Anasayfa » Onikinci Lem’a

Onikinci Lem’a

Onikinci Lem’a

(İlk Onbir Lem’ada Kur’an-ı Kerîmden bazı âyetlerin tefsiri yapılıp bu asra bakan masadakları gösterilmişti. Bu onikinci Lem’ada ise iki sual münasebetiyle Kur’anın iki nüktesi izah edilecektir.

Hem de diğer bir nokta-i nazarla Onbirinci Lem’ada Onbirinci İşaret Üçüncü Mes’elede kuvve-i şeheviyenin istikameti olan menfaatleri celb etmeye dair Sünnet-i Seniyedeki istikamet gösterildiği gibi Onikinci Lem’ada da maddi rızıkların temini hususunda Küre-i Arzın hizmetkar edildiği ve maddi rızkın taahhüd-ü Rabbani altında olduğu izah ediliyor.

Onikinci Lem’a ile Onüçüncü Lem’a arasındaki münasebet: Onikinci Lem’ada da maddi rızıkların temini hususunda Küre-i Arzın hizmetkar edildiği ve maddi rızkın taahhüd-ü Rabbani altında olduğu izah edildiği gibi Onüçüncü Lema’ada da Şeytandan istiaze sırrına dair Kur’an-ı Kerimdeki onüç âyetten ibaret olan Muavvezeteyn ayetleri “Onüç İşaret” ile tefsir edilerek manevî mazarratı def’ etme yolu izah ediliyor.)

(Re’fet Bey’in iki cüz’î suali münasebetiyle, iki nükte-i Kur’aniyenin beyanına dairdir.)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَُمْ وَ عَلَى اِخْوَانِكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz sıddık kardeşim Re’fet Bey! Senin bu müsaadesiz zamanımda suallerin, beni müşkil bir mevkide bulunduruyor. Bu defaki iki sualin çendan cüz’îdir. Fakat iki nükte-i Kur’aniyeye münasebetdar olduklarından ve Küre-i Arz’a dair sualiniz, Coğrafya ve Kozmoğrafya’nın yedi kat zemin ve yedi tabaka semavata tenkidlerine temas ettiğinden, bana ehemmiyetli geldi. Onun için sualin cüz’iyetine bakmayarak ilmî ve küllî bir surette, iki âyet-i kerimeye dair iki nükte icmalen beyan edilecek. Sen de cüz’î sualine karşı ondan hisse alırsın.

BİRİNCİ NÜKTE: “İki Nokta”dır.

Birinci Nokta:

وَكَاَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لاَ تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ ٭ اِنَّ اللّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ

âyetlerinin sırrınca: Rızık doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelal’in elindedir ve hazine-i rahmetinden çıkar. Herbir zîhayatın rızkı, taahhüd-ü Rabbanîsi altında olduğundan, açlıktan ölmek, olmamak lâzım gelir. Halbuki zahiren açlıktan ve rızıksızlıktan ölenler çok görünüyor. Şu hakikatın ve şu sırrın halli şudur ki: Taahhüd-ü Rabbanî hakikattır. Rızıksızlık yüzünden ölenler yoktur. Çünki o Hakîm-i Zülcelal, zîhayatın bedenine gönderdiği rızkın bir kısmını ihtiyat için şahm ve içyağı suretinde iddihar eder. Hattâ bedenin her hüceyresine gönderdiği rızkın bir kısmını, yine o hüceyrenin bir köşesinde iddihar eder. İstikbalde hariçten rızık gelmediği zaman, sarfedilmek üzere bir ihtiyat zahîresi hükmünde bulundurur.

İşte bu iddihar edilmiş ihtiyat rızık bitmeden evvel ölüyorlar.

Demek o ölmek, rızıksızlıktan değildir. Belki

1- sû’-i ihtiyardan tevellüd eden bir âdet ve

2- o sû’-i ihtiyardan ve âdetin terkinden neş’et eden bir marazla ölüyorlar.

Evet zîhayatın bedeninde şahm suretinde iddihar edilen rızk-ı fıtrî, hadd-i vasat olarak kırk gün mükemmelen devam eder.

Hattâ bir marazın veya bir istiğrak-ı ruhanî neticesinde iki kırkı geçer.

Hattâ bir adam, şedid bir inad yüzünden Londra mahpushanesinde yetmiş gün sıhhat ve selâmetle, hiçbir şey yemeden hayatı devam ettiğini, onüç -şimdi otuzdokuz- sene evvel gazeteler yazmışlar.

Madem kırk günden yetmiş seksen güne kadar rızk-ı fıtrî devam ediyor

Ve madem Rezzak ismi, gayet geniş bir surette rûy-i zeminde cilvesi görünüyor

Ve madem hiç ümid edilmediği bir tarzda, memeden ve odundan rızıklar akıyor, baş gösteriyor.

Eğer pür-şerr beşer, sû’-i ihtiyarıyla müdahale edip karışmazsa, her halde rızk-ı fıtrî bitmeden evvel, o zîhayatın imdadına o isim yetişiyor, açlıkla ölüme yol vermiyor.

Öyle ise: Açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, kat’iyyen rızıksızlıktan değildir. Belki “Terk-ül âdât min-el mühlikât” sırrıyla, sû’-i ihtiyardan gelen bir âdet ve terk-i âdetten neş’et eden bir illetten, bir marazdan ileri gelmiştir.

Öyle ise: Açlıktan ölmek olmaz, denilebilir.

Evet bilmüşahede görünüyor ki: Rızık, iktidar ve ihtiyar ile makûsen mütenasibdir.

Meselâ: Daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru,

1-  Rahm-ı maderde ihtiyar ve iktidardan bütün bütün mahrum olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtaç olmayacak bir surette rızkı veriliyor.

2- Sonra dünyaya geldiği vakit, iktidar ve ihtiyar yok, fakat bir derece istidadı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştırmak kadar bir harekete ihtiyaç ile en mükemmel ve en mugaddi ve hazmı en kolay ve en latif bir surette ve en acib bir fıtratta, memeler musluğundan ağzına veriliyor.

3- Sonra iktidar ve ihtiyara bir derece alâka peyda ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece, çocuğa karşı nazlanmağa başlar. O memeler çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir. Fakat iktidar ve ihtiyarı, rızkı takib etmeye müsaid olmadığı için, Rezzak-ı Kerim peder ve vâlidesinin şefkat ve merhametlerini, iktidar ve ihtiyarına yardımcı gönderiyor. Her ne vakit iktidar ve ihtiyar tekemmül eder, o vakit rızkı ona koşmaz ve koşturulmaz. Rızık yerinde durur. Der: “Gel beni ara ve bul ve al!”

Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile makusen mütenasibdir. Hattâ çok risalelerde beyan etmişiz ki: En ihtiyarsız ve iktidarsız hayvanlar, daha iyi yaşıyorlar, daha iyi besleniyorlar.

İkinci Nokta: İmkânın enva’ı var. İmkân-ı aklî, imkân-ı örfî, imkân-ı âdi gibi kısımları vardır.

Bir hâdise, eğer imkân-ı aklî dairesinde olmazsa, reddedilir; (Buna sadece hayalden ibaret olan imkân-ı vehmî denir. Veya aklen hiçbir delile dayanmamakla beraber zıddının da imkansız olduğu şirk gibi mes’elelere mümteni denir.)

imkân-ı örfî dairesinde olmazsa dahi, mu’cize olur fakat kolayca keramet olamaz. (İmkân-ı aklî dairesinde çünkü delilleri var. Ama örfde adiyat şeklini almamış şeylerdir. Şakk-ı kamer mu’cizesi veya havada uçmak suda yürümek gibi)

Eğer örfen ve kaideten naziri bulunmazsa, şuhud derecesinde bir bürhan-ı kat’î ile ancak kabul edilir. (Buna muhal-i âdi de denir. Delilleri görülmeden kabul edilmez. Misal olarak seyyiesiz hükûmet gibi..)

İşte bu sırra binaen kırk gün ekmek yemeyen Seyyid Ahmed-i Bedevi’nin hârikulâde halleri, imkân-ı örfî dairesindedir. Hem keramet olur, hem hârikulâde bir âdeti de olabilir.

Evet Seyyid Ahmed-i Bedevi’nin (K.S.) acib ve istiğrakkârane hallerde bulunduğu, tevatür derecesinde naklediliyor. Kırk günde bir defa yemek yemesi, vaki’ olmuştur. Fakat her vakit öyle değil. Keramet nevinden bazı defa olmuştur. Bir ihtimal var ki: Halet-i istiğrakıyesi, yemeye ihtiyaç görmediği için, ona nisbeten âdet hükmüne girmiştir. Seyyid Ahmed-i Bedevi (K.S.) nevinden çok evliyalardan bu tarz hârikalar mevsukan rivayet edilmiş.

Madem Birinci Nokta’da isbat ettiğimiz gibi; müddehar rızık, kırk günden fazla devam eder ve o mikdar yememek, âdeten mümkündür ve mevsukan hârika adamlardan o hal rivayet edilmiştir.

Elbette inkâr edilmeyecektir.

(İmkânın, imkân-ı aklî, imkân-ı örfî, imkân-ı âdi gibi kısımları vardır.

Evvelâ İmkânı ikiye ayırıyoruz.

Birincisi: İmkân-ı vehmî veya mümtenidir. Delilsiz de olsa sadece hayal gücü veya vehimle ihtimal verilebilir. Meselâ: Şu dakikada Karadeniz’in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir.

İkincisi: imkân-ı zihnî veya aklîdir. İmkân-ı aklî delil olmaksızın kabul edilmez, reddedilir. Şirk gibi..

İmkân-ı zihnî veya aklî dairesinde olanlar da ikiye ayrılır.

Birincisi: İmkân-ı örfî dairesinde olanlardır. Kırk gün ekmek yemeyen Seyyid Ahmed-i Bedevi’nin hârikulâde halleri, imkân-ı örfî dairesindedir.

İkincisi: İmkân-ı örfî dairesinde olmayanlar. İmkân-ı örfî dairesinde olmazsa dahi, mu’cize olur fakat kolayca keramet olamaz. Eğer örfen ve kaideten naziri bulunmazsa, şuhud derecesinde bir bürhan-ı kat’î ile ancak kabul edilir. Şakk-ı Kamer mu’cizesi gibi..

İmkân-ı örfî dairesinde olanlar da ikiye ayrılır.

Birincisi: İmkân-ı âdi dairesinde olanlardır. Yemek, içmek ve konuşmak gibi

İkincisi: İmkân-ı âdi dairesinde olmayanlardır. Buna muhal-i âdi de denir. Misal olarak seyyiesiz hükûmet gibi..)

İKİNCİ SUAL münasebetiyle iki mes’ele-i mühimme beyan edilecek. Çünki Coğrafya ve Kozmoğrafya fenlerinin kısacık kanunlarıyla ve daracık düsturlarıyla ve küçücük mizanlarıyla Kur’anın semavatına çıkamadıklarından ve âyâtın yıldızlarındaki yedi kat manaları keşfedemediklerinden âyeti tenkid, belki inkârına divanecesine çalışmışlar.

Birinci Mes’ele-i Mühimme: Semavat gibi arzın da yedi tabaka olmasına dairdir. Şu mes’ele, yeni zamanın feylesoflarına hakikatsız görünüyor. Onların arza ve semavata dair olan fenleri kabul etmiyor. Bunu vasıta ederek bazı hakaik-i Kur’aniyeye itiraz ediyorlar. Buna dair muhtasaran birkaç işaret yazacağız.

Birincisi:

Evvelâ: Âyetin manası ayrıdır ve o manaların efradı ve mâsadakları ayrıdır. İşte o küllî mananın müteaddid efradından bir ferdi bulunmazsa, o mana inkâr edilmez. Semavatın yedi tabakasına ve arzın yedi katına dair mana-yı küllîsinin çok efradından yedi mâsadak zahiren görünüyor.

Sâniyen: Âyetin sarahatında “yedi kat arz” dememiş.

اَللّٰهُ الَّذِى خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ اْلاَرْضِ مِثْلَهُنَّ

ilââhir. Âyetin zahiri diyor ki: “Arzı da o seb’a semavat gibi halketmiş ve mahlukatına mesken ittihaz etmiş.” Yedi tabaka olarak halkettim, demiyor. Misliyet ise mahlukıyet ve mahlukata meskeniyet cihetiyle bir teşbihtir.

(Âyetin Manası ve Misliyet Sırrı

Bu cihette öncelikle âyetin küllî manası ile o mananın efradı (fertleri) ve mâsadakları (doğrulayıcıları) arasındaki fark vurgulanır. Âyet, arzın bizzat “yedi tabaka” olduğunu sarih (açık) bir surette söylemez; “Arzı da o seb’a semavat gibi halk etmiş” diyerek bir misliyet (benzerlik) kurar.

