<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sözler arşivleri - Risale-i Nur Külliyatı</title>
	<atom:link href="https://mutalaainur.com/category/mutalaalar/sozler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://mutalaainur.com/category/mutalaalar/sozler/</link>
	<description>Gayemiz Kur&#039;an-ı Kerim&#039;in hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur&#039;dan istifade etmektir.</description>
	<lastBuildDate>Sat, 14 Mar 2026 07:25:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://mutalaainur.com/wp-content/uploads/2021/12/favicon.ico</url>
	<title>Sözler arşivleri - Risale-i Nur Külliyatı</title>
	<link>https://mutalaainur.com/category/mutalaalar/sozler/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Fihrist</title>
		<link>https://mutalaainur.com/2540-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Dec 2021 21:07:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütalaalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Fihrist]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=2540</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fihrist Âyât-ı Kur&#8217;aniyenin bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarından &#8220;Sözler Mecmuası&#8221;nın mücmel bir fihristesidir.  BİRİNCİ SÖZ: 5 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ in çok esrar-ı mühimmesinden bir sırrını güzel bir temsil ile tefsir eder. Ve &#8220;Bismillah&#8221; ne kadar kıymettar bir şeair-i İslâmiye olduğunu gösteriyor. &#8220;Bismillah’ın&#8221; ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/2540-2/">Fihrist</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 style="text-align: center;"><strong><b>Fihrist</b></strong></h2>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Âyât-ı Kur&#8217;aniyenin bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarından &#8220;Sözler Mecmuası&#8221;nın mücmel bir fihristesidir.</b></strong></p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>BİRİNCİ SÖZ: </b></strong>5</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</span> in çok esrar-ı mühimmesinden bir sırrını güzel bir temsil ile tefsir eder. Ve &#8220;Bismillah&#8221; ne kadar kıymettar bir şeair-i İslâmiye olduğunu gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bismillah’ın&#8221; ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu Arab çöllerinde seyahat eden Bedevi temsilî hikâyeciğiyle anlatıyor. Mütevazı olmayı ders veriyor. Hakikatında ise &#8220;Bismillah&#8217;ın&#8221;  mübarek bir define olduğunu; definenin içerisinde insanın nihayetsiz aczi ve fakrı bulunduğunu; eğer insan aczine karşı nokta-i istinad olarak nihayetsiz bir kudrete, fakrına istimdat olarak da nihayetsiz bir rahmete dayansa o nihayetsiz acz ve fakr bir Kadîr-i Rahîm&#8217;in dergâhında en makbul bir şefaatçı olacağını anlatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün mevcudatın aczlerine binaen nokta-i istinad bulup Besmeledeki estain manası ile bir kuvvet bularak Kadir-i Zülcelalin kudretine dayanıp düşmanlarından emin olmasından ve fakrına binaen nokta-i istimdad bulup teyemmenü manası ile bereket ve uğur bularak Rahman-ı Rahimin rahmetine dayanıp ihtiyaçlarının yerine getirilmesinden selamette kalmaları Bismillah dediklerine delil olduğu gibi aynı zaman da birer islam nişanı oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk&#8217;ın namına hareket eder; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, her bir ağaç, her bir bostan, her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar, her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, &#8220;Bismillah&#8221; der.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ONDÖRDÜNCÜ LEM&#8217;ANIN İKİNCİ MAKAMI: </b></strong>8</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</span> in en mühim beş-altı sırlarını tefsir ediyor. Ve<span style="font-size: 20pt;"> بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</span> Kur&#8217;anın bir hülâsası ve bir fihristesi ve miftahı olduğunu gösterdiği gibi, arştan ferşe kadar uzanmış bir hatt-ı kudsî-i nurani olmakla beraber saadet-i ebediye kapısını açan bir anahtar ve her mübarek şeye feyz ve bereket veren bir menba&#8217;-ı envâr olduğunu beyan eder. Bu İkinci Makam, en birinci risale olan Birinci Söz&#8217;e bakar. Âdeta Risale-i Nur eczaları, bir daire hükmünde olup, müntehası ibtidasına <span style="font-size: 20pt;">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</span> hatt-ı mübarekiyle ittihad ediyor. Ve bu makamda altı sır yerine, otuz yazılacaktı. Şimdilik altı kaldı. Kısadır, fakat gayet büyük hakaikı tazammun ediyor. Bunu dikkatle okuyan <span style="font-size: 20pt;">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</span> ne kadar kıymettar bir hazine-i kudsiye olduğunu anlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Birinci Sır: </b></strong>Bismillahirrahmanirrahîm kâinatta, küre-i arzda ve insanda tecelli eden bütün isimlerin unvanıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>İkinci Sır: </b></strong>İnsanın mahiyet âyinesinde bütün isimlerin cilvelerini irae eden &#8220;Bismillahirrahmanirrahîm&#8221;dir. Kâinat ağacının meyvesi küre-i arz dersek çekirdeği de insandır. Ağaçta olan her şeyin çekirdekte de bulunması sırrıyla kâinatta tecelli eden binbir esma insanda da tecelli eder. Bismillahirrahmanirrahîm binbir ismi ile Cenab-ı Hakkı tanımamız için Rahmet tarafından bize verilen bir hediyedir. Yoksa insan kâinatta tecelli eden binbir esmayı ihata edemez. Ancak kendinde tecelli eden bütün esmayı görüp sair mahlûkatta görünen bütün esmalarla birleştirmekle kâinatta tecelli eden binbir esmayı ihata edebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Üçüncü Sır: </b></strong>Rahmet Şuunattı</p>
<p style="text-align: justify;">Kâinatta; Şems ve Kamer&#8217;i, anasır ve maadini, nebatat ve hayvanatı; bir nakş-ı a&#8217;zamın atkı ipleri gibi o binbir isimlerin şualarıyla tanzim etmesi ve hayata hâdim etmesi ve nebatî ve hayvanî olan umum vâlidelerin gayet şirin ve fedakârane şefkatleriyle şefkatini göstermesi ve zevilhayatı hayat-ı insaniyeye müsahhar etmesi ve ondan rububiyet-i İlahiyenin gayet güzel ve şirin bir nakş-ı a&#8217;zamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar etmesi ile o Rahman-ı Zülcemalin Rahmet Şuaatı biliniyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Küre-i Arzda; zeminde dörtyüzbin muhtelif ayrı ayrı nebatatın ve hayvanatın taifelerini, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemal-i intizam ile hikmet ve inayet ile terbiye ve idare etmesi ile Rahmet Şuaatı biliniyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın mahiyet-i maneviyesinin sîmasında akıl, kalb ve ruh gibi cihazlar vermesi ile maddi simasında da bir teşahhusatı vechi vermesiyle Rahmet Şuaatı biliniyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan bu Rahmetin Şuaatını göremiyorsa Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan&#8217;ın yüzondört surelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitabların ibtidalarına ve umum mübarek işlerin mebde&#8217;lerine baksın.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Dördüncü Sır: </b></strong>Rahmete mukabele<strong><b> </b></strong>tarzı</p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;an-ı Hakîm, cüz&#8217;iyatta ve nevide sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehad&#8217;i mülahaza ettirmek için kâinatın daire-i a&#8217;zamından meselâ semavat ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden en küçük bir daireden ve en dakik bir cüz&#8217;îden bahseder.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalbleri celbetmek için o sikke-i ehadiyet üstünde rahmet sikkesini ve rahîmiyet hâtemini koymuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve bize hakiki hitaba muhatablık makamında elimize Kur&#8217;anın mücmel bir hülâsası olan Fatiha&#8217;yı ve Fatiha&#8217;nın fihristesi olan Bismillahirrahmanirrahîm&#8217;i vermiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Beşinci Sır: </b></strong>Besmelenin hadîs-i şerifte ki tefsiri</p>
<p style="text-align: justify;">Hadîs-i Şerifin çok makasıdından birisi şudur ki: İnsan, ism-i Rahman&#8217;ı tamamıyla gösterir bir surettedir. İnsanın suret-i câmiasında küçük bir mikyasta zeminin sîması ve kâinatın sîması gibi yine o ism-i Rahman&#8217;ın cilve-i etemmini gösterir demektir. &#8220;İnsanda suret-i Rahman var&#8221; vuzuh-u delaletine ve kemal-i münasebetine işareten denilmiş ve denilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Altıncı Sır: </b></strong>Rahmetin hazinesinin vesileleri; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın sünneti ve ona edilen salâvatlar olduğu gibi bir diğeri de Bismillahirrahmanirrahîmdir.</p>
<p style="text-align: justify;">O Zât-ı Akdes&#8217;e ve o Şems-i Ezel ve Ebed&#8217;e biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziya-i rahmeti, onu bize yakın ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">O Rahmet hazinesini bulmanın çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten-lil-Âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise salâvattır.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>İKİNCİ SÖZ: </b></strong>16</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ</span> mealinde ve iman hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gayet makul bir temsil ile tefsir eder.</p>
<p style="text-align: justify;">İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlatan bir temsilî hikâyeciktir. Keyif ve ticaret için seyahat eden iki adamın gördükleri vaziyetler anlatılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakikatında ise dünyanın, vefiyat ve tevellüdat-ı hayvaniye ve insaniyenin, bütün zihayatın, bütün sadaların ve bütün mevcudatın mü&#8217;minin, kâfirin veya fasık-ı gafilin nazarlarında aldığı vaziyet gösterilmiştir. Neticede mü&#8217;min nazarıyla görülen saadet, nimet, lezzet ve rahatın binler nümunesinden beşine, kâfir veya fasık-ı gafilin nazarıyla görülen şekavet, nıkmet, azab ve sıkıntının binler nümunesinden dördüne işaret edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Bu makamda mukadder gelen dört sualin cevabına bakacağız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Birincisi: Ne için iman edeceğiz. Büyük bir saadet ve nimete, lezzet ve rahata mazhar olmak için iman edeceğiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">İkincisi: Neye iman edeceğiz. Bu kâinatın nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyet-perver, muktedir, intizam-perver, müşfik bir melikin mülkü olduğuna iman edeceğiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Üçüncüsü: İman etmenin ne kârı vardır. Dünyada dahi manevî bir Cennet saadetini yaşamaktır. Dünyanın, vefiyat ve tevellüdat-ı hayvaniye ve insaniyenin, bütün zihayatın, bütün sadaların ve bütün mevcudatın hakikatlarını anlamaktan ileri gelen bir saadeti yaşamaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Dördüncüsü: İman etmemenin ne zararı vardır. Dünyada dahi manevî bir Cehennem azabını tatmaktır. Dünyanın, vefiyat ve tevellüdat-ı hayvaniye ve insaniyenin, bütün zihayatın ve bütün mevcudatın hakikatlarını bilmemekten ileri gelen bir korku azabını tatmaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Bu sözde iman etmenin âhirette ki faydalarından ziyade dünyevi faydalarından bahsedilmiştir.)</span></p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ÜÇÜNCÜ SÖZ: </b></strong>18</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا</span> âyetinin mealinde ve ubudiyet hakkındaki âyetlerin mühim bir hakikatını, mantıkî bir temsil ile tefsir ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(İbadet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefahet, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlatan bir temsilî hikâyeciktir. Uzak bir şehire gitmek için emir alan iki askerin çanta ve silahını taşımak veya taşımamak hususundaki vaziyetleri anlatılıyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Hakikatında ise dört sualin cevabı veriliyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><u>Birincisi:</u> İnsan dünyaya niçin gelmiştir. Uzak bir şehire gitmek için gelmiştir. O yol ise, hayat yoludur ki; âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete gider.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><u>İkincisi:</u> İbadet eden insan ile ibadet etmeyen insan arasında ne fark vardır. İbadet eden insan bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. İbadet etmeyen insanın cismi bir batman ağırlıktan kurtulur, fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><u>Üçüncüsü:</u> İbadet etmenin ne kârı vardır. Zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><u>Dördüncüsü:</u> İbadet etmemenin ne zararı vardır. Fısk ve sefahet yolu ise; -hattâ fâsıkın itirafıyla dahi- menfaatsız olduğu halde, ondan dokuz ihtimal ile şekavet-i ebediye helâketi vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Bu sözde ibadet etmenin âhirette ki faydalarından ziyade dünyevi faydalarından bahsedilmiştir.)</span></p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>DÖRDÜNCÜ SÖZ: </b></strong>20</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">اِنَّ الصّلَوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا</span> âyetinin mealinde ve namaz hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gayet makul ve mantıkî bir temsil ile tefsir ediyor. Zerre miktar insafı bulunanı teslime mecbur ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Namazın, ne kadar kıymetdar ve mühim olduğunu, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanıldığını, hem namazsız adam ne kadar divane ve zararlı olduğunu anlatan bir temsilî hikâyeciktir. Bir zaman büyük bir hâkimin iki hizmetkârını -herbirisine yirmidört altun verip- iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için göndermesini anlatıyor. Hikâyede biletin kıymeti, hem nekadar ucuz ve az bir masrafla kazanıldığını, hemde bileti almayan adamın ne kadar divane ve zararlı olduğu vurgulanıyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Hakikatında ise amele göre, takva kuvvetine göre, mütefavit derecede kat&#8217;edilecek olan kabirden, haşirden, ebede giden beşer yolculuğunda namazın, ne kadar kıymetdar ve mühim olduğunu, birtek saatin, beş vakit namaza abdestle kâfi gelmesiyle ne kadar ucuz ve az bir masrafla kazanıldığını, o uzun hayat-ı ebediyeye birtek saatini sarfetmeyenin; ne kadar zarar ettiğini, ne kadar nefsine zulmettiğini, ne kadar hilaf-ı akıl hareket ettiğini izah ediyor.)</span></p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>BEŞİNCİ SÖZ: </b></strong>22</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">اِنَّ اللّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُوَن</span> âyetinin mealinde ve takva ve ubudiyet hakkındaki âyetlerin ve vazife-i ubudiyet ve takvanın mühim bir sırrını gayet güzel bir temsil ile tefsir ediyor. O tefsir herkesi ikna ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek, ne derece hakikî bir vazife-i insaniye ve ne kadar fıtrî, münasib bir netice-i hilkat-ı beşeriye olduğunu anlatan temsilî hikâyeciktir. Hikâyede seferberlikte aynı taburda bulunan biri acemi, nefisperver diğeri muallem, vazifeperver iki neferin vaziyetleri anlatılıyor. Askerin hakiki vazifesinin talim ve cihad olduğunu, bu vazifeninde asker için ne kadar fıtrî, münasib olduğunu hem devletin vazifesine karışmamak gerektiğini, devletin vazifesinin bizi beslemek ve teshilat ile yardım etmek olduğunu anlatıyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Hakikatında ise imtihan için dünya meydanına gönderilen müttaki bir müslümanın cem&#8217;iyet-i beşeriyede, İslâm cemaati içindeki vazifesinin (başta namaz olarak) feraiz-i diniyesini bilmek ve işlemek ve kebairi terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücahede etmek ve hayatı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmak, ona tevekkül edip emniyet etmek olduğunu anlatıyor. Rezzak-ı Hakikî&#8217;nin vazife ise; bize hayatı verip beslemek olduğunu anlatıyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Hem insanın ibadet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazat-ı maneviyesinin gösterdiği anlatılıyor. Zira insan hayat-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidar cihetinde en edna bir serçe kuşuna yetişemez fakat hayat-ı maneviye ve uhreviyesine lâzım olan ilim ve iftikar ile tazarru&#8217; ve ibadet cihetinde ise hayvanatın sultanı ve kumandanı hükmündedir.)</span></p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ALTINCI SÖZ: </b></strong>25</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;"> اِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ</span> âyetinin mealinde ve nefis ve malını Cenab-ı Hakk&#8217;a satmak hakkındaki âyetlerin gayet mühim bir sırrını tefsir etmekle beraber, nefis ve malını Cenab-ı Hakk&#8217;a satanların beş derece kâr içinde kâr ve satmayanların beş derece hasaret içinde hasaret kazandıklarını, gayet mukni&#8217; bir temsil ile tefsir ediyor. Hakikate karşı mühim bir kapı açıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Nefis ve malını Cenab-ı Hakk&#8217;a satmanın beş derece kâr içinde kârlı bir ticaret olduğunu ve ona abd ve asker olmanın ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlatan temsilî hikâyeciktir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Hakikatında ise Nefis ve malını Cenab-ı Hakk&#8217;a satmakta ki beş derece kâr:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Fâni mal,</span> <span style="color: #ff0000;">(evlâd ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat)</span> <span style="color: #0000ff;">beka bulur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Hem cennet gibi bir fiat veriliyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Hem her âza ve hasselerin kıymeti, birden bine çıkar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Hem vicdanı daimi azabtan kurtulur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Hem bütün o âza ve âletlerin ibadeti ve tesbihatı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda, Cennet yemişleri suretinde verilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">İşte bu beş mertebe kârlı ticareti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasaret içinde hasarete düşeceksin.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Fani mal,</span> <span style="color: #ff0000;">(evlâd ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat)</span> <span style="color: #0000ff;">zayi&#8217; olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Hem Emanette hıyanet cezasını çekeceksin.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Hem bütün o kıymetdar cihazat-ı insaniyeyi, hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp hikmet-i İlahiyeye iftira ve zulmettin.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Hem acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zaîf beline yükleyip zeval ve firak sillesi altında daim vaveylâ edeceksin.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Hem Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen akıl, kalb, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmaniyeyi, Cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Allah&#8217;a abd ve asker olmak, öyle şerefli bir rütbe, öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez. Vazife ise: Yalnız bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli. Yâ Rab! Kusurumuzu afvet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmîn demeli ve ona yalvarmalı..</span></p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>YEDİNCİ SÖZ: </b></strong>30</h5>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَ الْيَوْمِ اْلآخِرِ ٭ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلاَ تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلاَ يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ</span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetinin mealinde ve &#8220;İman-ı Billah vel-yevm-il-âhir&#8221; ve hayat-ı dünyeviye hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını gayet makul bir temsil ile tefsir etmekle beraber, ehl-i gaflet hakkında dünyanın ne kadar dehşetli; ve mevt ve ecel, ne kadar müdhiş; ve acz ve fakr, ne kadar elîm olduğunu ve ehl-i hidayet hakkında hayat-ı dünyeviyenin içyüzü, ne kadar güzel; ve kabir ve ecel ve acz ve fakr, nasıl birer vesile-i saadet bulunduğunu gayet kat&#8217;î bir tarz ile isbat eder. Saadet-i Dâreyne giden yolu gösterir.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Şu kâinatın tılsım-ı muğlakını açan <span style="font-size: 20pt;">آمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ بِالْيَوْمِ اْلآخِرِ</span> ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymetdar iki tılsım-ı müşkil-küşa olduğunu</li>
<li>Ve sabır ile Hâlıkına tevekkül ve iltica ve şükür ile Rezzakından sual ve dua; ne kadar nâfi&#8217; ve tiryak gibi iki ilâç olduğunu;</li>
<li>Ve Kur&#8217;an&#8217;ı dinlemek, hükmüne inkıyad etmek, namazı kılmak, kebairi terk etmek; ebed-ül âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli revnakdar bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nur-u kabir olduğunu anlatan temsilî hikâyeciktir.</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Hikâyede bir askerin meydan-ı harb ve imtihanda, kâr ve zarar deveranında düştüğü pek müdhiş vaziyeti anlatılıyor. Şöyle ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Böyle bir askere yapılabilecek en makul teklifler Hızır gibi bir hayırhah, nuranî bir zâttan geliyor. O zat ona der: &#8220;Me&#8217;yus olma</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimal etsen, o arslan, sana müsahhar bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner.</li>
<li>Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce istimal etsen; o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu Gül-ü Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) denilen latif çiçeğe inkılab ederler.</li>
