamla ve direksiz durdurulması, onları adım adım bir maksada sevk eden, terbiye eden ve idare eden bir Rab ismine delalet eder. Bu koca kütlelerin sarsılmadan ve düşmeden vazife görmesi, her an onları dizginleyen ve yöneten ilahi bir terbiyenin (rububiyetin) varlığını ispatlar.
    Vahdet ve Vahdaniyet (Birlik): Semavattaki bütün yıldızların ve gezegenlerin aynı kanunla, hiçbir direğe dayanmadan, birbirine çarpmadan ve gürültüsüzce aynı boşlukta durdurulması, onları idare eden zatın birliğine (vahdetine) işaret eder. Her yerde aynı tarzda bir idarenin ve teshirin (boyun eğdirmenin) görülmesi, bu saltanatın tek bir elden çıktığını gösterir.
    Vücub-u Vücud (Varlığının Zorunluluğu): Koca semavi cirimlerin boşlukta direksiz durmaları ve muazzam bir hızla hareket etmeleri, bu nizamı kuran ve yürüten bir Sâni’in (Sanatkarın) mevcudiyetinin ve Vücub-u Vücudunun (varlığının zorunlu olmasının) apaçık bir delilidir. Bu durum, bu sistemin kendi kendine olamayacağını, mahlukat cinsinden olmayan mutlak bir yaratıcıya muhtaç olduğunu ispatlar.)
  • Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzun hilkatıyla, muntazam vaziyetiyleve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümaselet ve müşabehet sikkesiyle senin haşmet-i uluhiyetine ve vahdaniyetine işaret ve şehadette bulunmasın. (Yıldızların “nurani tebessümü” ve “mümaselet ve müşabehet sikkesi” ifadeleri, onların yaratılış gayelerini ve tek bir yaratıcıya ait olduklarını gösteren derin manalar taşır:
    1. Nurani Tebessüm
    Bu ifade, yıldızların sadece ışık saçan kütleler değil, insan hayatına ve menfaatine hizmet eden birer rahmet ve inayet nişanesi olması anlamına gelir.
    • Tanışıklık ve Hizmet: Yıldızların maddi ve manevi olarak insanın menfaatine uygun bir vaziyette bulunması, lisan-ı haliyle “Seni tanıyorum, sana hizmet ediyorum, senin için varım” manasını ifade eden bir “nurani tebessüm” hükmündedir.
    • İlahi Lütuf: Bir çiçeğin veya bir nimetin verilmesi, onu verenin alıcıyı tanıdığını ve sevdiğini gösteren manevi bir tebessüm olduğu gibi; yıldızların da bizim ihtiyacımızı gideren bir vaziyette sunulması, Allah’ın bizlere olan lütfunu ve şefkatini gösteren nurani bir tebessümdür.
    2. Mümaselet ve Müşabehet Sikkesi
    Bu tabir, yıldızların birbirlerine benzeyen ortak özellikleri ve aynı kanunlara tabi olmaları üzerinden Allah’ın vahdaniyetine (birliğine) işaret eder.
    • Ortak Özellikler (Birlik Mührü): Yıldızlar; büyüklükleri, merkeze uzaklıkları ve süratleri bakımından farklılık gösterseler de yaratılma tarzları ve ortak bir amaca (hayata) hizmet etmeleri cihetiyle birbirinin misli ve benzeridirler.
    • Yuvarlaklık Delili: “Müşabehet sikkesi”ne verilen en somut örnek, gökyüzündeki bütün cisimlerin yuvarlak (küre) şeklinde olmasıdır. Üçgen veya kare şeklinde bir yıldızın bulunmaması, hepsinin aynı elden çıktığını ve aynı “itaat” kanununa tabi olduğunu ispat eder.
    • Vahdaniyet Şehadeti: Her bir yıldızın aynı nizam, aynı mizan ve aynı temel suret üzerine yaratılması; onları yapan zatın ancak bir tek zat (Vâhid-i Ehad) olabileceğini, gökyüzündeki yıldızlar sayısınca delillerle ortaya koyar.
    Netice itibariyle yıldızlar; bu ölçülü yaratılışları (mevzun hilkatleri), muntazam vaziyetleri, nurani tebessümleri ve üzerlerindeki benzerlik mühürleriyle Allah’ın haşmet-i uluhiyetine ve vahdaniyetine (birliğine) kuvvetli birer şahitlikte bulunurlar.)
  • Ve oniki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücub-u vücuduna şehadet ve saltanat-ı uluhiyetine işaret etmesin!..

Evet gökler sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şehadet ettikleri gibi,

  • Heyet-i mecmuasıyla derece-i bedahette, -ey zemin ve gökleri yaratan yaratıcı!- senin vücub-u vücuduna öyle zahir şehadet.. –

Ve ey zerratı, muntazam mürekkebatıyla tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyare yıldızları manzum peykleriyle döndüren, emrine itaat ettiren!- senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehadet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nuranî bürhanlar ve parlak deliller o şehadeti tasdik ederler.

(Gökler sakinleriyle (yıldızlar, gezegenler) beraber tek başlarına şehadet ettikleri gibi, hey’et-i mecmuasıyla (bir bütün olarak) derece-i bedahette (apaçık bir surette) şu hakikatleri ispat ederler:

  • Yıldızların aynı maksada (hayata) hizmet etmeleri ve üzerlerindeki mümaselet ve müşabihet sikkesi (birbirine benzeme mührü), onları idare eden zatın bir olduğunu (Vahdetini) yıldızlar sayısınca delillerle ispat eder.
  • Semavat adeta şahitlik eden bir kafa, yıldızlar ise o kafanın şehadet kelimeleri ve cisimleşmiş (tecessüm etmiş) nurani delilleridir.

Netice itibariyle semavat meydanındaki bütün ecram-ı ulviye; kendilerini yaratan, döndüren ve idare eden bir tek Halık’ı noksanlıklardan takdis ederek tesbih eder ve büyüklüğünü ilan ederek tekbir ederler.)

  • Hem bu safi, temiz, güzel gökler; fevkalâde büyük ve fevkalâde sür’atli ecramıyla muntazam bir ordu ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle,

Senin rububiyetinin haşmetine ve herşeyi icad eden kudretinin azametine zahir delalet.

Ve hadsiz semavatı ihata eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işaret.. (Hadsiz semavatı kuşatan bu intizam, senin Hakimiyetinin her yeri ihata ettiğini ispat eder. Semavatın bu devasa sistemle beraber her bir zîhayatı (canlıyı) adeta bir anne şefkatiyle kucağına alıp rızık ve hayat noktasında hizmet etmesi, senin Rahmetinin hadsiz genişliğine (şümulüne) kuvvetli bir işarettir. Zira kâinatın yaratılmasındaki asıl maksat hayattır ve semavat bu hayata hizmetkar kılınmıştır.)

Ve bütün mahlukat-ı semaviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herşeye ihatasına ve hikmetinin her işe şümulüne şübhesiz şehadet ederler. (Bütün mahlukat-ı semaviyenin en ince işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden, onları bir plan ve proje dahilinde (adeta bir avucunda gibi) tanzim eden nizam, senin her şeyi kuşatan İlminin ihatasına şehadet eder. Her bir yıldızın ve gezegenin birer “hikmetli makine” gibi faydalı sonuçlar doğuracak şekilde çalıştırılması ise, ilahî Hikmetin her işe şamil olduğunu ve hiçbir şeyin abes olmadığını ispat eder.)

Ve o şehadet ve delalet o kadar zahirdir ki; güya yıldızlar, şahid olan göklerin şehadet kelimeleri ve tecessüm etmiş nuranî delilleridirler.

  • Hem semavat meydanında, denizinde, fezasındaki yıldızlar ise; muti’ neferler, muntazam sefineler, hârika tayyareler, acaib lâmbalar gibi vaziyetiyle, senin saltanat-ı uluhiyetinin şaşaasını gösteriyorlar.

Semavatın Haşre Delaleti: Ve o ordunun efradından bir yıldız olan Güneş’imizin seyyarelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delalet ve ihtarıyla, Güneş’in sair arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller; belki bâki olan âlemlerin güneşleridirler.

(Semavatın (göklerin) haşre ve ebedi âleme delaletini Üstad Hazretleri hem yıldızların mahiyeti hem de semavi icraatların sürekliliği üzerinden şu şekilde izah etmektedir:

  • Bâki Âlemlerin Güneşleri Olmaları: Yıldızların bir kısmı sadece bu dünyaya hizmet etmekle kalmaz, doğrudan âhiret alemlerine bakarlar. Bu yıldızlar, fani dünyanın gelip geçici ışıkları değil, bâki olan âlemlerin güneşleridirler. Bu durum, semavatın sadece bu dünya için değil, ebedi bir âlem için de tasarlandığını gösterir.
  • Ebedi İhsanatın İşareti: Bu dünya “muvakkat bir meşher” (geçici sergi) ve “misafirhane” hükmündedir. Bir gece konaklayacak yolcular için semavatın bu kadar ehemmiyetli yıldızlarla ve lambalarla süslenmesi, bu muazzam masrafın sadece bu kısa ve kederli dünya hayatı için olamayacağını ispat eder. Bu hazırlık, âlem-i bekada (ebedi âlemde) bulunan ebedi ihsanatın bir işareti ve şehadetidir.
  • Zemin Gemisinin Rotası: Küre-i arz, içindeki yolcularıyla (insanlar, cinler, melekler) beraber bir gemi gibi hareket etmektedir. Bu gemiye semavatın genişliğine uygun bir rota çizilmiştir ve bu hareketin nihai hedefi, yolcularını haşir meydanına ve mahkeme-i kübraya (büyük mahkemeye) ulaştırmaktır.
  • Ebedi Rahmet Denizlerinin Delili: Bu dünyadaki denizler ve semavi rahmetler, asıl ve ebedi olanların küçük birer numunesidir. Misafirlerini bu fani numunelerle rızıklandıran Zâtın, saltanat-ı ebediyesinde ebedi rahmet denizleri bulundurduğu bu harika düzenle sübut bulur.

Hülâsa semavat; her bir yıldızı, gezegeni ve atmosferik faaliyetiyle, bu fani âlemin arkasında ebedi bir saadet diyarının ve bâki bir ömrün varlığını bedahat derecesinde (apaçık bir surette) ispat etmektedir.)

Birinci Münacat Bi-lisan-ı Semavat: Ey Vâcib-ül Vücud! Ey Vâhid-i Ehad! Bu hârika yıldızlar, bu acib Güneşler, Aylar; senin mülkünde, senin semavatında, senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve senin idare ve tedbirin ile teshir ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o ecram-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden birtek Hâlık’a tesbih ederler; tekbir ederler; lisan-ı hal ile “Sübhanallah, Allahü Ekber” derler. Ben dahi onların bütün tesbihatıyla, seni takdis ederim.

(Tesbih ve takdisin mahiyeti ise şu şekilde özetlenir: Tesbih, semavatın Allah’ı esmasıyla tarif etmesi, O’nun vasıflarını bildirmesi ve isimlerini tefsir etmesidir; takdis ise O’nu her türlü noksanlıktan, acizlikten ve ortaktan müberra görerek “Sübhanallah” ve “Allahü Ekber” nidalarıyla yüceltmesidir. Netice itibariyle semavat, şahitlik eden bir kafa; yıldızlar ise o kafanın tecessüm etmiş nurani delilleri ve şehadet kelimeleridir.

Ey semavattaki hiçbir deveranı ve hareketi intizamsız bırakmayan; koca gök cisimlerini sükûtla, gürültüsüz ve direksiz boşlukta durdurarak Vücub-u Vücuduna ve Vahdaniyetine bedahat derecesinde şehadet ettiren Rabb-ül Âlemin!. Yıldızların o sessiz vazifeleriyle ilan ettikleri Rububiyetini ve onları birer itaatkar nefer gibi boşlukta tutan kudretini şefaatçi yaparak; Senden niyaz ediyorum; aklımı ve kalbimi Kur’an’ın nurlu hakikatlerine teshir eyle.

Ey her bir yıldızı mevzun hilkati, muntazam vaziyeti ve nurani tebessümüyle Haşmet-i Uluhiyetine ve Vahdaniyetine parlak birer delil kılan Kadîr-i Zülcelal!. Bütün yıldızlar üzerindeki o birlik mührünü (mümaselet ve müşabihet sikkesi) ve onlara mutlak bir itaatle boyun eğdiren Saltanat-ı Uluhiyetin hürmetine; nefsimi ve neslimi Risale-i Nur’un hizmetine musahhar kıl.

Ey bu safi ve güzel gökleri, fevkalade süratli ecramlardan müteşekkil muntazam bir ordu ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetinde çalıştıran Sultan-ı Ezelî!. Göklerin bu muazzam intizamıyla zahir olan Rububiyetinin haşmetini ve her şeyi hiçten icad eden Kudretinin azametini şefaatçi yaparak; Senden niyaz ediyorum; kalbimi ve ruhumu iman hakikatlerinin sarsılmaz bir hizmetkarı eyle.

Ey hadsiz semavatı kuşatan Hâkimiyetinin ihatasıyla ve her bir zîhayatı adeta bir anne şefkatiyle kucağına alan Rahmetinin hadsiz genişliğiyle kâinatı hayata hizmetkar kılan Mün’im-i Hakîm!. Mahlukat-ı semaviyenin bütün işlerini tanzim eden kuşatıcı İlminin her şeye ihatasını ve her işe şamil olan Hikmetinin şümulünü şefaatçi yaparak; Senden niyaz ediyorum; aklımı Kur’an nurlarıyla tenvir eyle.

Ey güneşimizin sair arkadaşları olan yıldızların bir kısmını doğrudan âhiret âlemlerine baktıran ve onları bâki olan âlemlerin güneşleri kılan Vâhid-i Ehad!. Bu geçici dünya hanındaki muazzam hazırlığınla ebedi bir saadet diyarındaki ebedi hazinelerin varlığını şüphe bırakmaz bir surette ispat eden o haşir müjdesini ve ebedi rahmetini şefaatçi yaparak; Senden niyaz ediyorum; bizi ve neslimizi ebedi saadete mazhar eyle.

Ey koca semavatı ve içindeki her bir mahluku emriyle, kuvvetiyle ve kudretiyle musahhar ve vazifedar kılan Kadîr-i Mutlak!. Madem ki her şeyi ilminle planlayıp hikmetinle teshir ediyorsun; koca yıldızları hayata ve insana hizmetkar ettiğin gibi, benim de aklımı, kalbimi, nefsimi ve neslimi Kur’an’ın ebedi hakikatlerine ve Risale-i Nur’un nurlu hizmetine teshir eyle. Bizi bu mukaddes davanın sarsılmaz, sadık ve ihlaslı birer hizmetkarı kıl. Âmin.)

***

Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelal! Ey Kadir-i Mutlak! Kur’an-ı Hakîm’inin dersiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın talimiyle anladım: Nasılki gökler, yıldızlar, senin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet ederler.. Öyle de;

Cevv-i sema:

Cevv-i Sema (1) bulutlarıyla ve (2) şimşekleri ve (3) ra’dları ve (4) rüzgârlarıyla ve (5) yağmurlarıyla, senin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ederler.

  1. Evet camid, şuursuz bulut, âb-ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların imdadına göndermesi, ancak senin rahmetin ve hikmetin iledir; karışık tesadüf karışamaz. (Bulut hikmetin, yağmur rahmetin göstergesi oldu. Çünkü bu şuursuz maddeler, canlıları tanımaz ve şefkat edemezler; dolayısıyla kendi namlarına hareket etmedikleri, bir memur olarak çalıştırıldıkları bedahet derecesinde anlaşılır.)
  2. Hem elektriğin en büyüğü bulunan ve fevaid-i tenviriyesine işaret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise, senin fezadaki kudretini güzelce tenvir eder. (Şimşek, Cenab-ı Hakk’ın fezadaki nihayetsiz kudretini hem maddi anlamda atmosferi aydınlatarak hem de manevi anlamda ilahi kudretin azametini ve faaliyetini akıl ve göz önüne sererek nurlandırır. Hem de rahmetin gönderilişini çıkardığı ışıkla göze hitab ederek müjdeler.)
  3. Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezayı konuşturan ve tesbihatının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra’dat dahi, lisan-ı kal ile konuşarak seni takdis edip, rububiyetine şehadet eder.
  4. Hem zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek, nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi, âdeta bir hikmete binaen “levh-i mahv ve isbat” ve “yazar, ifade eder, sonra bozar tahtası” suretine çevirmekle, senin faaliyet-i kudretine işaret ve senin vücuduna şehadet ettiği gibi, (Canlılara en lüzumlu rızık olan havayı ulaştıran rüzgarlar; ses, elektrik ve hararet iletmek gibi pek çok hakîmane vazifeyle tavzif edilmiştir. Rüzgarlardaki bu faaliyetler, cevv-i semayı bir levh-i mahv ve ispat (yazar-bozar tahtası) suretine çeviren Mutasarrıf-ı Fa’al ve Feyyaz-ı Müteâl’in faaliyet-i kudretine ve varlığına işaret eder.)
  5. Senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzun, muntazam katreleri kelimeleriyle, senin vüs’at-i rahmetine ve geniş şefkatine şehadet eder. (Cansız ve şuursuz olan bulutların, canlıların imdadına “âb-ı hayat” olan yağmuru göndermesi; onların birer “süt annesi” (mürdia) gibi sağılarak ölçülü ve mizanlı katreler indirmesi, Rahmânü’r-Rahîm’in rahmetinin vüs’atini ve şefkatinin genişliğini isbat eder.)