Mahlukiyet ve Meskeniyet: Bu benzerlik, arzın da semavat gibi Allah’ın mahluku olması ve canlılara mesken (ev) ittihaz edilmesi noktasındadır.

İnkâr Edilemezlik: Küllî bir mananın pek çok ferdi bulunabilir; bu fertlerden biri zahiren görünmese bile küllî mana inkâr edilemez.)

İkincisi: Küre-i Arz her ne kadar semavata nisbeten çok küçüktür, fakat hadsiz masnuat-ı İlahiyenin meşheri, mazharı, mahşeri, merkezi hükmünde olduğundan; kalb, cesede mukabil geldiği gibi, Küre-i Arz dahi, koca hadsiz semavata karşı bir kalb ve manevî bir merkez hükmünde olarak mukabil gelir. Onun için zeminin küçük mikyasta eskiden beri

  1. Yedi {(*): Seb’a ile beraber yedi kelimesi yedi kerre tevafuku pek güzel düşmüş.} iklimi;
  2. Hem Avrupa, Afrika, Okyanusya, iki Asya, iki Amerika namlarıyla maruf yedi kıt’ası;
  3. Hem denizle beraber şark, garb, şimal, cenub, bu yüzdeki ve Yeni Dünya yüzündeki malûm yedi kıt’ası;
  4. Hem merkezinden tâ kışr-ı zahirîye kadar hikmeten, fennen sabit olan muttasıl ve mütenevvi yedi tabakası,
  5. Hem zîhayat için medar-ı hayat olmuş yetmiş basit ve cüz’î unsurları tazammun edip ve “yedi kat” tabir edilen meşhur yedi nevi küllî unsuru;
  6. Hem dört unsur denilen su, hava, nar, toprak (türab) ile beraber, “mevalid-i selâse” denilen maadin, nebatat ve hayvanatın yedi tabakaları ve yedi kat âlemleri;
  7. Hem cinn ve ifrit ve sair muhtelif zîşuur ve zîhayat mahlukların âlemleri ve meskenleri olduğu, çok kesretli ehl-i keşf ve ashab-ı şuhudun şehadetiyle sabit yedi kat arzın âlemleri;

8- Hem Küre-i Arzımıza benzeyen yedi küre-i uhra dahi bulunmasına, zîhayata makarr ve mesken olmasına işareten yedi tabaka yani yedi küre-i arziye bulunmasına işareten Küre-i Arz dahi, yedi tabaka

Âyât-ı Kur’aniyeden fehmedilmiştir.

İşte yedi nevi ile yedi tarzda, arzın yedi tabakası mevcud olduğu tahakkuk ediyor. Sekizincisi olan âhirki mana, başka nokta-i nazarda ehemmiyetlidir; o yedide dâhil değildir.

(Arzın Manevî Merkeziyeti ve Yedi Mâsadak

Küre-i Arz, maddeten küçük olsa da, İlâhî sanatların en yoğun sergilendiği yer olması hasebiyle koca semavata karşı bir “kalp” ve “manevî merkez” hükmündedir. Bu merkezîlik nedeniyle, arzın yedi tabakasına dair şu yedi farklı gerçeklik (mâsadak) Kur’an’ın “yedi” ifadesine karşılık gelir:

  1. Yedi İklim: Eskiden beri bilinen ekvatordan kuzeye doğru aşırı sıcaktan aşırı soğuğa göre sıralansn yedi iklim kuşağı.
  2. Yedi Kıta: Avrupa, Afrika, Okyanusya, iki Asya ve iki Amerika olarak bilinen yedi kara parçası.
  3. Denizler ile beraber “Bu Yüz” ve “Yeni Dünya Yüzü” Ayrımı: Dünyanın küre şeklinde olması hasebiyle, coğrafi taksimat iki ana bölüme ayrılmıştır: Bu Yüz (Eski Dünya): İslamiyet’in yayıldığı ve tarihsel olarak daha iyi bilinen Asya, Avrupa ve Afrika‘nın bulunduğu tarafı ifade eder. Yeni Dünya Yüzü: Coğrafi keşiflerle sonradan tanınan Amerika kıtalarının bulunduğu yüzdür. Bahr-i Muhit (Okyanus / Büyük Okyanus), Bahr-i Muhit-i Atlas (Atlas Okyanusu) ve Bahr-i Ahmer (Kızıl Deniz) denizleriyle beraber yedidir.
  4. Arzî Tabakalar: Merkezden dış kabuğa kadar fennen sabit olan muttasıl (bitişik) yedi tabaka.
  5. Küllî Unsurlar: 70’ten fazla basit unsurun sınıflandırılmasıyla oluşan yedi nevi küllî unsur.
  6. Hayat Mertebeleri: Madenler, bitkiler ve hayvanların kendi içindeki yedişer tabakası ve âlemleri.
  7. Zîşuur Sakinlerin Âlemleri: Cin, ifrit ve diğer mahlukların meskeni olan yedi kat arz âlemleri.
  8. Benzer Küreler: Kâinatta arzımıza benzeyen ve hayat sahiplerine mesken olan diğer yedi küre.)

Üçüncüsü:

Madem Hakîm-i Mutlak israf etmiyor, abes şeyleri yaratmıyor.

Ve madem mahlukatın vücudları, zîşuur içindir ve zîşuurla kemalini bulur ve zîşuurla şenlenir ve zîşuurla abesiyetten kurtulur.

Ve madem bilmüşahede o Hakîm-i Mutlak, o Kadîr-i Zülcelal, hava unsurunu, su âlemini, toprak tabakasını hadsiz zîhayatlarla şenlendiriyor.

Ve madem hava ve su, hayvanatın cevelanına mani olmadığı gibi; toprak, taş gibi kesif maddeler, elektrik ve röntgen gibi maddelerin seyrine mani olmuyorlar.

Elbette o Hakîm-i Zülkemal, o Sâni’-i Bîzeval, Küre-i Arzımızın merkezinden tut, tâ meskenimiz ve merkezimiz olan bu kışr-ı zahirîye kadar birbirine muttasıl yedi küllî tabakayı ve geniş meydanlarını ve âlemlerini ve mağaralarını boş ve hâli bırakmaz.

Elbette onları şenlendirmiş. O âlemlerin şenlenmesine münasib ve muvafık zîşuur mahlukları halkedip orada iskân etmiştir.