<li>Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi bir senelik bir yolu, bir günde kesersin.</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">İşte eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et. Tâ doğru olduğunu anlayasın.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Sonra sol cihetten gelen Şeytan gibi dessas, ayyaş aldatıcı adam geldi. O adamın teklifleri ise muktezayı hale muhalif bir surette idi. Şöyle ki:  Karşısında durdu. Ona &#8220;Hey arkadaş! Gel gel, beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız suretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.</p>
<p style="text-align: justify;">Bırak şu ağzında gizli okuduğu anlaşılmaz tılsımı. Hazır keyfimizi bozmayalım.</p>
<p style="text-align: justify;">At şu ellerindeki ilâcı. Sağlamsın. Neyin var. Alkış zamanıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yırt şu beş nişanlı biledi, tayinat senedini. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım! der.</p>
<p style="text-align: justify;">Her bir desise ile onu iknaa çalışır. Hattâ o bîçare, ona biraz meyleder. Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessasa aldandım.</p>
<p style="text-align: justify;">Böyle tekliflere karşı bizim cevamız şu olmalı: Eğer arkamdaki arslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def&#8217;edip peşimdeki yolculuğu men&#8217;edecek bir çare sende varsa, bulursan; haydi yap, göster, görelim. Sonra de: Gel keyfedelim. Yoksa sus hey sersem!. Tâ Hızır gibi bu zât-ı semavî dediğini desin.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Hakikatında ise O bîçare asker, sensin ve insandır. Ve o arslan ise, eceldir. Ve o darağacı ise, ölüm ve zeval ve firaktır ki; gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur. Ve o iki yara ise, birisi müz&#8217;ic ve hadsiz bir acz-i beşerî; diğeri elîm, nihayetsiz bir fakr-ı insanîdir. Ve o nefy ve yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırat&#8217;tan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve o iki tılsım ise, Cenab-ı Hakk&#8217;a iman ve âhirete imandır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve o iki ilâç ise, biri sabır ile tevekküldür. Hâlıkının kudretine istinad, hikmetine itimaddır. Diğer ilâç ise, şükür ve kanaat ile taleb ve dua ve Rezzak-ı Rahîm&#8217;in rahmetine itimaddır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve o bilet, sened ise; başta namaz olarak eda-i feraiz ve terk-i kebairdir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey tenbel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebairi terketmek; ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve faidesi ne kadar çok mühim ve büyük olduğunu; aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefahete seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur&#8217;an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak&#8217;tan gelip Hak diyen ve hakikatı gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>SEKİZİNCİ SÖZ: </b></strong>34</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">اَللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ</span>  ve <span style="font-size: 20pt;">اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّٰهِ اْلاِسْلاَمُ</span> âyetlerinin mealinde mahiyet-i dünya ve dünyada mahiyet-i insan ve insanda mahiyet-i din hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını (Suhuf-u İbrahim&#8217;de aslı bulunan) güzel ve parlak bir temsil ile tefsir etmekle beraber, dünyanın mahiyetini ve dünyadaki ruh-u insanı ve insandaki dinin kıymetini göstermekle beraber, dinsiz insan en bedbaht mahluk olduğunu isbat etmekle ve şu âlemin tılsımını açan ve ruh-u beşeri zulümattan kurtarmak çarelerini göstermekle beraber, gayet latif ve güzel bir müvazene ile; fâsık olan bedbaht adamın müdhiş vaziyetini, sâlih olan bahtiyar adamın saadetli vaziyetini gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Şu</span></p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><span style="color: #0000ff;">Dünya</span></li>
<li><span style="color: #0000ff;">Ve dünya içindeki ruh-u insanî</span></li>
<li><span style="color: #0000ff;">Ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini</span></li>
<li><span style="color: #0000ff;">Ve eğer din-i hak olmazsa, dünya bir zindan olması</span></li>
<li><span style="color: #0000ff;">Ve dinsiz insan, en bedbaht mahlûk olduğunu</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümattan kurtaran <span style="font-size: 20pt;">يَا اَللّٰهُ</span>  ve <span style="font-size: 20pt;">لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ</span>  olduğunu</span> anlatan temsilî hikâyeciktir.</span></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Hikâyede seyahate giden iki kardeşin iki yolun başında gördükleri ciddi adamın tavsiyelerine uymak veya uymamak neticesinde başlarından geçen haller anlatılıyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Hakikatında ise baştaki altı mes&#8217;elenin izahı vardır.</span></p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><span style="color: #ff0000;">Dünya ve dünya içindeki cemiyet-i beşeriyye: Hikâyede dünya çöle, cem&#8217;iyet-i beşeriye ve medeniyet-i insaniye içinde muvakkat hayat-ı içtimaiye ise bahçeye teşbih edilmiş.</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Dünya içindeki ruh-u insani: Kafirin ruh hali, sû&#8217;-i zan ile ve akılsızlığı ile, gördüğünü âdi ve ayn-ı hakikat telakki etti ve öyle de muamele gördü ve görüyor ve görecek! Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor, böylece azab çekiyor.</span></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Mü&#8217;min&#8217;in ruh hali, Bu acib işler, birbiriyle alâkadardır. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise, bu işlerde bir tılsım vardır. Evet bunlar, bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim, o gizli hâkim bana bakıyor; beni tecrübe ediyor, bir maksad için beni bir yere sevkedip davet ediyor. Şu tatlı korku ve güzel fikirden tanımak merakı neş&#8217;et eder, tanımak merakından tılsım sahibinin muhabbeti neş&#8217;et etti ve şu muhabbetten, tılsımı açmak arzusu neş&#8217;et etti ve o arzudan, tılsım sahibini razı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaziyet almak iradesi neş&#8217;et etti. Sonra niyaza başladı. Tâ, tılsımın anahtarı (sırr-ı iman) ona ilham oldu. Tılsım ona açıldı. Sırr-ı hikmet-i hilkat anlaşıldı.</span></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>İnsanda dinin mahiyeti ve kıymetlerini: <span style="color: #ff0000;">(Din kanun ve nizama tebaiyet mecburiyetidir. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır.)</span></li>
<li>Eğer din-i hak olmazsa, dünya bir zindan olduğunu: (Din-i hak olmazsa zahiri serbestiyet ve hürriyet altında sefahet ve lezaiz-i nâmeşrua ve israfat ve tecavüzat ve heva-i nefse ittiba&#8217;da nefse esaret manaları vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır.</li>
<li>Dinsiz insan, en bedbaht mahlûk olduğunu</li>
<li>Şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümattan kurtaran <span style="font-size: 20pt;">يَا اَللّٰهُ</span> ve ل<span style="font-size: 20pt;">اَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ</span>  olduğunu: Ve o tılsım ise, sırr-ı iman ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir ve o miftah ise,<span style="font-size: 20pt;"> يَا اَللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ اَللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Hikâyede seyahate giden iki kardeşin iki yolun başında gördükleri ciddi adamın tavsiyelerine uymak veya uymamak neticesinde başlarından geçen haller anlatılıyor.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>DOKUZUNCU SÖZ: </b></strong>40</h5>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ</span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetinin mealinde ve beş vakit namaz hakkındaki âyâtın gayet mühim bir sırrını &#8220;Beş Nükte&#8221; ile tefsir etmekle beraber, malûm olan beş vakit namazın o vakitlere hikmet-i tahsisini o kadar güzel ve şirin bir tarzda beyan ediyor ki; zerre miktar şuuru bulunan bir insan, bu cazibedar hikmet ve parlak hakikate karşı teslime mecbur olur. Ve cesed-i insan havaya, suya, gıdaya muhtaç olduğu gibi, ruh-u insan da namaza muhtaç bulunduğunu gayet kat&#8217;î bir surette beyan eder.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong><b>Birinci Nükte: </b></strong>Namazın manası, Cenab-ı Hakk&#8217;ı tesbih ve ta&#8217;zim ve şükürdür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong><b>İkinci Nükte: </b></strong>İbadetin manası şudur ki: Dergâh-ı İlahîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong><b>Üçüncü Nükte:</b></strong><strong><b> </b></strong>Namazın fihristiyyeti: şu âlem-i kebirin bir misal-i musaggarı olan insandan istenen, Kur&#8217;an-ı Azîmüşşan&#8217;ın timsal-i münevveri olan Fatiha-i Şerifeyi içerisinde bulunduran bütün ibâdâtın enva&#8217;ını şamil bir fihriste-i nuraniyesi olan, bütün esnaf-ı mahlûkatın elvan-ı ibadetlerine işaret eden bir harita-i kudsiye olan namazdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong><b>Dördüncü Nükte:</b></strong> Beş vakit namazın Cenab-ı Hakkın sair zamanlardaki tasarrufatını ihsas ettirmesi: Her bir namaz vakti bir mühim inkılab başında olduğu ve büyük inkılabları ihtar ettiği gibi; kudret-i Samedaniyenin tasarrufat-ı azîme-i yevmiyesinin işaretiyle; hem senevî, hem asrî, hem dehrî, kudretin mu&#8217;cizatını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Demek asıl vazife-i fıtrat ve esas-ı ubudiyet ve kat&#8217;î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong><b>Beşinci Nükte:</b></strong> Namaz vakitlerinin insanın hususi alemine tesirleri anlatılıyor. Bu anlatımdan evvel insan altı vecihle tarif ediliyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Demek şu beş vakit, herbiri birer inkılab-ı azîmin işaratı ve icraat-ı cesîme-i Rabbaniyenin emaratı ve in&#8217;amat-ı külliye-i İlahiyenin alâmatı olduklarından; borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsisi, nihayet hikmettir&#8230;</span></p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ONUNCU SÖZ: </b></strong>48</h5>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> اِنَّ ذلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ</span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetinin mealinde ve Haşir ve Âhiret hakkındaki âyâtın mühim bir hakikatını, oniki mantıkî ve makul suret-i temsiliye ile ve oniki hakaik-i katıa-i bahire ile tefsir etmekle beraber, iman-ı bil-âhireti o kadar kuvvetli bir surette isbat eder ki; bütün bütün kalbi ölmemiş ve bütün bütün aklı sönmemiş bir insan, o isbata karşı teslim olur. İzn-i İlahî ile imana gelir. İmana gelmezse de inkârdan vazgeçmeye mecbur olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kâinattaki eserlerle anlaşılan, esma-i ilahiyeye bina edilen Âhiret akidesi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Birader, haşir ve âhireti basit ve avam lisanıyla ve vâzih bir tarzda beyanını ister isen Haşir ve âhiretten kinaye ve ibaret olan şu hikâye-i temsiliyedeki &#8220;Oniki Suret&#8221;i bir &#8220;Mukaddime&#8221; ve &#8220;Oniki mütesanid Hakikat&#8221; ile  beyan edeceğiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Mukaddime; Dört işarettir.</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci işarette Yirmiikinci Sözdeki Tevhid,</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci işarette Ondokuzuncu Sözdeki Nübüvvet,</p>
<p style="text-align: justify;">Üçüncü işarette Yirmialtıncı Sözde izah edilen Bu küçücük insanın ne ehemmiyeti var ki, bu azîm dünya onun muhasebe-i a&#8217;mali için kapansın, başka bir daire açılsın? Ve Kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azaba müstahak olur? İki sualine cevaptır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dördüncü işarette hakikatlere giriş için birkaç mes&#8217;eleye işaret ederiz. (Onuncu sözün mukaddimesinden sonra gelen Dördüncü işaretteki izahat &#8220;Hem burada hapis mapis yoktur, ceza görülmüyor. İnanman hiç mümkün müdür ki bu memleket harab edilsin.. Başka bir memlekete göç etsin.&#8221; cümlesine bir cevaptır. Bu cümlenin izahatı Dördüncü işaretten sonra oniki hakikatla verilmiştir. Ayrıca Yirmidokuzuncu Sözde de bunun izahatı yapılmıştır.)</p>
<p style="text-align: justify;"><u>Birinci Hakikat:</u> Bâb-ı rububiyet ve saltanattır ki, ism-i Rabb&#8217;in cilvesidir. Diğer hakikatlerdeki isimler adedince Rububiyet ve Uluhiyet’i bulunan bir saltanat, böyle bir kâinatı, kemalâtını göstermek için gayet âlî gayeler ve yüksek maksadlar ile icad etsin, onun gayat ve makasıdına karşı iman ve ubudiyetle mukabele eden mü&#8217;minlere mükâfatı bulunmasın. Ve o makasıdı red ve tahkir ile mukabele eden ehl-i dalalete mücazat etmesin?</p>
<p style="text-align: justify;"><u>İkinci Hakikat:</u> Bâb-ı kerem ve rahmettir ki, Kerim ve Rahîm isminin cilvesidir. Rahmet ve Kerem’in üç delili ile İzzet ve Celal’in üç delili gösterildikten sonra haşri o isimlere bina edip isbat ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><u>Üçüncü Hakikat:</u> Bâb-ı hikmet ve adalet olup, ism-i Hakîm ve Âdil&#8217;in cilvesidir. Hikmetin dört delili ile Adaletin üç delili gösterildikten sonra haşri o isimlere bina edip isbat ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><u>Dördüncü Hakikat:</u> Bâb-ı cûd ve cemaldir. İsm-i Cevvad ve Cemil&#8217;in cilvesidir. Cud u seha, cemal ve kemalin delillerini gösterildikten sonra haşri o isimlere bina edip isbat ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><u>Beşinci Hakikat:</u> Bâb-ı şefkat ve ubudiyet-i Muhammediyedir (Aleyhissalâtü Vesselâm). İsm-i Mucîb ve Rahîm&#8217;in cilvesidir. Ubudiyeti Muhammediyeyin yedi esası gösterildikten sonra haşri o esaslara bina edip isbat ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ubudiyeti Muhammediyeyin esası şu yedi sualin cevabının verilmesi ile anlaşılır. Nasıl kâinatla beraber ubudiyet ediyor. Kimlerle beraber istiyor. Umumun hangi haceti için istiyor. Nasıl bir halet-i ruhiyede istiyor. Hangi maksatlar için istiyor. Hangi kelimelerle istiyor. Kimden istiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><u>Altıncı Hakikat:</u> Bâb-ı haşmet ve sermediyet olup, ism-i Celil ve Bâki cilvesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dokuz esas ile haşmet ve sermediyetin kâinattaki delilleri gösterildikten sonra haşri bu isimlere bina edip isbat ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya misafirhanedir. Ve kendi kendine bu sureti alması muhaldir.</p>
<p style="text-align: justify;">İçinde oturanlar misafirlerdir,</p>
<p style="text-align: justify;">Dünyadaki tezyinat ibret içindir, şükür içindir, usûl-ü daimîsine teşvik içindir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu dünyadaki müzeyyenat, nimetlerin nümuneleri, suretleri hükmündedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu fâni masnuat fena için değil, manaları bilinmesi için yaratılmışlar.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan, başıboş bırakılmamıştır. Fiilleri zaptediliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Mahlûkatının tahribatı, i&#8217;dam değil, terhisatdır, yer açmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu fâni âlemin sermedî Sâni&#8217;inin başka ve bâki bir âlemi var ki, ibadını oraya sevk ve ona teşvik eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle bir Rahman, öyle bir âlemde, öyle has ibadına öyle ikramlar edecek.</p>
<p style="text-align: justify;"><u>Yedinci Hakikat:</u> Bâb-ı hıfz ve hafîziyet olup, ism-i Hafîz ve Rakib&#8217;in cilvesidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><u>Sekizinci Hakikat:</u> Bâb-ı va&#8217;d ve vaîddir.  İsm-i Cemil ve Celil&#8217;in cilvesidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><u>Dokuzuncu Hakikat:</u> Bâb-ı ihya ve imatedir. İsm-i Hayy-ı Kayyum&#8217;un, Muhyî ve Mümit&#8217;in cilvesidir. Bahar mevsimindeki keyfiyet beş hakikat ile gösterildikten sonra haşri o hakikatlara bina edip isbat ediyor. Gösterilen beş hakikat şunlardır: nihayetsiz bir Kudret, nihayetsiz bir İlim, her şeyi ihata eden bir İrade, Beşerin nazarını saadet-i ebediyyeye çevren bir Vaad ve insana kıymet ve ehemmiyet verilmesidir.)<u> </u></p>
<p style="text-align: justify;"><u>Onuncu Hakikat:</u> Bâb-ı hikmet, inayet, rahmet, adalettir. İsm-i Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm&#8217;in cilvesidir. Hikmetin dört delili gösterilerek diğer isimler akla havale edildikten sonra haşri o hikmetlere bina edip isbat ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Hikmet: Rahmet eseri olarak kendine muhatab ve cami&#8217; bir ayine yaptığı insanı ebedi bir saadete göndermeyip hikmetsiz hareket etmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Hikmet: Çekirdeğe yalnız bir çekirdek kadar gaye vererek hikmetsiz hareket etmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Adalet ve Hikmet: Vazifenin büyüklüğüne göre ücreti büyük vermeyerek hikmetsizlik ve adaletsizlik etmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Hikmet: Hakîm-i Mutlak bütün işlerinde hikmetle hareket etsinde sonra bütün hikmetlerin en büyüğü olan beka ve likayı ve saadet-i ebediyeyi vermeyip terkederek, bütün işlerini abesiyet-i mutlaka derekesine düşürsün. Binaya dam yapmayıp bütün işlerini abes yapsın. Çünkü dam binanın yapılışındaki hikmetleri muhafaza ettiği gibi Âhirette gelmesiyle Hakîm-i Mutlakın hikmetli işlerini muhafaza eder.</p>
<p style="text-align: justify;"><u>Onbirinci Hakikat:</u> Bâb-ı insaniyettir.  İsm-i Hakk&#8217;ın cilvesidir. Hakk isminin cilvesi ile insaniyetin hakikatını üç noktada izah ettiken sonra haşri ona bina edip isbat ediyor. Herşeye hakkı hayatını veren ve İbadet edilmeye hakkı olan Cenab-ı Hak ve Mabud-u Bilhak, insanın istidadı, iştiyakı ve liyakatı gereği olarak haşri getirecektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><u>Onikinci Hakikat:</u> Bâb-ur Risaleti ve-t Tenzil&#8217;dir. &#8220;Bismillahirrahmanirrahîm&#8221;in cilvesidir. Bütün enbiya, evliya, asfiyanın hakkaniyetine şehadet ettikleri, Resul-i Ekrem Sallallahü Aleyhi ve Sellem&#8217;in tahakkuk etmiş bin mu&#8217;cizatının kuvvetine istinad edip bütün kuvvetiyle, hem kırk vecihle mu&#8217;cize olan Kur&#8217;an-ı Hakîm binler âyât-ı kat&#8217;iyyesine istinad ederek, bütün kat&#8217;iyyetle açtıkları âhiret yolunu ve küşad ettikleri Cennet kapısını, sinek kanadı kadar kuvveti bulunmayan vâhî vehimler, ne haddi var ki kapatabilsin!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hatime:</strong> Onuncu sözün ehemmiyeti ve ism-i azamdan geldiğine dairdir. Geçen oniki hakikat, birbirini teyid eder, birbirini tekmil eder, birbirine kuvvet verir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem bütün insanların halk olunması ve haşr edilmesi, Kudret-i İlahiyeye nisbeten birtek insanın halkı ve haşri gibi âsan olduğunu ifade eden âyet-i kerimeyi beş temsil ile tefdsir ediyor. Temsillerin işaret ettiği hakikatlar;</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Kadîr-i Mutlak&#8217;ın zâtî ve nihayetsiz ve gayet kemalde olan kudretinin nuranî tecelliyatını <strong>Nuraniyet</strong> sırrıyla izah ediyor.</li>
<li>Melekûtiyet-i eşyayı <strong>Şeffafiyet</strong> sırrıyla izah ediyor.</li>
<li>Hikmet ve kaderin intizamatını <strong>İntizam</strong> sırrıyla izah ediyor.</li>
<li>Eşyanın evamir-i tekviniyesine kemal-i imtisalini <strong>İmtisal</strong> sırrıyla izah ediyor.</li>
<li>Mümkinatın vücud ve ademinin müsavatından ibaret olan imkânındaki müvazenesini <strong>Müvazene</strong> sırrıyla izah ediyor.</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Bu beş sırrın işaret ediyor ki; az çok, büyük küçük ona müsavi olduğu gibi, bütün insanları birtek insan gibi bir sayha ile haşre getirebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem bir şeyin kuvvet ve za&#8217;fça meratibi, o şeyin içine zıddının müdahalesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Haşre akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki: Haşr-i A&#8217;zam, İsm-i A&#8217;zamın tecellisiyle olduğundan, Cenab-ı Hakk&#8217;ın İsm-i A&#8217;zamının ve her ismin a&#8217;zamî mertebesindeki tecellisiyle zahir olan ef&#8217;al-i azîmeyi görmek ve göstermekle, haşr-i a&#8217;zam bahar gibi kolay isbat ve kat&#8217;î iz&#8217;an ve tahkikî iman edilir. Şu Onuncu Söz&#8217;de feyz-i Kur&#8217;an ile öyle görülüyor ve gösteriliyor. Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong>Zeylin Birinci Parçası:</strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Dokuzuncu Şua; Mukaddime ve iki noktadan ibarettir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Birinci Nokta:</b></strong> İman-ı haşrînin yüzer neticesinden birisi; hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye taalluk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve faydalarından çocuklara, ihtiyarlara, gençlere ve aile hayatına olan faideleri sair faidelerine kıyas edilse anlaşılır ki: Hakikat-ı haşriyenin tahakkuku ve vukuu; insaniyetin ulvî hakikatı ve küllî haceti derecesinde kat&#8217;îdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Çocuklar için cennet fikrinin üç faydası;</em> vefatlara karşı mukavemet, kuvve-i maneviye ve sürur bulmaktır. Eğer cennet fikri olmamazsa üç zararı; mukavemetlerini ve kuvve-i maneviyelerini zîr ü zeber edip ağlattırmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>İhtiyarlar için ahirete imanın üç faidesi;</em> kabre karşı tahammül etmek, teselli bulmak ve hayat-ı bâkiye ümidiyle mukabele etmektir. Eğer ahirete iman olmamasının üç zararı; vaveylâ-i ruhî, dağdağa-i kalbî ve kasavetli bir azab çekmektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Gençler için Cehennem fikrinin iki faidesi,</em> tecavüzattan ve zulümlerden ve tahribattan durdurmak ve hayat-ı içtimaiyenin hüsn-ü cereyanını temin etmektir. Eğer cehennem fikri olmazsa iki zararı; hevesatlarına esir olup insaniyeti süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Aile hayatında ahirete iman fikri ile ferdler arasında samimî ve ciddî ve vefadarane hürmet ve hakikî ve şefkatli ve fedakârane merhamet olur. Eğer ahirete iman olmazsa ferdler arasında mecazî bir merhamet ve sun&#8217;î bir hürmet olup başka menfaatler ve sair galib hisler galebe eder.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>İkinci Nokta:</b></strong> Hakikat-ı haşriyenin hadsiz bürhanlarından sair erkân-ı imaniyeden gelen şehadetlerin hülâsasından çıkan bir bürhanı, gayet muhtasar bir surette beyan eder. Şöyle ki:</p>