Ey Mutasarrıf-ı Fa’al ve ey Feyyaz-ı Müteâl! Senin vücub-u vücuduna şehadet eden bulut, berk, ra’d, rüzgâr, yağmur birer birer şehadet ettikleri gibi,

  • Heyet-i mecmuasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak, mahiyetçe birbirine muhalif olmakla beraber; birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, senin vahdetine ve birliğine gayet kuvvetli işaret ederler.

Hem koca fezayı mahşer-i acaib yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan rububiyetinin haşmetine..

Ve o geniş cevvi, yazar değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulandırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şeye şümulüne şehadet ettikleri gibi;

Umum zemine ve bütün mahlukata cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve herşeye yetişmelerine delalet eder.

  • Hem fezadaki hava, o kadar hakîmane vazifelerde istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmane faidelerde istimal olunur ki; herşeye ihata eden bir ilim ve herşeye şamil bir hikmet olmazsa, o istimal, o istihdam olamaz.

Cevv-i Fezanın Haşre Delaleti: Ey Fa’alün Limâ Yürid! Cevv-i fezadaki faaliyetinle her vakit bir nümune-i haşir ve kıyamet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillü şuunatta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuunat-ı sermediyeyi gösterecek işaretini veriyor. (Cevv-i fezada bir saat içinde yazın kışa, kışın yaza döndürülmesi veya koca bir âlemin (bulutların) getirilip bir diğerinin gayba gönderilmesi gibi faaliyetler, Allah’ın kudretinin her şeye yettiğini ve dünyayı ahirete çevirmeye muktedir olduğunu ispat eder. Cevv-i fezadaki bu sürekli “yazıp bozma” ve yeniden inşa etme faaliyeti, âhiretteki “şuunat-ı sermediye” denilen ebedi ve sonsuz ilahi icraatların gerçekleşeceğine dair kuvvetli birer işaret ve müjde niteliğindedir.)

İkinci Münacat Bi-lisan-ı Cevv-i Feza: Ey Kadîr-i Zülcelal! Cevv-i fezadaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra’d; senin mülkünde, senin emrin ve havlin ile, senin kuvvet ve kudretinle müsahhar ve vazifedardırlar. Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu feza mahlukatı, gayet sür’atli ve âni emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek, rahmetini medh ü sena ederler.

(Ey camid ve şuursuz bulutları âb-ı hayat olan yağmurla muhtaç zîhayatların imdadına gönderen ve bu tasarrufuyla Vücub-u Vücuduna ve Vahdetine şehadet ettiren Rabb-ül Âlemin!. Bulutları bir “süt annesi” gibi sağan o şefkatli Rahmetini ve her bir katreyi birer hikmetli kelime gibi indiren Hikmetini şefaatçi yaparak; Senden niyaz ediyorum; aklımı ve kalbimi Kur’an’ın nuruyla tenvir eyle ve Risale-i Nur’un hakikatlerine teshir eyle.

Ey elektriğin en büyüğü olan şimşekle fezadaki nihayetsiz Kudretini güzelce nurlandıran ve gök gürültüsünün (ra’dın) o muazzam sadasıyla koca fezayı bir ağız gibi konuşturup Seni takdis ettiren Kadîr-i Zülcelal! Koca fezayı bir “mahşer-i acayip” yapan ve her şeyi emrine mutlak bir itaatle boyun eğdiren o haşmetli Rububiyetini ve azametli Hâkimiyetini şefaatçi yaparak; Senden niyaz ediyorum; nefsimi Senin rızana ve Kur’an hizmetine musahhar kıl.

Ey rüzgarları zîhayatlara en lüzumlu rızık olan havayı taşımakla vazifelendiren ve cevv-i semayı bir “yazar-bozar tahta” (levh-i mahv ve ispat) suretine çevirerek Faaliyet-i Kudretine işaret eden Müdebbir-i Hakîm!. Havadaki her bir zerreyi alîmane vazifelerde istihdam eden her şeye muhit İlmini ve her işe şamil olan mukaddes Hikmetini şefaatçi yaparak; Senden niyaz ediyorum; neslimi Kur’an’ın sönmez nuruna ve Risale-i Nur’un elmas hakikatlerine sadık birer hizmetkar eyle.

Ey bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmekle cevv-i fezada her vakit bir nümune-i haşir ve kıyamet gösteren ve dünyayı âhirete çevirecek olan o sonsuz kudretin sahibi Fa’alün Limâ Yürîd! Bu geçici feza levhasında her an yeni bir âlem getirip bir diğerini gayba göndererek âhiretteki ebedî icraatların (şuunat-ı sermediye) işaretini veren Vâcib-ül Vücud ve Vâhid-i Ehad ismini şefaatçi yaparak; Senden niyaz ediyorum; bizi ve zürriyetimizi ebedî saadet diyarına ve rızana müstahak eyle.

Ey koca cevv-i fezayı ve içindeki bütün mahlukatı emriyle, kuvvetiyle ve kudretiyle musahhar ve vazifedar kılan Kadîr-i Mutlak! Madem feza mahlukatını en sür’atli ve ani emirlerle itaat ettirip rahmetine hizmetkar kılan Sensin; benim de aklımı, kalbimi, nefsimi ve neslimi Kur’an’ın ebedî hakikatlerine ve Risale-i Nur’un nurlu hizmetine teshir eyle; bizi bu mukaddes davanın sarsılmaz, sadık ve ihlaslı birer hizmetkarı kıl. Âmin.)

***

Ey Arz ve Semavatın Hâlık-ı Zülcelali! Senin, Kur’an-ı Hakîm’inin talimiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle iman ettim ve bildim ki: Nasıl semavat yıldızlarıyla ve cevv-i feza müştemilatıyla senin vücub-u vücuduna ve senin birliğine ve vahdetine şehadet ediyorlar. Öyle de:

Arz:

Arz bütün mahlukatıyla ve ahvaliyle Senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı adedince şehadetler ve işaretler ederler.

  1. Evet zeminde hiçbir tahavvül (cüz’î olsun, küllî olsun yoktur ki; intizamıyla, senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin.)
  2. Ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül cüz’î olsun, küllî olsun yoktur ki; intizamıyla, senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin. (Yeryüzünün kendi etrafında dönmesiyle gece-gündüzün, güneş etrafında dönmesiyle mevsimlerin değişmesi, adeta yeryüzüne her an yeni ve intizamlı birer “urba” (elbise) giydirilmesi hükmündedir.)
  3. Hem hiçbir hayvan yoktur ki, za’fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmane rızkıyla (Hiçbir hayvan yoktur ki, zafiyet ve ihtiyacına göre kuru ve basit bir topraktan kendisine ulaşan rahimane rızkıyla Rezzak-ı Zülcelal’ini hamd ile sena etmesin. Bu rızıklandırma, gayptan ve hiçten yapıldığı için İlahi keremin büyüklüğünü takdis eder.)
  4. Ve yaşamasına lüzumu bulunan cihazatın (göz, kulak, kanat vb.) hakîmane verilmesiyle, senin varlığına ve birliğine şehadeti olmasın.
  5. Hem her baharda gözümüz önünde icad edilen nebatat ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san’at-ı acibesiyle ve latif zînetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzuniyetiyle seni bildirmesin;
  6. Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin hârikaları ve mu’cizeleri; mahdud ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden; yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i farikalı olarak yaratılışları, Sâni’-i Hakîm’lerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehadettir ki, ziyanın Güneş’e şehadetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
  7. Hem hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuursuzluklarıyla beraber, şuurkârane, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, senin birliğine ve varlığına şehadeti bulunmasın.
  8. Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Fettah-ı Allâm! Ey Fa’al-i Hallak! Nasıl Arz, bütün sekenesiyle Hâlık’ının Vâcib-ül Vücud olduğuna şehadet eder.. (Arz, bütün sekenesiyle sanki yüz bin başı, her başında yüz bin ağzı ve her ağzında yüz bin lisanı olan devasa bir melek gibidir. Her bir nevi bir kafa, o nevin ferdleri birer ağız ve mahlukatın İlahi isimleri göstermesi ise birer lisan hükmündedir; Arzdan bu külli lisanlarla her an “Sübhanallah” (takdis) ve “Allahu Ekber” (tazim) nidaları yükselir.)

Öyle de:

Arz, bütün sekenesiyle Senin -Ey Vâhid-i Ehad! Ey Hannan-ı Mennan! Ey Vehhab-ı Rezzak!- vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rububiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedahet derecesinde senin vahdetine ve ehadiyetine şehadet, belki mevcudat adedince şehadetler eder.

(Arz’ın Hey’et-i Mecmuasıyla Vahdet ve Ehadiyete Şehadeti: Arz, üzerindeki bütün sakinleriyle beraber bir bütün olarak bakıldığında:

  • Mahlukatın birbiri içine girmesi, birbirine yardım etmesi ve üzerlerindeki rububiyet fiillerinin bir olması cihetiyle, tecezzi kabul etmeyen (bölünemez) bir kül (bütün) hükmündedir.
  • Yeryüzündeki bu muazzam dayanışma ve birlik, lisan-ı kalden (sözden) daha zahir olan hadsiz lisan-ı hallerle Halık’ını takdis ve tesbih eder.
Netice itibariyle arz; üzerindeki faaliyetlerle ilahî saltanatın şanını ilan ederek lisan-ı haliyle “Allahu Ekber” der ve bütün kusurlardan münezzeh olan Sâni’ini takdis eder.)

Hem nasıl zemin (1) bir ordugâh, (2) bir meşher, (3) bir talimgâh vaziyetiyle..

Ve nebatat ve hayvanat fırkalarında bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihazatları muntazaman verilmesiyle, Senin rububiyetinin haşmetine (Nebatat ve hayvanat fırkalarından oluşan 400.000 muhtelif milletin (nevin) her bir ferdine, ihtiyacı olan cihazatın ve silahların mükemmel bir intizamla verilmesi, ilahî rububiyetin haşmetini ilan eder.) ve kudretinin herşeye yetişmesine delalet eder; (Basit ve mahdut maddelerden (yumurta, çekirdek, katre); yanlışsız, mükemmel ve süslü mahlukların harika bir surette yaratılması, her şeye yetişen ve her şeyi kuşatan kudretin azametine şehadet eder.)

öyle de hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmane, kerimane verilmesiyle.. (Bütün canlıların rızıklarının, kuru ve basit bir topraktan vakti vaktine, rahimane ve kerimane bir surette gönderilmesi ilahî rahmetin genişliğini gösterir. Hususan zayıf ve muhtaç olanların rızıklarının daha parlak bir tarzda verilmesi, bu rahmetin şümulüne bir işarettir)

Ve hadsiz o efradın kemal-i müsahhariyetle evamir-i Rabbaniyeye itaatleri, rahmetinin herşeye şümulünü ve hâkimiyetinin herşeye ihatasını gösteriyor. (Hadsiz ferdlerin, kendilerine verilen vazifelerin içindeki lezzetle “evamir-i rabbaniyeye” (ilahî kanunlara) tam bir itaatle boyun eğmeleri (müsahhariyet), ilahî hakimiyetin her şeyi ihata ettiğini ispat eder.)

Hem zeminde değişmekte bulunan mahlukat kafilelerinin sevk ü idareleri; mevt ve hayat münavebeleri; ve hayvan ve nebatatın idare ve tedbirleri dahi, herşeye taalluk eden bir ilim ile ve herşeyde hükmeden nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi, senin ihata-i ilmine (Her bir canlının çekirdek veya yumurta gibi basit bir mebdeden, bütün azalarıyla ve cihazatıyla planlanıp yaratılması; mahlukatın sevk, idare ve hayat-mevt münavebelerinin (ölüp dirilmelerinin) ancak her şeye taalluk eden bir ilimle olabileceğini gösterir.) ve hikmetine delalet eder. (Her bir mahlukata, yaşaması için lüzumlu olan cihazatın tam vaktinde ve hakîmane verilmesi, ilahî hikmetin her işe şamil olduğunu ve hiçbir şeyin abes olmadığını ispat eder.)

Arz’ın Haşre Delaleti: Hem zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi istidad ve manevî cihazat ile techiz edilen ve zemin mevcudatına tasarruf eden insan için, (1) bu talimgâh-ı dünyada ve (2) bu muvakkat ordugâh-ı zeminde ve (3) bu muvakkat meşherde; bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihayetsiz tecelliyat-ı rububiyet, bu hadsiz hitabat-ı Sübhaniye ve bu gayetsiz ihsanat-ı İlahiye, elbette ve herhalde bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belalı ve fâni dünyaya sığışmaz. Belki ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâki bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden, âlem-i bekada bulunan ihsanat-ı uhreviyeye işaret, belki şehadet eder.

(Üstad Hazretleri, arzın (yeryüzünün) haşre ve ebedi âleme olan delaletini, üzerindeki muazzam sanat, mahlukatın mahiyeti ve ilahi tasarrufatın genişliği üzerinden şu temel hakikatlerle izah etmektedir:

1. “Muvakkat Bir Sergi ve Ordugah” Olması: Arz, bir cihette ordugah, bir cihette meşher (sergi) ve bir cihette talimgah vaziyetindedir. Bu yeryüzü misafirhanesinde, 400 bin farklı nebatat ve hayvanat milletinin ihtiyaçlarının mükemmelen karşılanması, her birine ayrı cihazat verilmesi ve nihayetsiz tecelliyat-ı rububiyetin gösterilmesi; bu kadar ehemmiyet ve hadsiz masrafın sadece bu kısacık, hüzünlü ve fani dünya hayatı için olamayacağını ispat eder. Bu muazzam hazırlık, ancak bu dünyadan başka, ebedi bir ömür ve baki bir dar-ı saadet için olabilir.

2. İnsanın Mahiyeti ve “Ebed” Arzusu: İnsan, zemindeki bütün mevcudata tasarruf eden bir mahluktur. Kısa bir ömür verilmesine rağmen, insana hadsiz vazifeler görecek istidat ve ebedi bir zaman yaşayacakmış gibi manevi cihazatlar verilmiştir. İnsanın uyanık vicdanı her daim “ebed, ebed!” diye seslenmekte ve bu dünya hayatına sığışmamaktadır. Üstad Hazretleri, insanın bu beka arzusunu ve insana verilen kıymetli duyguları, alem-i bekada bulunacak olan ihsanat-ı uhreviyenin bir işareti ve şehadeti olarak tarif eder.

Hülâsa; arz; üzerindeki her bir zerreyle, canlıyla ve her an değişen levhalarıyla, bu fani alemin arkasında baki ve sermedi bir alemin kapısını akla ve kalbe açmaktadır.)

Ey Hâlık-ı Külli Şey! Zeminin bütün mahlukatı, senin mülkünde, senin arzında, senin havl ü kuvvetinle ve senin kudretin ve iradetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve müsahhardırlar. Ve zemin yüzünde faaliyeti müşahede edilen bir rububiyet, öyle ihata ve şümul gösteriyor.. ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır.. ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki; tecezzi kabul etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rububiyet olduğunu bildiriyor.

Üçüncü Münacat Bi-lisan-ı Arz: Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisan-ı kalden daha zahir hadsiz lisanlarla Hâlık’ını takdis ve tesbih ve nihayetsiz nimetlerinin lisan-ı halleriyle Rezzak-ı Zülcelal’inin hamd ve medh ü senasını ediyorlar.

Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından istitar etmiş olan Zât-ı Akdes! Zeminin bütün takdisat ve tesbihatıyla; seni kusurdan, aczden, şerikten takdis ve bütün tahmidat ve senalarıyla sana hamd ve şükrederim.

(Ey zeminde hiçbir tahavvülü ve mevsimler gibi küllî tebeddülâtı intizamsız bırakmayan; yeryüzüne ve üzerindeki mahlukata her sene taze bir urba giydirerek Vücuduna ve Vahdetine mevcudatı adedince şehadet ettiren Rabb-ül Âlemin!. Yeryüzünü bir ordugâh, bir meşher ve bir talimgâh vaziyetiyle tanzim eden o haşmetli Rububiyetini şefaatçi yaparak; Senden niyaz ediyorum; aklımı Kur’an’ın nurlu hakikatlerine teshir eyle.