O zîşuur mahluklar,

mademki melaike ecnasından ve ruhanî enva’larından olmak lâzım gelir.

Elbette en kesif ve en sert tabaka, onlara nisbeten, balığa nisbeten deniz ve kuşa nisbeten hava gibidir. Hattâ zeminin merkezindeki müdhiş ateş dahi, o zîşuur mahluklara nisbeti, bizlere nisbeten Güneşin harareti gibi olmak iktiza eder. O zîşuur ruhanîler nurdan oldukları için, nâr onlara nur gibi olur.

(Hikmet-i İlâhî ve Tabakaların Şenlendirilmesi

Hakîm-i Mutlak olan Allah, kâinatta hiçbir şeyi boş ve abes yaratmaz. Mahlukatın vücudu zîşuur (bilinçli) varlıklarla şenlenir ve abesiyetten kurtulur.

Boşluk Yoktur: Nasıl ki hava ve su zîhayatlarla doludur; toprağın altındaki en kesif ve en sert tabakalar dahi boş değildir.

Melaike ve Ruhanîler: Bu tabakalar, melaike ve ruhanîlerin meskenidir. Nurdan yaratılan bu varlıklar için en sert maddeler, balığa deniz ve kuşa hava gibi geçirkendir. Hatta arzın merkezindeki ateş, nuranî varlıklar için bizdeki güneş ısısı gibi fıtrî bir ortamdır; ateş onlara nur gibi gelir.)

Dördüncüsü: Onsekizinci Mektub’da tabakat-ı Arzın acaibine dair ehl-i keşfin tavr-ı akıl haricinde beyan ettikleri tasvirata dair bir temsil zikredilmiştir. Hülâsası şudur ki: Küre-i Arz, âlem-i şehadette bir çekirdektir;

(Aynı Küre-i Arz) âlem-i misaliye ve berzahiyede bir büyük ağaç gibi, semavata omuz omuza vuracak bir azamettedir.

Ehl-i keşfin Küre-i Arzda ifritlere mahsus tabakasını bin senelik bir mesafe görmeleri, âlem-i şehadete ait Küre-i Arzın çekirdeğinde değil, belki âlem-i misalîdeki dallarının ve tabakalarının tezahürüdür.

Madem Küre-i Arzın zahiren ehemmiyetsiz bir tabakasının böyle başka âlemde azametli tezahüratı var;

Elbette yedi kat semavata mukabil yedi kat denilebilir ve mezkûr noktaları ihtar için îcaz ile i’cazkârane bir tarzda âyât-ı Kur’aniye, semavatın yedi tabakasına karşı bu küçücük arzı mukabil göstermekle işaret ediyor.

lem-i Misaldeki Azametli Tezahür

Küre-i Arz, âlem-i şehadette (maddî dünyada) küçük bir çekirdek hükmündedir; ancak âlem-i misal ve berzahta semavata omuz omuza verecek azamette devasa bir ağaç gibidir.

Ehl-i Keşfin Müşahedesi: Bazı evliyaların arzın belirli tabakalarını (mesela ifritlere mahsus tabakayı) bin senelik bir mesafe olarak görmeleri, maddî çekirdeği değil, arzın misalî âlemdeki geniş dallarını ve tezahüratını ifade eder.

Mukabil Gösterilme: Kur’an, bu küçücük arzı koca semavata mukabil (eş) göstererek, onun manevî kıymetine ve âlem-i misal, âlem-i mana, âlem-i ervah itibariyle genişliğine işaret etmektedir.

Hülasa; Kur’an, beşer tabakalarının her birinin anlayışını tatmin edecek şekilde, arzın hem maddî hem de manevî yedi katına dair i’cazkârane (mucizevi) bir derinlik sunar.)

İkinci Mes’ele-i Mühimme’dir:

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ İlâ âhir…

ثُمَّ اسْتَوَى اِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

Şu âyet-i kerime gibi müteaddid âyetler, semavatı yedi sema olarak beyan ediyor. İşarat-ül İ’caz tefsirinde eski Harb-i Umumî’nin birinci senesinde cephe-i harbde ihtisar mecburiyetiyle gayet mücmel beyan ettiğimiz o mes’elenin yalnız bir hülâsasını yazmak münasibdir. Şöyle ki:

Eski hikmet, semavatı dokuz tasavvur edip, lisan-ı şer’îde, Arş ve Kürsi yedi semavat ile beraber kabul edip acib bir suretle semavatı tasvir etmiştiler. O eski hikmetin dâhî hükemasının şaşaalı ifadeleri, nev’-i beşeri çok asırlar müddetince tahakkümleri altında tutmuşlar. Hattâ çok ehl-i tefsir, âyâtın zahirlerini onların mezhebine göre tevfik etmeye mecbur kalmışlar. O suretle Kur’an-ı Hakîm’in i’cazına bir derece perde çekilmişti.

Ve hikmet-i cedide namı verilen yeni felsefe ise, eski felsefenin mürur u ubura ve hark u iltiyama kabil olmayan semavat hakkındaki ifratına mukabil tefrit edip, semavatın vücudunu âdeta inkâr ediyorlar. Evvelkiler ifrat, sonrakiler tefrit edip hakikatı tamamıyla gösterememişler.

Kur’an-ı Hakîm’in hikmet-i kudsiyesi ise, o ifrat ve tefriti bırakıp hadd-i vasatı ihtiyar edip der ki: Sâni’-i Zülcelal, yedi kat semavatı halketmiştir. Hareket eden yıldızlar ise, balıklar gibi sema içinde gezerler ve tesbih ederler. Hadîste اَلسَّمَاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ denilmiş. Yani: “Sema, emvacı karardade olmuş bir denizdir.”

(Semavata dair görüşler, üç ana başlıkta izah edilir:

İfrat: Eski Hikmet (Yunan Felsefesi), semavatın mahiyeti hakkında aşırıya kaçarak (ifratla) gökleri dokuz tabaka olarak tasavvur etmiştir.

  • Yanlış Tasavvur: Şeriatın bahsettiği Arş ve Kürsi’yi de yedi semavata ekleyerek kendilerince acayip bir gökyüzü haritası çizmişlerdir.
  • Etkisi: Bu felsefecilerin şaşaalı ifadeleri yüzyıllarca insanlığı tesiri altına almış; hatta bazı müfessirler Kur’an âyetlerini bu felsefî görüşlere uydurmaya çalışmışlardır. Bu durum, Kur’an’ın semavata dair mu’cizevi ifadelerinin (i’caz) üzerine bir derece perde çekilmesine neden olmuştur.