<ol>
<li>Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve umum peygamberleri tasdik eden ve ettiren bütün mu&#8217;cizeler ve hüccetler,</li>
<li>Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan ve bütün semavî suhuflar ve mukaddes kitablar,</li>
<li>Vâcib-ül Vücud&#8217;un vücuduna ve vahdetine şehadet eden ekser deliller ve hüccetler, sekiz mademde gösterilmiştir.</li>
<li>Meleklerin vücudunu ve vazife-i ubudiyetlerini isbat eden bütün deliller,</li>
<li>İman-ı Bilkader rüknünü isbat eden bütün deliller,</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">İmanın beş rüknü bütün delilleriyle, haşir ve neşrin vukuuna ve vücuduna ve dâr-ı âhiretin vücuduna ve açılmasına delalet edip isterler ve şehadet edip taleb ederler.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Zeylin İkinci Parçası:</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Otuzuncu Lem&#8217;anın Beşinci nüktesinin Dördüncü Remzi; Hayat, imanın altı erkânına bakıp isbat ediyor.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">A-</span> Hayat-ı dünyeviye, <strong><b>âhirete iman </b></strong>rüknünü kat&#8217;î isbat ediyor. Zira insan cihazlarının çokluğu ve ekseriyetle keyfiyeti noktasında en yüksek bir mertebede yaratılmışken dünya hayatında lezzet almada hayvana yetişememesi gösteriyor ki ebedi bir dâr-ı saadette hayat onu bekliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem insanın basit cüzi cihazlarından midenin sesini iştip hikmet inayet ve rahmetiyle cevap veren Bir Mutasarrıf-ı Kadîr, elbette insanın ulvi cihazlarının seslerini iştir ve o cihazlar için âhireti getirecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem hayatın en cüz&#8217;îsinin mide gibi sesini  iştip büyük mahlukatını ona hizmetkâr yapan Bir Mutasarrıf-ı Kadîr, elbette hayatın en büyük ve kıymetdar ve bâki ve nazdar sesini iştir ve o hayatın beka duasını ve nazını ve niyazını nazara alır. Öyle ise Kainatın yaratılışının bir neticesi olan hayat için ebedi ve baki olan âhiret hayatını getirecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem Cenabı Hakk, kendisine fıtraten perestiş eden hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan ruhu sevipte sırr-ı rahmetini ve nur-u muhabbetini göstersin de sonra hayatı ve ruhu ademe atsın. Elbette hiç bir cihette akıl bunu kabul etmez. Öyle ise âhireti getirecektir.</p>
<p>Hayatın, <strong>Allah’a iman rüknünü isbat ettiğine dair iki delil</strong> gösterilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Birinci Delil:</strong> Zîhayatların kudret-i İlahiye ile parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermesi hayat-ı sermediye sahibi olan Zât-ı Hayy-u Kayyum&#8217;un hayatına ve vücub-u vücuduna şehadet eder.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İkinci Delil:</strong> Yedi sıfât-ı İlahiyeye şehadet eden bütün delail, bil&#8217;ittifak Zât-ı Hayy-u Kayyum&#8217;un hayatına delalet, şehadet, işaret ediyorlar.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">B-</span> Hayat, <strong>Melaikeye iman rüknü</strong>ne dahi bakar, remzen isbat eder. Zira</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Vücud varsa vücudun hizmet ettiği bir hayat vardır. Bütün vücud mertebeleri hayata hizmet eder. <span style="color: #ff0000;">(Yaşanılan yerin keyfiyeti ise yaşayan kişinin vücudun keyfiyetini gösteriyor.)</span></li>
<li>Her şeyin yaratılma neticesi hayattır. Öyle ise semavatta da kıymetdarlığı için nüshaları teksir edilen zihayatlar olacaktır.</li>
<li>Cenab-ı Hakk’ın hitabı kusurdan münezzeh olduğu için bütün vücut mertebelerinde hitabına muhatab olacak mahlûkatın var olmasını hikmeti iktiza ediyor.</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">C-</span> Hem hayatın sırr-ı mahiyeti, &#8220;<strong>irsal-i Rusül ve inzal-i Kütüb</strong>&#8221; <strong>rüknü</strong>ne bakıp remzen isbat eder. Hayatı sermediye resullerin gönderilmesiyle ve kitabların indirilmesiyle Zira o hayat-ı ezeliyenin konuşması hükmünde olan şuaatı, hitabatı hükmünde celevatı, emr veya nehy ederek bizim ile olan münasebatı &#8220;İrsal-i Rusül ve İnzal-i Kütüb&#8221; ile bilinir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">D-</span> Hayat, <strong>iman-i Bilkader rüknü</strong>ne bakıyor, remzen isbat eder. Bir tek çekirdeğin veya bir bahardaki bütün tohumların intizam ve nizam ve malûmiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evamir-i tekviniyeyi imtisale müheyya bir vaziyette bulunmaları gösteriyor ki herşeyin vücud-u ilmîleri, hayat-ı umumiyenin manevî bir cilvesine mazhar olan elvah-ı kaderiyeden alınır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">E-</span> İşte <strong><b>&#8220;kadere ve kazaya iman&#8221; </b>rüknü</strong> dahi, geniş bir vecihte sırr-ı hayatla anlaşılıyor ve sabit oluyor. Yani nasılki âlem-i şehadet ve mevcud hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle <strong>hayatdarlıkları</strong> görünüyor, öyle de âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlukatın dahi manen hayatdar bir vücud-u manevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki; (âlem-i ervah ve âlem-i berzah) Levh-i Kaza ve Kader vasıtasıyla o <strong>manevî hayatın</strong> eseri, mukadderat namıyla görünür, tezahür eder.</p>
<p style="text-align: justify;">İmanın beş rüknü bütün delilleriyle, haşir ve neşrin vukuuna ve vücuduna ve dâr-ı âhiretin vücuduna ve açılmasına delalet edip isterler ve şehadet edip taleb ederler.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong>Zeylin Üçüncü Parçası:</strong></h4>
<p style="text-align: justify;"><strong>İkinci Şuaın hatimesinden uzunca bir haşiye:</strong> Haşr-i a&#8217;zam bir anda zamansız vücuda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece hârika ve emsalsiz olan mes&#8217;eleyi iz&#8217;an ile kabul etmesine medar olacak meşhud bir misal ister.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Elcevab:</strong> Nihayetsiz kudretin icraatı gösterilerek haşir isbat edilmiştir. Üç mes&#8217;eledir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Birinci Mes&#8217;ele: </b></strong>Ruhların cesedlerine gelmesine istirahat için her tarafa dağılmış ordu efradının yüksek sadâlı bir boru sesiyle toplanması misal verilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>İkinci Mes&#8217;ele: </b></strong>Cesedlerin ihyasına birtek merkezden, yüzbin elektrik lâmbalarının, <strong><u><b>âdeta</b></u></strong> zamansız bir anda canlanmaları misal verilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Üçüncü Mes&#8217;ele: </b></strong>Ecsadın def&#8217;aten inşasına bahar mevsiminde birkaç gün zarfında yapılan tasarrufat misal verilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Dördüncü mes&#8217;ele </b></strong>olan mevt-i dünya ve kıyamet kopmasına bir anda bir seyyare veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbanî ile küremize, misafirhanemize çarpması misal verilmiştir. On senede yapılan bir sarayın, bir dakikada harab olması gibi&#8230;</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong>Zeylin Dördüncü Parçası:</strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Yirmibeşinci Sözun İkinci Şu&#8217;lesi&#8217;nin &#8220;Üç Nur&#8221;undan ikinci Nurunun Sekizinci Meziyet-i Cezaleti;</p>
<p style="text-align: justify;">Yani, insan der: &#8220;Çürümüş kemikleri kim diriltecek?&#8221; Sen, de: &#8220;Kim, onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise o diriltecek.&#8221; Sorusunu cevabı Onuncu Söz&#8217;ün Dokuzuncu Hakikatı&#8217;nın üçüncü temsilinde tasvir edildiği gibi burada da ordu temsili ile izah edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;an kâh oluyor ki, Cenab-ı Hakk&#8217;ın âhirette hârika ef&#8217;allerini kalbe kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdika müheyya etmek için bir i&#8217;dadiye suretinde dünyadaki acaib ef&#8217;alini zikreder veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef&#8217;al-i acibe-i İlahiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yasin suresinin sonunda haşir mes&#8217;elesinde Kur&#8217;an-ı Hakîm haşri isbat için yedi-sekiz surette, yukarıda zikri geçtiği tarzda isbat ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem kâh oluyor ki, ef&#8217;al-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki; dünyevî nazairlerini ihsas etsin, tâ istib&#8217;ad ve inkâra meydan kalmasın. İki misalle izah ediliyor.</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Haşirde herkesin bütün a&#8217;mali bir sahife içinde yazılı olarak neşredilmesinin nazireleri ihsas ediliyor.</li>
<li>Kıyamet vaktinde Güneşin tekvir lafzıyla yani sarmak ve toplamak manasıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi îma eder.</li>
</ul>
<h4 style="text-align: justify;"><strong>Zeylin Beşinci Parçası:</strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Yirmialtıncı Lem&#8217;anın Beşinci Ricası: İman-ı bil-âhiretin kuvvetli delilleri ve âhirete imandan gelen rica ve teselli anlatılıyor. Şöyle ki;</p>
<p style="text-align: justify;">Yüz yirmidört bin Enbiyanın icma&#8217; ve tevatürü</p>
<p style="text-align: justify;">Yüz yirmidört milyon Evliyanın âhiretin vücuduna şehadetleriyle,</p>
<p style="text-align: justify;">Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;inin bütün esmasının delaletiyle</p>
<p style="text-align: justify;">Cenab-ı Hakkın her sene baharda haşre nümune olan icraatlarıyla görülen kudret-i ezeliye ve hikmet-i ebediyenin delaletiyle ve her baharda az bir zamanda hadd ü hesaba gelmez enva&#8217;-ı zînet ve mehasini gösteren bir rahmet-i bâkiye ve bir inayet-i daimenin delaletiyle</p>
<p style="text-align: justify;">İnsandaki şedid, sarsılmaz, daimî olan &#8220;aşk-ı beka&#8221; ve &#8220;şevk-i ebediyet&#8221; ve &#8220;âmâl-i sermediyet&#8221; bilbedahe işareti ve delaletiyle,</p>
<p style="text-align: justify;">Bu âlem-i fâniden sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat&#8217;î bir surette isbat ederler ki: Dünyanın vücudu kadar, bilbedahe âhiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ONBİRİNCİ SÖZ: </b></strong>120</h5>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَالشَّمْسِ وَضُحَيهَا ٭ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلَيهَا ٭ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلَّيهَا ٭ وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشَيهَا ٭ وَ السَّمَاءِ وَمَا بَنَيهَا ٭ وَ اْلاَرْضِ وَمَا طَحَيهَا ٭ وَ نَفْسٍ وَمَا سَوَّيهَا ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَ تَقْوَيهَا ٭ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكَّيهَا ٭ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسَّيهَا وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ</span></p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">âyetlerinin yüksek ve geniş bir hakikatını Sure-i Şems&#8217;in mu&#8217;cizane işaret ettiği ve kâinatı muntazam bir saray suretinde gösterdiği ulvî ve vüs&#8217;atli bir temsil ile tefsir etmekle beraber, mahiyet-i insaniyedeki vezaif-i ubudiyet ve cihazat-ı insaniyeyi ve rububiyet-i İlahiyenin enva&#8217;-ı tecelliyatına karşı ubudiyet-i insaniyenin mukabelelerini o kadar güzel bir surette isbat ediyor ki; Sure-i Veşşems&#8217;in mu&#8217;cizane olan işaretini hârika bir surette ve en azîm bir dairede a&#8217;zam bir rububiyeti, ekmel bir ubudiyetle karşılaştırıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Hikmet-i âlemin tılsımını ve Hilkat-i insanın muammasını ve Hakikat-ı salâtın rumuzunu bir parça fehmetmek istersen;</p>
<p style="text-align: justify;">Şu hikâye-i temsiliyede Şems suresinde işaret olunan kâinatın muntazam bir saray suretinde yaratıldığını, mahiyet-i insaniyedeki vezaif-i ubudiyet ve cihazat-ı insaniyeyi ve Rububiyyet-i ilahiyyenin enva-ı tecelliyatına karşı ubudiyyet-i insaniyyenin mukabelelerini ne kadar bir güzel surette isbat ettiğini göreceksin.</p>
<p style="text-align: justify;">Hikmet-i âlemin tılsımı: &#8220;Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu sarayı yapmasıyla, kendini size tanıttırmak istiyor. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Hem bu gördüğünüz ihsanat ile, size muhabbetini gösteriyor. Hem şu görünen in&#8217;am ve ikramlar ile, size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Hem şu kemalâtının âsârıyla, manevî cemalini size göstermek istiyor. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklid edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Hilkat-i insanın muamması: Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca; o sultan-ı zîşan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san&#8217;atının hârikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakikat-ı salâtın rumuzu: Namazın mütenevvi ezkâr ve harekâtıyla işaret ettiği makamattaki vezaif gösterilecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Evvelen: saltanat-ı rububiyetin mehasinine temaşager makamında; tekbir ve tesbih vazifesini îfa ettiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Sâniyen: Esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilveleri olan eserlerine dellâllık makamında; takdis ve tahmid vazifesini îfa ettiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Sâlisen: Rahmet-i İlahiyenin hazinelerini tadıp anlamak makamında; şükür ve sena vazifesini edaya başladılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Râbian: Esma-i İlahiyenin definelerindeki cevherleri tartıp bilmek makamında; tenzih ve medih vazifesine başladılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Hâmisen: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubat-ı Rabbaniyeyi mütalaa makamında, tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve masnuatın san&#8217;atındaki latif incelik ve nazenin güzellikleri temaşa ile tenzih makamında Fâtır-ı Zülcelal, Sâni&#8217;-i Zülcemal&#8217;lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Hayatının gayesini ve</li>
<li>Hayatının mahiyetini,</li>
<li>Hem hayatının suretini,</li>
<li>Hem hayatının sırr-ı hakikatını,</li>
<li>Hem hayatının kemal-i saadetini</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">bir derece anlamak istersen, şu risaleye bak:</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ONİKİNCİ SÖZ: </b></strong>130</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا ٭ وَ بِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَ بِالْحَقِّ نَزَلَ </span>âyetlerinin mealinde ve hikmet-i Kur&#8217;aniyenin fazileti hakkında yüzer âyâtın mühim bir hakikatını, hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur&#8217;aniyenin müvazenesi suretinde gayet parlak bir temsil ile tefsir etmekle Kur&#8217;anın bir mu&#8217;cizesini ve i&#8217;cazını ve onun karşısında hikmet-i felsefenin aczini ve sukutunu hârika bir surette isbat eder, körlere de gösterir. Bu söz, Onbirinci Söz gibi gayet mühimdir. Herkes onlara muhtaçtır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sözde dört esas vardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><u><b>Birinci Esas:</b></u></strong> Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmalen müvazenesi yapılarak hikmet-i kudsiye gösterilmiştir. Şu kitab-ı kebirin hurufatına &#8220;mana-yı harfî&#8221; ile, yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken; öyle etmeyip &#8220;mana-yı ismî&#8221; ile, yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. &#8220;Ne güzel yapılmış&#8221;a bedel, &#8220;Ne güzeldir&#8221; der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip, kendisine müştekî eder. Evet dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><u><b>İkinci Esas:</b></u></strong> Manayı harfi ile eşyaya bakan Hikmet-i Kur&#8217;aniyenin insanın hayat-ı şahsiyesine verdiği terbiye-i ahlâkıye ve manayı ismi ile eşyaya bakan felsefenin insanın hayat-ı şahsiyeye verdiği dersin muvazenesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Felsefenin halis bir tilmizi <em>Firavundur</em>. Menfaati için en hasis şeye ibadet eder. Her menfaatli şeyi kendine Rab tanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Hikmet-i Kur&#8217;anın tilmizi ise bir <em>Abddir</em>. Menfaati için a&#8217;zam-ı mahlukata ibadet etmez. A&#8217;zam-ı menfaat olan Cennet-i gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Felsefenin dinsiz şakirdi, <em>mütemerrid ve muanniddir</em>. Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasise için ayağini öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hikmet-i Kur&#8217;anın hakikî tilmizi <em>mütevazidir; selim, halimdir</em>. Fakat Fâtırının gayrına, daire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Felsefnin dinsiz şakirdi, <em>cebbar bir mağrurdur</em>. Fakat kalbinde nokta-i istinad bulmadığı için zâtında gayet acz ile âciz bir cebbar-ı hodfüruştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Hikmet-i Kur&#8217;anın talebesi <em>fakir ve zaîftir, fakr ve za&#8217;fini bilir.</em> Fakat onun Mâlik-i Kerim&#8217;i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnidir ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine istinad ettiği için kavîdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Felsefenin şakirdi, <em>menfaatperest hodendiştir</em> ki; gaye-i himmeti, nefs ve batnın ve fercin hevesatını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini, bazı menfaat-ı kavmiye içinde arayan dessas bir hodgâmdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kur&#8217;anın talebesi,</strong><strong> </strong><strong><em>Hudaperest, ehl-i Fazldır</em></strong><strong>.</strong> Yalnız livechillah, rıza-ı İlahî için, fazilet için amel eder, çalışır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İşte iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin müvazenesiyle anlaşılır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><u><b>Üçüncü Esas:</b></u></strong> Manayı harfi ile eşyaya bakan Hikmet-i Kur&#8217;aniyenin insanın hayat-ı içtimaiye-i beşeriyesine verdiği terbiye-i ahlâkıye ve manayı ismi ile eşyaya bakan felsefenin insanın hayat-ı içtimaiye-i beşeriyesine verdiği dersin muvazenesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Felsefenin <strong>nokta-i istinadı</strong> <em>Kuvvettir</em><em>, </em><em>şe&#8217;ni</em><em> </em><em>tecavüzdur.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;anın <strong>nokta-i istinadı</strong> <em>Haktır,</em><em> </em><em>şe&#8217;ni</em><em> </em><em>ittifaktır.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Felsefenin <strong>gaye-i hedefi</strong> <em>Menfaattir,</em><em> </em><em>şe&#8217;ni</em><em> </em><em>her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;anın <strong>gaye-i hedefi</strong> <em>Fazilet rıza-ı ilahidir,</em><em> </em><em>şe&#8217;ni</em><em> </em><em>tesanüddür.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Felsefenin <strong>hayatta düsturu</strong><em> </em><em>cidaldir,</em><em> </em><em>şe&#8217;ni</em><em> </em><em>çarpışmaktır.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;anın <strong>hayatta düsturu</strong><em> </em><em>Teavündür,</em><em> </em><em>şe&#8217;ni</em><em> </em><em>birbirinin imdadına yetişmektir.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Felsefenin <strong>cemaat rabıtalarında düsturu</strong><em> </em><em>unsuriyet ve menfi milliyettir,</em><em> </em><em>şe&#8217;ni </em><em>başkasını yutmaktır ki tecavüzdür.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;anın <strong>cemaat rabıtalarında düsturu</strong><em> </em><em>rabita-i dini, sinifi ve vatanidir ki</em><em>, şe&#8217;ni </em><em>uhuvvettir, incizabdır. </em></p>
<p style="text-align: justify;">Felsefenin <strong>gayatı</strong> <em>hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve hacat-ı beşeriyeyi tezyid etmenin,</em><em> </em><em>şe&#8217;ni</em><em> </em><em>beşerin saadetinin selb olmasıdır.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;anın <strong>gayatı</strong> <em>nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalata kamçılamakla serbest bırakmanın</em><em> şe&#8217;ni</em><em> </em><em>saadet-i dareyndir.</em><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><u><b>Dördüncü Esas:</b></u></strong> Kur&#8217;an ism-i a&#8217;zamdan ve her ismin a&#8217;zamlık mertebesinden geldiği için hakikatları azami derecede gösterdiğinden sair kelimat-ı İlahiyeye ve bütün kelâmlara nisbeten daha yüksektir. Kudsiyeti ve azameti kayıtsız olarak hakikatları ihata etmesi cihetinden geliyor. Bu hakikatı anlatan iki temsil gösterilmiştir. Bir padişahın saltanat-ı uzması haysiyeti ile çıkan fermanı, adi bir adamla cüz&#8217;i bir mukalemesinden ne kadar yüksek ve âlî ise; Ve gökteki güneşin feyzinden istifade, ayinedeki aksinin cilvesinden istifadeden ne derece çok ve fâik ise; Kur&#8217;an-ı Azîmüş Şan dahi, o nisbette bütün kelamların ve hep kitapların fevkindedir.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ONÜÇÜNCÜ SÖZ: </b></strong>137</h5>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İki Makam&#8221;dır.</p>