Ey zafiyet ve ihtiyacın derecesine göre bütün canlılara rahimane rızıklarını yetiştiren Rezzak-ı Zülcelal!. Basit unsurlardan gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri hazine-i gaybdan getiren Rahmetinin ihatasını ve Kereminin her işe şümulünü şefaatçi yaparak Senden istiyorum; kalbimi Risale-i Nur’un elmas hakikatlerine aç.

Ey maddeleri bir ve müteşabih (birbirine benzer) olan yumurtacıklardan ve çekirdeklerden; yanlışsız, mükemmel ve süslü mahlukatı feth-i suver (suretleri açmak) ile yaratan Fettah-ı Allâm ve Sâni-i Hakîm! Şuursuz unsurları şuurkârane vazifelerde istihdam eden her şeye muhit Hikmetinive her işe şamil Kudretini şefaatçi yaparak, Senden niyaz ediyorum; kalbimi Risale-i Nur’un elmas hakikatlerine aç ve ruhumu marifet nurlarıyla tenvir eyle.

Ey dörtyüz bin muhtelif milletten oluşan zîhayat ordusunun cihazatlarını muntazaman veren ve en zayıf mahlukatın rızıklarını kuru bir topraktan rahimane ve kerimane yetiştiren Rahîm-i Mutlak! Hadsiz efradın kemâl-i müsahhariyetle (tam bir boyun eğme ile) emirlerine itaat etmesiyle zahir olan Rahmetinin şümulünü ve Hakimiyetinin ihatasını şefaatçi yaparak istiyorum; nefsimi Senin rızana ve iman hizmetine musahhar kıl.

Ey zeminde değişmekte bulunan mahlukat kafilelerini sevk ve idare eden; mevt ve hayat münavebeleriyle mahlukatı her an yenileyen Alîm ve Hakîm-i Mutlak!. Bütün mahlukatın kemal-i müsahhariyetle Senin evamir-i Rabbaniyene itaat etmelerini ve yeryüzündeki rububiyet fiillerinin birlik ve beraberliğini şefaatçi yaparak Senden niyaz ediyorum; neslimi Kur’an’ın ebedî derslerine ve Risale-i Nur hizmetine sadık birer hizmetkar eyle.

Ey bu muvakkat ordugâh-ı zeminde ve fâni misafirhanede, kısa bir ömürdeki bu hadsiz masraf ve nihayetsiz tecelliyatla ebedî bir saadet diyarının varlığını ispat eden Mün’im-i Kerîm ve Vehhab-ı Rezzak!. İnsanın ebede müştak fıtratını ve zemindeki bu muazzam hazırlığın ancak bir âlem-i beka için olabildiği hakikatini şefaatçi yaparak Senden istiyorum; bizi ve neslimizi ebedî saadete ulaştıracak olan Kur’an ve Risale-i Nur hizmetinde dâim ve muvaffak eyle.

Ey arzın bütün sekenesini (sakinlerini) havl ve kuvvetiyle, irade ve hikmetiyle idare eden ve mülkünde hiçbir şeyi başıboş bırakmayan Hâlık-ı Külli Şey!. Madem her şeyi hikmetle teshir edip mülkünde çalıştırıyorsun; benim de aklımı, kalbimi, nefsimi ve neslimi Kur’an’ın ebedî hakikatlerine ve Risale-i Nur’un nurlu hizmetine teshir eyle.. Bizi bu mukaddes davanın sarsılmaz, sadık ve ihlaslı birer hizmetkarı kıl. Âmin.)

***

Ey Rabb-ül Berr-i Ve-l Bahr! Kur’anın dersiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın talimiyle anladım ki: Nasıl gökler ve feza ve zemin senin birliğine ve varlığına şehadet ederler.. öyle de:

Bahrler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar:

Bahrler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, senin vücub-u vücuduna ve vahdetine bedahet derecesinde şehadet ederler.

  1. Evet bu dünyamızın menba-ı acaib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde (Denizlerin “acayip buhar kazanları” hükmünde olması, hayatın devamı için kurulan muazzam bir döngüyü gösterir. Güneş’in bir ısıtıcı gibi kullanılarak suların belirli bir ölçüde buharlaştırılması ve bu buharın yeryüzüne rızık (yağmur) olarak geri gönderilmesi, bu sistemin arkasında her şeyi bilen bir Alîm ve her işi bir gayeye göre tanzim eden bir Hakîm olduğunu ispat eder.) hiçbir mevcud, hattâ hiçbir katre su yoktur ki; vücuduyla, intizamıyla, menfaatıyla ve vaziyetiyle Hâlık’ını bildirmesin. (Denizlerdeki hiçbir mevcut ve hiçbir katre su yoktur ki; kendi vücudu, sahip olduğu intizamı, canlılara sağladığı menfaati ve bulunduğu vaziyetiyle bir Vacib-ül Vücud’u bildirmesin ve tesbih etmesin. Hususan suyun, hidrojen ve oksijen gibi zıt fıtratlı unsurlardan hayata en lüzumlu bir rızık olacak şekilde halk edilmesi, ilahî hikmeti ve bir kast ve iradeyi ilan eder.)
  2. Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir surette verilen garib mahluklardan ve hilkatları gayet muntazam hayvanat-ı bahriyeden, hususan bir tanesi, bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiç birisi yoktur ki, hilkatıyla ve vazifesiyle ve idare ve iaşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle yaratanına işaret ve Rezzak’ına şehadet etmesin. (Yavru balıkların, annelerinin olmadığı şartlarda ilahî bir kanunla (bir kumandan tayiniyle) terbiye ve sevk edilmeleri, Allah’ın rububiyetini takdis eden birer harikadır.)
  3. Hem denizde kıymetdar, hasiyetli, zînetli cevherlerden (sedef, inci, mercan gibi) hiçbirisi yoktur ki, güzel hilkatıyla ve cazibedar fıtratıyla ve menfaatlı hasiyetiyle seni tanımasın, bildirmesin.

Evet onlar birer birer şehadet ettikleri gibi;

  1. Heyet-i mecmuasıyla, beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve sikke-i hilkatte birlik ve icadca gayet kolay ve efradca gayet çokluk noktalarından, senin vahdetine şehadet ettikleri gibi; (Denizlerin ve nehirlerin birbirine karışması, aynı gaye (hayata hizmet) için çalışmaları ve üzerlerindeki “sikke-i hilkatteki birlik”, onları idare eden zatın bir (Vâhid) olduğunu ispat eder.)

Arzı, toprağıyla beraber bu Küre-i Arz’ı kuşatan muhit denizlerini muallakta durdurmak ve dökmeden ve dağıtmadan Güneş’in etrafında gezdirmek ve toprağı istila ettirmemek.. noktalarından (Hem küre-i arzın üç farklı hareketiyle (kendi etrafında, güneş etrafında ve güneş sistemiyle beraber) savrulup dökülmesi gereken denizlerin, muallakta (boşlukta) dökülmeden ve dağılmadan durdurulması, ancak varlığı zorunlu olan bir kudretin tasarrufuyla mümkündür.)

Ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi ve muntazam hayvanatını ve cevherlerini halketmek.. noktalarından

Ve erzak ve sair umûrlarını küllî ve tam bir surette idare etmek ve tedbirlerini görmek.. noktalarından

Ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından,

senin varlığına ve Vâcib-ül Vücud olduğuna mevcudatı adedince işaretler ederek şehadet eder.

Ve senin saltanat-ı rububiyetinin haşmetine ve herşeye muhit olan kudretinin azametine pek zahir delalet ettikleri gibi, (Hadis-i Şerif’in işaretiyle “Semâ, emvâcı karardâde olmuş bir deniz” olmasından bu makamda Cenab-ı Hakkın rahmetinin ve hâkimiyetinin haşmetini ve azametini göstermesi cihetiyle bu makamda denizler ve nehirlerin şehadeti içine girdi.)

Göklerin fevkindeki gayet büyük ve muntazam yıldızlardan, tâ denizlerin dibinde bulunan gayet küçücük ve intizamla iaşe edilen balıklara kadar herşeye yetişen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delalet..

Ve intizamatıyla ve faideleriyle ve hikmetleriyle ve mizan ve mevzuniyetleriyle, senin herşeye muhit ilmine ve herşeye şamil hikmetine işaret ederler.

Bahrler, Nehirler ve Çeşmeler ve Irmaklar’ın Haşre Delaleti: Ve senin, bu misafirhane-i dünyada, yolcular için böyle rahmet havuzları bulunması ve insanın seyr ü seyahatına ve gemisine ve istifadesine müsahhar olması işaret eder ki; yolda yapılmış bir handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden zât, elbette makarr-ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki, bunlar onların fâni ve küçük nümuneleridirler.

(Denizler, nehirler ve ırmaklar, haşre (yeniden dirilişe) ve ebedi alemin varlığına şu suretde delalet eder:

  • Dünya Misafirhanesinin İkramları: Bu dünya, yolcular için bir gece konaklanıp geçilecek geçici bir misafirhane ve bir “yol” hükmündedir. Bir gecelik misafirlerine (insanlara) denizleri birer “rahmet havuzu” yaparak, içini sayısız balık ve kıymetli cevherlerle doldurup ikram eden bir Zat, elbette kendi ebedi saltanat merkezinde (makarr-ı saltanat-ı ebediyesinde) bu rahmetin asıllarını bulundurur.
  • Fani Numuneler ve Baki Asıllar: Dünyadaki denizler ve içindeki harika mahlukat, ahiretteki ebedi rahmet denizlerinin “fani ve küçük numuneleri” hükmündedir. Bu küçük numunelerin mükemmelliği, asıllarının baki bir alemde çok daha muazzam bir surette var olduğunu ispat eder.
  • İnsanın İstifadesine Musahhariyet: Denizlerin insanın seyrü seferine (gemilere) ve istifadesine bu kadar boyun eğmiş (musahhar) olması, bu hazırlığın sadece dünya hayatıyla sınırlı kalmayacağını gösterir. İnsan gibi ebede müştak bir yolcuya sunulan bu muazzam hizmet, ebedi bir saadet diyarındaki ihsanat-ı uhreviyeye (ahiret ihsanlarına) bir işaret ve müjdedir.
  • İlahi Kudret ve İradenin Göstergesi: Denizlerin küre-i arzın etrafında dökülmeden ve dağılmadan muallakta durdurulması, tamamen ilahi bir kuvvet, kudret ve irade ile gerçekleşir. Bu muazzam tasarrufu yapan kudret sahibi, dünyayı ahirete çevirmeye ve baki bir alemi kurmaya muktedir olduğunu lisan-ı haliyle ilan eder.
  • Temizlik ve İntizam: Denizlerin her gün binlerce cenazeden temizlenerek pırıl pırıl tutulması (hadsiz cenazelerden hiçbirinin bulunmaması), orada hükmeden ilahi hakimiyetin ve kuddüsiyetin, her şeyi yeniden diriltecek olan adalet ve mizanına bir delildir.)

Dördüncü Münacat Bi-lisan-ı Bahr: İşte denizlerin böyle gayet hârika bir tarzda Arz’ın etrafında vaziyet-i acibesiyle bulunması ve denizlerin mahlukatı dahi gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedahe gösterir ki, yalnız senin kuvvetin ve kudretin ile ve senin irade ve tedbirin ile, senin mülkünde, senin emrine müsahhardırlar. Ve lisan-ı halleriyle Hâlık’ını takdis edip “Allahü Ekber” derler.

(Ey denizleri hayata menşe olan acayip “buhar kazanları” yaparak, basit bir kum ve suda milyonlarca balığın rızkını mükemmelen veren ve her birini birer kumandan gibi terbiye edip sevk eden Kadîr-i Zülcelal ve Rezzak-ı Hakiki! Bütün mahlukatı emrine mutlak bir itaatle musahhar kılan o nihayetsiz Kudretinin azametini ve her şeye yetişen Rububiyetini şefaatçi yaparak istiyorum; nefsimi Senin rızana ve iman hizmetine musahhar kıl.

Ey denizlerin dibindeki zînetli cevherleri cazibedar fıtratlarla süsleyen, nehirleri ve ırmakları yeryüzünün damarları gibi hayata hizmet için intizamla akıttıran Sâni-i Hakîm ve Alîm-i Mutlak!. Her bir zerreyi ve mahluku planlayıp bir maksada sevk eden o her şeye muhit İlmini ve her işe şamil olan mukaddes Hikmetini şefaatçi yaparak Senden niyaz ediyorum; kalbimi manevi kirliliklerden tasfiye eyle ve Risale-i Nur’un elmas hakikatlerine hizmetkar eyle.

Ey denizleri her gün binlerce cenazeden temizleyerek pırıl pırıl tutan, ve koca gemileri insanın istifadesine tam bir itaatle musahhar kılan Hâkim-i Mutlak ve Müdebbir-i Rahîm!. Hadsiz efradı evamir-i Rabbaniyene kemal-i musahhariyetle itaat ettiren o Hâkimiyetinin ihatasını ve Rahmetinin şümulünü şefaatçi yaparak Senden niyaz ediyorum; neslimi Kur’an’ın sönmez nuruna ve Risale-i Nur davasına sadık ve sabit-kadem eyle.

Ey küre-i arzı şiddetli hareketlerine rağmen dökmeden ve dağıtmadan, denizleri muallakta durduran ve her bir katre suyun vücudu, intizamı ve vaziyetiyle Vücub-u Vücuduna ve Vahdaniyetine şehadet ettiren Vâcib-ül Vücud ve Vâhid-i Ehad!. Denizlerin bu muazzam mizanındaki ve tüm mahlukatı birbiri içinde karıştırıp idare eden o haşmetli Rububiyetinin hürmetine; aklımı Kur’an’ın ve Risale-i Nur’un nurani hakikatlerine teshir eyle.

Ey bu muvakkat dünya misafirhanesinde, bir gece konaklayan yolcular için denizleri hediye dolu “rahmet havuzları” yapan ve bu fani numunelerle ebedi saltanat merkezindeki ebedi rahmet denizlerinin ve baki bir saadet diyarının varlığını bedahatle ispat eden Sadık-ul Va’d-il Emin!. Dünyayı ahirete çevirmeye muktedir olan bu muazzam faaliyetlerini ve haşre işaret eden bu nihayetsiz tecelliyatını şefaatçi yaparak Senden istiyorum; nefsimi ve neslimi dünyada ve âhirette rızana mazhar eyle ve Cemal-i rü’yetini göstermekle müşerref kıl.

Ey Rabb-ül Berr-i Ve-l Bahr! Denizlerin, nehirlerin ve içindeki mahlukatın lisan-ı haliyle Seni takdis ve tesbih etmeleri hürmetine Senden niyaz ediyorum: Madem her şeyi hikmetle teshir edip mülkünde çalıştırıyorsun; benim de aklımı, kalbimi, nefsimi ve neslimi Kur’an’ın ebedî hakikatlerine ve Risale-i Nur’un nurlu hizmetine teshir eyle. Bizi bu mukaddes davanın sarsılmaz, sadık ve ihlaslı birer hizmetkarı kıl. Âmin.)