Tefrit: Hikmet-i Cedide (Modern Felsefe ve Fenler) ise eski hikmetin aksine, semavatın varlığını neredeyse tamamen inkâr ederek noksanlığa (tefrite) düşmüştür.

  • Boşluk İddiası: Gökleri nihayetsiz bir boşluk olarak görmüşler ve semavatın tabakalardan oluştuğu hakikatini kabul etmemişlerdir.
  • Dar Bakış Açısı: Modern fenler; kısa kanunları, dar düsturları ve küçük mizanlarıyla Kur’an’ın geniş semavat hakikatlerini keşfedemedikleri için bu âyetleri tenkit veya inkâr yoluna gitmişlerdir.

Hadd-i Vasat Olan İstikamet: Kur’an-ı Hakîm’in Hikmet-i Kudsiyesi, ifrat ve tefriten azade olarak Sâni’-i Zülcelal’in semavatı yedi tabaka olarak halk ettiğini beyan eder.

  • Esîr Maddesi: Kur’an’ın âyât-ı beyyinatın beyanıyla gökler boş değildir; “esîr” denilen bir madde ile doludur. Bu madde tıpkı suyun buhar, sıvı ve buz haline gelmesi gibi, yedi nevi tabakaya ayrılmaya müsaittir.
  • Deniz ve Balık Teşbihi: Hadiste “Sema, dalgaları karar kılmış bir denizdir” buyurularak semavatın mahiyeti harika bir teşbihle anlatılır. Yıldızlar ise bu nuranî denizde yüzen balıklar gibi nizam ve mizan içinde tesbih ederek gezerler.)

İşte bu hakikat-ı Kur’aniyeyi yedi kaide ve yedi vecih mana ile gayet muhtasar bir surette isbat edeceğiz.

(Yedi kaide semavatın hem vücudunu (varlığını) hem de tabakalarını ispat ederken; yedi vecih mana ise bu âyetten her bir beşer tabakasının kendi anlayışına göre aldığı farklı hakikatleri temsil eder.)

Birinci Kaide: Fennen ve hikmeten sabittir ki: Bu haddi yok feza-yı âlem, nihayetsiz bir boşluk değil, belki “esîr” dedikleri madde ile doludur. (Fennen ve hikmeten feza-yı âlem nihayetsiz bir boşluk değildir; esir ile doludur.)

İkincisi: Fennen ve aklen, belki müşahedeten sabittir ki: Ecram-ı ulviyenin cazibe ve dafia gibi kanunlarının rabıtası ve ziya ve hararet ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin naşiri ve nâkili, o fezayı dolduran bir madde mevcuddur. (Fennen ve aklen, belki müşahedeten yıldızlar arasındaki çekme ve itme (cazibe ve dafia) kanunlarının işlemesi ile ışık, ısı ve elektrik gibi kuvvetlerin yayılması, bu boşluğu dolduran esîr maddesinin varlığını iktiza eder.)

Üçüncüsü: Madde-i esîriye, esîr kalmakla beraber, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülâta ve ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tecrübeten sabittir. Evet

Nasılki buhar, su, buz gibi havaî, mâyi, camid üç nevi eşya, aynı maddeden oluyor.

Öyle de: Madde-i esîriyeden dahi yedi nevi tabakat olmasına hiçbir mani-i aklî olmadığı gibi, hiçbir itiraza medar olmaz. (Tecrübeten esîr maddesi, tıpkı suyun buhar, sıvı ve buz hallerine girmesi gibi farklı yoğunluk ve suretlerde bulunmaya müsaittir; dolayısıyla yedi nevi tabakası olmasına akli bir mani yoktur.)

Dördüncüsü: Ecram-ı ulviyeye dikkat edilse görünüyor ki: O ulvî âlemlerin tabakatında muhalefet var. (Hiss ve hadsen yedi manzumatta ve yeniden yeniye çıkıp ermeye başlayıp sabit yıldız oluncaya kadar geçen yedi tabaka yıldızlardaki muhalefet sabittir.)

Meselâ: Nehr-üs Sema ve Kehkeşan namıyla maruf, Türkçe “Samanyolu” tabir olunan bulut şeklindeki daire-i azîmenin bulunduğu tabaka, elbette sevabit yıldızların tabakasına benzemiyor. Güya tabaka-i sevabit yıldızları, yaz meyveleri gibi yetişmiş, ermişler.

Ve o Kehkeşan’daki bulut şeklinde görülen hadsiz yıldızlar ise, yeniden yeniye çıkıp ermeye başlıyorlar.

Tabaka-i sevabit dahi, sadık bir hads ile Manzume-i Şemsiye’nin tabakasına muhalefeti görünüyor.

Ve hâkeza yedi manzumat ve yedi tabaka, birbirine muhalif bulunması, hiss ve hads ile derkolunur.

Beşincisi: Hadsen ve hissen ve istikraen ve tecrübeten sabit olmuştur ki: Bir maddede tanzim ve teşkil düşse ve o maddeden başka masnuat yapılsa, elbette muhtelif tabaka ve şekillerde olur. (Hadsen ve hissen ve istikraen ve tecrübeten bir maddede tanzim ve teşkiat olsa muhtelif tabaka ve şekillerde olacağı sabittir.) 

Meselâ: Elmas madeninde teşkilât başladığı vakit, o maddeden hem remad yani hem kül, hem kömür, hem elmas nevileri tevellüd ediyor.

Hem meselâ: Ateş, teşekküle başladığı vakit; hem alev, hem duman, hem kor tabakalarına ayrılıyor.

Hem meselâ: Müvellid-ül mâ, müvellid-ül humuza ile mezcedildiği vakit, o mezcden hem su, hem buz, hem buhar gibi tabakalar teşekkül ediyor.

Demek anlaşılıyor ki bir madde-i vâhidde teşkilât düşse, tabakata ayrılıyor.

Öyle ise: Madde-i esîriyede Kudret-i Fâtıra teşkilâta başladığı için, elbette ayrı ayrı tabaka olarak فَسَوَّيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ sırrıyla yedi nevi semavatı ondan halketmiştir.

Altıncısı: Şu mezkûr emareler, bizzarure semavatın hem vücuduna, hem taaddüdüne delalet ederler. (Kur’an ve Hadisin tasdikiyle sabittir.)