<h4 style="text-align: justify;">BİRİNCİ MAKAM:</h4>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ </span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetiyle,<span style="font-size: 20pt;"> وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ</span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetinin mealinde ve hikmet-i Kur&#8217;aniyenin kudsiyeti ve vüs&#8217;ati ve şiirden istiğnası hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir etmekle beraber, Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan&#8217;ın yüksek mu&#8217;cizane hikmetini, felsefenin aşağı ve dar hikmeti ile müvazene ediyor. Hikmet-i Kur&#8217;aniyedeki kesret ve vüs&#8217;ati ve felsefenin fakr ve iflasını muhtasar beyan etmekle beraber, Kur&#8217;anın şiirden istiğnasının ve adem-i tenezzülünün sebebi, hakaik-i Kur&#8217;aniyenin yüksekliği ve parlaklığı olduğunu gösterir. Ve mühim bir temsil ile bir nevi i&#8217;caz-ı Kur&#8217;aniyeyi beyan eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;an-ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini müvazene etmek istersen; su gelecek sözlere dikkat et!</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ilim ve hikmet ve marifet-i İlahiye cihetiyle servet ve gınası; ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni&#8217; cihetindeki fakr ve iflasını görmek istersen Kudret Mu&#8217;cizesi olan insanın halkına, Rahmet Mu&#8217;cizesi olan yavruların hazine-i gaybdan muntazam iaşelerine bak!Kur&#8217;an’ın nasıl ülfet nazarını kaldırdığını gör.</li>
<li>Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan&#8217;ın i&#8217;caz derecesindeki kemal-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizamat-ı san&#8217;atı, muntazam üslûblarıyla tefsir ettikleri halde; manzum olmadığının iki sebebi vardır.</li>
</ul>
<ol style="text-align: justify;">
<li><u>Birinci sebebi: </u>Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip tâ ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mabeynlerinde mevcud münasebet-i maneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhita içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil ettiğinden manzum değildir.</li>
<li><u>İkinci sebebi de budur ki: </u>Kur&#8217;anın hakikatları; o kadar büyük, âlî, parlak ve revnakdardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlara nisbet edilse; gayet küçük ve sönük kaldığından manzum değildir.</li>
</ol>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Kur&#8217;anın her bir âyeti, birer necm-i sâkıb gibi, i&#8217;caz ve hidayet nurunu neşr ile küfrün zulümatını nasıl dağıttığını görmek, zevk etmek istersen; kendini o asr-ı cahiliyette ve o sahra-yı bedeviyette farzet ki, her şey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümud u tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur&#8217;an âyetlerini işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcudat-i âlem işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlukat, Kur&#8217;anı işitenlerin nazarında; gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmet-nüma, birer nur-u hakikat-eda; ve arz bir kafa; berr ve bahr birer lisan; ve bütün hayvanat ve nebatat birer kelime-i tesbih-feşan suretinde arz-ı dîdar eder.</li>
<li>Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan&#8217;ın en yüksek bir derece-i i&#8217;cazını bütün daire-i imkân ve vücuba bakan iki şecere temsiliyle izah etmiştir. İmanın bütün erkânının Şeriat-ı Kübrayı İslamiyet ile tenasüb içinde olması Kur&#8217;an-ı Azim üş Şanın bütün daire-i imkân ve vücubu gören ve bilen bir zatın kelamı olduğunun delilidir.</li>
</ul>
<h4 style="text-align: justify;">İKİNCİ MAKAM: 142</h4>
<p style="text-align: justify;">Haşiyesindeki mahpuslara dört mektub ile beraber toplam da altı mes&#8217;eledir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gençliği, dalalet ve sefahet uçurumuna düşmekten kurtaran ve imanda, bu dünyada dahi hakikî bir cennet lezzeti ve dalalette ise cehennemî bir azab ve sıkıntı bulunduğunu misallerle izah ve isbat eden bir derstir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları karşısında âhiretimizi ne suretle kurtaracağımızı dört hakikatla ders verir:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Birincisi:</strong> Kabre girmenin üç tarzdaki keyfiyetini,</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İkincisi:</strong> ihbar eden muhbirlerin sıdkını,</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Üçüncüsü:</strong> Kıyas-ı mantıki ile tehlikeli yolda gitmemenin gereğini</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dördüncüsü:</strong> imanın dünyevi lezzetini,</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Beşincisi:</strong> İslâmiyetten çıkan insanın sükût-u mutlaka mahkûm olduğunu anlatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Birkaç bîçare gençlere verilen bir tenbih, bir ders, bir ihtardır</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak istediler. Üç tehlikenin izahıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Birincisi:</strong> Gençlik tehlikesine karşı gençliğin geçici olduğunu Onbirinci Şuadan Beşinci Mes&#8217;eledeki tarzda ders veriliyor. Elhasıl kısmında gayr-ı meşru gençliğin zararları anlatılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İkincisi:</strong> Hayat tehlikesine karşı Hayatın iman dairesinde lezzetle geçebileceğini Onbirinci Şuadan Üçüncü Mes&#8217;eledeki tarzda ders veriliyor</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Üçüncüsü:</strong> Hevesat tehlikesine karşı gençliğin geçici olduğu Onbirinci Şuadan İkinci Mes&#8217;eledeki tarzda ders veriliyor.</p>
<h4 style="text-align: justify;">İKİNCİ MAKAMIN HAŞİYESİ: 148</h4>
<p style="text-align: justify;">Mahpuslara teselli hakkında dört mektubdur.</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Ondördüncü Şua Sayfa 479: Risale-i Nur&#8217;daki hakikî teselliye mahpuslar çok muhtaçtırlar. Teselliye muhtaç olan mahpuslar şunlardır:</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Risale-i Nur&#8217;daki hakikî teselliye gençlik darbesini yiyenler, zulmen mahkûm olanlar, fakir ve ihtiyar ve hasta ve iman hakikatlarına müştak olan mahpuslar çok muhtaçtırlar. Evet, gençlik tehlikeleri ve bilhassa şimalde koca bir devlet gençlik hevesatını elde ederek bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. İşte bu asırda İslam Türk gençleri kahramane davranıp bu tehlikeye karşı Risale-i Nur’un keskin kılıncıyla mukabele etmeleri elzemdir. Eğer terbiye-i Kur’aniye ve Nur’un hakikatlariyle kendilerini muhafaza etseler, tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mes’ud bir müslüman ve sair zîhayatlara, hayvanlara bir nevi sultan olur. Terbiye için onbeş sene hapse atmaktan ise, onbeş hafta Risale-i Nur dersini alsalar, daha ziyade onları ıslah eder. En bahtiyar odur ki; sabır içinde şükretmek ve hapis müddetinden tam istifade ederek Nurların dersini alarak istikamet dairesinde, imanına ve Kur&#8217;ana hizmete çalışmaktır. Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır.</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Ondördüncü Şua Sayfa 478<strong>: </strong>Hapis musibetine düşenlere merhametkârane, sadakatla, hariçten gelen erzaklarına nezaret ve yardım edenlere Üç Nokta&#8217;da kuvvetli bir tesellidir.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><u>Birinci Nokta:</u> Ehl-i iman için hapis musibeti farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tövbe etmek ve sabır içinde şükretmek şartıyla hapiste geçen ömür günleri, her bir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><u>İkinci Nokta:</u> Musibete karşı sabır kuvvetini hazır zamana tahşid etmek gerekir. Zira zeval-i lezzet elem olduğu gibi, zeval-i elem dahi lezzettir. Hattâ şekva olmasın, ben bu üçüncü Medrese-i Yusufiyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve manevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hususan Nur&#8217;un hizmetinden mahrumiyetimden gelen me&#8217;yusiyet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inayet-i İlahiye bu mezkûr hakikatı gösterdi.</p>
<p style="text-align: justify;"><u>Üçüncü Nokta:</u> Farz namazını kılmak, sadakat, şefkat, sevinç ile ve minnet ettirmemek şartıyla; Hasta, ihtiyar, garip, fakir mahpuslara hizmet etmenin sadaka hükmüne geçtiğini izah ediyor.</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Ondördüncü Şua Sayfa 487:Hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikat-ı Kur&#8217;aniye; Hakikat ve maslahat sulhtur. Affetmektir. Onun içindir ki; &#8220;Üç günden fazla bir mü&#8217;min diğer bir mü&#8217;mine küsmemek&#8221; İslâmiyet emrediyor.</li>
<li>Ondördüncü Şua Sayfa 490:  Aziz Yeni Kardeşlerim Ve Eski Mahpuslar!</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Benim kat&#8217;î kanaatim gelmiş ki; buraya girmemizin inayet-i İlahiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani, Nurlar tesellileriyle ve imanın hakikatlarıyla tam bir teselli size vermektir.</p>
<h4 style="text-align: justify;">İKİNCİ MAKAMIN ZEYLİ: 154</h4>
<p style="text-align: justify;">(Leyle-i Kadir&#8217;de ihtar edilen bir mes&#8217;ele-i mühimmedir.)</p>
<p style="text-align: justify;">Nev&#8217;-i beşerin maşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviye, böyle çirkin ve geçici olmasından fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği, aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacaklar. Ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan&#8217;a sarılacaklar.</p>
<p style="text-align: justify;">Saniyen: Madem Risale-i Nur, bu mu&#8217;cize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş. Elbette bundan sonra insanlar fevc fevc Risale-i Nur&#8217;a dâhil olacaklardır. İnşaallah</p>
<h4 style="text-align: justify;">MEYVE RİSALESİNDEN ALTINCI MES&#8217;ELE: 156</h4>
<p style="text-align: justify;">[İman-i billah rüknünün binler küllî bürhanlarından birtek bürhana kısaca bir işarettir.]</p>
<p style="text-align: justify;">Kastamonu&#8217;da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. &#8220;Bize Hâlıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah&#8217;tan bahsetmiyorlar&#8221; dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah&#8217;tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Altı fennin şehadeti</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Fenn-i tıp mikyasıyla küre-i arz, içerisinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebatat ve hayvanatın hârika ve hassas mizanlarla yaratılmış olmaları cihetiyle küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelal&#8217;i tanıttırır.</li>
<li>Fenn-i makine mikyasıyla küre-i arz, içerisinde bulunan binler çeşit çeşit mahlûkatın basit bir maddeden yaratılmış olmaları cihetiyle küre-i arz denilen bu seyyar makine-i Rabbaniyenin ustasını ve sahibini bildirir ve tanıttırır.</li>
<li>Fenn-i iaşe mikyasıyla küre-i arz, içerisinde bulunan binbir çeşit erzak etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar etmesi cihetiyle küre-i arz denilen bu Rahmanî iaşe anbarı ve bir sefine-i Sübhaniye ve bu depo ve dükkân-ı Rabbanînin sahibini, mutasarrıfını, müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.</li>
<li>Fenn-i askerî mikyasıyla küre-i arz, içerisinde bulunan nebatat ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev&#8217;in çeşit çeşit elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak verilmesi cihetiyle küre-i arz denilen bu ordu-yu Sübhanînîn Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdes&#8217;ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.</li>
<li>Fenn-i elektrik mikyasıyla bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, küre-i arzdan bin defa büyük oldukları ve top güllesinden yetmiş defa sür&#8217;atli hareket ettikleri halde, intizamlarının bozulmamaları, birbirlerine çarpmamaları, sönmemeleri, yanmak maddeleri tükenmemeleri cihetiyle bu meşher-i a&#8217;zam-ı kâinatın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâni&#8217;ini, o nuranî yıldızları şahid göstererek tanıttırır. Tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.</li>
<li>Fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet mikyaslarıyla bu kitab-ı kâinat, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitablar hükmündeki üçyüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak; mükemmel, muntazam ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam fihristesi yazılması ve bir kalemin işlemesi cihetiyle şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur&#8217;an-ı Ekber-i Âlemin nakkaşını, kâtibini hadsiz kemalâtıyla tanıttırır. &#8220;Allahü Ekber&#8221; cümlesiyle bildirir, &#8220;Sübhanallah&#8221; takdisiyle tarif eder, &#8220;Elhamdülillah&#8221; senalarıyla sevdirir.</li>
</ol>
<h4 style="text-align: justify;">HÜVE NÜKTESİ: 160</h4>
<p style="text-align: justify;">Meslek-i imaniyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecesinde sühuletli bulunmasının ve şirk ve dalaletin mesleğinde hadsiz derecede müşkilâtlı, mümteni&#8217; binler muhal bulunduğunun gayet kısa bir işaretle beyanıdır.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><span style="font-size: 20pt;">هُوَ</span> nin lafzında, havasında birtek zerrenin muntazam birtek vazifesi kadar kolayca, hadsiz küllî vazifelerini Hâlıkının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlıka intisab ve istinad ile ve Sâni&#8217;inin cilve-i kudreti ile bir anda şimşek sür&#8217;atinde ve <span style="font-size: 20pt;">هُوَ</span> telaffuzu ve havanın temevvücü sühuletinde yapılmasından gelen bir lem&#8217;a-yı vâhidiyet vardı</li>
<li><span style="font-size: 20pt;">هُوَ</span> nin manasında ve işaretinde gayet nurani bir cilve-i ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid bulunur.</li>
<li>Havanın maddî cihetindeki vazifeleri: asvat, elektrik, cazibe, dafia, ziya gibi sair letaifin nakli ve bütün nebatat ve hayvanata teneffüs ve telkîh gibi hayata lüzumu bulunan levazımatı kemal-i intizam ile yetiştirmektir.</li>
<li>Havanın manevî cihetindeki vazifeleri: âlem-i misal ve âlem-i manaya suret ve manaların naklidir.</li>
</ol>
<h4 style="text-align: justify;"> <strong><b>ONDÖRDÜNCÜ SÖZ: </b></strong>163</h4>
<p style="text-align: justify;">Dar akıllara sığışmayan yüksek ve geniş bir kısım hakaik-i Kur&#8217;aniyeyi göze görünen emsal ve nazireleriyle fehme takrib ediyor. Meselâ:</p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍٍ ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> وَ السَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ</span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetlerinin gayet yüksek ve gayet geniş hakikatlerini temsil ve tanzir ile akla kabul ettirir ve kalbi ikna eder bir tarzda beyan ediyor. Âhirinde, nefs-i emmareye müessir bir sille-i ikaz var. Nefse esir olan onu okusa ve kabul etse, esaretten kurtulur.</p>
<h4 style="text-align: justify;">ONDÖRDÜNCÜ SÖZ&#8217;ÜN HÂTİMESİ: 169</h4>
<p style="text-align: justify;">Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.</p>
<h4 style="text-align: justify;">ONDÖRDÜNCÜ SÖZ&#8217;ÜN ZEYLİ: 171</h4>
<p style="text-align: justify;">Zelzele hakkında ehemmiyetli altı suale cevabdır.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ONBEŞİNCİ SÖZ: </b></strong>176</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ </span>âyetinin mealinde ve melaike ile şeytanların mübarezeleri hakkındaki âyâtın, kozmoğrafyacıların dar akıllarına yerleşmeyen mühim bir sırrını, &#8220;Yedi Basamak&#8221; namıyla yedi muhkem hüccet ve metin bir mukaddeme ile tefsir ediyor. Ve şu âyetin semasından evham-ı şeytaniyeyi recmedip tardeder.</p>
<h4 style="text-align: justify;">ONBEŞİNCİ SÖZ&#8217;ÜN ZEYLİ: 183</h4>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;anın Kelâmullah ve Hazret-i Muhammed (A.S.M.) Allah&#8217;ın Resulü olduğunu mukni&#8217; delillerle isbat eden, münazara tarzında yazılmış belig bir risaledir.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ONALTINCI SÖZ: </b></strong>193</h5>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ٭ فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ</span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetlerinin mealindeki çok âyâtın ifade ettiği: &#8220;Ehadiyet-i zâtiyesi ile külliyet-i ef&#8217;al; ve vahdet-i şahsiyesiyle muinsiz umumiyet-i rububiyet ve ferdaniyetiyle şeriksiz şümul-ü tasarrufat; ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması ve nihayetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması; ve birtek zât-ı ehadî olmakla her şeyi bizzât elinde tutmak&#8221; olan hakaik-i âliye-i Kur&#8217;aniyenin &#8220;Dört Şua&#8221; namıyla gayet mühim bir sırrını tefsir ediyor. Ve o hakaikı müstakim akıllara ve selim kalblere teslim ettiriyor.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ONYEDİNCİ SÖZ: </b></strong>202</h5>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى اْلاَرْضِ زِينَةً لَهَا ِلنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً ٭ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا ٭ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا اِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ </span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetlerinin meallerinde: Lezzet-i hayat içinde elem-i mevt ve sürur-u visal içinde elem-i zeval hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını ve ism-i Kahhar&#8217;a karşı Rahman isminin cilvesini gayet güzel bir suretle gösterip tefsir ediyor. Ve ehl-i iman için dünyanın mahiyetini, seyyar bir ticaretgâh ve muvakkat bir misafirhane ve birkaç günlük bir teşhirgâh ve kısa bir müddet için işleyecek bir tezgâh ve ahz u i&#8217;ta için yol üstünde kurulmuş bir pazar olduğunu gösterip, dünyadan berzah ve âhiret tarafına insan seyahatını sevdirir, ve dehşetini izale eder. Ve bu sözün âhirinde bazı nüshalarda &#8220;Siyah Dutun Meyvesi&#8221; namıyla kıymetdar ve cazibedar ve şiir kıyafetinde birkaç hakikat var.</p>
<h4 style="text-align: justify;">Kalbe Farisî olarak tahattur eden bir münacat: 208</h4>
<h4 style="text-align: justify;">EHL-İ GAFLET DÜNYASININ HAKİKATINI TASVİR EDEN BİRİNCİ LEVHA: 219</h4>
<h4 style="text-align: justify;">EHL-İ HİDAYET VE HUZURUN HAKİKAT-I DÜNYALARINA İŞARET EDEN İKİNCİ LEVHA: 220</h4>
<h4 style="text-align: justify;">BARLA YAYLASI, ÇAM, KATRAN, ARDIÇ, KARAKAVAĞIN BİR MEYVESİ: 222</h4>
<h4 style="text-align: justify;">YILDIZLARI KONUŞTURAN BİR YILDIZNAME: 228</h4>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ONSEKİZİNCİ SÖZ: </b></strong>230</h5>
<p style="text-align: justify;">Bu söz, &#8220;İki Makam&#8221;dır.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci Makamı yazılmamış. Birinci Makamı üç noktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Birincisi:</strong> <span style="font-size: 20pt;">لاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا</span> âyetinin fahre meftun, şöhrete mübtela, medhe düşkün, hodbin nefs-i emmarenin kafasına sille-i te&#8217;dibi vuran bir sırrını,</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İkincisi:</strong> <span style="font-size: 20pt;">اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ</span> nun, çirkin ve bahsi hilaf-ı edeb görünen şeylerin güzel cihetlerini gösteren bir sırrını,</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Üçüncüsü:</strong> <span style="font-size: 20pt;">اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ</span> âyetinin risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) dair ince fakat kuvvetli bir delilini gösteren bir sırrını tefsir eder.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ONDOKUZUNCU SÖZ: </b></strong>235</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">يس وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ</span> âyetinin mealindeki yüzer âyâtın en mühim hakikatları olan risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) &#8220;Ondört Reşha&#8221; namıyla ondört kat&#8217;î ve parlak ve muhkem bürhanlarla tefsir ve isbat ediyor. Ve en muannid bir hasmı dahi ilzam eder. Güneş gibi risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) izhar ediyor.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>YİRMİNCİ SÖZ: </b></strong>245</h5>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İki Makam&#8221;dır.</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Makamı: Sure-i Bakara&#8217;nın başında Hazret-i Âdem&#8217;e meleklerin secdesi ve bir bakaranın zebhi ve taşlardan su çıkması hakkındaki üç mühim âyete karşı şeytanın gayet müdhiş üç şübhesini öyle bir tarzda reddedip mahveder ki; şeytanı ve şeytan gibi insanları öyle desiselerden perişan edip vazgeçiriyor. Çünki onlar, tenkid ve itirazlarıyla lemaat-ı i&#8217;caziyenin kapısını açtırttılar. O üç âyetten üç lem&#8217;a-i i&#8217;caziye göründü.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci Makamı: Mu&#8217;cizat-ı Enbiya (Aleyhimüsselâm) yüzünde parlayan bir mu&#8217;cize-i Kur&#8217;aniyeyi göstermekle beraber, mu&#8217;cizat-ı Enbiyaya dair âyât-ı Kur&#8217;aniyenin ne kadar manidar ve hikmetmedar olduklarını gösterir. Ve Kur&#8217;anda kapalı kalmış çok defineler bulunduğunu ihtar eder.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>YİRMİBİRİNCİ SÖZ: </b></strong>269</h5>