***

Ey dağları zemin sefinesine hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelal! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın talimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’inin dersiyle anladım ki, nasıl denizler acaibleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.. öyle de:

Dağlar:

Dağlar dahi,

  1. Zelzele tesiratından zeminin sükûnetine (İlk iki vazife Ve’l-Cibele Evteda âyetinin sarih manasına bakıyor. Küre-i arz, esir denizinde süzülen muazzam bir gemi gibidir. Dağlar, bu geminin dengesini sağlayan direkler hükmündedir. Yerin altındaki magma tabakasından gelen şiddetli sarsıntıların ve zelzelelerin etkisini kırarak, yeryüzünün sakin kalmasına (sükûnetine) hizmet ederler. Bu vazife, Kur’an’daki “dağları birer direk yaptık” ayetinin sarîh (açık) bir manasıdır.)
  2. Ve içindeki dâhilî inkılabat fırtınalarından sükûtuna (Dağlar direği üzerine atılmış, tâ içindeki dâhilî inkılablardan gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip, zemini hareketinden ve vazifesinden şaşırtmasın. Dünyanın içindeki dehşetli ısı ve dönüşümlerden kaynaklanan bir “gayz” ve hiddet vardır. Dağlar, bu içsel enerjinin dışarı atılmasını sağlayan birer teneffüs penceresi vazifesi görürler. Eğer dağlar bu “nefes alma” işini yapmasaydı, dünya üzerindeki sakinleri fezaya fırlatacak derecede gürültülü ve sarsıntılı olurdu. Dağların bu sessizliği ve dengeyi (sükût) muhafaza etmesi, Allah’ın kudretinin mükemmelliğine işaret eder.)
  3. Ve denizlerin istilasından kurtulmasına (Hem denizin istilâsından toprağı kurtarsın. Suyun fıtratı gereği dağılmak, dökülmek ve her tarafı istila etmek meyli vardır. Ancak dağlar, denizlerin karaları yutmasına engel olan fıtri birer set ve kalkan gibidir. Bu sayede toprak tabakası bataklığa dönüşmekten muhafaza edilir ve canlıların yaşaması için uygun bir zemin hazırlanır. Bu durum, dağların hayatın devamı için “mecazi bir direk” olduğunu ispatlar.)
  4. Ve havanın gazat-ı muzırradan tasfiyesine (Hem havayı tarasın, gazat-ı muzırradan tasfiye etsin, tâ teneffüse kabil olsun. Dağlar, sadece katı kütleler değil, aynı zamanda atmosferin dengesini koruyan birer hava filtresi gibidir. Havayı tarayarak zararlı gazlardan (gazat-ı muzırra) temizler ve nefes almaya kabil (uygun) bir hale getirirler. Bu tasfiye vazifesi, dağların hayata hizmet eden birer memur olduğunu gösterir.)
  5. Ve suyun muhafaza ve iddiharlarına (Hem suları biriktirip iddihar etsin. Dağlar, canlılar için hayati öneme sahip olan suların muazzam birer deposudur. Suyu kendi içindeki mağaralarda ve buzullarda biriktirip (iddihar), bir musluk gibi ihtiyaç miktarınca yeryüzüne akıtırlar. Suyun bu şekilde depolanıp intizamla dağıtılması, dağların lisan-ı haliyle kendi yaratıcılarını tanıdığını ve tanıttırdığını gösterir.)
  6. Ve zîhayatlara lâzım olan madenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle (Hem zîhayatların levazımat-ı hayatiyesine birer hazine olsun. Hem zîhayata lâzım olan sair madenlere menşe’ ve medar olsun. Sözler 674
    Dağlar, içi ve dışı boş olmayan “hazineli direklerdir”. İçlerinde mütenevvi madenler, şifalı ilaçlar ve kıymetli taşlar; üzerlerinde ise bin bir çeşit meyve ve nebatat barındırırlar. Karanlık ve karışık toprak tabakası altında; demir, kömür, bakır gibi madenlerin birbirine karıştırılmadan, bilerek ve görerek ihtiyaçlara göre ihzar edilmesi (hazırlanması), Allah’ın her şeyi kuşatan ilmine ve hikmetine delalet eder.

seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.

(Kur’an-ı Kerim’deki “dağları birer direk yaptık” (vel cibale evteada) ayeti, dağların yaratılış gayesini hem hakiki hem de mecazi boyutlarıyla açıklar. Bu iki mana arasındaki farklar:
1. Hakiki Manada Direk Olma: Bu mana, yerkürenin fiziki yapısı ve uzaydaki hareketiyle doğrudan ilgilidir:
Dünya Bir Gemi Gibidir: Küre-i arz, “esir denizi” içerisinde yüzen muazzam bir gemi (sefine) olarak tasvir edilir.
Teneffüs Penceresi Vazifesi: Yerin altındaki magma tabakasında çok şiddetli bir hararet, hiddet ve sarsıntı mevcuttur. Dağlar, bu içsel enerjinin dışarı atılmasını sağlayan birer teneffüs penceresi veya menfez hükmündedir.
Sarsıntıyı Engelleme ve Emniyet: Eğer dağlar bu teneffüs vazifesini görmeseydi, dünyanın içindeki hiddet ve sarsıntılar yeryüzündeki sakinleri fezaya fırlatacak derecede şiddetli olurdu. Dağlar, bir geminin direkleri gibi dünyanın dengesini (balansını) koruyarak onun sessiz (sükût) ve emniyetli bir şekilde haşir meydanına doğru ilerlemesini sağlar.
2. Mecazi Manada Direk Olma: Bu mana, dünyanın “hayatın merkezi” olması ve yaşamın devamı için gereken şartların sağlanmasıyla ilgilidir:
Hayatın Üç Esası: Yaşamın vücuda gelmesi ve devam etmesi; toprak, hava ve su unsurlarına bağlıdır. Dağlar, bu üç temel unsurun “direği” hükmündedir.
Elementlerin Muhafazası: Hava: Dağlar, atmosferdeki havayı tarayarak zararlı gazlardan (gazat-ı muzırra) tasfiye eder ve havayı teneffüse uygun, saf bir hale getirir.
Su: Suları kendi bünyelerinde biriktirip depolar (iddihar) ve bir musluk gibi ihtiyaç miktarınca intizamla yeryüzüne akıtırlar.
Toprak: Suyun fıtratındaki yayılma ve istila etme meylini, fıtri bir set ve kalkan gibi durdurarak toprağın sular altında kalıp bataklığa dönüşmesini engellerler.
Hülasa; hakiki mana dünyanın bir gemi gibi fiziki sarsıntılardan korunup rotasında emniyetle gitmesine bakarken; mecazi mana, hayatın devamı için zaruri olan toprak, hava ve suyun işlevselliğini korumasına bakmaktadır.)

  1. Evet dağlardaki taşların enva’ından ve muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin aksamından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım ve çok mütenevvi olan madeniyatın ecnasından ve dağları, sahraları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebatatın esnafından hiçbirisi yoktur ki; tesadüfe havalesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamıyla, hüsn-ü hilkatıyla, faideleriyle.. hususan madeniyatın tuz, limontuzu, sulfato ve şap gibi, sureten birbirine benzemekle beraber, tadlarının şiddet-i muhalefetiyle.. ve bilhâssa nebatatın basit bir topraktan çeşit çeşit enva’larıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihayetsiz Kadîr nihayetsiz Hakîm, nihayetsiz Rahîm ve Kerim bir Sâni’in vücub-u vücuduna bedahetle şehadet ettikleri gibi, (Dağlar, üzerlerindeki sanat ve içlerindeki intizamla tesadüfü tamamen reddeder. Basit bir topraktan çeşit çeşit meyve ve çiçeklerin icad edilmesi; madenlerin (tuz, limon tuzu, şap gibi) dış görünüşleri birbirine benzese de tatlarının ve özelliklerinin tamamen farklı olması, tesadüfe havalesi mümkün olmayan bir hikmet ve intizamı gösterir. Bu bedi sanatlar, nihayetsiz Kadîr, Hakîm, Rahîm ve Kerim bir Sâni’in varlığının ne kadar zaruri (vücub-u vücud) olduğunu apaçık bir surette şehadetle ispat eder.)
  2. Heyet-i mecmuasındaki vahdet-i idare ve vahdet-i tedbir ve menşe’ ve mesken ve hilkat ve san’atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, Sâni’in vahdetine ve ehadiyetine şehadet ederler. (Dağlar, bütün yeryüzü çapındaki “hey’et-i mecmuasıyla” yani toplu vaziyetleriyle de Allah’ın birliğini (Vahdaniyetini) ispat ederler. Bu ispat şu noktalarla gerçekleşir:
    Vahdet-i İdare ve Tedbir: Bütün dağlardaki idarenin ve rızık dağıtımının tek bir merkezden, aynı kanunla yapılması.
    Hilkat ve San’attaki Beraberlik: Tüm dağların menşe (yaratılış aslı sudan olması), mesken ve sanat itibarıyla benzer özellikler taşıması, onları yapan zâtın bir olduğunu gösterir.
    Kolaylık, Ucuzluk ve Çabukluk: Dağlar gibi devasa mahzenlerin gayet kolayca, çoklukla ve insanlık için çok ucuz bir fiyata (sadece şükür karşılığında) yaratılması, bu sanatın ancak bir tek Vâhid ve Ehad olan Allah’a ait olabileceğini ispat eder.)
  3. Hem nasılki dağların yüzünde ve karnındaki masnu’lar, zeminin her tarafında, herbir nevi aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gayet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir iş bir işe mani olmadan, sair neviler ile beraber karışık iken, karıştırmaksızın icadları; Senin rububiyetinin haşmetine ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine delalet eder; (Dağların yüzünde ve karnında bulunan mahlukların (bitkiler, madenler, sular), zeminin her tarafında, aynı zamanda ve aynı tarzda, hiçbir yanlışlık olmadan gayet mükemmel ve süratle yaratılmaları Allah’ın Rububiyetinin haşmetine delalet eder. Milyonlarca nevin birbirine karıştırılmadan, bir iş diğerine engel olmadan aynı anda icad edilmesi ise hiçbir şeyin ağır gelmediği nihayetsiz bir Kudretin azametini ortaya koyar.)
  4. Öyle de: Zeminin yüzündeki bütün zîhayat mahlukların hadsiz hacetlerini, hattâ mütenevvi hastalıklarını, hattâ muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihalarını tatmin edecek bir surette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcar ve nebatat ve madeniyatla doldurmak ve muhtaçlara teshir etmek cihetiyle, senin rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin nihayetsiz vüs’atine. (Zemindeki bütün canlıların hadsiz ihtiyaçlarını, mütenevvi hastalıklarını, farklı zevklerini ve iştahlarını tatmin edecek şekilde dağların içlerinin ve dışlarının muntazam ağaçlar, bitkiler ve madenlerle doldurulması Allah’ın Rahmetinin hadsiz genişliğini ispat eder. Bu kadar çok muhtacın ihtiyacına hükmedip, her birine uygun rızkı ve ilacı dağlar mahzeninden göndermek, Allah’ın her şeye hükmeden Hakimiyetinin nihayetsiz vüs’atine işaret eder.)
  5. Ve toprak tabakatı içinde, gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu halde; bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizamla, hacetlere göre ihzar edilmeleriyle,

Senin herşeye taalluk eden ilminin ihatasına ve (Toprak tabakası altında, her şeyin gizli, karanlık ve karışık bulunduğu bir ortamda; madenlerin ve ilaçların bilerek, görerek, şaşırmayarak ve tam bir intizamla ihtiyaçlara göre hazırlanması, Allah’ın her şeye taalluk eden İlminin ihatasını gösterir.)

Herbir şeyi tanzim eden hikmetinin bütün eşyaya şümulüne ve (Dağların birer ihtiyat deposu ve cihazat ambarı olarak her mahluka en faydalı ve maslahatlı şekilde tanzim edilmesi ise Allah’ın Hikmetinin bütün eşyayı kuşattığını (şümulünü) kati olarak delillendirir.)

İlâçların ihzaratı ve madenî maddelerin iddiharatıyla rububiyetinin rahîmane ve kerimane olan tedabirinin mehasinine ve (Dağlar, içindeki mütenevvi ilaçların ihzaratı ve hayat için zaruri olan madeni maddelerin idaresi ve depolanması (iddiharatı) ile Allah’ın rablığındaki şefkatli (rahîmane) ve cömertçe (kerimane) tedbirlerinin güzelliğini ilan ederler. Canlıların hadsiz hacetlerini, mütenevvi hastalıklarını, farklı zevklerini ve ayrı ayrı iştahlarını tatmin edecek şekilde dağların yüzlerinin ve içlerinin muntazam ağaçlar, bitkiler ve madenlerle doldurulması bu rahîmane tedbirin bir cilvesidir. Bu kıymetli maddelerin sadece depolanması değil, muhtaçlara teshir ettirilmesi ve onların hizmetine sunulması, Allah’ın rububiyetindeki tedbirlerin ne kadar güzel (mehasin) olduğunu ispat eder.)

İnayetinin ihtiyatlı letaifine pek zahir bir surette işaret ve delalet ederler. (Dağların birer “ihtiyat deposu” olarak tasarlanması, ilahi yardımın (inayetin) ne kadar ince ve önceden düşünülmüş olduğunu gösterir:

İstikbaldeki İhtiyaçlar: Dağlar, bu dünya hanındaki misafir yolcular için sadece şimdiki değil, istikbaldeki ihtiyaçları da kapsayan muntazam birer ihtiyat deposu ve cihazat ambarı hükmündedir.

Pratik ve İhtiyatlı Bir Yardım: Bir yardımın (inayetin) en ince ve güzel hali, muhtacın ihtiyacı gelmeden onun için bir “ihtiyat” olarak hazırlanmasıdır. Dağlar, hayata lüzumlu definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetiyle bu ihtiyatlı letaife (ince yardımlara) pek zahir bir surette işaret ederler.

Karanlıkta Gelen İntizam: Madenlerin ve ilaçların toprak tabakası altında; gizli, karanlık ve karışık bulunduğu halde; bilerek, görerek ve şaşırmayarak hacetlere göre intizamla hazırlanması, ilahi inayetin ne kadar dakik ve ince (latif) işlediğini ortaya koyar.

Velhasıl; dağlarda, canlıların dertlerine derman olacak ilaçların hazır bulunmasıyla Allah’ın rahîmane tedbirine; madenlerin ve suların birer hazine gibi depolayıp istifadeye sunmasıyla kerimane ikramına; ve tüm bunları istikbaldeki ihtiyaçların gözetilerek birer ihtiyat mahzeni şeklinde yapmasıyla da inayetinin ihtiyatlı letaifine hey’et-i mecmuasıyla ispat ve şehadet ederler.)

Dağlar’ın Haşre Delaleti: Hem bu dünya hanında misafir yolcular için, koca dağları levazımatlarına ve istikbaldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve cihazat anbarı ve hayata lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde işaret, belki delalet, belki şehadet eder ki; bu kadar Kerim ve misafirperver ve bu kadar Hakîm ve şefkatperver ve bu kadar Kadîr ve rububiyetperver bir Sâni’in, elbette ve herhalde, çok sevdiği o misafirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsanatının ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeyi görürler.

(Dağların haşre ve ebedi âleme olan delaletini Üstad Hazretleri,  bir “ihtiyat deposu” ve “cihazat ambarı” mantığı üzerinden, kıyas-ı temsilî yoluyla izah etmektedir. Bu delaleti şu başlıklarla derinleştirebiliriz:

1. “Dünya Hanı” ve Misafirperverlik Mantığı: Paragrafta dünya, gelip geçici yolcuların ağırlandığı bir “han” veya “misafirhane” olarak tasvir edilir. Bir han sahibi, oraya gelecek misafirlerin her türlü ihtiyacını (yemek, yatak, binekleri için ahır vb.) önceden hazırlar. Benzer şekilde, Cenab-ı Hak da bu dünya hanının misafirleri olan canlılar için dağları; lüzumlu maddelerin, madenlerin, ilaçların ve suların saklandığı mükemmel birer mahzen ve cihazat ambarı olarak yaratmıştır.

2. Kısa Bir Ömür İçin Yapılan Muazzam Hazırlık: Dağların bu depo vazifesi, mantıki bir sonucu beraberinde getirir:

  • İlahi Sıfatların Gereği: Dağları böyle hazinelerle dolduran Zât; nihayetsiz Kerim, Hakîm, Şefkatperver ve Kadîrdir.
  • Yokluğun İmkansızlığı: Bu kadar cömert ve misafirperver bir yaratıcının, çok sevdiği bu misafirlerini kısa bir dünya hayatından sonra ebedi bir yokluğa (ademe) mahkum etmesi, O’nun hikmetine ve şefkatine tamamen zıttır.
  • Ebedi Hazine İhtiyacı: Eğer 60-100 senelik kısa bir dünya misafirliği için koca dağlar birer depo olarak hazırlanmışsa; elbette bu misafirlerin gideceği ebedi bir alemde, ebedi ihsanların sunulacağı ebedi hazineler de bulunacaktır.

3. Dağlardan Yıldızlara Geçiş: Üstad Hazretleri, bu dünyadaki düzenin ahirette daha geniş bir ölçekte devam edeceğini belirtir. Bu dünyada dağların gördüğü depo ve ambar vazifesini, ebedi alemde yıldızlar üstlenecektir. Dünyadaki dağlar kısıtlı bir yaşamın cihazat ambarı iken; yıldızlar, ebedi hayatın ve sonsuz nimetlerin saklandığı, ebedi yolcular için hazırlanmış haşir aleminin depoları olacaktır.

4. Şehadet Mertebesinde Bir Delil: Dağların bu şekilde birer “muntazam ihtiyat deposu” olarak tasarlanması, sadece zayıf bir işaret değil; haşrin (yeniden dirilişin) ve ebedi âlemin varlığına karşı kuvvetli bir delil ve hatta şehadet mertebesindedir. Dağların bu muazzam düzeni, onların lisan-ı haliyle “Dağları hazırlayan bir Zâtın ebedi hazineleri de vardır” demeleridir.

Hülâsa; dağlardaki muazzam depo ve ambar vaziyeti, bu dünyadaki misafirliğin bir sonu olmadığını; aksine daha büyük ve ebedi bir alemin hazırlığı olduğunu ispat eden parlak bir delildir.

Beşinci Münacat Bi-lisan-ı Cibal: Ey Kadir-i Külli Şey! Dağlar ve içindeki mahluklar senin mülkünde ve senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle müsahhar ve müddehardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshir eden Hâlık’ını takdis ve tesbih ederler.