Madem kat’iyyen semavat müteaddiddir

Ve Muhbir-i Sadık, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın lisanıyla yedidir der;

Elbette yedidir.

Yedincisi: Yedi, yetmiş, yedi yüz gibi tabirat, üslûb-u Arabîde kesreti ifade ettiği için, o küllî yedi tabaka çok kesretli tabakaları havi olabilir. (Arapça kaideten sabittir.)

ELHASIL: Kadîr-i Zülcelâl, esîr maddesinden yedi kat semavatı halkedip tesviye ederek, gayet dakik ve acib bir nizam ile tanzim etmiş ve yıldızları içinde zer’edip ekmiştir.

(Şu müteaddid emarelerden anlaşıldı ki; semavat müteaddiddir, şeriat sahibi de yedidir demiştir, öyle ise yedidir. Maahaza yedi, yetmiş, yediyüz sayıları Arab üslûblarında kesret için kullanılır. Kur’an’ın “yedi” ifadesi, her seviyeden insanın fehmine hitap eden yedi farklı mana tabakasını da içinde barındıran bir i’caz nüktesidir.)

Madem Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, umum ins ü cinnin umum tabakalarına karşı konuşan bir hutbe-i ezeliyedir.

Elbette nev’-i beşerin her bir tabakası, herbir âyât-ı Kur’aniyeden hissesini alacak ve âyât-ı Kur’aniye, her tabakanın fehmini tatmin edecek surette ayrı ayrı ve müteaddid manaları zımnen ve işareten bulunacaktır.

Evet hitabat-ı Kur’aniyenin vüs’ati ve maânî ve işaratındaki genişliği ve en âmi bir avamdan en has bir havassa kadar derecat-ı fehimlerini müraat ve mümaşat etmesi gösterir ki; herbir âyetin herbir tabakaya bir vechi var, bakıyor.

İşte bu sırra binaen, “yedi semavat” mana-yı küllîsinde yedi tabaka-i beşeriye, muhtelif yedi kat manayı fehmetmişler.

(Beşer Tabakalarına Göre Yedi Kat Semavatın Manaları)

Şöyle ki: فَسَوَّيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ âyetinde,

1- Kısa nazarlı ve dar fikirli bir tabaka-i insaniye, hava-yı nesimînin tabakatını fehmeder. (Atmosfer, yerden yukarıya doğru sıcaklık değişimleri ve fiziksel özelliklerine göre katmanlara ayrılır. ‘dir. 7 tabaka olarak sınıflandırılan yapı; Troposfer, Ozonosfer, Stratosfer, Mezosfer, İyonosfer, Termosfer ve Ekzosfer şeklinde sıralanır.)

2- Ve Kozmoğrafya ile sersemleşmiş diğer bir tabaka-i insaniye dahi, elsine-i enamda seb’a-i seyyare ile meşhur yıldızları ve medarlarını fehmeder. (İslâm kozmolojisine ve astrolojisine göre gökyüzünde gözlemlenen yedi gezegenler Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn’dür.)

3- Daha bir kısım insanlar küremize benzer zevil-hayatın makarrı olmuş semavî yedi küre-i âheri fehmeder.

4- Diğer bir taife-i beşeriye, Manzume-i Şemsiye’nin yedi tabakaya ayrılmasını, hem Manzume-i Şemsiye’mizle beraber yedi manzumat-ı şümusiyeyi fehmeder.

5- Daha diğer bir taife-i beşeriye, madde-i esîriyenin teşekkülâtı yedi tabakaya ayrılmasını fehmeder.

6- Daha geniş fikirli bir tabaka-i beşeriye, yıldızlarla yaldızlanıp, bütün görünen gökleri bir sema sayıp, onu bu dünyanın semasıdır diyerek, bundan başka altı tabaka-i semavat var olduğunu fehmeder.

7- Ve nev’-i beşerin yedinci tabakası ve en yüksek taifesi ise; semavat-ı seb’ayı, âlem-i şehadete münhasır görmüyor. Belki avalim-i uhreviye ve gaybiye ve dünyeviye ve misaliyenin birer muhit zarfı ve ihatalı birer sakfı olan yedi semavatın var olduğunu fehmeder. (Bu tabaka, yedi kat semavatı; âlem-i dünyeviye, âlem-i berzah, âlem-i misal, âlem-i ervah, âlem-i mana, cennet ve cehennem gibi yedi farklı âlemin her birini içine alan birer muhit zarf ve ihatalı birer sakıf (tavan) olarak anlar. Yedi tabaka (âlem) şu şekildedir:

  1. Âlem-i Dünyeviye (Âlem-i Şehadet): İçinde bulunduğumuz maddi dünyayı kuşatan sema tabakasıdır.
  2. Âlem-i Berzah: Ölüm ile haşir arasındaki bekleme âleminin seması ve zarfıdır.
  3. Âlem-i Misal: Eşyanın suretlerinin ve manevî tezahürlerinin bulunduğu âlemi kuşatan sema tabakasıdır.
  4. Âlem-i Ervah: Ruhlar âleminin tasarruf merkezi ve kuşatıcı zarfıdır.
  5. Âlem-i Mana: Maneviyatın ve ruhanî hakikatlerin hüküm sürdüğü âlemi içine alan sakıftır.
  6. Âlem-i Uhreviye – Cennet: Âhiret âlemlerinden olan ebedî saadet yurdunun semasıdır.
  7. Âlem-i Uhreviye – Cehennem: Âhiret âlemlerinden olan azap yurdunun seması ve ihatalı zarfıdır.)

Ve hâkeza bu âyetin külliyetinde mezkûr yedi kat tabakanın yedi kat manaları gibi daha çok cüz’î manaları vardır. Herkes fehmine göre hissesini alır ve o maide-i semaviyeden herkes rızkını bulur.

Madem o âyetin böyle pek çok sadık mâsadakları var.

Şimdiki akılsız feylesofların ve serseri Kozmoğrafyalarının, inkâr-ı semavat bahanesiyle böyle âyete taarruz etmesi, haylaz ahmak çocukların semavattaki yıldızlara bir yıldızı düşürmek niyetiyle taş atmasına benzer.