<p style="text-align: justify;">İki Makamdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Makamı: Namazın o kadar güzel bir tarzda kıymetini ve faidesini gösterir ki, en tenbel ve en fâsık adama dahi namaza karşı bir iştiyak verir ve gayrete getirir.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci Makamı: Şeytanın çok istimal ettiği mühim desiselerini ibtal ediyor. Ve vesvesesi ile mü&#8217;minlerin kalbinde açtığı yaraların beşine, güzel merhemler tarif ediyor.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>YİRMİİKİNCİ SÖZ: </b></strong>279</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ ٭ اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ</span> mealinde ve tevhid-i hakikî hakkındaki yüzer âyâtın mühim bir hakikatını &#8220;İki Makam&#8221; ile tefsir eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Makam: Gayet güzel ve parlak ve muhkem bir hikâye-i temsiliye ile oniki basamak hükmünde &#8220;Oniki Bürhan&#8221; ile vahdaniyet-i İlahiyeyi, o kadar kat&#8217;î bir surette isbat eder ki: En mütemerrid müşrikleri de tevhide mecbur ediyor. Ve kolay fakat kuvvetli ve basit fakat parlak bir surette Vâcib-ül Vücud&#8217;un vücudunu ve vahdetini ve ehadiyetini bütün sıfât ve esmasıyla isbat eder.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci Makamı ise: Hakikat-ı tevhidi ve tevhid-i hakikîyi, &#8220;Oniki Lem&#8217;a&#8221; namıyla hikâye-i temsiliyenin perdesi altında oniki bürhan-ı bahire ile vahdaniyet-i İlahiyeyi isbat etmekle beraber, evsaf-ı celaliye ve cemaliye ve kemaliyesini vahdaniyet içinde isbat ediyor. O Lem&#8217;alardaki deliller o kadar kat&#8217;îdir ki, hiçbir şübhe yeri kalmıyor. Ve o kadar küllîdirler ki, mevcudat adedince, belki zerrat sayısınca marifetullaha pencereler açıyor. Ve onun ile Vâcib-ül Vücud&#8217;un vücudunu, umum sıfât ve esmasıyla en muannidlere karşı isbat ediyor.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>YİRMİÜÇÜNCÜ SÖZ: </b></strong>311</h5>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ اِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ </span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetlerinin mealindeki çok âyâtın imana dair ve terakkiyat ve tedenniyat-ı insaniyeye medar hakikatlerini &#8220;Beş Nokta&#8221; ile ve &#8220;Beş Nükte&#8221; içinde herkese taalluk eden ve herkes ona muhtaç olan on mebhas ile o sırr-ı azîmi tefsir eder. İstidadat-ı insaniye ile vezaif-i insaniyeyi, gayet makul ve makbul bir surette beyan eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu söz, şimdiye kadar binler adamı hâb-ı gafletten kurtardığı gibi, çoklarını da imana getirmiş. Gayet kıymettar ve yüksek olmakla beraber, temsiller ile fehmi kolaylaşmış, herkes onun dilini anlıyor.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>YİRMİDÖRDÜNCÜ SÖZ: </b></strong>332</h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">اَللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى</span> âyetinin mealinde ve esma-i hüsnanın cilveleri hakkındaki çok âyâtın muazzam bir hakikatını beş dal namıyla mebahis-i azîme ile tefsir ediyor. Birinci ve İkinci Dalları, mühim esrarın muhtasar bir hazinesidir. Üçüncü Dal, hadîslere gelen evhamı oniki kaide ile reddeder. Evhamın esaslarını keser. Dördüncü Dal, kâinat sarayında istihdam olunan nebatat ve hayvanat ve insan ve melaike taifelerinin sırr-ı istihdamlarını ve güzel vazife-i ubudiyet ve tesbihlerini ve haşmet-i rububiyet-i İlahiyeyi cazibedar bir tarzda beyan eder. Beşinci Dal, <span style="font-size: 20pt;">اَللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى</span> âyetinin şecere-i nuraniyesinin hadsiz meyvelerinden beş meyvesini gayet parlak ve güzel bir surette gösteriyor. Bu beş meyve ve Otuzbirinci Söz&#8217;ün âhirindeki beş meyve, çok şirindirler. Tatlı ilim isteyenler onları alsın okusun.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>YİRMİBEŞİNCİ SÖZ: </b></strong>365</h5>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هذَا اْلقُرْآنِ لاَ يَاْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا </span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetinin hakikatını teyid eden yüzer âyâtın en mühim bir hakikatı olan i&#8217;caz-ı Kur&#8217;anîyi tefsir eder. Üç Şua içinde kırk vücuh-u i&#8217;caziyeyi beyan ve tefsir ediyor ki; Kur&#8217;an, kelâmullah olduğunu; gündüzdeki ziya, güneşin vücudunu gösterdiği gibi, öylece gösterir ve isbat eder. Nısf-ı evvel çendan sür&#8217;atli te&#8217;lif edilmiş, fakat istirahat-ı kalb ile yazıldığı için izahlıdır. Nısf-ı âhir bazı esbab-ı mühimmeye binaen muhtasar ve mücmel kalmıştır. Fakat bununla beraber her taifeye göre (ve ne fikirde bulunursa bulunsun) bu mübarek Söz, i&#8217;caz-ı Kur&#8217;anı ona gösterir ve isbat eder. Bu söz şimdiye kadar i&#8217;caz-ı Kur&#8217;ana karşı çok muannidleri serfüru ettirerek secdeye getirmiş&#8230;</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>YİRMİALTINCI SÖZ: </b></strong>463</h5>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ٭ وَ كُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فِى اِمَامٍ مُبِينٍ </span></p>
<p style="text-align: justify;">mealindeki âyâtın sırr-ı kadere ait ve &#8220;İman-ı bilkader hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ&#8221;nın isbatına medar mühim bir hakikatını dört mebhas ile öyle bir surette tefsir eder ki; havassın fikirleri yetişmediği esrar-ı kaderiyeyi, basit avamların zihinlerine takrib edip anlattırıyor. Hâtimesinde, en kısa ve en selim ve en müstakim bir tarîkın esasını &#8220;Dört Hatve&#8221; namıyla tezkiye-i nefsin ve tekemmül-ü ruhun medarı olan dört mühim dersi veriyor. Ve hâtimenin hâtimesinde mesail-i müteferrikadan altı mes&#8217;ele var ki, birisi Sure-i Feth&#8217;in âhirindeki âyetin bir sırr-ı i&#8217;caziyesini açıyor.</p>
<h5 style="text-align: justify;"><strong> YİRMİYEDİNCİ SÖZ: 480</strong></h5>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَ اِلَى اُولِى اْلاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ وَ لَوْلاَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَتُهُ لاَتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلاَّ قَلِيلاً</span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetinin mealindeki âyâtın içtihada dair mühim bir hakikatını tefsir eder. Ve bu zamanda haddinden tecavüz edip içtihaddan dem vuranların haddini bildirip, ihtilaf-ı mezahibin sırrını güzel beyan eder. &#8220;Bu zamanda eski zaman gibi içtihad edebiliriz&#8221; diyenlerin ne kadar yanlış hata ettiklerini isbat eder. Bu sözün zeylinde Sahabe-i Güzin&#8217;in evliyadan yüksek olan mertebelerini gayet parlak bir surette ve kat&#8217;î bir tarzda isbat etmekle beraber, Sahabelerin nev&#8217;-i beşer içinde Enbiyadan sonra en mümtaz şahsiyetler olduklarını ve onlara yetişilmediğini kat&#8217;î bir surette isbat eder.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>YİRMİSEKİZİNCİ SÖZ: </b></strong>497</h5>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فِيهَا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ</span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetinin Cennet&#8217;e ve saadet-i ebediyeye dair hakikatını teyid eden yüzer âyâtın mühim bir hakikatını iki makamla tefsir eder. Birinci Makam: &#8220;Beş Sual ve Cevab&#8221; namıyla Cennet&#8217;in lezaiz-i cismaniyesine ve huriler hakkında medar-ı tenkid olmuş mes&#8217;eleleri öyle güzel bir surette beyan eder ki, herkesi ikna eder. İkinci Makam: Arabiyy-ül ibare olarak oniki lâsiyyema kelimesiyle başlar ve gayet kuvvetli ve kat&#8217;î ve hiç bir cihette sarsılmaz, haşre dair, Cennet ve Cehennem&#8217;in hakkaniyetine medar binler bürhanı tazammun eden bir bürhan-ı bahirdir ki; o bürhan, Onuncu Söz&#8217;ün menşe&#8217;i ve esası ve hülâsasıdır.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>YİRMİDOKUZUNCU SÖZ: </b></strong>503</h5>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى ٭ وَ الْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَ مَلٰئِكَتِهِ ٭ وَ مَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ٭ مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: justify;">âyetlerinin mealindeki yüzer âyâtın haşir ve beka-i ruha ve melaikeye dair üç mühim hakikatını tefsir eder. Beka-i ruhu o kadar güzel isbat eder ki; cesedin vücudu gibi, ruhun bekasını gösterir. Ve melaikenin vücudlarını, Amerika insanlarının vücudları gibi isbat eder. Ve Haşir ve Kıyametin vücud ve tahakkuklarını o kadar mantıkî ve aklî bir surette isbat eder ki: Hiçbir feylesof, hiçbir münkir itiraza mecal bulamaz. Teslim olmazsa da mülzem olur. Hususan âhirindeki &#8220;Remizli Nüktenin Sırrı&#8221; namıyla haşr-i ekberin esbab-ı mûcibesini ve hikmetlerini öyle bir tarzda beyan eder ki; tılsım-ı kâinatın üç muammasından bir muammasını gayet parlak bir surette halleder. ______</p>
<p style="text-align: justify;"><em><i>{(Haşiye): Yirmidokuzuncu Söz&#8217;ün göz ile görünen bir kerameti var. Ezcümle, onaltı sahifesinde ihtiyarsız, tasannu&#8217;suz her sahifenin satırlarının başlarında onaltı elif gelmesidir. Bu tevafuku görmek isteyenler, elyazma nüshasına müracaat etsinler.}</i></em></p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>OTUZUNCU SÖZ: </b></strong>535</h5>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكَّيهَا وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسَّيهَا ٭ عَالِمِ الْغَيْبِ لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلاَ فِى اْلاَرْضِ وَلاَ اَصْغَرُ مِنْ ذلِكَ وَلاَ اَكْبَرُ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ</span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetlerinin enaniyet-i insaniye ve tahavvülât-ı zerrat hakkındaki hakikata dair gelen âyâtın iki mühim sırrını iki maksad ile beyan eder. Birinci Maksad, enaniyet-i insaniyenin muamma-yı acibesini hallederek silsile-i diyanet ile silsile-i felsefenin menşe&#8217;lerini gayet parlak bir tarzda gösterir. İkinci Maksad, tahavvülât-ı zerratın tılsımını keşfediyor. Zerratın harekâtını, o derece hikmetli ve muntazam gösteriyor ki; o umum zerreler, Sultan-ı Ezelî&#8217;nin muhteşem ve muazzam bir ordusu ve muti&#8217; ve müsahhar memurları olduğunu kat&#8217;î delillerle isbat eder. Yirmidokuzuncu Söz nasılki tılsım-ı kâinatın üç muammasından birisini keşfetmiş. Bu Otuzuncu Söz dahi akılları hayrette bırakan ve feylesofları sersemleştiren o tılsımın üç muammasından ikinci muammasını halletmiştir. Hususan hâtimesinde yedi hikmet ve yedi kanun-u azîm ile bir ism-i a&#8217;zamın tecellisini göstermekle; tahavvülât-ı zerratın hikmetini gayet kat&#8217;î ve parlak bir surette gösterdiği gibi, zîhayat cisimlerini, o zerratın seyr ü seferine bir misafirhane ve bir kışla ve bir mekteb hükmünde gösterir, isbat eder.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>OTUZBİRİNCİ SÖZ: </b></strong>559</h5>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">سُبْحَانَ الَّذِى اَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ اْلاَقْصَى الَّذِى ٭ وَ النَّجْمِ اِذَا هَوَى </span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetlerinin hakikatını teyid eden âyâtın en mühim bir hakikatı olan Mi&#8217;rac-ı Ahmediye&#8217;yi (A.S.M.) ve o mi&#8217;rac içinde kemalât-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) ve o kemalât içinde risalet-i Ahmediye&#8217;yi (A.S.M.) ve o risalet içinde çok esrar-ı rububiyeti tefsir eder ve kat&#8217;î delillerle isbat eder bir risaledir. Muhtelif tabakattan olan insanlardan bu risaleyi kim görmüşse, karşısında hayran olup, akıldan uzak mes&#8217;ele-i mi&#8217;racı en zahir ve vâcib ve lâzım bir tarzda gösterdiğini kabul ediyorlar. Hususan o şecere-i nuraniye-i mi&#8217;racın âhirlerinde beşyüz meyveden &#8220;Beş Meyve&#8221;sini o kadar güzel tasvir eder ki; zerre mikdar zevki, şuuru bulunan onlara meftun olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Zeyl:</strong> Şakk-ı Kamer mu&#8217;cizesine bu zaman feylesoflarının ettikleri itirazlarını &#8220;Beş Nokta&#8221; ile gayet kat&#8217;î bir surette reddedip, inşikak-ı Kamer&#8217;in vukuuna hiçbir mani bulunmadığını gösterir. Ve âhirinde de &#8220;beş icma&#8221; ile şakk-ı Kamer&#8217;in vuku bulduğunu gayet muhtasar bir surette isbat eder. Şakk-ı Kamer mu&#8217;cize-i Ahmediyesini güneş gibi gösterir.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>OTUZİKİNCİ SÖZ: </b></strong>590</h5>
<p style="text-align: justify;">Üç Mevkıftır.</p>
<h4 style="text-align: justify;">Birinci Mevkıf:</h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّٰهُ لَفَسَدَتَا</span> âyetinin mealindeki yüzer âyâtın vahdaniyete dair en mühim hakikatını öyle bir surette isbat eder ki; şirk ve küfür yolunu muhal ve mümteni&#8217; gösterir. Kâinatın etrafından küfür ve şirki tardeder. Zerrat adedince vahdaniyetin delilleri bulunduğunu beyan eder. Gayet latif ve yüksek ve mantıkî bir muhavere-i temsiliye suretinde, hadsiz geniş mesaili o temsil içinde dercedip gösterir. Ve zeylinde gayet latif birkaç mes&#8217;ele var ki; hakikat oldukları halde şiirin en parlak ve geniş hayalinden daha parlak, daha geniştir.</p>
<h4 style="text-align: justify;">İkinci Mevkıf:</h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;"> قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ</span> in hakikatına dair sırr-ı ehadiyete ve vahdete gelen teşkikat ve evhamı izale eder. Ehl-i dalaletin ehl-i tevhide karşı ettikleri itirazatı kat&#8217;î bir surette reddediyor. Birinci Mevkıf&#8217;tan daha kuvvetli, âyât-ı Kur&#8217;aniyenin vahdaniyete dair mu&#8217;cizane isbatlarını gösterir. Ehadiyet-i Zâtiye ile bütün eşyayı birden bir anda tedbir ve terbiye etmek olan hakikat-ı muazzama-i Kur&#8217;aniyeyi gayet güzel ve vâzıh bir temsil ile isbat eder. Aklı ikna ve kalbi teslime mecbur eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve bilhâssa bu İkinci Mevkıf&#8217;ın hâtimesinden evvel ikinci temsilin neticesinde Zât-ı Akdes-i İlahiye&#8217;den hiçbir şey saklanmadığını ve hiçbir şey ondan gizlenemediğini, hiçbir ferd ondan uzak kalmadığını, hiçbir şahıs külliyet-i kudsiye kesbetmeden ona yanaşamadığını ve rububiyetinde ve tasarrufunda bir iş, bir işe mani olmadığını ve hiçbir yer onun huzurundan hâlî kalmadığını, herşeyde bakar ve işitir sem&#8217; ve basarının cilvesi bulunduğunu, silsile-i eşya emirlerinin sür&#8217;at-i cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçtiğini, esbab ve vesait sırf zahirî bir perde olduğunu, hiçbir yerde bulunmadığı halde her yerde ilim ve kudretiyle bulunduğunu, hiçbir tahayyüz ve temekküne muhtaç olmadığını ve uzaklık ve güçlük ve tabakat-ı vücudun perdeleri onun kurbiyetine ve tasarrufuna ve şuhuduna mani olmadığını ve maddîlerin, mümkinlerin, kesiflerin, kesîrlerin, mahdudların hâssaları onun dâmen-i izzetine yanaşamadığını ve tegayyür ve tebeddül ve tahayyüz ve tecezzi gibi emirlerden mücerred, münezzeh, müberra ve mukaddes olduğunu gayet güzel bir surette isbat eder. Bu İkinci Mevkıf&#8217;ın hâtimesinde sırr-ı ehadiyete dair arabiyy-ül ibare gayet mühim bir parça tercümesiyle beraber gayet parlak bir surette çok mesail-i mühimmeyi ifade eder. Hususan insanın muhasebe-i a&#8217;mali için haşir ve neşri yapmak, koca kâinatı tağyir ve tebdil ve tahrib ve tamir etmek sırrını beyan eder.</p>
<h4 style="text-align: justify;">Üçüncü Mevkıf:</h4>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا اِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ ٭ وَ اِنَّ الدَّارَ اْلآخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ </span></p>
<p style="text-align: justify;">âyetlerinin mealindeki yüzer âyâtın mühim bir hakikatını gayet mühim bir müvazene ile beyan eder. Ehl-i dalalet hakkında hayat-ı dünyeviye ne kadar müdhiş neticeler getirdiğini ve ehl-i hidayet hakkında ne kadar güzel neticeler ve gayeler verdiğini gösterir. Hususan, muhabbet hakkındaki semerat-ı dünyeviye ve uhreviye; ehl-i dalalet için ne kadar elîm, ehl-i hidayet için ne kadar hoş olduğunu gösterir. Bu Üçüncü Mevkıf hakkında bazı müdakkik kardeşlerimiz demişler ki: &#8220;Sair risaleler yıldızlar olsa, bu güneştir.&#8221; Diğer biri ona mukabil demiş: &#8220;Herbir risale, kendi âleminde ve kendine mahsus sema-i hakikatta birer güneştir. Uzak olanlara yıldız, yakın olanlara şemstirler.&#8221;</p>
<h4 style="text-align: justify;"> <strong><b>OTUZÜÇÜNCÜ SÖZ: </b></strong>653</h4>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِى اْلآفَاقِ وَفِى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Otuzüç âyetin birer hakikatlarını tefsir eden otuzüç penceredir. Otuzüç risale olmağa lâyık iken gayet müstacel bir zamanda yazıldığı için, bir veya yarım sahifelik pencereleri birer risale kuvvetinde ve birer risaleyi tazammun eden mahiyetinde olduğunu gösterir. Fakat maatteessüf baştaki pencereler gayet mücmel ve muhtasar kalmış, lâkin gittikçe inbisat ederek nısf-ı âhirdeki pencereler vâzıh düşmüştür.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>LEMAAT: </b></strong>691</h5>
<p style="text-align: justify;">Risale-i Nur şakirdlerine küçük bir mesnevî ve imanî bir divandır.</p>
<h4 style="text-align: justify;">Anglikan Kilisesine Cevab: 746</h4>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>KONFERANS: </b></strong>747</h5>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>FİHRİST: </b></strong>775</h5>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/2540-2/">Fihrist</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Konferans</title>
		<link>https://mutalaainur.com/konferans/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Dec 2021 20:44:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütalaalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Konferans]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=2537</guid>

					<description><![CDATA[<p>KONFERANS Teşrin-i sânî 1950&#8217;de Ankara Üniversitesi&#8217;nde, profesör ve meb&#8217;uslarımız ve Pakistan&#8217;lı misafirlerimiz ve muhtelif fakülte talebelerinin huzurunda, Fakülte Mescidinde gece yarısına kadar devam eden bir mecliste verilen ve büyük bir alâka ve ehemmiyetle dinlenmiş olan bir konferanstır. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ İman ve İslâmiyet âb-ı hayatına susamış kıymetli kardeşlerim! Evvelâ: İtiraf edeyim ki, bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/konferans/">Konferans</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 style="text-align: center;"><strong><b>KONFERANS</b></strong></h2>
<p>Teşrin-i sânî 1950&#8217;de Ankara Üniversitesi&#8217;nde, profesör ve meb&#8217;uslarımız ve Pakistan&#8217;lı misafirlerimiz ve muhtelif fakülte talebelerinin huzurunda, Fakülte Mescidinde gece yarısına kadar devam eden bir mecliste verilen ve büyük bir alâka ve ehemmiyetle dinlenmiş olan bir konferanstır.</p>
<h5 style="text-align: center;">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</h5>
<h5 style="text-align: center;">اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ</h5>
<h5 style="text-align: center;"></h5>
<p>İman ve İslâmiyet âb-ı hayatına susamış kıymetli kardeşlerim!</p>
<p>Evvelâ: İtiraf edeyim ki, bu konferansın verildiği kürsüde bulunmuş olmak itibariyle sizlerden farkım yoktur. Sizin bir kardeşinizim. Hem bu konferans, benim çok muhtaç olduğum gayet nâfi&#8217; bir dersimdir. Muhatab, kendimdir. Dersimi müzakere nev&#8217;inden, siz mübarek kardeşlerime okuyacağım. Kusurlar bendendir. Kemal ve güzellikler, istifade ettiğim Risale-i Nur eserlerine aittir. Bir mani başımıza gelmezse, haftada bir defa olarak devam edeceğimiz dinî konferanslardan, bugün birincisi imana dairdir. Çünki Bedîüzzaman Said Nursî&#8217;nin Birinci Millet Meclisinde beyan ettiği gibi, &#8220;Kâinatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır.&#8221; Bunun için biz de konferansımızın Kur&#8217;an, İman, Peygamberimiz Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz hakkında olmasını münasib gördük. İkincisi de inşâallah namaz ve ibadete ait olacaktır.</p>
<p>Bu mevzuları bize ders verecek bir eser aradık. Nihayet bu hayatî ve ebedî ihtiyacımızı, asrımızın fehmine uygun ve ikna edici bir tarzda ders veren ve yarım asra yakındır, büyük bir itimad ve emniyete mazhar olmakla en muteber dinî bir eser olan &#8220;Risale-i Nur&#8221;u intihab ettik. Şimdi, ilk konferansımızın niçin iman mevzuunda olduğunu izah ile, bu eser ve müellifi hakkında gayet kısa olarak malûmat vereceğiz. Şöyle ki:</p>
<p>Bu asırda din ve İslâmiyet düşmanları, evvelâ imanın esaslarını zayıflatmak ve yıkmak plânını, proğramlarının birinci maddesine koymuşlardır. Hususan bu yirmibeş sene içinde, tarihte görülmemiş bir halde münafıkane ve çeşit çeşit maskeler altında imanın erkânına yapılan sû&#8217;-i kasdlar pek dehşetli olmuştur, çok yıkıcı şekiller tatbik edilmiştir.</p>
<p>Halbuki imanın rükünlerinden birisinde hasıl olacak bir şübhe veya inkâr, dinin teferruatında yapılan lâkaydlıktan pek çok defa daha felâketli ve zararlıdır. Bunun içindir ki; şimdi en mühim iş, taklidî imanı tahkikî imana çevirerek imanı kuvvetlendirmektir, imanı takviye etmektir, imanı kurtarmaktır. Herşeyden ziyade imanın esasatıyla meşgul olmak kat&#8217;î bir zaruret ve mübrem bir ihtiyaç, hattâ mecburiyet haline gelmiştir. Bu, Türkiye&#8217;de böyle olduğu gibi; umum İslâm dünyasında da böyledir.</p>
<p>Evet, temelleri yıpratılmış bir binanın odalarını tamir ve tezyine çalışmak, o binanın yıkılmaması için ne derece bir faide temin edebilir? Köklerinin çürütülmesine çabalanan bir ağacın kurumaması için, dal ve yapraklarını ilâçlayarak tedbir almaya çalışmak, o ağacın hayatına bir faide verebilir mi?..</p>
<p>İnsan, saray gibi bir binadır; temelleri, erkân-ı imaniyedir. İnsan, bir şeceredir; kökü esasat-ı imaniyedir. İmanın rükünlerinden en mühimmi, İman-ı Billah&#8217;tır; Allah&#8217;a imandır. Sonra Nübüvvet ve Haşir&#8217;dir. Bunun için, bir insanın en başta elde etmeye çalıştığı ilim; iman ilmidir. İlimlerin esası, ilimlerin şahı ve padişahı; iman ilmidir.</p>
<p>İman, yalnız icmalî bir tasdikten ibaret değildir. İmanın çok mertebeleri vardır. Taklidî bir iman, hususan bu zamandaki dalalet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî iman ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkikî imanı elde eden bir kimsenin, iman ve İslâmiyeti dehşetli dinsizlik kasırgalarına da maruz kalsa, o kasırgalar bu iman kuvveti karşısında tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Tahkikî imanı kazanan bir kimseyi, en dinsiz feylesoflar dahi, bir vesvese veya şübheye düşürtemez.</p>
<p>İşte bu hakikatlara binaen, biz de tahkikî imanı ders vererek, imanı kuvvetlendirip insanı ebedî saadet ve selâmete götürecek Kur&#8217;an ve iman hakikatlarını câmi&#8217; bir eseri, sebat ve devam ve dikkatle okumayı kat&#8217;iyyetle lâzım ve elzem gördük. Aksi takdirde, bu zamanda dünyevî ve uhrevî dehşetli musibetler içine düşmek, şübhe götürmez bir hakikat halindedir. Bunun için yegâne kurtuluş çaremiz, Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in imanî âyetlerini ve bu asra bakan âyet-i kerimelerini tefsir eden yüksek bir Kur&#8217;an tefsirine sarılmaktır.</p>
<p>Şimdi, &#8220;Böyle bir eser, bu asırda var mıdır?&#8221; diye bir sualin içinizde hasıl olduğu; nuranî bir heyecanı ifade eden sîmalarınızdan anlaşılmaktadır.</p>