(Ey dağları zemin sefinesine hazineli direkler yaparak yeryüzünü zelzelelerin sarsıntısından muhafaza eden ve zemine sükûnet veren Kadîr ve Hakîm Allah’ım!. Dağları yerkürenin dengesini koruyan birer denge unsuru kılan kudretini şefaatçi yaparak Senden sarsılmaz bir iman niyaz ediyorum.

Ey yerin altındaki magma tabakasının şiddetli hararetini ve hiddetini dağlar vasıtasıyla teneffüs ettirip dünya gemisini vazifesinden şaşırtmayan ve üzerindeki yolcuları fezaya fırlatmadan emniyetle haşir meydanına sevk eden Hakîm-i Mutlak ve Müdebbir-i Hakiki!. Dağları yeryüzünün teneffüs pencereleri yapan hikmetin hürmetine, nefsimin fırtınalarını teskin eyle.

Ey denizlerin istilasına karşı dağları fıtri birer kalkan yapan ve atmosferdeki havayı zararlı gazlardan tasfiye ederek hayatı teneffüse kabil bir halde muhafaza eden Rahîm, Hâfız ve Zülcemal Rabbim!. Hayatın devamı için dağları toprak, hava ve suyun direği kılan rahmetini şefaatçi yapıyor, kalbimi manevi kirliliklerden tasfiye etmeni diliyorum.

Ey suları dağların mağaralarında ve zirvelerinde biriktirip şefkatle akıtan; madenleri ve ilaçları karanlık toprak tabakası altında gizli ve karışık bulunduğu halde bilerek, görerek ve şaşırmadan hazırlayan Alîm, Basîr, Sâni ve İnayet sahibi Yaratıcım!. Her şeyi kuşatan ilmini ve her şeyi tanzim eden hikmetini şefaatçi yaparak, Senden niyaz ediyorum; aklımı Kur’an nurlarıyla tenvir eyle.

Ey dağların içini ve dışını bütün canlıların hadsiz hacetlerine, mütenevvi hastalıklarına, farklı zevklerine ve iştihalarına göre muntazam eşcar, nebatat ve madeniyatla dolduran; bu tasarrufuyla rububiyetinin haşmetini ve merhametinin hadsiz genişliğini ilan eden Rabb-ül Âlemin, Kerîm ve Vâhid-i Ehad!. Dağlardaki bu mucizane taksimatı ve ucuzluğu şefaatçi yaparak, Senden niyaz ediyorum; neslimi bereketli ve istikametli kıl.

Ey bu geçici dünya hanındaki misafir yolcular için koca dağları birer “istikbal deposu”, “cihazat ambarı” ve “hayata lüzumlu definelerin mükemmel mahzeni” yapan Mün’im ve Şefkatperver Allah’ım!. Bu kısa ömür için dağları depo yapan keremin, elbette ebedi bir alemde ebedi misafirlerin için yıldızları birer hazine yapacağını ve ebedi ihsanatın olduğunu şahitlik derecesinde ispat eder. Bu haşir müjdesini ve ebedi rahmetini şefaatçi yaparak, bizi ebedi saadete nail eyle.

Ey koca dağları ve içindeki mahlukatı kendi mülkünde kuvvet, kudret, ilim ve hikmetiyle musahhar ve müdahhar kılan Kadîr-i Külli Şey!. Dağların lisan-ı haliyle Seni takdis ve tesbih etmeleri hürmetine Senden niyaz ediyorum:

Madem her şeyi hikmetle teshir eden Sensin; koca dağları hayata ve insana hizmetkar ettiğin gibi; benim de aklımı, kalbimi, nefsimi ve neslimi Kur’an’ın ebedi hakikatlerine ve Risale-i Nur’un nurlu hizmetine teshir eyle; bizi bu mukaddes davanın sarsılmaz, sadık ve ihlaslı birer hizmetkarı kıl.. Âmin, âmîn, âmîn.)

Ey Hâlık-ı Rahman! Ve ey Rabb-i Rahîm! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın talimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’inin dersiyle anladım: Nasılki sema ve feza ve arz ve deniz ve dağ, müştemilât ve mahluklarıyla beraber seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.. öyle de:

Zemindeki bütün ağaç ve nebatat:

Zemindeki bütün ağaç ve nebatat, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle, seni bedahet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar.

  1. Ve umum eşcarın ve nebatatın

Cezbedarane hareket-i zikriyede bulunan yapraklarından ve

Zînetleriyle Sâni’inin isimlerini tavsif ve tarif eden çiçeklerinden ve

Letafet ve cilve-i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden

Herbirisi, tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan

Hârika san’at içindeki nizam

Ve nizam içindeki mizan

Ve mizan içindeki zînet

Ve zînet içindeki nakışlar

Ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular

Ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlarıyla,

Nihayetsiz Rahîm ve Kerim bir Sâni’in vücub-u vücuduna bedahet derecesinde şehadet ettikleri gibi,

  1. Heyet-i mecmuasıyla,

Bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik

Ve sikke-i hilkatte müşabehet

Ve tedbir ve idarede münasebet

Ve onlara taalluk eden icad fiilleri ve Rabbanî isimlerde muvafakat

Ve o yüzbin enva’ın hadsiz efradlarını birbiri içinde şaşırmayarak birden idareleri

Gibi noktalarıyla, o Vâcib-ül Vücud Sâni’in bilbedahe vahdetine ve ehadiyetine şehadet ederler.

Hem nasılki onlar senin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ediyorlar.. öyle de;

  1. Rûy-i zeminde dört yüz bin milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efradın yüzbinler tarzda iaşe ve idareleri; şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, senin rububiyetinin vahdaniyetteki haşmetine..
  2. Ve bir baharı, bir çiçek kadar kolay icad eden kudretinin azametine ve herşeye taallukuna delalet ettikleri gibi;
  3. Koca zeminin her tarafında, hadsiz hayvanatına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit çeşit aksamını ihzar eden rahmetinin hadsiz genişliğine..
  4. Ve o hadsiz işler ve in’amlar ve idareler ve iaşeler ve icraatlar kemal-i intizamla cereyanları ve herşey, hattâ zerreler o emirlere ve icraata itaat ve müsahhariyetleriyle, hâkimiyetinin hadsiz vüs’atine kat’î delalet etmekle beraber
  5. O ağaçların ve nebatların ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi herbirisinin herbir şeyini, herbir işini bilerek, görerek; faidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmakla, senin ilminin her şeye ihatasına ve hikmetinin herşeye şümulüne pek zahir bir surette delalet ve hadsiz parmaklarıyla işaret ederler.

Ve senin gayet kemaldeki cemal-i san’atına ve nihayet cemaldeki kemal-i nimetine hadsiz dilleriyle sena ve medhederler.

Zemindeki Bütün Ağaç ve Nebatat’ın Haşre Delaleti: Hem bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcar ve nebatatın elleriyle, bu kadar kıymetdar ihsanlar ve nimetler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar işaret belki şehadet eder ki: Misafirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât-ı Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsanı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yani bütün mahlukat tarafından “Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi i’dam etti” dememek ve dedirmemek ve saltanat-ı uluhiyetini iskat etmemek ve nihayetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müştak dostlarını mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her halde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennet’e lâyık bir surette meyvedar eşcar ve çiçekli nebatlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere göstermek için nümunelerdir.

Hem ağaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedî’ bir surette, etleri çok muhtelif, san’atları çok acib, çekirdekleri çok hârika olarak yapılarak.. o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatların başlarına koyarak zîhayat misafirlerine göndermek cihetinde, lisan-ı hal olan tesbihatları, zuhurca lisan-ı kal derecesine çıkar. Bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irade ve ihsanatınla, senin rahmet ve hikmetinle müsahhardırlar ve senin herbir emrine muti’dirler.

(Zemindeki bütün ağaç ve nebatat; yaprakları, çiçekleri ve meyveleriyle haşrin ve ebedî âlemin varlığına şu kuvvetli ve parlak delillerle şehadet ederler:

Fâni Numuneler ve Baki Hazineler: Bu geçici dünya bir “muvakkat han” ve “fâni misafirhane” hükmündedir. Ağaçların ve nebatatın elleriyle sunulan bu kadar kıymetli ihsanlar ve yapılan fevkalade masraflar, aslında ebedî bir âlemdeki “ebedî rahmet hazinelerinin” ve “bâki asıllarının” birer küçük numunesidir. Numunelerin bu kadar mükemmel olması, müşterilere (insanlara) asıllarının ne kadar muazzam olduğunu göstermek içindir.

İlahi Merhamet ve Keremin Gereği: Kudretli ve kerem sahibi olan Zât-ı Rahîm, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için bu kadar masraf yapmaktadır. Eğer haşir gelmezse ve bu misafirler ebedi bir yokluğa (idama) mahkum edilirse, bu durum “Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi idam etti” manasına gelir ki; bu, Allah’ın nihayetsiz rahmetini inkâr etmek ve saltanat-ı uluhiyetini iskat etmek demektir. Bu sebeple, nihayetsiz merhamet ve kerem, ebedi bir alemde ebedi meyveleri ihzar etmeyi (hazırlamayı) zaruri kılar.

İnsanın İstidadı ve Ebed Arzusu: İnsan, kâinatın en müntehab (seçkin) hülâsasıdır ve manevî cihazatı ebedî bir hayata bakmaktadır. Kısa bir dünya hayatı için ağaçların ve nebatatın elleriyle bu kadar masraflı ikramların yapılması, bu misafirliğin bir sonu olmadığını; aksine ebedî bir memlekette ebedî bırakacağı kulları için ebedî ihsanatın bulunduğunu bedahatle (apaçık) ispat eder.

Kelimeler ve Tesbihatın Manası: Ağaçlar ve nebatat; yaprak, çiçek ve meyvelerinin her bir kelimesiyle Cenab-ı Hakk’ı takdis ve tesbih ederler. Hususan meyvelerin bedî’ bir surette, harika çekirdeklerle ve muhtelif tatlarla yapılarak ağaçların ellerine (dallarına) verilip insanlara gönderilmesi, lisan-ı hal olan tesbihatlarını lisan-ı kal (sözlü ifade) derecesine çıkarır. Bu muazzam ikramlar, ebedi bir âlemde ebedi ve cennete layık bir surette meyvedar eşcarın ve çiçekli nebatların ihzar edildiğini müjdeler.

Netice itibariyle, dünyadaki bu bahar ve üzerindeki sanatlar, ebedi bir âlemin kapısını açan birer haşir numunesi ve müjdecisidir.)

Altıncı Münacat Bi-lisan-ı Eşcar ve Nebatat: Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey kibriya-yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni’-i Hakîm ve Hâlık-ı Rahîm! Bütün eşcar ve nebatatın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle; seni kusurdan, aczden, şerikten takdis ederek hamd ü sena ederim.

(Ey umum eşcarın ve nebatatın cezbedarane hareket-i zikriyede bulunan yapraklarını, ziynetleriyle Sâni’inin isimlerini tavsif ve tarif eden çiçeklerini ve letafet ve cilve-i merhametinden tebessüm eden meyvelerini; harika bir sanat içindeki nizam, mizan, ziynet, nakış, koku ve tatlarla yaratarak nihayetsiz rahmet ve keremini gösteren Mürebbi-i Rahîm ve Kerîm-i Zülcelal! Yaprak, çiçek ve meyvelerin muhtelif tatları, güzel kokuları ve rahmetinin tecellileriyle zahir olan o nihayetsiz Rahmetini ve Kereminin nihayetsiz vüs’atini şefaatçi yaparak Senden niyaz ediyorum; kalbimi manevi kirliliklerden tasfiye eyle ve Risale-i Nur’un elmas hakikatlerine hizmetkar eyle.

Ey bütün zemin yüzündeki eşcar ve nebatatın heyet-i mecmuasındaki birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve sikke-i hilkatte müşabehet, tedbir ve idarede münasebet, onlara taalluk eden icad fiilleri ve Rabbanî isimlerdeki muvafakat ile Vahdet ve Ehadiyetini gösteren Vâcib-ül Vücud Sâni’-i Ehad! Heyet-i mecmuadaki bu birlik, beraberlik ve müşabehet gibi noktaları şefaatçi yaparak Senden istiyorum; neslimi Kur’an’ın sönmez nuruna ve Risale-i Nur davasına sadık ve sarsılmaz birer hizmetkar eyle.

Ey rûy-i zeminde dört yüz bin milletten teşekkül eden ağaç ve nebatat ordusundaki hadsiz efradın iaşe ve idarelerini şaşırmayarak mükemmel yapmasıyla Rububiyetinin vahdaniyetteki haşmetini gösteren Rabb-i Vâhid ve bir baharı bir çiçek kadar kolay icad eden Kudretinin azametini gösteren Kadîr-i Mutlak! Bu haşmet-i rububiyetini ve azamet-i kudretini şefaatçi yaparak Senden istiyorum; aklımı Kur’an’ın ve Risale-i Nur’un nurani hakikatlerine teshir eyle.

Ey koca zeminin her tarafında hadsiz taamların çeşit çeşit aksamını ihzar ederek Rahmetinin hadsiz genişliğini gösteren Rahman-ür Rahîm, her şeyin ve zerrelerin itaat ve müsahhariyetleriyle Hâkimiyetinin hadsiz vüs’atini gösteren Sâni-i Hakîm ve her bir yaprak, çiçek ve meyveyi maslahatlara göre yaparak İlminin ihatasını ve Hikmetinin şümulünü gösteren Alîm-i Hakîm! Bu nihayetsiz rahmetini, hakimiyetini, ilim ve hikmetini şefaatçi yaparak; ruhumun manevi gıdasını ziyadeleştir ve bizleri Kur’an ilmiyle müşerref ve hikmetli hareket etmekle aziz eyle.

Ey bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede, ağaçların ve nebatatın elleriyle bu kadar kıymetdar ihsanlar yaparak ebedî bir saadet diyarının varlığını bedahatle ispat eden Sadık-ul Va’d-il Emin!. Bize burada tattırdığın bu fani numunelerin ebedî Cennetlerdeki baki asıllarına birer müjde olduğunu ve o mahlukatın Sana olan muti’iyetini şefaatçi yaparak; aklımı, kalbimi, ruhumu, nefsimi ve neslimi Senin rızana ve iman hizmetine teshir eyle ve muti’ kıl.

Ey meyveleri bedî’ bir surette, etleri çok muhtelif, san’atları çok acib, çekirdekleri çok hârika olarak yaparak o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip zîhayat misafirlerine gönderen Müdebbir-i Mutlak ve Rezzak-ı Hakîki! Ağaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle, lisan-ı hal olan tesbihatları, zuhurca lisan-ı kal derecesine çıkarak bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irade ve ihsanatınla, senin rahmet ve hikmetinle müsahhardırlar ve senin herbir emrine muti’dirler. Bizimde aklımızı, kalbimizi, ruhumuzu, nefsimizi ve neslimizi Senin rızana ve iman hizmetine mut’i kıl. Âmin.)

Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Müdebbir-i Hakîm! Ey Mürebbi-i Rahîm! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın talimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’in dersiyle anladım ve iman ettim ki, nasıl nebatat ve eşcar seni tanıyorlar, senin sıfât-ı kudsiyeni ve esma-i hüsnanı bildiriyorlar.. öyle de:

İnsan ve Hayvanat:

Zîhayatlardan ruhlu kısmı olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki,

  • cisminde gayet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî âzalarıyla;
  • ve bedeninde gayet ince bir nizam ve gayet hassas bir mizan ve gayet mühim faideler ile yerleştirilen âlât ve duygularıyla
  • ve cesedinde gayet san’atlı bir yapılış ve gayet hikmetli bir tefriş ve gayet dikkatli bir müvazene içinde konulan cihazat-ı bedeniyesiyle,

senin vücub-u vücuduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehadet etmesin.

(İnsan ve hayvanatın her bir ferdi, cesedinde gayet muntazam saatler gibi işleyen dahili ve harici azalarıyla Sâni’inin Vücub-u Vücuduna şehadet eder. Bedenlerdeki gayet ince nizam, hassas mizan ve mühim faydalarla yerleştirilen cihazat-ı bedeniye; kör kuvvetin, şuursuz tabiatın veya serseri tesadüfün işi olamaz. Eğer bu mükemmel yapılış “kendi kendine oluyor” denilse, o zaman her bir zerrenin ilah gibi ihatalı bir ilme ve kudrete sahip olması gerekirdi ki bu yüz derece muhaldir. Dolayısıyla her bir zîruh, basîrane san’atı ve müdebbirane müvazenesiyle bir Vâcib-ül Vücud’u ilan eder.)

Çünki bu kadar basîrane nazik san’at ve şuurkârane ince hikmet ve müdebbirane tam müvazeneye, elbette kör kuvvet ve şuursuz tabiat ve serseri tesadüf karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhal içinde muhaldir. Çünki o halde herbir zerresi; herbir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu herşeyini bilecek, görecek, yapabilecek.. âdeta ilah gibi ihatalı bir ilmi ve kudreti bulunacak. Sonra teşkil-i cesed ona havale edilir ve “kendi kendine oluyor” denilebilir.