Çünki âyetin mana-yı küllîsinden bir tek mâsadak sadıksa, o küllî mana sadık ve hak olur. Hattâ vaki’de bulunmayan, fakat umumun lisanında mütedavil bulunan bir ferdi, umumun efkârını müraat için o küllîde dâhil olabilir. Halbuki, hak ve hakikî çok efradını gördük. Ve şimdi bu insafsız ve haksız Coğrafyaya ve sersem ve sermest ve sarhoş Kozmoğrafyaya bak! Nasıl bu iki fen hata ederek, hak ve hakikat ve sadık olan küllî manadan gözlerini yumup ve çok sadık olan mâsadakları görmeyerek; hayalî bir acib ferdi, mana-yı âyet tevehhüm ederek âyete taş attılar; kendi başlarını kırdılar, imanlarını uçurdular!…

Elhasıl:

Kıraat-ı seb’a, (Kur’an-ı Kerim’in manayı bozmayacak şekilde, Hz. Peygamber’den nakledilen sahih senedlerle yedi meşhur imam tarafından okunan farklı okuyuş tarzlarıdır. Bu kıraatler mütevatirdir ve Arap lehçeleri üzerine temellenmiştir. Kur’ân-ı Kerimde geçen “Sırat, Mâlik, Cibril” gibi kelimeler Kureyş, Huzeyl, Havâzin, Kinâne, Sakif, Temim ve Yemen lehçeleriyle yedi türlü okunur. Türkiye’de en yaygın okunan kıraat, Âsım kıraatinin Hafs rivayetidir. )

Vücuh-u seb’a (Kur’an, asırları muhtelif bütün enbiyanın kütüblerini ve meşrebleri muhtelif bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini icmalen tazammun eden ve cihat-ı sittesi parlak ve evham u şübehatın zulümatından musaffa ve

  1. arkasında nokta-i istinadı, bilyakîn vahy-i semavî ve kelâm-ı ezelî..
  2. önü ve hedefi ve gayesi, bilmüşahede saadet-i ebediye..
  3. içi, bilbedahe hâlis hidayet..
  4. üstü, bizzarure envâr-ı iman..
  5. altı, biilmelyakîn delil ve bürhan..
  6. sağı, bittecrübe teslim-i kalb ve vicdan..
  7. solu, biaynelyakîn teshir-i akıl ve iz’an…

Meyvesi, bihakkalyakîn rahmet-i Rahman ve dâr-ı cinan… Makamı ve revacı, bilhads-is sadık makbul-ü melek ve ins ü cânn bir Kitab-ı Semavî’dir. Sözler 367)

el-AHRUFÜ’s-SEB‘A: Yedi harfle kastedilen Kur’an’ın şu yedi vechidir:

  1. Harekesi değişen ancak mânası ve sûreti değişmeyen vecih: Meselâ وَيَضِيقُ صَدْرِي (eş-Şuarâ 26/13) âyetindeki “kāf” harfini kırâat-i aşere imamlarından Ya‘kūb el-Hadrâmî’nin üstün harekeyle (mansup) okuması.
  2. Harekesi ve mânası değişen fakat sûreti değişmeyen vecih: Meselâ فَتَلَقَّى آدَمُ مِنْ رَبِّهِ كَلِمَاتٍ (“Âdem rabbinden birtakım kelimeler aldı”, el-Bakara 2/37) âyetindeki آدَم kelimesinde “mîm” harfinin İbn Kesîr kıraatinde üstün harekeyle, “Rabbinden birtakım kelimeler Âdem’i kuşattı” anlamını ifade edecek şekilde okunması.
  3. Harfleri ve sûreti değişen fakat mânası değişmeyen vecih: الصِّرَاطَ kelimesinin Kunbül ve Ruveys kıraatlerinde السِّرَاطَ şeklinde “sîn” harfiyle okunması (Paluvî, s. 7 vd.) gibi.
  4. Bir kelimenin hem mâna hem sûretinin değişmesiyle meydana gelen vecih: وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ (el-Vâkıa 56/29) âyetinin Hz. Ali’den nakledilen bir kıraatte وَطَلْعٍ مَنْضُودٍ şeklinde “ayn” harfiyle okunması gibi.
  5. Takdim ve tehir ile değişen vecih: وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ (Kāf 50/19) âyetinin İbn Mes‘ûd’dan rivayet edilen bir kıraatte وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْحَقِّ بِالْمَوْتِ şeklinde okunması (Süyûtî, I, 61) gibi. 
  6. Ziyade ve noksanlıktan dolayı söz konusu olan vecih: وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى (el-Leyl 92/3) âyetinin İbn Mes‘ûd ve Ebü’d-Derdâ’dan nakledilen bir kıraatte وَالذَّكَرَ وَالْأُنْثَى şeklinde okunması (Buhârî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 2) gibi.
  7. Aynı anlamı ifade eden kelimelerin birbirinin yerine konulması şeklindeki vecih: كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ (el-Kāria 101/5) âyetinin, yine İbn Mes‘ûd’dan gelen bir rivayette كَالصُّوفِ الْمَنْفُوشِ tarzında okunması (Muḳaddimetü Kitâbi’l-Mebânî, s. 222).)

 

Ve mu’cizat-ı seb’a (Lemaat’ta Îcaz ile Beyan İ’caz-ı Kur’an bahsinde Kur’an’ın yedi nevi mu’cizeliği gösterilmiştir.

  1. Belagat: Muktezayı hale mutabık söz söylemektir. (Birinci Şule: Birinci Şua)
  2. İhbarat-ı Gaybiyesidir. Üç kısıma ayrılmıştır. Mazi, müstakbel ve Hakaik-i İlahiyeye ve hakaik-i kevniyeye ve umûr-u uhreviyeye dair ihbarat-ı gaybiyesidir. (Birinci Şule Üçüncü Şua Birinci Cilve)
  3. Camiiyet-i harikasıdır. Beş kısma ayrılır. Lafzındaki, Manasındaki, İlmindeki, Mebahisindeki ve Kur’anın üslûb ve îcazındaki câmiiyet-i hârikadır. Bunda “Beş Işık” var. (Birinci Şule İkinci Şua)
  4. Şebabetidir. Her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhafaza ediyor. (Birinci Şule Üçüncü Şua Birinci Cilve)
  5. Yaptığı nakiller ve görme derecesinde keyfiyette ders vermesindeki nakil tarzıdır.
  6. Dini tazammun ve tesis etmesi içine almasıdır. (Yirmibeşinci Söz Üçüncü Ziyada izah edilmiştir.)
  7. Herbir âyetinde bu altı harikalığın tecemmu etmesi bulunmasıdır.)