<p>Evet, bu çeşit ihtiyacımızı tam karşılayacak olan bir eseri bulmak için çok dikkat ve itina ile aradık. Nihayet, hem Türk gençliğine, hem umum Müslümanlara ve beşeriyete Kur&#8217;anî bir rehber ve bir mürşid-i ekmel olacak bir eserin Bedîüzzaman Said Nursî&#8217;nin Risale-i Nur eserleri olduğu kanaatına vardık. Bizimle beraber, bu hakikata Risale-i Nur&#8217;la imanını kurtaran yüzbinlerle kimseler de şahiddir.</p>
<p>Evet, yirminci asırda küllî ve umumî bir rehberlik vazifesini görecek Kur&#8217;anî bir eserin müellifinin, şu hususiyetleri haiz olmasını esas ittihaz ettik. Bu hâsiyetlerin de tamamıyla Risale-i Nur&#8217;da ve müellifi Bedîüzzaman Said Nursî&#8217;de mevcud olduğunu gördük. Şöyle ki:</p>
<p><strong><b>Birincisi: </b></strong>Müellifin, yalnız Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;i kendine üstad edinmiş olması&#8230;</p>
<p><strong><b>İkincisi: </b></strong>Kur&#8217;an-ı Hakîm, hakikî ilimleri havi bir kitab-ı mukaddestir. Ve bütün asırlarda, insanların umum tabakalarına hitab eden, ezelî bir hutbedir. Bunun için, Kur&#8217;anı tefsir ederken, hakikatın safi olarak ifade edilmesi ve böylece hakikî bir tefsir olması için, müfessirin kendi hususî meslek ve meşrebinin tesiri altında kalmamış ve hevesi karışmamış olması lâzımdır. Ve hem de Kur&#8217;anın manalarını keşf ile tezahür eden Kur&#8217;an hakikatlarının tesbiti için elzemdir ki: O müfessir zât, herbir fende mütehassıs geniş bir fikre, ince bir nazara ve tam bir ihlasa mâlik bir allâme ve hem gayet âlî bir deha ve nüfuzlu, derin bir içtihad ve bir kuvve-i kudsiyeye sahib olsun&#8230;</p>
<p><strong><b>Üçüncüsü: </b></strong>Kur&#8217;an tefsirinin tam bir ihlasla te&#8217;lif edilmiş olması ki; müellifin, Cenab-ı Hakk&#8217;ın rızasından başka, hiçbir maddî, manevî menfaatı gaye edinmemesi ve bu ulvî haletin müellifin hayatındaki vukuatlarda müşahede edilmiş olması&#8230;</p>
<p><strong><b>Dördüncüsü: </b></strong>Kur&#8217;anın en büyük mu&#8217;cizelerinden birisi de, gençlik ve tazeliğini muhafaza etmesidir. Ve o asırda inzal edilmiş gibi, her asrın ihtiyacını karşılayan bir vechesi olmasıdır.</p>
<p>İşte, bu asırda meydana getirilen bir tefsirde; Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in asrımıza bakan vechesinin keşf edilip, avamdan en havassa kadar her tabakanın istifade edebileceği bir üslûbla izah ve isbat edilmiş olması&#8230;</p>
<p><strong><b>Beşincisi: </b></strong>Müfessirin, Kur&#8217;an ve iman hakikatlarını, cerh edilmez delil ve hüccetlerle isbat ederek tedris etmesi. Yani, pozitivizm (isbatiyecilik)i bir esas ittihaz etmiş olması&#8230;</p>
<p><strong><b>Altıncısı: </b></strong>Ders verdiği Kur&#8217;anî hakikatların; hem aklı, hem kalbi, hem ruhu ve vicdanı tenvir ve tatmin ve nefsi müsahhar etmesi ve şeytanı dahi ilzam edecek derecede kuvvetli ve gayet belig, nafiz ve müessir olması&#8230;</p>
<p><strong><b>Yedincisi: </b></strong>Hakikatların derkine de mani olan benlik, gurur, ucb ve enaniyet gibi kötü hasletlerden kurtarıp, tevazu ve mahviyet gibi yüksek ve güzel ahlâklara sahib kılması&#8230;</p>
<p><strong><b>Sekizincisi: </b></strong>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i tefsir eden bir allâmenin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın sünnetine ittiba&#8217; etmiş olması ve ehl-i sünnet ve cemaat mezhebi üzere ilmiyle âmil olması ve a&#8217;zamî bir zühd ve takva ve a&#8217;zamî ihlas ve dine hizmetinde a&#8217;zamî sebat, a&#8217;zamî sıdk ve sadakat ve fedakârlığa, a&#8217;zamî iktisad ve kanaata mâlik olması şarttır.</p>
<p>Hülâsa olarak; müfessirin, Kur&#8217;anî risaleleriyle, risalet-i Ahmediyenin (A.S.M) a&#8217;zamî takva ve a&#8217;zamî ubudiyeti ve kuvve-i kudsiyesiyle de velayet-i Ahmediyenin (A.S.M) lemaatına mazhar olmuş hâdim-i Kur&#8217;an bir zât olması&#8230;</p>
<p><strong><b>Dokuzuncusu: </b></strong>Müfessirin, Kur&#8217;anî ve Şer&#8217;î mes&#8217;eleleri beyan ederken, şu veya bu tazyik ve işkenceyi nazara almayan, herhangi bir tesir altında kalarak fetva vermeyen ve ölümü istihkar edip, dünyaya meydan okuyacak bir iman kuvvetiyle hakikatı pervasızca söyleyen İslâmî şecaat ve cesarete mâlik olan bir müfessir olması gerektir.</p>
<p>Hem i&#8217;dam plânlarının tatbik edildiği ve bir tek dinî risale neşrettirilmediği dehşetli bir devirde, bilhâssa imha edilmesi ve söndürülmesi hedef tutulan Kur&#8217;anî, Şer&#8217;î esasatı te&#8217;lif ve neşretmiş olduğu meydanda olmakla bir mürşid-i kâmil ve İslâm&#8217;ın bu asırda hakikî bir rehber-i ekmeli ve Kur&#8217;anın muteber bir müfessir-i a&#8217;zamı olmuş olması lâzımdır.</p>
<p>İşte bu zamanda, yukarıda mezkûr dokuz şart ve hususiyetlerin, müellif Said Nursî&#8217;de ve eserleri olan Nur Risalelerinde aynıyla mevcud olduğu, hakikî ve mütebahhir ülema-i İslâmın icma&#8217; ve tevatür ve ittifakıyla sabit olmuştur. Ve hem intibaha gelmekte olan bu millet-i İslâmiyece, Avrupa ve Amerikaca malûm ve musaddaktır. İşte arkadaşlar! Biz, böyle bir tefsir-i Kur&#8217;an arıyor ve böyle bir müfessir istiyorduk.</p>
<p>Kıymetli kardeşlerim! Böyle dehşetli bir asırda, insanın en büyük mes&#8217;elesi: İmanı kurtarmak veya kaybetmek davasıdır. Umumî harbler beşere intibah vermiş, dünya hayatının fâniliğini ihtar etmiştir. Ve bâki bir âlemde, ebedî bir saadet içinde yaşamak hissini uyandırmıştır. Elbette böyle muazzam bir davayı, şaşırtıcı ve aldatıcı bir zamanda kazanabilmek için, bir dava vekili bulmakta <em><i>{(Haşiye): Bu zamanda, böyle bir dava vekilinin, Risale-i Nur olduğuna Risale-i Nur&#8217;la imanlarını kurtaran milyonlarca kimseler şahiddir.}</i></em>, çok dikkatli olmamız lâzımdır. Bunun için, tedkikatımızı biraz daha genişleteceğiz. Şöyle ki:</p>
<p>Asrımızdan evvelki, İslâmiyet&#8217;in İlm-i Kelâm dâhîleri ve dinimizin hârika imamları ve Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in dâhî müfessirlerinin vücuda getirdikleri eserler, kıymet takdiri mümkün olmayacak derecede kıymettardır. O zâtlar, İslâmiyet&#8217;in birer güneşidirler. Fakat bu zaman, o büyük zâtların yaşadığı zaman gibi değildir.</p>
<p>Eski zamanda dalalet, cehaletten geliyordu. Bunun yok edilmesi kolaydır. Bu zamanda dalalet, -Kur&#8217;an ve İslâmiyet&#8217;e ve imana taarruz- fen ve felsefe ve ilimden geliyor. Bunun izalesi müşkildir. Eski zamanda ikinci kısım, binden bir bulunuyordu; bulunanlardan, ancak binden biri, irşad ile yola gelebilirdi. Çünki öyleler hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar.</p>
<p>Hem bundan evvelki asırlarda, müsbet ilimlerin, yirminci asırdaki kadar terakki etmemiş olduğu malûmunuzdur. Şu halde, bu asırda dünyaya yayılmış olan dinsizlik ve maddiyyunluğu kökünden yıkabilmek, hak ve hakikat yolunu gösterip, beşeri sırat-ı müstakime kavuşturmak, imanı kurtarabilmek için, ancak ve ancak Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in bu asra bakan vechesini keşf edip, umumun müstefid olabileceği bir şekilde tefsir edilmesi, elbette bu asırda kabil olacaktır.</p>
<p>İşte Bedîüzzaman Said Nursî; Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;deki bu asrın muhtaç olduğu hakikatları keşfedip, Nur Risalelerinde, herkesin kabiliyeti nisbetinde istifade edebileceği bir tarzda tefsir ve izah etmek muvaffakıyetine mazhar olmuştur. Bunun içindir ki Risale-i Nur, emsali görülmemiş bir şâheserdir kanaatına varılmıştır.</p>
<p>Ve yine Risale-i Nur&#8217;daki bu imtiyazdan dolayıdır ki, bu mübarek İslâm milletinden milyonlarca bahtiyar kimseler, tercihan ve ziyade bir ihtiyaç duyarak, büyük bir iştiyak ve sevgiyle senelerce devam eden tazyikatlar içerisinde Risale-i Nur&#8217;u okumuşlardır.</p>
<p>Hem Risale-i Nur ihtiyaç zamanında te&#8217;lif edildiğinden; Türkiye ve İslâm Dünyası genişliğinde gelişmiş ve dünyayı alâkadar eden bir imtiyaza mazhar olduğunu gözlere göstermiştir&#8230;</p>
<p>Kıymetli kardeşlerim! Said Nursî kırk sene evvel İstanbul&#8217;da iken, &#8220;Kim ne isterse sorsun&#8221; diye, hârikulâde bir ilânat yapmıştır. Bunun üzerine o zamanın meşhur âlim ve allâmeleri, Bedîüzzaman&#8217;ın hücresine kafile kafile gidip, her nevi ilimlere ve muhtelif mevzulara dair sordukları en müşkil, en muğlak sualleri, Bedîüzzaman duraklamadan, doğru olarak cevablandırmıştır.</p>
<p>Böyle hadd ü hududu tayin edilmeyen, yani &#8220;şu veya bu ilimde veya mevzuda, kim ne isterse sorsun&#8221; diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede daima muvaffak olmak; beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihatalı ve yüksek bir ilme sahib böyle bir İslâm dâhîsi, şimdiye kadar zuhur etmemiştir. (Asr-ı Saadet müstesna.)</p>
<p>Hattâ o zamanlarda, Mısır Câmi-ül Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahit Efendi, İstanbul&#8217;a bir seyahat için geldiğinde, Kürdistan&#8217;ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek, İstanbul&#8217;da bulunan Bedîüzzaman Said Nursî&#8217;yi ilzam edemeyen İslâm üleması, Şeyh Bahit&#8217;ten bu genç hocanın (Bedîüzzaman&#8217;ın) ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahit de, bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir namaz vakti, Ayasofya Câmii&#8217;nden çıkılıp &#8220;çayhane&#8221;ye oturulduğunda, bunu fırsat telakki eden Şeyh Bahit Efendi, Bedîüzzaman Said Nursî&#8217;ye hitaben: <strong>مَا تَقُولُ فِى حَقِّ اْلاَوْرُوبَا وَ الْعُثْمَانِيَّةِ</strong> Yani: &#8220;Avrupa ve Osmanlı Devleti hakkında ne diyorsunuz? Fikriniz nedir?&#8221; Şeyh Bahit Efendi hazretlerinin bu sualden maksadı; Bedîüzzaman Said Nursî&#8217;nin, şek olmayan bir bahr-i umman gibi ilmini ve ateşpare-i zekâsını tecrübe etmek değildi. Zaman-ı istikbale ait şiddet-i ihatasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak fikrinde idi.</p>
<p>Buna karşı, Bedîüzzaman&#8217;ın verdiği cevab şu oldu:</p>
<h5 style="text-align: center;">اِنَّ اْلاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِاْلاِسْلاَمِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَومًا مَا وَ اِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِاْلاَوْرُوبَائِيَّةِ فَسَتَلِدُ اَيْضًا يَوْمًا مَا</h5>
<p>Yani: Avrupa bir İslâm Devletine, Osmanlı Devleti de bir Avrupa Devletine hâmiledir. Bir gün gelip doğuracaklardır.</p>
<p>Bu cevaba karşı, Şeyh Bahit Hazretleri: &#8220;Bu gençle münazara edilmez, ben de aynı kanaatta idim. Fakat bu kadar veciz ve beligane bir tarzda ifade etmek, ancak Bedîüzzaman&#8217;a hastır.&#8221; demiştir. Nitekim Bedîüzzaman&#8217;ın dediği gibi, ihbaratın iki kutbu da tahakkuk etmiş. Bir iki sene sonra Meşrutiyet devrinde, şeair-i İslâmiyeye muhalif çok âdât-ı ecnebiyeyi ahzetmek ve gittikçe Türkiye&#8217;de yerleştirmekle; ve şimdi Avrupa&#8217;da Kur&#8217;an&#8217;a ve İslâmiyet&#8217;e karşı gösterilen hüsn-ü alâka ve bilhâssa bahtiyar Alman Milletinde fevc fevc İslâmiyeti kabul etmek gibi hâdiseler; o ihbarı tamamıyla tasdik etmişlerdir.</p>
<p>İşte büyük ülema-i İslâm ve meşayih-i kiram çok tecrübe ve imtihanlarla şöyle bir kanaata varmışlardır ki: Bedîüzzaman ne söylerse hakikattır. Bedîüzzaman&#8217;ın eserleri, sünuhat-ı kalbiye olup, cumhur-u ülemanın tasdik ve takdirine mazhardır.</p>
<p>Ehl-i ilim, ehl-i tasavvuf ve ehl-i mekteb ve fen, Bedîüzzaman&#8217;ın eserlerinden sadece istifaza ve istifade ederler. Evet, üç aylık bir tahsili bulunan ve kırk seneden beri Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den başka bir kitabla iştigal etmeyen, yüzotuzu Türkçe, onbeşi Arabça olan eserlerini te&#8217;lif ederken hiçbir kitaba müracaat etmediği, henüz hayatta olan kâtibleri tarafından şehadet edilen.. esasen kütübhanesi de bulunmayan, yarım ümmi bir zât, öyle misilsiz bir ilânatla, ulûm-u cedide de dâhil mütenevvi&#8217; ilimlerde, yüksek âlimler ve büyük mürşidlerle, genç yaşında yaptığı münazaraların hepsinde muvaffak olduğu meydanda bulunan, ittifaklı olan mes&#8217;eleleri tasdik ve ihtilaflı olanları tashih eden, kendisi için &#8220;Bedîüzzaman&#8217;ın cevab veremeyeceği bir sual yoktur&#8221; diye allâmeler tarafından tasdik edilen; ve Avrupa&#8217;nın bir kısım idraksiz ve garazkâr feylesoflarının, müteşabih âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflere yaptığı taarruzlarını, o âyet ve hadîslerin birer mu&#8217;cize olduğunu eserleriyle isbat ederek itirazlarını kökünden yıkan ve böylece evhama düşürülen bazı ehl-i ilmi de kurtarıp, İslâmiyet&#8217;e olan hücumları akîm bırakan Said Nursî gibi bir müellifin, elbette dâhî bir müfessir-i Kur&#8217;an ve onun ilminin vehbî ve vasi olduğuna, eserleri olan Nur Risalelerinin bir hayat boyunca okumaya lâyık hârika bir şaheser olduğuna şübhe edilemez.</p>
<p>Müteyakkız kardeşlerim! Hem bizim, hem İslâm dünyasının ebedî hayatının necatını, kurtulmasını temin edecek ve bizi tenvir ve irşad ederek dalaletten muhafaza edecek bir eser intihab etmekte, bu kadar dikkatli olmamız çok lüzumludur. Çünki bu zamanda, türlü türlü aldatmalarla, perde arkasında İslâm gençliğini yoldan çıkarmaya çalışıyorlar.</p>
<p>Bir eser okunacağı veya bir söz dinleneceği zaman, evvelâ مَنْ قَالَ وَ لِمَنْ قَالَ وَ لِمَا قَالَ وَ فِيمَا قَالَ yani: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş? olan bir kaide-i esasiyeyi, nazar-ı itibara almalı. Evet kelâmın tabakatının ulviyeti, güzelliği ve kuvvetinin menbaı, şu dört şeydir: Mütekellim, muhatab, maksad ve makam. Yoksa, her ele geçen kitab okunmamalı, her söylenen söze kulak vermemelidir. Meselâ: Bir kumandanın, bir orduya verdiği arş emriyle; bir neferin, arş sözü arasında ne kadar fark vardır? Birincisi koca bir orduyu harekete getirir. Aynı kelâm olan ikincisi, belki bir neferi bile yürütemez.</p>
<p>İşte, bu dört esastan dolayı ve hem Said Nursî&#8217;ye karşı kalblerinde büyük bir sevgi taşıyan yüz binlerle kimseler, sevgiyle üstadlarının en küçük haline dahi, büyük bir ehemmiyet vererek onları öğrenip ittiba&#8217; etmek, uymak arzusunu taşıdıklarından; buradaki bir kısım kardeşlerimiz, üstadımızın hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi hakkında malûmat verilmesini ısrar ile istediler.</p>
<p>Fakat, Bedîüzzaman gibi bir zâtın hayatı ve eserleri ve seciyelerini tam ifade edemeyeceğiz. Bu hakikat, basiretli ehl-i ilim olan ediblerce de itiraf edilmiş olduğundan bu hizmet, bizim haddimizden çok uzaktır. Hem Bedîüzzaman hakkında malûmat almak isteyen kardeşlerimize, bunun ancak ve ancak Risale-i Nur Külliyatını dikkat ve devamla okumak suretiyle mümkün olduğunu arzederiz.</p>
<p>Aziz kardeşlerim! Bu mübarek vatan ve milletin ve âlem-i İslâmın ebedî saadetini ve kurtuluşunu ve dolayısıyla yeryüzünde umumî sulh ve selâmeti temin edecek bir inayet ve kudrete mâlik olan Risale-i Nur&#8217;un şahs-ı maneviyesinde şöyle gayet sağlam kuvvetler toplanmış ve imtizac etmiştir:</p>
<p>1 &#8211; Yüksek bir kuvvet ve bütün kemalâtın üstadı olan, hakikat-ı İslâmiye&#8230;</p>
<p>2 &#8211; Şehamet-i imaniye. Yani tezellül etmemek, bîçarelere tahakküm ve tekebbür etmemek&#8230;</p>
<p>3 &#8211; Müslümanlığın insana verdiği izzet ve şeref, terakki ve teâlînin en mühim âmili olan izzet-i İslâmiye&#8230;</p>
<p>Arkadaşlar! Şu mealde bir hadîs-i şerif var ki: &#8220;Hakikî âlimler, zalim hükümdarlara karşı hak ve hakikatı pervasızca söyleyen âlimlerdir.&#8221; İşte biz, ancak böyle ve müttaki bir allâmenin söz ve eserlerine itimad edebiliriz.</p>
<p>Asrımızda ise, hayatındaki vakıalar ve eserleriyle bu hadîs-i şerife mâsadak olan Risale-i Nur meydandadır. Müellif Bedîüzzaman dinî mücahedesi ve Kur&#8217;ana hizmetinde ve ubudiyetinde, Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm)ın sünnet-i seniyesine tam ittiba&#8217; etmiş bir mücahiddir. Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz, dünyanın en muazzam siyasî hâdisesi olan Bedir Muharebesinde; sahabe-i kirama, nöbet nöbet cemaatla namaz kıldırmıştır. Yani vâcib olmayan, hususan muharebe zamanında terk edilebilen &#8220;cemaatla namaz kılmak&#8221; gibi bir hayrı, dünyanın en büyük siyasî vak&#8217;asına tercih etmiştir, üstün tutmuştur. Ufak bir sevabı, harb cephesinin o dehşetleri içinde dahi terk etmemiştir.</p>
<p>Bedîüzzaman, gönüllü alay kumandanı olarak katıldığı Rus Harbinde, harb cephesinde, avcı hattında, Kur&#8217;anın bir kısmının tefsiri olan meşhur Arabî İşarat-ül İ&#8217;caz Tefsirini te&#8217;lif etmiş. Ve bu eser-i azîm, Âlem-i İslâm&#8217;da en büyük âlimlerin takdir ve tahsinine mazhar olmuş ve tam anlamaktan âciz kaldıklarını ve öyle bir tefsir görmediklerini itiraf etmişlerdir ki, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in en ince nükte ve en derin mes&#8217;elelerini ve misilsiz i&#8217;caz ve hârikulâde yüksek belâgat ve fesahatını izhar ve isbat etmiştir. Hattâ bir harfin nüktesini izhar ederken, avcı ateş hattında, düşman topları zihnini ondan çevirememiş, harbin dağdağa ve dehşetleri mani olamamıştır.</p>
<p>Aziz kardeşlerim! Bu mübarek vatan ve milletin ve âlem-i İslâmın ebedî saadetini ve kurtuluşunu ve dolayısıyla yeryüzünde umumî sulh ve selâmeti temin edecek bir inayet ve kudrete mâlik olan Risale-i Nur&#8217;un şahs-ı maneviyesinde şöyle gayet sağlam kuvvetler toplanmış ve imtizac etmiştir:</p>
<p>1 &#8211; Yüksek bir kuvvet ve bütün kemalâtın üstadı olan, hakikat-ı İslâmiye&#8230;</p>
<p>2 &#8211; Şehamet-i imaniye. Yani tezellül etmemek, bîçarelere tahakküm ve tekebbür etmemek&#8230;</p>
<p>3 &#8211; Müslümanlığın insana verdiği izzet ve şeref, terakki ve teâlînin en mühim âmili olan izzet-i İslâmiye&#8230;</p>
<p>Arkadaşlar! Şu mealde bir hadîs-i şerif var ki: &#8220;Hakikî âlimler, zalim hükümdarlara karşı hak ve hakikatı pervasızca söyleyen âlimlerdir.&#8221; İşte biz, ancak böyle ve müttaki bir allâmenin söz ve eserlerine itimad edebiliriz.</p>
<p>Asrımızda ise, hayatındaki vakıalar ve eserleriyle bu hadîs-i şerife mâsadak olan Risale-i Nur meydandadır. Müellif Bedîüzzaman dinî mücahedesi ve Kur&#8217;ana hizmetinde ve ubudiyetinde, Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm)ın sünnet-i seniyesine tam ittiba&#8217; etmiş bir mücahiddir. Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz, dünyanın en muazzam siyasî hâdisesi olan Bedir Muharebesinde; sahabe-i kirama, nöbet nöbet cemaatla namaz kıldırmıştır. Yani vâcib olmayan, hususan muharebe zamanında terk edilebilen &#8220;cemaatla namaz kılmak&#8221; gibi bir hayrı, dünyanın en büyük siyasî vak&#8217;asına tercih etmiştir, üstün tutmuştur. Ufak bir sevabı, harb cephesinin o dehşetleri içinde dahi terk etmemiştir.</p>
<p>Bedîüzzaman, gönüllü alay kumandanı olarak katıldığı Rus Harbinde, harb cephesinde, avcı hattında, Kur&#8217;anın bir kısmının tefsiri olan meşhur Arabî İşarat-ül İ&#8217;caz Tefsirini te&#8217;lif etmiş. Ve bu eser-i azîm, Âlem-i İslâm&#8217;da en büyük âlimlerin takdir ve tahsinine mazhar olmuş ve tam anlamaktan âciz kaldıklarını ve öyle bir tefsir görmediklerini itiraf etmişlerdir ki, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in en ince nükte ve en derin mes&#8217;elelerini ve misilsiz i&#8217;caz ve hârikulâde yüksek belâgat ve fesahatını izhar ve isbat etmiştir. Hattâ bir harfin nüktesini izhar ederken, avcı ateş hattında, düşman topları zihnini ondan çevirememiş, harbin dağdağa ve dehşetleri mani olamamıştır.</p>
<p>Ezan-ı Muhammedî&#8217;nin (A.S.M.) yasak edildiği ve bid&#8217;aların cebren umuma yaptırıldığı zulümatlı ve dehşetli bir devirde, Nur Talebeleri, o uydurma ezanı okumamışlar ve böyle bid&#8217;alara karşı, kendilerini kahramanca muhafaza ederek, bid&#8217;alara girmemişlerdir.</p>
<p>İman ve İslâmiyet&#8217;in ortadan kaldırılmaya çalışıldığı ve bir âlimin gizliden gizliye dahi bir tek dinî eser neşredemediği fecaat devrinde, Bedîüzzaman nefyedildiği yerlerde, zalim müstebidlerin tarassudat ve tazyikatı içinde, gizliden gizliye yüzotuz aded imanî eser te&#8217;lif ve neşretmiştir. Bununla beraber, geceleri pek az bir uykudan sonra, esaret altında inleyen İslâm Milletleri&#8217;nin necat ve salahı için dualar etmiş, dergâh-ı İlahiyeye iltica ederek yalvarmıştır.</p>
<p>Evet Hazret-i Üstad, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin Sünnet-i Seniyesine tam iktida etmiştir.</p>
<p>Bedîüzzaman&#8217;ın bu hali de, bütün İslâm mücahidlerine ve umum Müslümanlara bir örnektir. Yani, cihad ile ubudiyet ve takvayı beraber yapıyor; birini yapıp, diğerini ihmal etmiyor. Cebbar ve zalim din düşmanlarının plânıyla hapishanelere sevk edilip, tecrid-i mutlakta ve gayet soğuk bir odada bırakılması ve şiddetli soğukların ve hastalıkların ızdırabları ve titremeleri ve ihtiyarlığın tâkatsızlıkları içinde bulunması dahi, te&#8217;lifata noksanlık vermemiştir.</p>
<p>Sıddık-ı Ekber (Radıyallahü Anhü) demiştir ki: &#8220;Cehennem&#8217;de vücudum o kadar büyüsün ki, ehl-i imana yer kalmasın.&#8221; Bedîüzzaman, bu gayet ulvî seciyenin bir lem&#8217;acığına mazhar olmak için, &#8220;Birkaç adamın imanını kurtarmak için Cehennem&#8217;e girmeye hazırım&#8221; diye fedakârlığın şahikasına yükselmiş ve böyle olduğu, Kur&#8217;an ve İslâmiyet&#8217;in fedai ve muhlis bir hâdimi olduğu, seksen senelik hayatının şehadetiyle sabit olmuştur.</p>
<p>Kur&#8217;an ve iman hizmeti için Bedîüzzaman&#8217;ın haysiyetini, şerefini, ruhunu, nefsini, hayatını feda ettiği; maruz kaldığı o kadar şedid zulüm ve işkencelere ve giriftar edildiği çok musibet ve belalara karşı gösterdiği son derece sabır, tahammül ve itidal, birer şahid-i sadık hükmündedirler.</p>
<p>Bedîüzzaman Kur&#8217;an, iman, İslâmiyet hizmeti için, dünyevî rahatlıklarını feda etmiş, dünyevî şahsî servetler edinmemiş, zühd ve takva ve riyazet, iktisad ve kanaatla ömür geçirerek, dünya ile alâkasını kesmiştir.</p>
<p>Bu cümleden olarak, Müslümanların refah ve saadeti için, bütün ömür dakikalarını sırf iman hizmetine vakf ve hasretmek ve ihlasa tam muvaffak olmak için, kendini dünyadan tecrid ederek mücerred kalmıştır. Evet, Bedîüzzaman iman ve İslâmiyet hizmeti için, her şeyden bu derece fedakârlık yapan, fakat bütün bunlarla beraber; ubudiyet, zühd ve takvada da bir istisna teşkil eden tarihî bir İslâm fedaisi ve Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in muhlis bir hâdimi payesine yükselmiştir.</p>