  1. Ve heyet-i mecmuasındaki
  • Vahdet-i tedbir ve vahdet-i idare ve vahdet-i nev’iye ve vahdet-i cinsiye.. (Tedbir, idare ve iaşedeki beraberlik; bütün zemin yüzündeki bu ordunun tek bir merkezden yönetildiğini ispat eden bir vahdet-i idaredir.)
  • Ve umumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak cihetinde müşahede edilen sikke-i fıtratta birlik.. (Bütün hayvan ve insanların yüzlerinde göz, kulak ve ağız gibi azaların ittifakla bulunması, bir sikke-i fıtratta birlik gösterir.)
  • Ve herbir nev’in efradı sîmalarında görülen sikke-i hikmette ittihad.. (Her bir ferdin simasında görülen ve onu diğerlerinden ayıran sikke-i hikmet, Vâhidiyet içinde bir Ehadiyet tecellisidir.)
  • Ve iaşede ve icadda beraberlik..
  • Ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki,

Senin vahdetine kat’î şehadette bulunmasın!

  1. Ve herbir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde senin ehadiyetine işareti olmasın. (Bir fertte kainata bakan bütün isimlerin cilvelerinin toplanması, o ferdin doğrudan doğruya Vahid-i Ehad’in eseri olduğunu gösterir.)
  2. Hem nasılki insan ile beraber hayvanatın, zeminin bütün yüzünde yayılan yüzbin enva’ı, muntazam bir ordu gibi teçhiz ve talimat ve itaat ve müsahhariyetle ve en küçükten tâ en büyüğe kadar, rububiyetin emirleri intizamla cereyanlarıyla o rububiyetinin derece-i haşmetine;
  3. Ve gayet çoklukla beraber gayet kıymetli ve gayet mükemmel olmakla beraber gayet çabuk yapılmaları ve gayet san’atlı olmakla beraber gayet kolay yapılışlarıyla, kudretinin derece-i azametine delalet ettikleri gibi; (Mevcudatın icadlarında görülen bu sürat içindeki kesret ve bu mükemmel intizam içindeki suhulet ve bu hüsn-ü sanat içindeki maharet ve bu ihtilat içindeki kıymettarlık ve bu mebzuliyet içindeki imtiyaz kudretinin derece-i azametine delalet eder.)
  4. Şarktan garba, şimalden cenuba kadar yayılan mikroptan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs’atine;
  5. Ve herbiri emirber nefer gibi vazife-i fıtriyesini yapmak, zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht-ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olmak cihetiyle, hâkimiyetinin nihayetsiz genişliğine kat’î delalet ederler.
  6. Hem nasılki hayvanattan herbirisi, kâinatın bir küçük nüshası ve bir misal-i musaggarı hükmünde gayet derin bir ilim ve gayet dakik bir hikmetle, karışık eczaları karıştırmayarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı suretlerini şaşırmayarak, hatasız, sehivsiz, noksansız yapılmalarıyla, ilminin herşeye ihatasına ve hikmetinin herşeye şümulüne, adedlerince işaretler ederler; (Her bir hayvan, adeta kainatın küçültülmüş bir nüshası ve bir misal-i musaggarı hükmündedir. Koskoca kainatın planını ve hikmetlerini küçücük bir bedene sığıştırmak; derin bir ilmi ve dakik bir hikmeti iktiza eder. Karışık eczaların birbirine karıştırılmadan, her bir türe ait suretin şaşırılmadan, noksansız ve hatasız yapılması; her şeyi kuşatan bir ilmin ve her şeye şamil bir hikmetin meyvesidir.)
  7. Öyle de: Herbiri birer mu’cize-i san’at ve birer hârika-i hikmet olacak kadar san’atlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve teşhirini istediğin san’at-ı Rabbaniyenin kemal-i hüsnüne
  8. ve gayet derecede güzelliğine işaret ve herbirisi, hususan yavrular, gayet nazdar, nazenin bir surette beslenmeleriyleve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, senin inayetinin gayet şirin cemaline hadsiz işaretler ederler.

(İnsan ve hayvanat, hey’et-i mecmuasıyla yani toplu bir bakışla; tedbirdeki birlik, idaredeki münasebet ve icad fiillerindeki muvafakat noktalarıyla sarsılmaz bir tevhid delili oluşturur. Bu kadar farklı türün, aynı anda, aynı yeryüzü ordugahında, birbirine yardım ederek ve karıştırılmadan idare edilmesi; parçalanması imkansız olan küllî bir rububiyeti bedahatle ispat eder.)

Ey Rahmanürrahîm! Ey Sadık-ul Va’d-il Emin! Ey Mâlik-i Yevmiddin! Senin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ının talimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’inin irşadıyla anladım ki:

İnsan ve Hayvanat’ın Haşre Delaleti:

  • Madem kâinatın en müntehab neticesi hayattır..
  • Ve hayatın en müntehab hülâsası ruhtur..
  • Ve zîruhun en müntehab kısmı zîşuurdur..
  • Ve zîşuurun en câmii insandır..
  • Ve bütün kâinat ise, hayata müsahhardır ve onun için çalışıyor..
  • Ve zîhayatlar, zîruhlara müsahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar..
  • Ve zîruhlar, insanlara müsahhardır, onlara yardım ediyorlar..
  • Ve insanlar fıtraten Hâlık’ını pek ciddî severler ve Hâlık’ları onları hem sever, hem kendini onlara her vesile ile sevdirir..
  • Ve insanın istidadı ve cihazat-ı maneviyesi, başka bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakıyor..
  • Ve insanın kalbi ve şuuru, bütün kuvvetiyle beka istiyor..
  • Ve lisanı, hadsiz dualarıyla beka için Hâlık’ına yalvarıyor;

Elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmış iken, ebedî bir adavetle gücendirmek olamaz ve kabil değildir. Belki başka bir ebedî âlemde mes’udane yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir. Ve insana tecelli eden isimlerin, bu fâni ve kısa hayattaki cilveleriyle âlem-i bekada onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarına işaret ederler.

Evet ebedînin sadık dostu, ebedî olacak. Ve bâkinin âyine-i zîşuuru, bâki olmak lâzım gelir.

(“Bâkinin âyine-i zîşuuru, bâki olmak lâzım gelir” sırrıyla, Cenab-ı Hakk’ın baki isimlerinin bu dünyada kısa süreli tecellilerine ayna olan şuur sahiplerinin, o isimlerin asıl ve ebedî tecellilerine mazhar olacakları baki bir âleme gitmeleri hikmetin muktezasıdır.

“Hayat” ve “Ruh” hakikatleri üzerinden haşrin isbatı:

1. Kâinatın Hülasası ve Hayatın Seçkinliği: Kâinatın en müntehab (seçkin) neticesi hayat, hayatın en müntehab hülâsası ruh, zîruhun en seçkin kısmı zîşuur ve zîşuurun en câmii (kapsamlısı) ise insandır. Bütün kâinat hayata musahhar kılınmış ve onun için çalışmaktadır; zîhayatlar zîruhlara, zîruhlar ise insanlara yardım etmek üzere gönderilmiştir. Bu muazzam hiyerarşi ve yardımlaşma, her şeyin en kıymetli meyvesi olan insanın ve ruhun ebedi bir yokluğa (idama) mahkûm edilemeyeceğini gösterir.

2. Karşılıklı Muhabbet ve Ebedi Dostluk: İnsan fıtraten Hâlık’ını pek ciddî sever ve Hâlık’ı da onu her vesile ile sevip kendini ona sevdirir. Ebedî bir muhabbet için yaratılmış ve hem mahbub (sevilen) hem de muhib (seven) olan insanları, bir daha dirilmemek üzere öldürmek; bu ebedi muhabbeti ebedi bir adavete (düşmanlığa) çevirmektir ki, bu durum Allah’ın rahmet ve hikmetiyle kabil-i telif değildir. “Ebedînin sadık dostu, ebedî olacak” sırrıyla, Bâki olan Allah’a ayna olan zîşuur ruhların da baki kalması bir zarurettir.

3. İnsanın İstidatları ve Beka Arzusu: İnsanın cihazat-ı maneviyesi ve istidatları sadece bu kısa dünya hayatına değil, başka ve baki bir âleme bakmaktadır. İnsanın hayali, kalbi ve şuuru bütün kuvvetiyle beka (sonsuzluk) ister; dili ise hadsiz dualarıyla beka için yalvarır. Eğer dünya hayatı tek gaye olsaydı, insanın hayali bile en şaşaalı ama sonu idam olan bir saltanata razı olmazdı. Bu sonsuz arzu ve cihazat, ebedi bir saadetin varlığının en büyük kanıtıdır.

4. Muvakkat Handan Ebedi Saraya: Dünya bir “muvakkat han” ve “fâni misafirhanedir”. Bu handa misafir yolcular için, ağaçların ve hayvanatın elleriyle sunulan fevkalade masraflar ve kıymetli ihsanlar, bu ağırlamanın burada bitmeyeceğinin delilidir. Misafirlerine burada böyle merhametli davranan kudretli ve keremkâr bir Zât-ı Rahîm, onları ebedi bir yokluğa göndererek kendi saltanat-ı uluhiyetini iskat etmez ve rahmetini inkâr ettirmez. Buradaki nimetler, ebedî Cennetlerdeki asıllarına müşterileri davet eden nümunelerdir.

5. Hayvanatın Ruhları ve Beka: Hayvanatın ruhları dahi baki kalacaktır; zira rahmet ve rububiyet bunu iktiza eder. Özellikle Hüdhüd-ü Süleymanî, Neml (karınca), Naka-i Sâlih ve Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi bazı özel fertlerin, hem ruhu hem de cesediyle baki âleme gideceği rivayet edilmiştir. Diğer hayvan nev’lerinin ise ara sıra istimal etmek (kullanmak) üzere birer tek cesedi bulunacaktır.

6. Esma-i İlahiyenin Cilveleri: İnsana bu fani dünyada tecelli eden isimlerin (Rahman, Rahim, Sadık-ul Va’d) cilveleri, o isimlerin âlem-i bekada ebedi ve şaşaalı bir surette devam edeceğine işaret eder. Nihayetsiz bir rahmet ve cömertliğe sahip olan bir Zâtın, muhtacın en büyük ihtiyacı olan “beka” talebini reddetmesi, O’nun kudsî sıfatlarına ve izzet-i celaline tamamen zıttır.)

Hayvanların ruhları bâki kalacağını.. ve Hüdhüd-ü Süleymanî (A.S.) ve Neml’i, ve Naka-i Sâlih (A.S.) ve Kelb-i Ashab-ı Kehf gibi bazı efrad-ı mahsusa hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceği ve herbir nev’in arasıra istimal için birtek cesedi bulunacağı rivayet-i sahihadan anlaşılmakla beraber; hikmet ve hakikat, hem rahmet ve rububiyet öyle iktiza ederler.

(Hem Ruh Hem Cesetle Bâki Kalacak Özel Ferdler:

Rivayet-i sahihaya dayanarak; bazı hayvan fertlerinin hem ruhları hem de dünyadaki cesetleriyle birlikte ebedi âleme gideceği ifade edilir. Şöyleki:

  1. İbrahim Aleyhisselâmın buzağısı: Misafirperverliğin ve ilahi ikramın bir nişanı olarak.
  2. İsmail Aleyhisselâmın yerine kesilen koç: İlahi bir feda ve rahmet sembolü olarak.
  3. Salih Aleyhisselâmın devesi (Naka-i Sâlih): Mucizevi bir yaratılışla ortaya çıkmış ve bir kavmin imtihan vesilesi olmuştur.
  4. Yunus Aleyhisselâmı yutan balık: Hz. Yunus’un münacatına zemin hazırlayan ve onu selamet sahiline çıkaran bir vasıta olması haysiyetiyle.
  5. Musa Aleyhisselâmın ineği: Bakara Suresi’nde anlatılan ve mühim bir hikmete hizmet eden inek.
  6. Uzeyir Aleyhisselâmın merkebi: Haşrin bir numunesini göstermek üzere yüz sene sonra diriltilerek bir mucizeye medar olmuştur.
  7. Süleyman Aleyhisselâmın karıncası (Neml): Şuurkarane hareketi ve ordunun ezilmemesi için gösterdiği sakınma haliyle zikredilir.
  8. Süleyman Aleyhisselâmın (veya Belkıs’ın) Hüdhüd kuşu: Su bulma ve tevhid haberini getirme gibi yüksek vazifeler görmüştür.
  9. Ashab-ı Kehf’in köpeği (Kıtmir): Sadakati ve hak dostlarına refakati sebebiyle cesediyle bekaya mazhar olmuştur.
  10. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Kasva isimli devesi: Risalet vazifesine ve Resul-i Ekrem’e (ASM) hizmetkar olduğu için bu şerefe nail olmuştur.
  11. Kurbanlık Hayvanlar: Allah yolunda kurban edildikleri için bir nevi hususiyet kazanarak cesetleriyle baki kalacakları belirtilmiştir.

Hikmet ve Vazife Ciheti: Bu efrad-ı mahsusanın cesediyle baki kalması, onların mukaddes zatlarla olan irtibatları ve ehemmiyetli ilahi vazifelerde istihdam edilmeleri sebebiyledir. Meselâ; Hüdhüd’ün suyu bulması maddi bir hizmetken, bunun manevi bir “iman ve marifet suyu”na işaret etmesi gibi derin hikmetler barındırır.

Her Nev’in Bir Tek Cesedi Bulunması Meselesi: Diğer hayvan türleri için her bir nev’in (türün) baki alemde tek bir cesedi bulunacaktır. Bu hakikatin işleyişi şu şekildedir:

  • Ara Sıra İstimal: O türe ait olan ruhlar, cennette o tek cesedi ara sıra bir elbise gibi giyerek veya o form üzerinden cennet lezzetlerini tadacaklardır.
  • Ruhun Manevi Genişliği: Ruhlar, maddi kayıtlarla sınırlı olmadıkları için bir tek vücudu veya formu aynı anda veya sırayla kullanabilirler; bu durum ruhani varlıkların (melekler gibi) aynı anda birçok yerde bulunabilmesine benzer.
  • Rahmetin Tecellisi: Bu usul ile hem o türün hatırası ebedileşmiş olur hem de o türün bütün fertlerinin ruhları fıtri tesbihatlarının mükafatı olarak baki bir vücut lezzetinden mahrum kalmazlar.

Netice itibariyle, bu on özel hayvan ve kurbanlıklar gibi bazı fertler şahsen cesetleriyle baki kalırken; diğer hayvanatın ruhları baki kalıp, kendi türlerini temsil eden baki bir vücut formu üzerinden ebedi saadetten istifade edeceklerdir.)

Ey Kadîr-i Kayyum! Bütün zîhayat, zîruh, zîşuur; senin mülkünde, yalnız senin kuvvet ve kudretinle ve ancak senin irade ve tedbirinle ve rahmet ve hikmetinle, rububiyetinin emirlerine teshir ve fıtrî vazifelerle tavzif edilmişler. Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galebesi için değil, belki fıtraten insanın za’fı ve aczi için, rahmet tarafından ona müsahhar olmuşlar. Ve lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile Sâni’lerini ve Mabud’larını kusurdan, şerikten takdis ve nimetlerine şükür ve hamd ederek, herbiri ibadet-i mahsusasını yapıyorlar.

Yedinci Münacat Bi-lisan-ı İnsan ve Hayvanat: Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından perdelenmiş olan Zât-ı Akdes! Bütün zîruhların tesbihatıyla, seni takdis etmek niyet edip سُبْحَانَكَ يَا مَنْ جَعَلَ مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَىٍّ diyorum.

(Ey insan ve hayvanatın cisminde gayet muntazam saatler gibi işleyen dahili ve harici azaları; bedenlerinde gayet ince bir nizam ve hassas bir mizanla yerleştirilen cihazatıyla Vücub-u Vücuduna ve sıfatlarının tahakkukuna mevcudat adedince şehadet ettiren Vâcib-ül Vücud ve Sâni-i Zülcelal!. Zîhayatların cesedindeki bu basîrane nazik san’atı ve müdebbirane tam müvazeneyi şefaatçi yaparak Senden istiyorum; aklımı Kur’an’ın ve Risale-i Nur’un nurlu hakikatlerine teshir eyle.

Ey zemin yüzünde yayılan yüz binlerce nev’in heyet-i mecmuasındaki vahdet-i tedbir ve idareyle; umumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda görülen sikke-i fıtrattaki birlik ve her bir ferdin simasındaki sikke-i hikmetle Vahdetine ve Ehadiyetine şehadet ettiren Vâhid-i Ehad!. İnsan ve hayvanatın simalarındaki bu ittihat sikkelerini ve ağaç ile nebatatın heyet-i mecmuasındaki müşabehet ve mümaselet sikkelerini şefaatçi yaparak Senden niyaz ediyorum; kalbimi manevi kirliliklerden tasfiye eyle ve marifetine hizmetkar eyle.