Ve hakaik-i seb’a (Hakikat-ı İslâmiyet’in esasları; altı erkân-ı imaniye ile beraber esas-ı ubudiyet ki, İslâmın beş rüknü olan (savm, salât, hacc, zekat, kelime-i şehadet) mecmuunun hülâsasıdır. Risale-i Nur, altı rükn-ü imaniye ile bu esas-ı ubudiyeti isbat edip سَبْعَ الْمَثَانِى cilvesine mazhariyeti muraddır. Kastamonu Lahikası 199)

Ve erkân-ı seb’a (Kur’an, arş-ı a’zamdan, ism-i a’zamdan, her ismin mertebe-i a’zamından geldiği için, bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır. Sözler 367

Ve her ismin menba-ı yedi sıfât-ı İlahiyeye dayanmasından Kur’an dahi erkân-ı seb’a üzerine nâzil olmuş denilebilir. )

üzerine nâzil olan Kur’an semasının o yedişer tabakalarına, cinn ve şeyatîn hükmündeki itikadsız maddî fikirler çıkamadıklarından âyâtın nücumunda ne var, ne yok bilmeyip yalan ve yanlış haber verirler. Ve onların başlarına o âyâtın nücumundan mezkûr tahkikat gibi şahablar inerler ve onları yakarlar. Evet cinn fikirli feylesofların felsefesiyle o semavat-ı Kur’aniyeye çıkılmaz. Belki âyâtın yıldızlarına, hikmet-i hakikiyenin mi’racıyla ve iman ve İslâmiyetin kanatlarıyla çıkılabilir.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى شَمْسِ سَمَاءِ الرِّسَالَةِ وَ قَمَرِ فَلَكِ النُّبُوَّةِ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ نُجُومِ الْهُدَى لِمَنِ اهْتَدَى

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

اَللّٰهُمَّ يَا رَبَّ السَّمٰوَاتِ وَ اْلاَرْضِ زَيِّنْ قُلُوبَ كَاتِبِ هذِهِ الرِّسَالَةِ وَ رُفَقَائِهِ بِنُجُومِ حَقَائِقِ الْقُرْآنِ وَ اْلاِيمَانِ آمِينَ

* * *

(Semavatın yedi tabakası ile Allah’ın yedi zâtî sıfatı (Sıfat-ı Seba) arasında, kâinatın teşkilat ve idaresine bakan küllî bir münasebet vardır. Kâinatın yaratılmasında ve idare edilmesinde yedi temel daire bulunur ve bu dairelerin her biri doğrudan bir ilahî sıfatın tecellisine ve tasarruf merkezine dayanır.

Bu ilişkiyi şu temel noktalarla izah edebiliriz:

İdarî Tabakalar ve Sıfatlar: Kâinatın idaresi, bir hükümetin farklı uzmanlık alanlarına sahip bakanlıkları (Adliye, Milli Eğitim, Ordu gibi) olması gibi, yedi ana daireye ayrılmıştır.

Semavatın yedi tabakası; İlim, Kudret, Hayat, İrade, Sem’ (İşitme), Basar (Görme) ve Kelam sıfatlarının her birinin birer idare dairesine ve merkezine baktığını ifade eder.

Peygamberlerin Bu Dairelerdeki Mevkii: Her bir peygamber, bu yedi sıfatın hükmettiği dairelerden birinde en yüksek nazır veya rehber hükmündedir.

1. Hayat Dairesi (Merkez Daire)

Kâinatın yaratılmasındaki en büyük maksat “hayat” olduğu için, bu daire diğer tüm dairelerin merkezinde yer alan bir “Başbakanlık dairesi” hükmündedir.

  • Nazırı: Bu en büyük dairenin en büyük nazırı ve rehberi Peygamber Efendimiz (A.S.M)’dır. Diğer bütün daireler bu merkezî daireye bağlıdır ve ona hizmet ederler.

2. İlim Dairesi

Cenab-ı Hakk’ın her şeyi kuşatan ilminin tecelli ettiği ve kâinattaki tüm nizamın planlandığı idare dairesidir.

  • Nazırı: Bu dairede en yüksek nazırlık makamı Hz. Adem (A.S.)’a aittir.

3. Kudret Dairesi

İlâhî gücün kâinat üzerinde tasarruf ettiği, eşyanın icad edildiği dairedir.

  • Nazırı: Bu dairenin mühim bir nazırı Hz. İsa (A.S.)’dır.

4. İrade Dairesi

Kâinattaki her bir hadisenin ve varlığın külli irade ile tercih edilip yönlendirildiği dairedir. Bu dairede hiçbir şeyin tesadüfen veya tabiatla hareket etmediği ders verilir.

  • Nazırı: Bu daireye nezaret eden peygamber Hz. İbrahim (A.S.)’dır.

5. Kelam Dairesi

İlâhî hitabın ve vahiylerin merkezidir.

  • Nazırı: Bu daireye nezaret eden peygamber Hz. Musa (A.S.)’dır; zira o “Kelîmullah” ünvanıyla bu sıfatın en büyük mazharlarındandır.

6. Sem’ (İşitme) Dairesi

Kâinattaki tüm seslerin, duaların ve zikirlerin işitildiği ve değerlendirildiği idare merkezidir.

  • Nazırı: Her şeyi işitme noktasındaki harika mu’cizeleriyle Hz. Davud (A.S.) bu dairede mühim bir mevkidedir.

7. Basar (Görme) Dairesi

Kâinatın her bir köşesinin ilâhî nazar altında olduğu ve görüldüğü dairedir.

  • Nazırı: Küre-i Arzı bir bahçe gibi görüp tasarruf etmesine dair mu’cizeleriyle Hz. Süleyman (A.S.) bu dairenin bir nevi nezaretçisidir.

Dairelerin İşleyişi ve Arş İlişkisi

Her bir dairenin kendine mahsus bir “Arş”ı, yani bir tasarruf merkezi bulunur. Tıpkı bir bakanlığın tüm ülkede faaliyet gösterip ana merkezinin başkentte olması gibi, her bir sıfatın (Mesela ilim sıfatının) kâinatın her yerinde tecellisi olmakla birlikte, o dairenin bir idare merkezi (Arş’ı) mevcuttur.

Semavatın yedi tabaka olarak yaratılması, bu yedi temel sıfatın idare ettiği küllî dairelerin birer yansıması ve teşkilat merkezidir. Bu sayede zîşuur mahlukat, semavatın ve arzın tabakalarındaki bu farklı tecellileri görerek Allah’ı “Rabbü’l-Âlemîn” ünvanıyla küllî bir surette tanıma imkânı bulur.)

Leave a Comment