<p>Bedîüzzaman&#8217;ın, Risale-i Nur davasında öyle bir itminanı, öyle bir sıdk ve sadakatı, öyle bir sebat ve metaneti, öyle bir ihlası vardır ki: Din düşmanlarının o kadar şiddetli zulüm ve istibdadları, o kadar hücum ve tazyikatları ve bunlarla beraber maddî yokluklar içinde bulunması, davasından vazgeçirememiş ve küçük bir tereddüd dahi ika&#8217; edememiştir.</p>
<p>Said Nursî, Eski Said tabir ettiği gençliğinde felsefede çok ileri gitmiştir. Garbın Sokrat&#8217;ı, Eflatun&#8217;u, Aristo&#8217;su gibi hakikatlı feylesofları ve şarkın İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Farabî gibi dâhî hükemalarından felsefe ve hikmette Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in feyziyle çok ileri geçmiş ve Kur&#8217;andan başka halâskâr ve hakikî rehber olmadığını dava etmiş ve Risale-i Nur eserlerinde isbat etmiştir. Bu hakikatlarda şübhesi olan olursa, Üstad âhirete teşrif etmeden bizzât şübhesini izale edebilir.</p>
<p>Said Nursî, Kur&#8217;an ve imana hizmet mesleğini ihtiyar edip, hiçbir maddî ve manevî menfaat, salahat ve velilik gibi manevî makamları maksad ve gaye etmeden, sırf Cenab-ı Hakk&#8217;ın rızası için hizmet yapmıştır. Basiretli ehl-i ilim tarafından bütün Müslümanlarca &#8220;Zuhuru beklenen siyasî ve dinî bir halâskârdır&#8221; gibi şahsına verilen yüksek mertebeyi, Bedîüzzaman hiddetle reddetmiş, kendisinin ancak Kur&#8217;anın bir hizmetkârı ve Risale-i Nur Talebelerinin bir ders arkadaşı olduğuna inanmış ve beyan etmiştir.</p>
<p>Millî Müdafaa Vekaletinde yirmibeş sene hizmet görmüş muhterem âlim bir zâtın, şimdi aramızda bulunan bir kısım arkadaşlarımızla, evvelki gün ziyaretine gittiğimiz vakit, Bedîüzzaman Hazretleri hakkında demişti ki: &#8220;Bedîüzzaman&#8217;ın nasıl bir zât olduğunu anlayabilmek için, Risale-i Nur Külliyatını dikkatle, sebatla okumak kâfidir. Size bir misal olarak, yalnız dünyevî iktidarı bakımından derim ki: Bedîüzzaman, Risale-i Nur&#8217;un şahs-ı manevîsiyle yalnız bir devleti değil, dünya yüzündeki milletlerin idaresi ona verilse, onları selâmet ve saadet içinde idare edecek bir iktidar ve inayete mâliktir.&#8221; Evet, Bedîüzzaman nâdire-i hilkattir. Fakat yirmibeş senedir hem kendini, hem talebelerini siyasetten men&#8217;etmiştir; dünyevî işlerle meşgul değildir.</p>
<p>Bedîüzzaman&#8217;ın Risale-i Nur&#8217;u te&#8217;lif ettiği zamanlarda ve hizmet-i Kur&#8217;aniye&#8217;de istihdam edildiği anlarda; zekâsı, fetaneti, aklı, mantıkı, zihni, hayali, hâfızası, teemmülü, feraseti, seziş ve kavrayışı, sür&#8217;at-i intikali ve ruhî, kalbî, vicdanî hasseleri, duyguları ve manevî letaifinin emsalsiz bir tarzda olması, istihdam edildiğine aşikâr bir delildir ki; kendi ihtiyarıyla, keyfiyle değil, inayet-i İlahiye ile Kur&#8217;ana hizmetkârlık etmiş bir derecede olduğu, basiretli ehl-i ilim ve ehl-i kalbce musaddak ve müstahsendir.</p>
<p>Mısır&#8217;da fâzıl ülemadan, merhum Abdülaziz Çâviş, Bedîüzzaman&#8217;ın fatîn-ül asr olduğu ve müdhiş bir fart-ı zekâya mâlik bulunduğu mevzuunda, Mısır matbuatında makale neşretmiştir.</p>
<p>Büyük ve salâbetli bir âlim olan Şeyhülislâm merhum Mustafa Sabri Efendi, Mısır&#8217;da Risale-i Nur&#8217;a sahib çıkmış ve Câmi-ül Ezher Üniversitesinde en yüksek bir mevkiye koymuştur.</p>
<p>Risale-i Nur, İslâmiyet&#8217;in gayet keskin ve elmas bir kılıncıdır. Bu hakikatlara bir delil ise, Bedîüzzaman&#8217;ın zalim hükümdarlara ve kumandanlara, ölümü istihkar ederek, hakikatı pervasızca tebliğ etmesi ve dünyayı saran dinsizlik kuvvetine mukabil, hakaik-i Kur&#8217;aniye ve imaniyeyi, kendini feda ederek, istibdadın en koyu devrinde neşretmesi ve bu kudsî hakikata, cansiperane hizmet etmesidir.</p>
<p>Bir müddeiumumî, iddianamesinde: &#8220;Bedîüzzaman, ihtiyarladıkça artan enerjisiyle dinî faaliyete devam etmektedir.&#8221; Denizli mahkemesi, ehl-i vukuf raporunda: &#8220;Evet, Said Nursî&#8217;de bir enerji vardır, fakat bu enerjisini, tarîkat veya bir cem&#8217;iyet kurmakta sarfetmemiş, Kur&#8217;an hakikatlarını beyan ve dine hizmete sarfettiği kanaatına varılmıştır.&#8221; denilmektedir.</p>
<p>Din aleyhindeki eski hükûmetlerin vekillerinden birisi (antidemokratik kanunların Millet Meclisinde müzakeresi esnasında): &#8220;Bedîüzzaman Said-i Nursî&#8217;nin dinî faaliyetine, yirmibeş seneden beri mani olamıyoruz.&#8221; demiştir.</p>
<p>Biz de deriz ki: Evet, Said Nursî Hazretleri; emsali görülmemiş dinamik ve enerjik bir zâttır. Bedîüzzaman&#8217;ın hârika bir insan olduğunu, din düşmanları olan muarızları dahi kalben tasdik ve takdir etmektedirler.</p>
<p>Said Nursî, bazan bir talebesine Risale-i Nur&#8217;dan okuyuvermek nimetini lütfettiği zaman der ki: &#8220;Bu benim dersimdir. Ben kendim için okuyorum. Bu risaleyi, şimdiye kadar belki yüz defa okumuşum. Fakat, şimdi yeni görüyorum gibi tekrar okumağa ihtiyaç ve iştiyakım var.&#8221;</p>
<p>Hem yine der ki: &#8220;Ben başkaları için kitab yazmamışım. Kendim için yazmışım. Kur&#8217;andan bulduğum bu devalarımı arzu edenler okuyabilir.&#8221; Evet, Bedîüzzaman itikad ediyor ve diyor ki: &#8220;Ben derse, terbiyeye ve nefsimi ıslaha muhtacım.&#8221; Bedîüzzaman gibi bir zât böyle derse, bizim bu eserlere ne kadar muhtaç olduğumuz artık kıyas edilsin.</p>
<p>Bedîüzzaman Said Nursî bütün hayatında, şan ve şöhretten, hürmetten kaçmış ve insanlardan istiğna etmiştir. Arabî bir eserinde, şöhret hakkında diyor ki: &#8220;Şöhret, ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. İnsanı, insanlara abd ve köle yapar. Yani, nam ve şöhret isteyen adam; halklara kendini beğendirmek, sevdirmek için, insanlara riyakârlık, dalkavukluk yapar. Tasannu&#8217;kâr tavırlar takınır. O bela ve musibete düşersen <strong>اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ</strong> de.&#8221;</p>
<p>Üstad, şöhretten fiilen ve hâlen bu kadar kaçmasına rağmen, her ne hikmetse, insanlar âdeta bir sevk-i İlahî varmış gibi, istimdadkârane ona koşmuşlardır ve ona akın etmektedirler. Ve onun mahz-ı hak olan bu kudsî seciyesi, Risale-i Nur gibi cihanşümul bir esere hâdim olmuştur&#8230;</p>
<p>Bedîüzzaman küçük yaşından beri, halkların mukabilsiz hediyelerinden istiğna etmiştir. Hediye kabul etmemeyi meslek edinmiştir. Zindandan zindana, memleketten memlekete sürgün edildiği zamanlarda, ihtiyarlığın tahmil ettiği zaruretler içinde dahi, bu seksen senelik istiğna düsturunu bozmamıştır. En has bir talebesi, bir lokma birşey hediye etse, mukabilini verir; vermese dokunur.</p>
<p>Neden hediye kabul etmediğinin sebeblerinden birisi olarak der ki: &#8220;Bu zaman, eski zaman gibi değildir. Eski zamanda imanı kurtaran on el varsa, şimdi bire inmiş. İmansızlığa sevk eden sebebler eskiden on ise, şimdi yüze çıkmış. İşte böyle bir zamanda imana hizmet için, dünyaya el atmadım, dünyayı terk ettim. Hizmet-i imaniyemi hiçbir şeye âlet etmeyeceğim&#8221; der. Hazret-i Üstad, kendi şahsı için birisi zahmet çekse, bir hizmetini görse; mukabilinde bir ücret, bir teberrük verir. Aksi halde, ruhuna ağır gelir, hoşuna gitmez.</p>
<p>Bedîüzzaman Said Nursî; Kur&#8217;an, İman ve Din&#8217;e yaptığı hizmetinde, senelerden beri mütemadî bir tarassud ve tecessüs, takibat ve tedkikat altında bulundurulmuştur. Yalnız ve yalnız rıza-yı İlahî için, yalnız ve yalnız hakikat için İslâmiyet&#8217;e hizmet ettiği ve hizmet-i Kur&#8217;aniyesini hiçbir şeye âlet etmediği müteaddid mahkemelerde de sabit olmuştur.</p>
<p>Eğer bu mezkûr hakikatlara ve eserlerindeki hak ve hakikatı gören hakperestlerin, Bedîüzzaman ve eserlerinde gördükleri ve neşrettikleri âlî meziyet ve yüksek hakikata mugayir en küçük bir şey olsa idi, en büyük ilâvelerle, şaşaalarla ve yaygaralarla, bu yirmibeş sene içinde, din düşmanları tarafından dünyaya ilân edilecek idi.</p>
<p>Nitekim bütün bütün iftira ve ittihamlarla, cebbar, müstebid din düşmanlarının tahrikatıyla mahkemelere sevkedildiği zaman, gazetelerin birinci sahifelerinde, bire yüz ilâvelerle teşhir ettirilmesi; tahkikat ve muhakeme neticesinde hiç bir suç olmadığı tahakkuk ederek, beraet ettiği vakit sükût edilmesi; bu hakikatın aşikâr çok delillerinden bir tanesidir.</p>
<p>Bedîüzzaman, din kardeşlerine ziyade şefkatlidir. Onların elemleriyle elem çektiği, İslâm dünyasında hürriyet ve istiklali için can veren, fedai İslâm mücahidlerinin acılarıyla muzdarib olduğu, Kur&#8217;an ve İslâmiyet&#8217;e yapılan darbeler ânında çok ızdırablar çektiği, böyle acı acıların tesiratıyla, zâten pek az yediği bir parça çorbasını da yiyemediği çok defa görülmüş ve görülmektedir.</p>
<p>Ekser günleri hastalıklar ve sıkıntılarla geçmektedir. Bir Nur talebesinin yazdığı gibi, &#8220;Ey Millet-i İslâm&#8217;ın ebedî refah ve saadeti için, dünyada rahatlık görmeyen müşfik üstadım! Senin devam eden hastalıkların cismanî değildir. Dinimize icra edilen istibdad ve zulüm sona ermedikçe, âlem-i İslâm kurtulmadıkça senin ızdırabın dinmeyecektir.&#8221; Evet biz de bu kanaatteyiz.</p>
<p>Fakat o elîm acılar, Bedîüzzaman&#8217;ı asla ye&#8217;se düşürmemiş, bilakis öyle küllî ve umumî bir dinî cihada ve dua ve ubudiyete sevk etmiştir ki: &#8220;Kurtuluşun çare-i yegânesi, Kur&#8217;ana sarılmaktır.&#8221; demiş ve sarılmış. Kur&#8217;anda bulduğu deva ve dermanları kaleme alarak, bu zamanda bir halâskâr-ı İslâm ve nev&#8217;-i beşerin saadetine medar olan Risale-i Nur eserlerini meydana getirmiştir.</p>
<p>Hunhar din düşmanlarının, dünyevî satvet ve şevketleri, Bedîüzzaman&#8217;ı kat&#8217;iyyen atalete düşürtememiştir. &#8220;Vazifem Kur&#8217;ana hizmettir. Galib etmek, mağlub etmek Cenab-ı Hakk&#8217;a aittir.&#8221; diye iman ederek, bir an bile faaliyetten geri kalmamıştır. Evet Hazret-i Üstad, öyle bir himmet-i azîmeye mâliktir ki; ona icra edilen müdhiş mezalim, bu himmetin mukabilinde tesirsiz kalmağa mahkûm olmuştur.</p>
<p>Bedîüzzaman, arz ve semavattaki mevcudatı, hayret ve istihsanla temaşa eder. Kırlarda ve dağlarda hususan bahar mevsiminde çok gezinti yapar. O seyrangâhlarda zihnen meşguliyet ve dakik bir tefekkür ve daimî bir huzur halindedir. Ağaç ve nebatat ve çiçekleri مَا شَاءَ اللّٰهُ بَارَكَ اللّٰهُ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ &#8220;Ne güzel yaratılmışlar&#8221; diyerek, ibret nazarıyla onları seyreder; kâinat kitabını okur. Her a&#8217;za ve hasseleri gibi, gözünü de daima Cenab-ı Hak hesabına ve izni dairesinde çalıştırır. Gözü, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu&#8217;cizat-ı san&#8217;at-ı Rabbaniyenin bir seyircisidir. Ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin bir mübarek arısı derecesindedir.</p>
<p>Üstad, hususî hayatında mütevazi, vazife başında vakurdur. Tevazu ve mahviyette nümune-i misal olacak bir mertebededir. Bu mevzuda der ki: &#8220;Bir nefer nöbette iken, baş kumandan da gelse, silâhını bırakmayacak. Ben Kur&#8217;anın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, hak budur derim, başımı eğmem.&#8221;</p>
<p>Hülâsa olarak arzederiz ki: Bedîüzzaman, ihlas-ı tâmmeye mâlik, hârikulâde, hakikî bir müfessir-i Kur&#8217;andır. Hem ihlas-ı etemme vâsıl olmuş, kahraman ve yekta bir hâdim-i Kur&#8217;andır. Risale-i Nur&#8217;un müellifi olmak itibariyle; hem bir mütekellim-i a&#8217;zamdır, hem ilimde gayet derecede mütebahhir ve râsih, muhakkik ve müdakkik bir allâmedir, hem ilm-i Mantık&#8217;ın yüksek, nazirsiz bir üstadıdır. Ta&#8217;likat namındaki te&#8217;lifatı, Mantık&#8217;ta bir şaheserdir. Hem mümtaz ve hakperest ve hakikatbîn bir dâhîdir, hem Kur&#8217;anla barışık müstakim felsefenin hakikatperver bir feylesofudur, hem nazirsiz bir sosyolog (içtimaiyatçı) ve bir psikolog (ruhiyatçı) ve bir pedagogdur (terbiyeci), hem daima hakikat terennüm etmiş ve eden, yüksek ve emsalsiz ve dâhî bir müellif ve edibdir.</p>
<p>Said Nursî, senelerden beri şiddetli bir istibdad ve takyidat altında bulundurulup tanıttırılmadığı ve hem de kendisi, şahsî kemalâtını setrettiği, gizlediği için; mezkûr sıfatların herbirisine muttali olamayan bulunabilir. Hem bunlar ve hem Risale-i Nur&#8217;un hususiyetleri hakkındaki beyanatımız, hakikatperver ve faziletperver bu zamanda bir kısım ülema-i hakikînin ve ehlullahın ittifak ve icma&#8217; kuvvetindeki hükümleridir. Hem de bizim kat&#8217;î kanaatlarımızdır.</p>
<p>Bedîüzzaman&#8217;ın, öyle bir ilim ve sıfatlara mâlik olduğuna en mu&#8217;teber ve en birinci ve en hakikî delilimiz, Bedîüzzaman Said Nursî&#8217;dir. Kimin şübhesi varsa, Risale-i Nur&#8217;u okusun. Evet biz zikrettiğimiz ve edeceğimiz bu hakaik-i uzmayı, bütün İslâm dünyasına ve umum beşeriyet âlemine ifşa ve ilân ediyoruz. Evet bin seneden beri âlem-i İslâmiyet ve insaniyet, Risale-i Nur gibi bir esere intizar ediyordu.</p>
<p>Bedîüzzaman Said Nursî, çok ilimlerde müstesna birer eser yazabilirdi. Fakat o &#8220;Zaman, imanı kurtarmak zamanıdır&#8221; demiş ve bütün himmet ve mesaîsini ve hayatını, ulûm-u imaniyenin te&#8217;lif ve neşrine hasretmiştir.</p>
<p>Evet, Hazret-i Üstad ulûm-u imaniyeyi neşretmekle, âlem-i İslâm ve âlem-i insaniyeti hayattar ve ziyadar eylemiştir. Cenab-ı Hak, o büyük üstaddan ebediyen razı olsun, uzun ömürler versin. Âmîn, âmîn, âmîn&#8230;</p>
<p>Risale-i Nur, Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan&#8217;ın bu asırda bir mu&#8217;cize-i maneviyesi olan yüksek ve parlak bir tefsiridir. Evet Risale-i Nur kalblerin fatihi ve mahbubu, ruhların sultanı, akılların muallimi, nefislerin mürebbi ve müzekkîsidir. Risale-i Nur&#8217;un bir hususiyeti de, Mektubat&#8217;ın birinci cildinin 129&#8217;uncu sahifesindeki şu bahistir: &#8220;Bazı Sözlerde, ülema-i ilm-i Kelâm&#8217;ın mesleğiyle, Kur&#8217;andan alınan minhac-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki, meselâ: Bir su getirmek için bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısmı da her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir. Tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyular kazıp su çıkarmaya ehil olanlar; zahmetsiz, herbir yerde suyu buldukları gibi&#8230; Aynen öyle de: Ülema-i ilm-i Kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyeti ile kesip, sonra Vâcib-ül Vücud&#8217;un vücudunu onunla isbat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in minhac-ı hakikîsi ise; her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer asâ-yı Musa gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. <strong>وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ</strong> düsturunu herşeye okutturuyor.</p>
<p>Hem iman yalnız ilim ile değil.. imanda çok letaifin hisseleri var. Nasılki bir yemek mideye girse; o yemek muhtelif a&#8217;saba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh, kalb, sır, nefis ve hâkeza.. letaif, kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır.&#8221; İşte Risale-i Nur her yerde suyu buluyor, çıkartıyor. Evvelce gidilen uzun yolu kısaltıyor ve müstakim ve selâmetli yapıyor.</p>
<p>Eski hükema, ahkâm-ı şer&#8217;iyeden ve akaid-i imaniyeden bazıları için: &#8220;Bu nakildir, iman ederiz, akıl buna yetişmez.&#8221; demişler. Halbuki bu asırda akıl hükmediyor. Bedîüzzaman Said Nursî ise; &#8220;Bütün ahkâm-ı şer&#8217;iye ve hakaik-i imaniye aklîdir. Aklî olduğunu isbata hazırım.&#8221; demiş ve Risale-i Nur&#8217;da isbat etmiştir.</p>
<p>Risale-i Nur&#8217;da müstesna bir edebiyat ve belâgat ve îcaz; nazirsiz, cazib ve orijinal bir üslûb vardır. Evet, Bedîüzzaman zâtına mahsus bir üslûba mâliktir. Onun üslûbu, başka üslûblarla müvazene ve mukayese edilemez. Eserlerin bazı yerlerinde, edebiyat kaidesine veya başka üslûblara nazaran pek münasib düşmemiş gibi zannedilen bir noktaya rastlanırsa, orada gayet ince bir nükte, bir îma veya ince bir mana veya hikmet vardır. Ve o beyan tarzı, oraya tam muvafıktır. Fakat o ince inceliği, âlimler de birden pek anlamadıklarını itiraf etmişlerdir. Bunun için, Bedîüzzaman&#8217;ın eserlerindeki hususiyet ve incelikleri, Risale-i Nur&#8217;la fazla iştigal etmemiş olanlar, birden intikal edemezler.</p>
<p>Büyük şâirimiz, edebiyatımızın medar-ı iftiharı merhum Mehmed Âkif, bir üdebâ meclisinde, &#8220;Viktor Hügo&#8217;lar, Şekspirler, Dekartlar; edebiyatta ve felsefede, Bedîüzzaman&#8217;ın bir talebesi olabilirler.&#8221; demiştir.</p>
<p>Edib ve şâirler, zeval ve firaktan ağlamışlar, ölümden vaveylâ etmişlerdir. Güz mevsimini hüzünle tasvir etmişlerdir. Hattâ dünyaca meşhur Arab edibleri &#8220;Eğer firak olmasa idi, ölüm ruhlarımızı almak için yol bulup gelemezdi.&#8221; Manasında <strong>لَوْلاَ مُفَارَقَةُ اْلاَحْبَابِ مَا وَجَدَتْ لَهَا الْمَنَايَا اِلَى اَرْوَاحِنَا سُبُلاً</strong> demişlerdir.</p>
<p>Bedîüzzaman ise, &#8220;Kâinattaki zeval, firak ve adem zahirîdir. Hakikatta firak yok, visal var. Zeval ve adem yok, teceddüd var. Ve kâinatta her şey, bir nevi bekaya mazhardır. Ölüm, bu âlem-i fâniden âlem-i bâkiye gitmektir. Ölüm, ehl-i hidayet ve ehl-i Kur&#8217;an için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbablarına kavuşmağa vesiledir. Hem hakikî vatanlarına girmeye vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinana bir davettir. Hem Rahman-ı Rahîm&#8217;in fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem ubudiyet ve imtihanın talim ve talimatından bir paydostur. Azrail Aleyhisselâm bugün gelse, hoş geldin, safa geldin diye gülerek karşılayacağım.&#8221; diyor.</p>
<p>Bedîüzzaman, beşeri Risale-i Nur&#8217;la sefahet ve dalaletten kurtarırken, korku ve dehşet vermek tarzını takib etmiyor. Gayr-ı meşru bir lezzetin içinde, yüz elemi gösterip, hissi mağlub ediyor. Kalb ve ruhu hissiyata mağlub olmaktan muhafaza ediyor. Risale-i Nur&#8217;da müvazenelerle küfür ve dalalette, bir zakkum-u Cehennem tohumu olduğunu ve dünyada dahi Cehennem azabları çektirdiğini ve iman ve İslâmiyet ve ibadette, bir Cennet çekirdeği ve leziz lezzetler ve zevkler ve Cennet meyveleri bulunduğunu, dünyada dahi bir nevi mükâfata nâil eylediğini isbat ediyor.</p>
<p>Risale-i Nur nifak ve şikakı, tefrikayı, fitne ve fesadı kaldırıp; kardeşliği, uhuvvet-i diniyeyi, tesanüd ve teavünü yerleştirir. Risale-i Nur mesleğinin bir esası da budur. Risale-i Nur gurur ve kibir ve hodfüruşluk ve zillet gibi ahlâk-ı seyyieden kurtararak, tevazu&#8217; ve mahviyet ve izzet ve vakar gibi güzel ahlâklara sahib kılar.</p>
<p>Risale-i Nur, insan olan bir insana, acz ve fakrını derk ettirir. Bedîüzzaman der ki: &#8220;İnsan, acz ve fakrını anlamakla, tam Müslüman ve abd olur.&#8221;</p>
<p>Bu dinsizleri mağlub etmek için, yeni tahsili de yapalım diyenler veya yapanlar, Nur risalelerini devam ve sebatla mütalaa ederek, bu hedeflerine vâsıl olurlar ve çare-i yegâne de budur. Hem böylelikle, mekteb malûmatları da maarif-i İlahiyeye inkılab eder.</p>
<p>Ey, bin seneden beri İslâmiyetin bayraktarlığını yapan bir milletin torunları olan cengâver ruhlu kardeşlerim! Bu zamanın ve gelecek asırların Müslümanları ve bizler, Kur&#8217;an-ı Azîmüşşan&#8217;ın tefsiri olan öyle bir rehbere muhtacız ki; tahkikî iman dersleriyle, iman mertebelerinde terakki ve teâli ettirsin. Hem korkak değil, bilakis Risale-i Nur talebeleri gibi cesur ve kahraman ve fa&#8217;al ve amel-i sâlih sahibi, mütedeyyin, müttaki ve bununla beraber, şahsî rahatlık ve menfaatlarını iman ve İslâmiyet&#8217;in kurtuluşu uğrunda feda eden, fedai ve mücahid Müslümanlar yetiştirsin, neme lâzımcılıktan kurtarsın. Hem taarruz ve işkenceler ve ölüm ihtimalleri karşısında, tahkikî iman kuvvetinden gelen bir cesaretle, Kur&#8217;an ve İslâmiyet cephesinden asla çekilmeyen, &#8220;Ölürsem şehidim, kalırsam Kur&#8217;anın hizmetkârıyım&#8221; diyen ve yılgınlık haline düşmeyen sadık ve ihlaslı, yalnız Allah rızası için hizmet eden, Nur talebeleri gibi İslâmiyet hâdimleri yetiştirsin, böyle muazzez Müslümanlar meydana getirsin.</p>
<p>Evet bu asra öyle bir Kur&#8217;an tefsiri lâzım ve elzemdir ki; Risale-i Nur gibi akıl, fikir ve mantığı çalıştırsın, ruh ve kalb ve vicdanı tenvir etsin. Müslümanları, beşeri uyandırsın; intibah versin, gafletten kurtarsın. Sırat-ı Müstakim olan Kur&#8217;an yolunu göstersin. Sünnet-i Seniyeye ve İslâmiyetin şeairine muhalif olarak yaptırılan ve yapılan şeyleri fark ettirip, sünnet-i Peygamberîye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ittibaı ders versin ve ihya etmek cehdini uyandırsın.</p>
<p>İşte Risale-i Nur&#8217;un böyle hâsiyetleri havi bir Kur&#8217;an tefsiri olduğu, otuz seneden beri meydandadır ve ehl-i hakikatın tasdikiyle sabittir. Hem amansız din düşmanlarının plânlarıyla mahkemelere sürüklenen Risale-i Nur talebelerinin müdafaaları; ve bu talebelerin İslâmiyete hizmetleri esnasında, gizli İslâmiyet düşmanı, insafsız, cebbar zalimlerin entrikalarıyla maruz kaldıkları işkencelerden yılmamak, şahıslarını düşünmeden, yani şahsî refahlarını İslâmın refah ve saadeti için feda ederek, sıddıkıyetle sebat etmeleri ve eşedd-i zulme mukavemet etmeleri aşikâr bir delil teşkil etmektedir.</p>
<p>Evet, hem yirmibeş seneden beri Risale-i Nur&#8217;la iman hizmetine bütün varlığını vakfeden ve şimdiye kadar &#8220;gaddar din düşmanlarının&#8221; çok defalar tecavüz ve taarruzuna ve taharriyata maruz kaldığı halde, yirmibeş senedir inziva içinde, Risale-i Nur&#8217;un naşirliğini yapan Nur kahramanları ağabeylerimiz, bizlere birer nümune-i imtisal olan, iman ve İslâmiyet fedaileridir.</p>
<p>İşte biz Müslümanlar, böyle bir tefsir-i Kur&#8217;an arıyor, böyle bir hâdîyi bekliyorduk. O ihlaslı Nur talebeleri ki, &#8220;Cenab-ı Hak, Hafîz&#8217;dir. Ben onun inayeti ve himayeti altındayım. Başıma ne gelse hayırdır.&#8221; diye iman etmekle beraber amel ederler. İman hizmetini yaparlar. Din düşmanlarına yakalanmamak ve canlarından kıymetli olduğuna inandıkları Nur Risalelerini onlara kaptırmamak için de ihtiyat ederler. Şahıslarına gelecek zararları nazar-ı itibara almadan hizmetlerine devam ederler. Hapse, zindana atılıp, işkence yapıldığı zamanda, onlar yine üstadları Bedîüzzaman ile alâkadardırlar. Eğer gizlice bir imkân bulurlarsa, onlar yine Risale-i Nur ile meşguldürler. Hattâ &#8220;Belki hapse atılırım, Nur Risalelerimi vermezler, çalışmaktan mahrum kalırım.&#8221; diye bazı Nurları ezberleyen talebeler de olmuştur.</p>