Ey şarktan garba kadar mikroptan gergedana kadar bütün zîruhların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs’atini gösteren; meyveleri bedî’ bir surette tebessüm ettirip yemek tablalarını ağaçların elleriyle zîhayat misafirlerine gönderen Müdebbir-i Mutlak ve Rezzak-ı Hakîki!. Hadsiz taamların çeşit çeşit aksamını ihzar eden bu nihayetsiz rahmetini ve mahlukatın Sana olan mutlak itaat ve müsahhariyetini şefaatçi yaparak Sana yalvarıyorum; nefsimi Senin rızana ve Kur’an hizmetine musahhar kıl.

Ey her bir hayvanı kainatın küçük bir nüshası ve misal-i musaggarı hükmünde, karışık eczaları karıştırmayarak hatasız ve noksansız yaratan; ağaç ve nebatatın her bir kök, dal ve budağını maslahatlara göre yaparak İlminin ihatasını ve Hikmetinin şümulünü gösteren Alîm-i Hakîm!. Zîhayatların yapılışındaki bu dakik hikmetini ve sanat-ı Rabbaniyenin kemal-i hüsnünü şefaatçi yaparak Senden niyaz ediyorum; neslimi Kur’an’ın sönmez nuruna ve Risale-i Nur davasına sadık ve sarsılmaz birer hizmetkar eyle.

Ey insanın ebede bakan istidatlarını ve kalbindeki nihayetsiz beka arzusunu bildiği halde, onu dirilmemek üzere öldürmeyerek vaadinde sadık olduğunu gösteren Sadık-ul Va’d-il Emin ve Mâlik-i Yevmiddin!. Bu muvakkat misafirhanede ağaçların ve nebatatın elleriyle sunulan fani numunelerin, ebedi Cennetlerdeki baki asıllarına birer müjde ve şehadet olduğunu şefaatçi yaparak; aklımı, kalbimi, nefsimi ve neslimi ebedi saadet diyarını kazandıracak olan Kur’an’ın ve Risale-i Nur’un hizmetine teshir eyle. Âmin.)

Yâ Rabb-el Âlemîn! Yâ İlahe-l Evvelîne Ve-l Âhirîn! Yâ Rabb-es Semavati Ve-l Aradîn! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın talimiyle ve Kur’an-ı Hakîm’in dersiyle anladım ve iman ettim ki: Nasıl sema, feza, arz, berr ve bahr, şecer, nebat, hayvan; efradıyla, eczasıyla, zerratıyla seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehadet ve delalet ve işaret ediyorlar;

Öyle de:

Enbiya, Evliya, Asfiya:

Kâinatın hülâsası olan zîhayat ve zîhayatın hülâsası olan insan ve insanın hülâsası olan enbiya, evliya, asfiyanın hülâsası olan kalblerin ve akılların müşahedat ve keşfiyat ve ilhamat ve istihracatla, yüzer icma’ ve yüzer tevatür kuvvetinde bir kat’iyyetle senin vücub-u vücuduna ve senin vahdaniyet ve ehadiyetine şehadet edip, ihbar ediyorlar. Mu’cizat ve keramat ve yakînî bürhanlarıyla, haberlerini isbat ediyorlar.

  1. Evet (Vücub-u Vücud, Vahdaniyet ve Ehadiyet
    Enbiya ve Evliyalar, yüzer icma ve tevatür kuvvetinde bir kat’iyyetle Allah’ın varlığını ve birliğini ihbar ederler. Onların şehadeti şu kanallarla gerçekleşir:)
  • Kalblerde, perde-i gaybda ihtar edici bir zâta bakan hiçbir hatırat-ı gaybiye; (Hatırat-ı Gaybiye: Bir insanın önceden bildiği ancak unuttuğu bir hakikatin, ihtiyacı olduğu bir anda Cenab-ı Hak tarafından “ihtar edilmesi” yani hatırlatılmasıdır. Bu, “perde-i gaybda ihtar edici bir Zât”ın varlığına bakar. Meselâ, yüksek bir makamdan bakarken her şeyi kuşatan bir hakikati gören bir insan, bazen kendi nefsine tatbik etmesi gereken cüzi bir hakikati unutabilir; işte bu noktada gelen hatırlatmalar Hatırat-ı Gaybiye’dir. Kalbe gelen hatıralar, hatırat-ı gaybiye adedince perde-i gaybda ihtar edici Zâtın vücub-u vücuduna ve sıfât-ı kudsiyesine ve vahdetine ve esma-i hüsnasına şehadet eder. Hem Allah’ın, en küllî tasarrufatı olan Arş-ı A’zam’ı idare ederken aynı anda tek bir kalbin en gizli ve cüzi hatıratını, dualarını ve arzularını bilip işitmesi, O’nun Ehadiyetine işaret eder.)
  • Ve ilham edici bir zâta baktıran hiçbir ilhamat-ı sadıka; (İlhamat-ı sadıka:  İnsanın daha önce hiç bilmediği, düşünmediği veya aklına gelmeyen bir mananın doğrudan doğruya kalbine doğmasıdır. Bu durum, gayb perdesi arkasında kuluna hiç bilmediği hakikatleri öğreten “İlham Edici” (Mülhim) bir Zât’ın vücub-u vücuduna ve sıfât-ı kudsiyesine ve vahdetine ve ehadiyetine ve esma-i hüsnasına şehadet eder.)
  • Ve hakkalyakîn suretinde sıfât-ı kudsiye ve esma-i hüsnanı keşfeden hiçbir itikad-ı yakîne; (Eşyanın ve hadisatın sadece zahirî suretlerini değil, o perdelerin arkasındaki esma-i hüsnayı ve sıfât-ı kudsiyeyi keşfetmek, insanın kendi iktidarıyla muvaffak olabileceği bir iş değildir. Kalplerin kendi başına sahip olamayacağı bu yüksek hakikatler, hikmetler ve manevi zevklerle rızıklanmaları; perde arkasında bu rızkı veren ve keşfettiren bir Vâcib-ül Vücud’u bedahatle ispat eder. Bu yakînî itikad zaman ve mekan itibariyle küllî bir ittifakın meyvesidir.) 
  • Ve enbiya ve evliyada bir Vâcib-ül Vücud’un envârını aynelyakîn ile müşahede eden hiçbir nuranî kalb; (Nuranî bir kalbin bu nurları müşahede etmesi, doğrudan doğruya o nurların kaynağı olan bir Yaratıcı’nın varlığının vücubunu ispat eder: Nasıl ki gökteki ışık ve hararet güneşi gösterir; aynı şekilde bir nuranî kalbin vacip bir vücudun nurlarını görmesi de, o nurları neşreden bir Vâcib-ül Vücud’un mevcudiyetine bedahat derecesinde şahitlik eder. Bu nurlar, insanın kendi iktidarı veya aklıyla kazandığı şeyler değildir. Öyleyse kalpteki bu manevi rızıklar, perde-i gayb arkasında o kalbi besleyen ve nurlandıran bir Zât’ın varlığını zorunlu kılar.)
  • Ve asfiya ve sıddıkînde, bir Hâlık-ı Külli Şey’in âyât-ı vücubunu ve berahin-i vahdetini ilmelyakîn ile tasdik eden, isbat eden hiçbir münevver akıl yoktur ki, (Asfiya ve sıddıkînde bulunan münevver akıl, kâinattaki mevcudatı birer kitap gibi mütalaa ederek, her bir mevcudun üzerindeki vücub âyetlerini ve vahdet bürhanlarını ilmelyakîn mertebesinde tasdik eder. Bu nurani akıl, eşyadaki icraatı ve hadisatı tetkik ederek bunların ancak bir Vâcib-ül Vücud (varlığı zorunlu olan) tarafından yapılabileceğine hükmeder. Zira eşyadaki intizam ve hikmet, kendi kendine olmasını imkânsız ve her şeyi kuşatan bir ilim ve irade sahibi Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini zaruri kılar.)

Senin vücub-u vücuduna ve sıfât-ı kudsiyene ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esma-i hüsnana şehadet etmesin, delaleti bulunmasın ve işareti olmasın.

  1. Ve bilhâssa bütün enbiya ve evliya ve asfiya ve sıddıkînin imamı ve reisi ve hülâsası olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın
  • İhbarını tasdik eden hiçbir mu’cizat-ı bahiresi
    (Mu’cizat-ı Bahire (Hissî Mucizeler): Doğrudan doğruya peygamberlerin ellerinde sergilenen, insanların duyularıyla müşahede edebildiği mucizelerdir. Meselâ, Peygamber Efendimiz’in (ASM) bir işaretiyle ayın ikiye bölünmesi (Şakk-ı Kamer) bu türden bir mucizedir. Bir peygamberin isteğiyle ayın bölünmesi, güneşin emre itaat etmesi veya bitki ve hayvanlar üzerinde harika hallerin gösterilmesi, bu icraatların ancak kâinatın her nevine hükmü geçen bir Vâcib-ül Vücud tarafından yapılabileceğini gösterir.
    Mu’cizat-ı Zahire (Kâinat Mucizeleri): Kâinatın bütününde ve her bir cüzünde görülen ilahi sanat harikalarıdır. Aslında kâinattaki her bir varlık ve icraat bir mucizedir; ancak bunların birer mucize olduğu gerçeği, peygamberlerin dersi ve talimiyle anlaşıldığı için bunlara “zahiri mucizeler” denilmiştir.)
  • Ve hakkaniyetini gösteren hiçbir hakikat-ı âliyesi (Bütün enbiya, evliya ve asfiyanın imamı olan Resul-i Ekrem (ASM), getirdiği âli hakikatlerle ve Kur’an’ın âyet-i tevhidiye-i katıasıyla Allah’ın birliğini (vahdet) ve her bir cüzde bizzat hazır olduğunu (ehadiyet) şüphe bırakmaz bir kat’iyetle ispat eder. Bu hakikatler, bir kulun kendi başına ulaşamayacağı kadar âli olduklarından, perde arkasında bu manaları ihsan eden ve sıfatlarıyla tecelli eden bir Yaratıcıyı ispat ederler.)
  • Ve bütün mukaddes ve hakikatlı kitabların hülâsat-ül hülâsası olan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın hiçbir âyet-i tevhidiye-i katıası (Kur’an’ın en büyük maksadı tevhiddir ve binlerce defa bu hakikatten bahseder. Bütün mukaddes ve hakikatli kitapları kapsayan Kur’an’ın her bir tevhid âyeti, doğrudan doğruya Vâcib-ül Vücud olan bir Zât’ın varlığını ve birliğini ilan eder. Tevhid âyetleri; hadsiz muhtelif eşyanın birden icat edildiğini, bir işin diğerine mani olmadığını ve en büyük bir şeyin (yıldızlar gibi) en küçük bir şey (sinek gibi) kadar kolayca yaratıldığını haber vererek, Cenab-ı Hakkın kudsî sıfatlarına delalet ederler.)
  • Ve mesail-i imaniyeden hiçbir mes’ele-i kudsiyesi yoktur ki; (Mesail-i imaniyeden peygamberlere iman, kitablara iman, âhirete iman, kadere iman gibi hiçbir kudsî mesele yoktur ki, her şeyi kuşatan bir ilim, irade ve kudret sahibi Zat’ın (Vâcib-ül Vücud) var olduğunu ve bir olduğunu ispat etmesin.)

Senin vücub-u vücuduna ve kudsî sıfatlarına ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esma ve sıfâtına şehadet etmesin ve delaleti olmasın ve işareti bulunmasın!..

Hem nasılki bütün o yüzbinler muhbir-i sadıklar, mu’cizatlarına ve keramatlarına ve hüccetlerine istinad ederek, senin varlığına ve birliğine şehadet ederler; öyle de:

  1. Herşeye muhit olan Arş-ı A’zam’ın külliyat-ı umûrunu idareden, tâ kalbin gayet gizli ve cüz’î hatıratını ve arzularını ve dualarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden rububiyetinin derece-i haşmetini.. (Enbiya ve Evliyalar, Arş-ı A’zam’ın en küllî işlerini idare eden rububiyetin, aynı anda kalbin en gizli hatıratını ve dualarını bilip işittiğini ve idare ettiğini görerek, bu saltanatın haşmetini haber verirler.)
  2. Ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden icad eden hiçbir fiil, bir fiile; bir iş, bir işe mani olmadan, en büyük bir şeyi, en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini icma’ ile, ittifak ile ilân ve ihbar ve isbat ediyorlar. (Enbiya ve Evliyalar, hadsiz eşyayı aynı anda, hiçbir iş bir işe mani olmadan icad eden ve en büyük bir şeyi en küçük bir sinek kadar kolayca yaratan bir kudretin azametine ittifakla şehadet ederler.)
  3. Hem nasılki bu kâinatı, zîruha hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve Cennet’i ve saadet-i ebediyeyi cinn ve inse ihzar eden ve en küçük bir zîhayatı unutmayan ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan rahmetinin hadsiz genişliğini (Enbiya ve Evliyalar, kâinatı insana mükemmel bir saray yapan, ebedi saadeti ihzar eden ve en âciz bir kalbin tatminine çalışan hadsiz bir rahmeti müşahede ederler.)
  4. Ve zerrattan tâ seyyarata kadar bütün enva’-ı mahlukatı emirlerine itaat ettiren ve teshir ve tavzif eden hâkimiyetinin nihayetsiz vüs’atini haber vererek, mu’cizat ve hüccetleriyle isbat ederler; (Enbiya ve Evliyalar, zerrattan seyyarata kadar bütün mahlukatı emirlerine itaat ettiren ve her birini birer emirber nefer gibi vazifelendiren nihayetsiz bir hâkimiyeti haber verirler.)
  5. Öyle de kâinatı, eczaları adedince risaleler içinde bulunan bir kitab-ı kebir hükmüne getiren ve Levh-i Mahfuz’un defterleri olan İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin’de bütün mevcudatın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristelerini ve proğramlarını ve zîşuurun başlarında bütün kuvve-i hâfızalarda, sahiblerinin tarihçe-i hayatlarını yanlışsız, muntazaman yazdıran ilminin herşeye ihatasına; (Enbiya ve Evliyalar, her bir mevcudun sergüzeştini Levh-i Mahfuz’da, İmam-ı Mübin’de ve insanların hafızalarında yanlışsız kaydeden, her şeyi kuşatan bir ilmin varlığını mucizeleriyle ispat ederler.)
  6. Ve herbir mevcuda çok hikmetleri takan, hattâ herbir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren; ve herbir zîhayatta âzaları, belki eczaları ve hüceyratları adedince maslahatları takib eden; hattâ insanın lisanını çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince, zevkî olan mizancıklar ile teçhiz ettiren hikmet-i kudsiyenin herbir şeye şümulüne; (Enbiya ve Evliyalar, her bir mahluka, hatta hücrelerine kadar hadsiz maslahatlar takan ve insanın lisanını tatlar adedince cihazlarla donatan kudsî bir hikmetin her şeyi kuşattığını ilan ederler.)

Enbiya, Evliya, Asfiya’nın Haşre Delaleti: 

  • Hem bu dünyada nümuneleri görülen celalî ve cemalî isimlerinin tecellileri, daha parlak bir surette ebed-ül âbâdda devam edeceğine; (Bu dünyada numuneleri görülen rububiyet, rahmet, hikmet ve kudret gibi kudsî isimler nihayetsizdir ve noksanlıktan münezzehtir. Eğer bu isimlerin tecellileri bu fâni dünya ile sınırlı kalsaydı, bu durum o isimlerin kudsiyetine bir kusur ve noksanlık getirirdi; örneğin, idaresi veya rahmeti belli bir yerde kesilen bir zatın hakimiyeti ve merhameti sınırlı ve mahluk gibi olurdu. Bu nedenle, bu isimlerin kemalinin korunması için ebed-ül âbâdda daha parlak bir surette devam etmeleri (istimrar) bir zarurettir. Hem Zât-ı Zülcelal, kendi kudsî mahiyetindeki güzellikleri (cemal) ve mükemmellikleri (kemal) sevdiği için bunları sanat mucizeleriyle teşhir etmek ister. Bu teşhir ihtiyaçtan değil iktizadan ileri gelir. Ötleyse, sadece bu dünyadaki fâni numunelerle sınırlı kalamaz; bu numuneler, ebedî cennetlerdeki “baki asıllarının” müşterilere gösterilmek üzere sunulan küçük fihristleridir.)
  • ve bu fâni âlemde nümuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şaşaalı bir surette dâr-ı saadette istimrarına ve bekasına; (Rahmetin ve ihsanatın hakiki bir nimet olabilmesi ancak devam ve beka ile mümkündür. Eğer ebedî bir hayat gelmezse, insana tattırılan bu nimetler “yedirilmeden idam edilmek” manasına gelir ki, bu durum ilahî merhameti inkâr etmek ve saltanat-ı uluhiyeti iskat etmek (düşürmek) demektir.)
  • ve bu dünyada onları gören müştakların ebedde dahi refakatlarına ve beraber bulunmalarına bil’icma’, bil’ittifak şehadet ve delalet ve işaret ederler. (Bu cemalî ve celalî isimlerin tecellilerini bu dünyada müşahede eden, onları seven ve onlara hayran olan müştakların (insanlar, cinler, melekler) ebedî bir yokluğa mahkûm edilmesi, o güzelliğe karşı bir adavete (düşmanlığa) sebep olur. Nihayetsiz bir cemal sahibi olan Zât, müştak dostlarını mahrum bırakarak onları kendine düşman etmez; dolayısıyla o isimlerin ebedî tecellilerine refakat edecek olan müştakların da beka bulması lazımdır.)
  • Hem yüzer mu’cizat-ı bahiresine ve âyât-ı katıasına istinaden, başta Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur’an-ı Hakîm’in olarak, bütün ervah-ı neyyire ashabı olan enbiyalar ve kulûb-ü nuraniye aktabı olan evliyalar ve ukûl-ü münevvere erbabı olan asfiyalar; bütün suhuf ve kütüb-ü mukaddesede, senin çok tekrar ile ettiğin va’dlerine ve tehdidlerine istinaden; ve senin kudret ve rahmet ve inayet ve hikmet ve celal ve cemalin gibi kudsî sıfatlarına ve şe’nlerine ve izzet-i celaline ve saltanat-ı rububiyetine itimaden ve keşfiyat ve müşahedat ve ilmelyakîn itikadlarıyla, saadet-i ebediyeyi cinn ve inse müjdeliyorlar. Ve ehl-i dalalet için Cehennem bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar ve iman edip şehadet ediyorlar. (Enbiya, Evliya, Asfiya’nın birbirinden farklı zaman ve mekânlarda gelmelerine rağmen, hepsi aynı hakikatte (Tevhid ve Haşir) ittifak etmişlerdir. Bu ittifak, yalan ihtimalini ortadan kaldıran bir tevatür kuvvetindedir.)

Ey Kadîr-i Hakîm! (Bu kadar sıfât ve şuunatını tekzib edip, saltanat-ı rububiyetinin kat’î mukteziyatını yerine getirmeyip haşri getirmemekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin!

Hikmet-i kudsiye, her bir mevcuda çok maslahatlar takar ve hiçbir şeyi israf etmez. Eğer haşir gelmezse, kâinattaki bu muazzam düzen ve masraflar abes (saçma) ve israf olur; bu ise Allah’ın nihayetsiz hikmetine tamamen zıttır. Hem baharı bir çiçek kadar kolay icad eden Kadîr-i Mutlak, dünyayı ahirete çevirmeye ve ahirette sermedî (sonsuz) şuunatı göstermeye muktedirdir.)

Ey Rahman-ı Rahîm!

(Rahmetin hadsiz genişliği, kâinatı insana mükemmel bir saray yapmış ve en küçük bir zîhayatı bile unutmamıştır. Bir nimetin hakiki nimet olabilmesi ancak devam ve beka ile mümkündür. Eğer ebedî hayat gelmezse, insana tattırılan bu nimetler “yedirilmeden idam edilmek” manasına gelir ki, bu durum ilahî merhameti inkâr etmek demektir.)

Ey Sadık-ul Va’d-il Kerim! (Bu kadar sadık dostlarını ve bu kadar va’dlerini tekzib edip, sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itaatle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibadının hadsiz dualarını ve davalarını reddederek, haşri getirmemekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin!

Allah, bütün mukaddes kitaplarda ve fermanlarında ahiretin geleceğini binlerce defa vaad ve tehdit etmiştir. Haşrin gelmemesi, bu kadar vaadlerin ve sadık dostların (peygamberlerin) sözlerinin tekzip edilmesi (yalanlanması) demektir; halbuki Allah vaadinden dönmekten ve acizlikten nihayetsiz derece münezzehtir. Hem İnsanın kalbine konulan ebediyet arzusu ve bekaya olan istidadı, aslında Allah’ın insana verdiği fiilî bir vaaddir ve bu vaad mutlaka yerine getirilecektir.)

Ey izzet ve azamet ve celal sahibi Kahhar-ı Zülcelal! (senin azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran ehl-i dalalet ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin!

Kâfirlerin küfür ve isyanla Allah’ın vaadini yalanlamaları, O’nun Azamet-i Kibriyasına ve İzzet-i Celaline dokunur. Bir padişahın izzeti, emrini dinlemeyenlerin cezalandırılmasını gerektirdiği gibi; Kahhar olan Allah’ın izzeti ve celali de, ehl-i dalalet için cehennemin varlığını ve haşrin kurulmasını zaruri kılar.)

Bu kadar sadık dostlarını ve bu kadar va’dlerini ve bu kadar sıfât ve şuunatını tekzib edip, saltanat-ı rububiyetinin kat’î mukteziyatını; ve sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itaatle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibadının hadsiz dualarını ve davalarını reddederek, küfür ve isyan ile ve seni va’dinde tekzib etmekle, senin azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran ve uluhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rububiyetini müteessir eden ehl-i dalalet ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin!

Böyle nihayetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten, senin nihayetsiz adaletini ve cemalini ve rahmetini takdis ediyorum!

سُبْحَانَهُ وَ تَعَالَى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا âyetini, vücudumun bütün zerratı adedince söylemek istiyorum!

(Üstad Hazretleri, Kâinattaki her bir mevcudun (semavat, cevv-i feza, arz, denizler, dağlar, bitkiler ve hayvanat) kendi lisan-ı haliyle Allah’ın birliğine ve ahirete şehadet ettiğini ifade eder. Bu şehadetin azameti ve ihatası karşısında, kendisi de bu küllî zikre kendi vücudunun bütün zerreleriyle katılarak mukabele etmek arzusu duyar. Hem haşrin gelmemesi durumunda ortaya çıkacak olan dehşetli manevî “çirkinlikleri” ve “zulümleri” müşahede ettiği için bu âyeti bu kadar şiddetle telaffuz etmek ister. Haşri inkâr etmek;

  • Allah’ın bütün sadık dostlarını (peygamberleri ve evliyaları) yalanlamak,
  • Binlerce defa tekrar edilen ilahî vaatleri tekzip etmek,
  • Saltanat-ı Rububiyetin katii mukteziyatını reddetmek,
  • Ve her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ı, haşa, vaadinde durmamak veya acizlik gibi noksan sıfatlarla vasıflandırmak manasına gelir.
  • Peygamberler ve sıddıklar; takdis, tekbir, tahmid ve tehlil ile (Subhanallah, Allahu Ekber, Elhamdülillah, La ilahe illallah) kâinatın her bir zerresinin Allah’a itaat ettiğini ve O’nun kusurdan münezzeh olduğunu ders verirler. Haşrin gelmemesini Allah’ın izzetine, azametine ve uluhiyetinin haysiyetine dokunur, Allah böyle bir çirkinlikten ve zulümden münezzehtir.

İşte bu “hadsiz çirkinliklerden” Allah’ı takdis etmek için vücudundaki her bir zerreyle bu tesbihi haykırmak ister. Bu nedenle her bir mümin de, kâinattaki bütün hakikatlerin güneşi ve hâmisi olan “Hak” isminin en büyük bir şuaı olan haşre iman ederek, Sübhanehu ve Teâlâ Ammâ Yekûlûn… tesbihini vücudunun bütün zerratı adedince söylemek ister.)

Belki senin o sadık elçilerin ve o doğru dellâl-ı saltanatının -hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn suretinde- senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem-i bekada ihsanatının definelerine ve dâr-ı saadette tamamıyla zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine şehadet, işaret, beşaret ederler. Ve bütün hakikatların mercii ve güneşi ve hâmisi olan “Hak” isminin en büyük bir şuaı, bu hakikat-ı ekber-i haşriye olduğunu iman ederek, senin ibadına ders veriyorlar.

(Bu mübarek zatlar, haşir hakikatini sadece bir malumat olarak değil; ilmelyakîn (kesin delillerle), aynelyakîn (müşahede ile) ve hakkalyakîn (bizzat yaşayarak) suretinde tasdik ederler.

  • Enbiya: Ellerindeki mu’cizat-ı bahire (parlak mucizeler) ile Allah’ın vaadinde sadık olduğunu ve ebedi bir saadeti hazırladığını ispat ederler.
  • Evliya: Kalplerindeki keşfiyat ve nurani müşahedeler ile bu dünyadaki fani nimetlerin ebedi asıllarını ve rahmet hazinelerini görür gibi haber verirler.
  • Asfiya: Münevver akıllarındaki yakînî bürhanlar ile ilahi isimlerin bu fani dünyadaki cilvelerinin ebed-ül âbâdda (sonsuz gelecekte) devam etmesinin bir zaruret olduğunu ilan ederler.

Onlar, kâinatı bir “mescid-i ekber” ve Küre-i Arz’ı bir “zikirhane-i a’zam” hükmünde göstererek Allah’ın mutlak hâkimiyetini ilan eden dellâllardır. Bu zatlar, Allah’ın vaadlerine, kudsî sıfatlarına (Kudret, Rahmet, İnayet, Hikmet, Celal ve Cemal) ve saltanat-ı rububiyetin sarsılmaz hakikatlerine dayanarak saadet-i ebediyeyi müjdelerler. Bunca sadık dostun davasını reddetmek ve Allah’ın kendi vaadlerini yalanlaması, saltanat-ı rububiyetin katii mukteziyatına tamamen zıttır ve nihayetsiz bir zulümdür.)

Ey Rabb-ül Enbiya Ve-s Sıddıkîn! Bütün onlar; senin mülkünde, senin emrin ve kudretin ile, senin irade ve tedbirin ile, senin ilmin ve hikmetin ile müsahhar (Musahhar olması insanlığa yaptıkları hizmetler itibariyledir.) ve muvazzaftırlar. (Hem Allah tarafından vazifelendirilmeleri hemde insanlığa ait emredilen vazifeleri bizzat en başta kendilerinin yapmalarını düşünebiliriz.)  Takdis, tekbir, tahmid, tehlil ile; Küre-i Arz’ı bir zikirhane-i a’zam, bu kâinatı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler.

Sekizinci Münacat Bi-lisan-ı Enbiya, Evliya, Asfiya:

Yâ Rabbî ve yâ Rabb-es Semavati Ve-l Aradîn! Yâ Hâlıkî ve yâ Hâlık-ı Külli Şey!

Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla ve bütün mahlukatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için,

Nefsimi bana müsahhar eyle! (İnsanın mahiyetine tevdi edilen göz kulak akıl ruh hayal latifeler gibi kudretten verilen ehemmiyetli cihazat ve kaderden tevdi edilen kıymetli programları nefsin hevesatına sarfetmekten beni muhafaza eyle.)

Ve matlubumu bana müsahhar kıl!

Kur’ana ve imana hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nur’a müsahhar yap!

Ve bana ve ihvanıma iman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver.

(Ey Vâcib-ül Vücud, ey Vâhid-i Ehad ve ey Hannan-ı Mennan! Kâinatın hülâsası olan zîhayatı, zîhayatın hülâsası olan insanı ve insanın hülâsası olan Enbiya, Evliya ve Asfiyayı; kalplerindeki müşahedat, keşfiyat ve ilhamat ile Senin varlığına ve birliğine en parlak delil kılan Sensin. Perde-i gaybdan ihtar edilen o sâdık hatıraları, nuranî kalplerde aynelyakîn müşahede edilen o kudsî nurları ve münevver akıllarda ilmelyakîn tasdik edilen o vahdet bürhanlarını şefaatçi yaparak Senden niyaz ediyorum: Kalbimi ve aklımı Senin marifet nurlarına musahhar eyle.

Ey her şeye muhit olan Arş-ı A’zam’ın küllî işlerini idare eden Rab-ül Âlemîn! Bütün peygamberlerin elindeki mu’cizat-ı bahireyi, evliyanın kalbindeki keramatı ve asfiyanın elindeki yakînî bürhanları; Senin rububiyetinin haşmetine ve hiçbir işin bir işe mani olmadığı o nihayetsiz kudretinin azametine birer şahit kılan Sensin. Bu mukaddes zatların hey’et-i mecmuasıyla ettikleri o sarsılmaz şehadetleri ve Senin her şeyi kuşatan hâkimiyetinin vüs’atini şefaatçi yaparak Senden istiyorum: Nefsimi Senin rızana ve Kur’an-ı Hakîm’in hizmetine musahhar eyle.

Ey her bir mevcuda hadsiz hikmetler takan Alîm-i Hakîm ve ey her bir kalbi taltif eden Rahman-ı Rahîm! Kâinatı, eczaları adedince risaleler içinde bulunan bir Kitab-ı Kebir hükmüne getiren; her bir çekirdeğe bir ağacın programını ve her bir hafızaya bir ömrün tarihçesini hatasız kaydeden ilminin ihatası hakkı için Senden diliyorum. İnsan lisanını tatlar adedince mizancıklarla donatan o kudsî hikmetini ve en küçük bir zîhayatı dahi unutmayan o geniş rahmetini şefaatçi yaparak; aklımı, kalbimi ve ruhumu Risale-i Nur’un elmas hakikatlerine hizmetkâr eyle.

Ey Sadık-ul Va’d-il Kerîm ve ey bütün hakikatlerin güneşi olan “Hak” isminin Sahibi! Bu dünyada numuneleri görülen celalî ve cemalî isimlerinin, ebedî bir âlemde daha şaşaalı bir surette devam edeceğine; ve ebedînin sadık dostu olan insanın, beka için yaratıldığına şehadet eden Enbiya, Evliya ve Asfiyanın o hakikat-ı ekber-i haşriyeye dair imanlarını şefaatçi yapıyorum. “Bâkinin âyine-i zîşuuru bâki olmak lâzım gelir” sırrıyla, Senin vaad ettiğin o ebedî saadet diyarının ve haşrin kat’i geleceğine olan sarsılmaz itikadları hürmetine; neslimi Kur’an’ın sönmez nuruna ve Risale-i Nur davasına sadık, sarsılmaz birer hizmetkâr eyle.

Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından perdelenmiş olan Kadîr-i Zülcelal!)

Hazret-i Musa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret-i Davud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a Şems ve Kamer’i teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur’a kalbleri ve akılları müsahhar kıl!..

Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs’te mes’ud kıl! Âmîn, Âmîn, Âmîn.

(Peygamberlerin eliyle teshir edilen (boyun eğdirilen) unsurlar, bir müminin “matlubuna” (rızayı ilahi ve kâmil imana) ulaşma yolundaki farklı engel türlerini temsil eder:

Deniz (Hz. Musa): Maksada gitmek noktasında karşılaşılan, geçit vermez görünen ve aşılması imkânsız gibi duran büyük ve derin manileri ifade eder.

Ateş (Hz. İbrahim): İnsanı yakıp kül etmek isteyen, davayı ve imanı tehdit eden yakıcı, yıkıcı ve dehşetli engelleri simgeler.

Dağ ve Demir (Hz. Davud): Dağ gibi azametli ve büyük olan ya da demir gibi sert ve yumuşaması zor olan inatçı engellere işaret eder.

Cinni ve İnsi (Hz. Süleyman): Gerek görünmeyen (cinler/vesveseler) gerekse görünen (insanlar/toplum/muhalif akımlar) haricî ve dahilî şuur sahibi düşmanları ve muhalefetleri temsil eder.

Şems ve Kamer (Hz. Muhammed ASM): En büyük cirimler olan güneş ve ayın teshiri, kâinat çapındaki en küllî ve muazzam kuvvetlerin bile imanın önünde engel olamayacağını ve hakikate hizmet edeceğini gösterir.

Duanın sırrıyla, Cenab-ı Hak’tan bu unsurları teshir eden kudreti hürmetine, insanların kalplerini ve akıllarını Risale-i Nur’a musahhar kılması istenir. Kalp ve akıl bu nurlara ram olduğunda, nefis ve şeytanın şerri gibi en büyük maniler bile birer mücahede vesilesi olarak manevi terakkiye hizmet ederler.

Yâ Rabbi Umum Peygamberlerin eliyle imanımızı kuvvetlendirmek için bizlere mu’cizeler gösterdiğin gibi Risale-i Nur’la imanımıza kuvvetlendire bilmek için de kalbimizi ve aklımızı bize musahhar kıl.)

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Kur’andan ve münacat-ı Nebeviye olan Cevşen-ül Kebir’den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-ı Rahîm’imin dergâhına arzetmekte kusur etmişsem, kusurumun afvı için, Kur’anı ve Cevşen-ül Kebir’i şefaatçı ederek rahmetinden afvımı niyaz ediyorum.

Said Nursî

Leave a Comment