<p>Muhlis bir Nur talebesi, hapishaneden çıkarıldığı vakit; güya o kırbaçlı, falakalı, türlü türlü işkenceli hapishane, ona bir kuvvet, bir enerji kaynağı olmuş, sadakat ve teyakkuzla Nur hizmetinde koşturmak için bir kırbaç tesiri yapmış gibi, üstadına daha ziyade yakınlaşır ve eskisinden daha fazla Nurlara çalışır, neşriyat yapar.</p>
<p>Afyon hâdisesinde, Bedîüzzaman hapiste iken, muallim bir Nur talebesi, savcılıkta Risale-i Nur ve Üstadı hakkında kahramanca cevablar verdiği için, savcı kızmış. &#8220;Şimdi seni hapse atarım&#8221; diye tehdid etmiş. O İslâm fedaisi muallim de cevaben &#8220;Ben hazırım, derhal hapse gönderin&#8221; demiştir.</p>
<p>Yine Afyon mahkemesinde, bir Nur talebesi hakkında tevkif kararı veriliyor, fakat adliye bulamaz. O talebe bundan haberdar olur. Diğer Nur kardeşleri gibi, &#8220;Üstadım ve kardeşlerim hapiste iken, nasıl hariçte kalabilirim&#8221; diyerek savcılığa teslim olup, hapse girer.</p>
<p>Aynı bu hapishanede, bir Nur talebesini sehven tahliye ederler. O da &#8220;Üstadım ve kardeşlerim henüz hapistedirler. Hem istinsahını tamamlayacağım yeni te&#8217;lif edilen Nur Risaleleri var.&#8221; diye düşünerek hapishane müdürüne, &#8220;Benim kırk gün sonra tahliye edilmem lâzım. Ceza müddetim daha bitmedi.&#8221; der. Hesab ederler ki hakikaten böyledir, tekrar hapse koyarlar.</p>
<p>Hamiyet-i diniye meziyetine lâyık anlayışlı kardeşlerim!</p>
<p>Said Nursî, kendi hakkında verilen böyle bir malûmatı görürse, diyeceklerdir ki: &#8220;Ne için böyle yapıyorlar? Şahsımın ehemmiyeti yok. Kıymet, Kur&#8217;andan tereşşuh eden ve Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in malı olan Risale-i Nur&#8217;dadır. Ben bir hiçim.&#8221;</p>
<p>Üstadın şahsının mazhar ve âyine olduğu Kur&#8217;anî hakikatlar ve Nur&#8217;lar itibariyle ve neşrettiği iman ve İslâmiyet dersleriyle, ihlas-ı tâmme ile, umumî ve küllî bir tarzda Kur&#8217;ana ve dine hizmet etmesiyle, onun hakkındaki takdir ve tahsinler, mana-yı harfî ile şahsına aid kalmıyor. Kur&#8217;an ve İslâmiyet&#8217;e raci&#8217;dir. Allah nam ve hesabınadır. Din düşmanları tarafından, ona yapılan düşmanlık ve taarruzlar da, Bedîüzzaman&#8217;ın hâdimliğini yaptığı Kur&#8217;an ve İslâmiyet&#8217;in ortadan kaldırılması maksad-ı mahsusuna matuftur.</p>
<p>Zira hakaik-i Kur&#8217;aniye ve imaniyeyi câmi&#8217;, o cihanşümul Risale-i Nur eserleri ona ihsan edilmiştir.</p>
<p>İşte bu bedihî hakikatı bilen, maskeli, gizli ve münafık iman ve İslâmiyet muarızları ve düşmanları, yarım asra yakındır, Bedîüzzaman&#8217;ın çürütemedikleri şahsını, yalan ve yaygaralarla hâlâ çürütmeye çabalıyorlar. Maksadları: Risale-i Nur, rağbet ve revaç görüp intişar etmesin, iman ve İslâmiyet inkişaf etmesin. Halbuki, Said Nursî&#8217;ye iliştikçe Risale-i Nur parlıyor. Neşriyat dairesi genişliyor. Birer nümune olan yirmibeş sene içindeki hâdiseler meydandadır.</p>
<p>İslâmiyet düşmanları, bir taraftan tamamıyla yalan propagandalarına ve taarruzlarına devam ederken, diğer taraftan da Nur talebelerinin üstadları ve Risale-i Nur hakkında istidadları nisbetinde, istifade ve istifazalarından doğan minnet ve şükranlarını ifade eden takdirkâr yazı ve sözlerden mürekkeb bir nevi müdafaalarını perdeler arkasından men&#8217;etmeye çalışıyorlar. Bunun için, safdil gördükleri dostların dostlarına veya dostlara samimî görünerek &#8220;İfrata gidiyorsunuz&#8221; gibi, bir takım şeyler söylettiriyorlar. İşte böyle sinsi, böyle dessas, böyle entrikalı çeşitli iftiralarla bizi korkutmaya, yıldırmaya ve susturmaya çalışıyorlar.</p>
<p>Evet, acaba hiç akıl kârı mıdır ki: Din düşmanları, iftira ve yalanlardan ibaret yaygaralarını yapsınlar da, bizler hakikatı izhar tarzıyla müdafaa etmekte susalım? Acaba hiç mümkün müdür ki: İslâmiyet düşmanlığıyla, Üstad Bedîüzzaman hakkında zalimane ve cebbarane haksızlıkları irtikâb eden o insafsız propagandacılar, yalanlarını savururken, biz, Üstad ve Risale-i Nur&#8217;un hakkaniyetini ilân ederek, o acib yalanlarını akîm bırakmaya çalışmayalım? Acaba eblehlik ve safderunluk olmaz mı ki: Kur&#8217;an ve imanın hunhar ve müstebid zalim düşmanları; Kur&#8217;an ve İslâmiyet&#8217;i ve dini Risale-i Nur&#8217;la küfr-ü mutlaka karşı müdafaa ve muhafaza hizmetini yapan Bedîüzzaman aleyhtarlığında, mütemadiyen uydurmalarla seslerini yükseltsinler de, biz hak ve hakikatı beyan ve ilân etmekte sükût edelim, susalım veya &#8220;Biraz susun&#8221; gibi birşeyle, paravanalar, perdeler arkasında icra-i faaliyet yapan o gizli dinsizlere bir nevi yardım etmiş veya desteklemiş olalım? Aslâ ve kellâ, kat&#8217;â ve aslâ susmayacağız ve hem susturamıyacaklardır. Durmayacağız ve hem durduramıyacaklardır. Bu can bu kafesten çıkıncaya kadar, bu ruh bu cesedden ayrılıncaya kadar, bu nefes, bu bedenden gidinceye kadar; Risale-i Nur&#8217;u okuyacağız, neşredeceğiz. Risale-i Nur&#8217;un mahz-ı hakikat ve ayn-ı hak olduğunu ve Bedîüzzaman Said Nursî&#8217;nin, yapılan ithamlardan tamamıyla münezzeh ve müberra olduğunu, iftiracı ve tertibci, hunhar din düşmanlarına mukabil, izhar ve ilân edeceğiz.</p>
<p>Kıymetli kardeşlerim! İslâm tarihinde, altun sahifelerde mevkileri bulunan, büyük ve nazirsiz zâtlar meydana gelmiştir. O misilsiz zâtların tefsirleri ve eserleri, hiçbir Avrupalı feylesofun eseriyle kabil-i kıyas olmayacak derecede emsalsizdir. O büyük İslâm müellifleri ve İslâm dâhîleri, herhangi bir hükûmetin, senelerce ağır bir esaret ve koyu bir istibdadı tahtında olmaksızın, Kur&#8217;an ve İslâmiyet&#8217;e hakkıyla ve hâlis bir surette hizmet etmişlerdi. Tarihte eşine rastlanmayan bir istibdad-ı mutlak ve eşedd-i zulüm altında ve dehşetli bir esaret içinde bırakılan ve kendini ve eserlerini imha etmeye çalışan din düşmanlarına mukabil, bir şahs-ı manevî olan Bedîüzzaman Said Nursî, Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimizin sünnetine tam ittiba&#8217; ederek yaptığı dinî cihad-ı ekberinde, beşer tarihinde misli görülmemiş bir tarzda muvaffak ve muzaffer olmuştur.</p>
<p>Bedîüzzaman gibi, yüzotuz parça imanî eserlerini şiddetli bir istibdad, tazyikat ve takyidat altında, gizliden gizliye te&#8217;lif edebilmek, hem kuvvetli bir takva ve ubudiyete sahib olmak ve hem bunlarla beraber, harb cephesinde de fedai olarak gönüllü askerleriyle muharebe etmiş olmak ve harb cephesinde, avcı hattında dahi, fırsat buldukça Kur&#8217;anın en ince nüktelerini ve hârika i&#8217;cazını beyan eden bir Kur&#8217;an tefsiri te&#8217;lif etmiş olmak ve aynı zamanda nefs mücadelesinde de galib olup, nefsini de dine hizmetkâr yapmak ve hürriyeti gasbedilerek, ücra bir köye sürgün edilip, tecrid-i mutlak ve tarassudlar ve her türlü azablar içinde ablukaya alınıp, Engizisyon zulümlerini çok geride bırakan hâkim bir kuvvetin tazyikatı altında, câni canavarların pek vahşi işkenceleri içinde, (Sırran tenevverat) sırrıyla perde altında Risale-i Nur eserleri gibi eserler neşretmek ve böylece cihanın maddî manevî &#8220;Fâtih&#8221;i olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın sünnet-i seniyesinin bir hizmetkârı olarak, bugün milyonlara baliğ olan bir câmiayı, inayet-i İlahî ile, Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in cadde-i kübrasında selâmetle ilerletmek ve mü&#8217;minlerin ve beşeriyetin sadece dünyalarını değil, ebedî saadetlerini temine Risale-i Nur gibi bir eserle vesile olmak; bu mezkûr hususiyetlerin manevî şahsında toplanması, Risale-i Nur müellifi Bedîüzzaman Said Nursî gibi, tarihte hangi bir zâta daha nasîb olmuştur acaba?</p>
<p>Evet kardeşlerim! Risale-i Nur, öyle bir ziya-i hakikat, öyle bir bürhan-ı hak ve bir sirac-ı hakikat neşrediyor ve iki cihanın saadetini temin edecek, Kur&#8217;an ve iman hakikatlarını ders veriyor ve öyle bir lütf-u İlahîdir ki: Yirmibeş seneden beri, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek, muallimi, feylesofu, talebesi, âlimi, mutasavvıfı gibi, herbir tabaka-i insaniye, bu Nur&#8217;un âşıkı, bu Nur&#8217;un pervanesi, bu Nur&#8217;un meclubu, bu Nur&#8217;un muhibbi olmuşlar; bu Nur&#8217;a koşmuşlar, bu Nur&#8217;un sinesine atılmışlar, bu Nur&#8217;dan meded istemişler. Milyonlarca bahtiyar kimselerden müteşekkil muazzam bir kitle, bu Nur&#8217;la nurlanıp, bu Nur&#8217;la kurtulmuşlardır.</p>
<p>Evet kardeşlerim! Mahzen-i mu&#8217;cizat ve mu&#8217;cize-i kübra olan Kur&#8217;an-ı Azîmüşşan&#8217;ın hakikî bir tefsiri olan Risale-i Nur, o kadar merakâver, o kadar cazibedar, o kadar dehşetli ve muazzam hakikatları ders veriyor ve mesaili isbat ediyor ki; iman ve İslâmiyet&#8217;in kıt&#8217;alar genişliğinde inkişaf ve fütuhatına medar oluyor ve olacaktır.</p>
<p>Evet Risale-i Nur, kalblere o derece bir aşk ve muhabbet, ruhlara o kadar bir vecd ve heyecan vermiş, akıl ve mantıkları öyle bir tarzda ikna etmiş ve öyle bir itminan-ı kalb hasıl etmiştir ki, milyonlarca Nur talebelerine, kendini defalarca okutmuş, yazdırmış ve bir ömür boyunca mütalaa ettirmiş ve senelerden beri âdeta kendi kendini neşretmiştir.</p>
<p>Aziz kardeşlerim! Ecnebi parmağıyla idare edilen zındıka komiteleri, İslâmiyeti imha için, İslâm memleketlerinde, bilhâssa Türkiye&#8217;de, öyle desiselerle entrikalar çevirmişler, haince dolaplar döndürmüşler, hunharane ve vahşiyane zulümler irtikâb ve şeytanî ve menfur plânlar tatbik etmişler ve iğfalatta bulunmuşlar; iblisane, sinsî metodlar takib etmişler ve kardeşi kardeşe çarpıştırmışlar ve öyle aldatıcı yalan ve propagandalar ve yaygaralar yapmışlar, fitne ve fesad ve tefrika tohumları saçmışlardır ki; bunlar İslâm&#8217;ın bünyesinde derin rahneler açmış ve büyük tahribatlar yapmıştır.</p>
<p>Fakat o musibetler, Cenab-ı Hakk&#8217;ın imdadı ile, tahrik ve istihdam olunan Bedîüzzaman Said Nursî gibi, ihlas-ı tâmmı kazanmış olan bir zât vasıtasıyla, rahmet-i İlahî ile mededres ve şifaresan ve cihanpesend ve cihanşümul bir mahiyeti haiz Risale-i Nur eserlerinin meydana gelmesine sebeb olmuştur. Ve aynı zamanda, Müslümanları uyandırmış; onları halâs, kurtuluş çarelerini aramaya sevk etmiştir. Ebedî âhiret hayatlarını kurtarmak için, hakikî iman derslerini almak ve Allah&#8217;a iltica ve emirlerine itaat etmek ihtiyacını şiddetle hissettirmiş ve bu husustaki gaflet ve kusuratı; o musibetlerin ihtar ettiğini, idrak ettirmiştir. Zâten insanların, mü&#8217;minlerin başına gelen bela ve musibetlerin hikmeti budur.</p>
<p>Evet o ecnebilerin, canavarlar gibi yaptıkları muamele ve zulümler, İslâm dünyasında, hürriyet ve istiklal ve ittihad-ı İslâm cereyanını da hızlandırmıştır. Nihayet, müstakil İslâm devletlerinin teşkilini intac etmiştir. İnşâallahü Teâlâ, Cemahir-i Müttefika-i İslâmiye de meydana gelecek ve İslâmiyet, dünyaya hâkim ve hükümran olacaktır. Rahmet-i İlahîden kuvvetle ümid ve niyaz ediyoruz.</p>
<p>İşte Risale-i Nur müellifi Bedîüzzaman Said Nursî, öyle bir mücahid-i İslâmdır ki; ve te&#8217;lifatı Risale-i Nur, öyle uyandırıcı ve öyle halâskâr ve öyle fevkalâde ve cihangir bir eserdir ki: Din aleyhindeki bütün o komitelerin bellerini kırmış, mezkûr muzır ve habis faaliyetlerini akamete düçar ve dinsizlik esaslarının temel taşlarını paramparça etmiş ve köküyle kesmiştir ve İslâmî ve imanî fütuhatı, perde altında, kalbden kalbe inkişaf ettirmiş ve Kur&#8217;an-ı Azîmüşşan&#8217;ın hâkimiyet-i mutlakasına zemin ihzar etmiştir.</p>
<p>Evet Risale-i Nur, o tahribatı Kur&#8217;anın elmas hakikatleriyle ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;deki en kısa ve en müstakim bir tarîkle tamir ve o yaraları, Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in eczahane-i kübrasındaki edviyelerle tedavi ediyor ve edecektir.</p>
<p>Hem, masum müslümanların kanlarını sömüren ve servetleri tahaccür etmiş millet kanı olan, parazit, tufeylî ve aç gözlü canavar ve barbar emperyalistleri, müstemlekecileri ve onların içimizdeki, sadece şahsî menfaat zebunu, zalim, hunhar, harîs ve müstebid uşaklarını, hâk ile yeksân edip izmihlal ve inhidam-ı mutlakla mağlub eden ve edecek yegâne çarenin Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan&#8217;ın bu asırda bir mu&#8217;cize-i manevîsi olan Risale-i Nur eserleri olduğunda, basiretli İslâm mücahidleri ve âlimleri, icraat ve müşahedata müstenid, yakînî bir kanaat-ı kat&#8217;iyye ile müttefiktirler.</p>
<p>Evet tarih-i beşer, Risale-i Nur gibi bir eser göstermiyor. Demek anlaşılıyor ki: Risale-i Nur, Kur&#8217;anın emsalsiz bir tefsiridir.</p>
<p>Evet Bedîüzzaman Said Nursî&#8217;ye, yalnız âlem-i İslâm değil, Hristiyan dünyası da medyun ve minnettardır ki; dinsizliğe karşı umumî cihadında mazhar olduğu muvaffakıyet ve galibiyetten dolayı Roma&#8217;daki Papa dahi, kendisine resmen tebrik ve teşekkürname yazmıştır.</p>
<p>Şimdi Risale-i Nur Külliyatından, iman, Kur&#8217;an ve Hazret-i Peygamber (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz hakkında olan eserlerden bazı kısımları aynen okuyacağım. Siz bu eserleri elde edip tamamını okursunuz. Okurken, belki izah edilmesini isteyen kardeşlerimiz olacaktır. Fakat bu hususta arzedeyim ki, üstadımız Bedîüzzaman, bir Nur talebesine Risale-i Nur&#8217;dan bazan okuyuvermek lütfunu bahşederken izah etmiyor, diyor ki: &#8220;Risale-i Nur, imanî mes&#8217;eleleri lüzumu derecesinde izah etmiş. Risale-i Nur&#8217;un hocası, Risale-i Nur&#8217;dur. Risale-i Nur, başkalarından ders almağa ihtiyaç bırakmıyor. Herkes istidadı nisbetinde kendi kendine istifade eder. Aklınız herbir mes&#8217;eleyi tam anlamasa da, ruh, kalb ve vicdanınız hissesini alır. Ne kadar istifade etseniz, büyük bir kazançtır.&#8221;</p>
<p>Okunan Türkçe veya Arabça bir risalenin izahı, başka bir risalede varsa, onu getirip okuyor. Risale-i Nur&#8217;daki gayet ince nükteleri derkeden basiretli âlimler de der ki: Bir âlimin yüksek bir ilmi olabilir fakat Risale-i Nur&#8217;u cemaata okurken tafsilâta girişip eski malûmatlarıyla açıklarsa; bu izahatı, Risale-i Nur&#8217;un beyan ettiği, asrımızın fehmine uygun ve ihtiyacına tam cevab veren hakikatların anlaşılmasında ve tesiratında ve Risale-i Nur&#8217;un mahiyetinin derkine bir perde olabilir. Bunun için, bazı lügatların manalarını söyleyerek aynen okumak daha müessir ve daha efdaldir.</p>
<p>İstanbul Üniversitesindeki kardeşlerimiz de böyle okuyorlar. Biz de hülâsaten deriz ki: Risale-i Nur, gayet fasih ve vecizdir. Sözün kıymeti; îcazındadır, kısalığındadır. Bir mes&#8217;ele-i imaniye ve Kur&#8217;aniye umuma ders verilirken, mücmel olarak tedrisinde, daha fazla istifaza ve istifade vardır.</p>
<p>Ey Üstadımız Efendimiz! Umum kadirşinas insanlar Risale-i Nur&#8217;u ve sizi ebediyen tebcil ve tekrim edeceklerdir. Tahkikî iman dersleriyle imanımızı kurtaran cihanbaha ve cihandeğer bir kıymette olan Risale-i Nur&#8217;u bütün ruh-u canımızla, bütün mevcudiyetimizle seviyor ve terkim ediyoruz. Bu aşk ve bu muhabbet, bu ta&#8217;zim ve bu hürmet, nesilden nesile, asırdan asıra, devirden devire intikal edecektir.</p>
<p>Evet, Risale-i Nur&#8217;daki hakaik-i Kur&#8217;aniye öyle bir kuvvettir ki: Bu kudret karşısında, küfr-ü mutlakın ve dinsizliğin temelleri târumâr olacak; inhidam çukurlarına yuvarlanarak geberecektir. Bâki kalanlar, iman ve Kur&#8217;an nuruyla felah ve necat bulacaklardır.</p>
<p>Evet dağları, taşları, pamuk gibi dağıtacak, demir ve granitleri yağ gibi eritecek derecede olan bu kuvvet-i Kur&#8217;aniye dünyayı nur ve saadete gark edecek. Bu Nur-u Kur&#8217;an, imanların kurtuluşunda, dünyaya hâkim ve hükümran olacaktır.</p>
<h5 style="text-align: center;">وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</h5>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h5 style="text-align: center;">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</h5>
<h5 style="text-align: center;">يَا اَللّٰهُ يَا رَحْمنُ يَا رَحِيمُ يَا فَرْدُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَكَمُ يَا عَدْلُ يَا قُدُّوسُ</h5>
<h5 style="text-align: center;"></h5>
<p>İsm-i A&#8217;zam&#8217;ın hakkına ve Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan&#8217;ın hürmetine ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın şerefine, bu mecmuayı bastıranları ve mübarek yardımcılarını Cennet-ül Firdevs&#8217;te saadet-i ebediyeye mazhar eyle, âmîn. Ve hizmet-i imaniye ve Kur&#8217;aniyede daima muvaffak eyle, âmîn. Ve defter-i hasenatlarına Sözler Mecmuasının herbir harfine mukabil bin hasene yazdır, âmîn. Ve Nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlas ihsan eyle âmîn. Yâ Erhamerrâhimîn! Umum Risale-i Nur Şakirdlerini iki cihanda mes&#8217;ud eyle, âmîn. İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza eyle, âmîn. Ve bu âciz ve bîçare Said&#8217;in kusuratını afveyle, âmîn&#8230;</p>
<p>Umum Nur Şakirdleri namına</p>
<p>Said Nursî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/konferans/">Konferans</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lemaat</title>
		<link>https://mutalaainur.com/lemaat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Dec 2021 20:38:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütalaalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Çekirdekler Çiçekleri]]></category>
		<category><![CDATA[Lemaat]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=2534</guid>

					<description><![CDATA[<p>Lemaat مِنْ بَيْنِ هِلاَلِ الصَّوْمِ وَ هِلاَلِ الْعِيدِ Çekirdekler Çiçekleri Risale-i Nur şakirdlerine küçük bir mesnevî ve imanî bir divandır. Müellifi: Bedîüzzaman Said Nursî Tenbih Bu Lemaat namındaki eserin sair divanlar gibi bir tarzda bir-iki mevzu ile gitmediğinin sebebi: Eski eserlerinden Hakikat Çekirdekleri namındaki kısacık vecizeleri bir derece izah etmek [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/lemaat/">Lemaat</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 style="text-align: center;">Lemaat</h2>
<div class="epyt-gallery" data-currpage="1" id="epyt_gallery_62940"><iframe  id="_ytid_51073"  width="400" height="225"  data-origwidth="400" data-origheight="225" src="https://www.youtube.com/embed/tWqMHVHke30?enablejsapi=1&autoplay=0&cc_load_policy=0&cc_lang_pref=&iv_load_policy=1&loop=0&rel=0&fs=1&playsinline=0&autohide=2&theme=dark&color=red&controls=1&disablekb=0&" class="__youtube_prefs__  no-lazyload" title="YouTube player"  data-epytgalleryid="epyt_gallery_62940"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe><div class="epyt-gallery-list"><div class="epyt-pagination "><div tabindex="0" role="button" class="epyt-pagebutton epyt-prev  hide " data-playlistid="PLOLuNtAqOcGKng17Z-4GfsKuNylnZs8yK" data-pagesize="15" data-pagetoken="" data-epcolumns="4" data-showtitle="1" data-showpaging="1" data-autonext="0" data-thumbplay="1"><div class="epyt-arrow">&laquo;</div> <div>Prev</div></div><div class="epyt-pagenumbers "><div class="epyt-current">1</div><div class="epyt-pageseparator"> / </div><div class="epyt-totalpages">3</div></div><div tabindex="0" role="button" class="epyt-pagebutton epyt-next" data-playlistid="PLOLuNtAqOcGKng17Z-4GfsKuNylnZs8yK" data-pagesize="15" data-pagetoken="EAAaHlBUOkNBOGlFRVJCUVRVMU1VTkdOekF3T0RRMFF6TQ" data-epcolumns="4" data-showtitle="1" data-showpaging="1" data-autonext="0" data-thumbplay="1"><div>Next</div> <div class="epyt-arrow">&raquo;</div></div><div class="epyt-loader"><img decoding="async" alt="loading" width="16" height="11" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/gallery-page-loader.gif"></div></div><div class="epyt-gallery-allthumbs  epyt-cols-4 "><div tabindex="0" role="button" data-videoid="tWqMHVHke30" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/tWqMHVHke30/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 01 Eddai</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="cpNg8dW9d-I" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/cpNg8dW9d-I/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 02 Tevhidin İki Bürhanı</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="I-GgSAQUqs8" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/I-GgSAQUqs8/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 03 Tevhidin İki Bürhanı</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="u97rxt6dMPM" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/u97rxt6dMPM/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 04 Sahife 698</div></div><div class="epyt-gallery-rowbreak"></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="ueAhEEyJACQ" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/ueAhEEyJACQ/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 05 Sahife 700</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="JVlgHViVkto" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/JVlgHViVkto/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 06 Sahife 702</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="tvfpEkLJ9Wk" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/tvfpEkLJ9Wk/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 07 Sahife 703</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="eW3b6zDfIYc" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/eW3b6zDfIYc/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 08 Sahife 704</div></div><div class="epyt-gallery-rowbreak"></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="-lw-CiK0DNY" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/-lw-CiK0DNY/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 09 Sahife 705</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="FUXXmbemwZI" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/FUXXmbemwZI/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 10 Sahife 706</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="vkAIeHF8mIA" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/vkAIeHF8mIA/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 11 Sahife 707</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="ReTbMOtoNd8" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/ReTbMOtoNd8/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 12 Sahife 709</div></div><div class="epyt-gallery-rowbreak"></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="MP7WmBxMzNA" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/MP7WmBxMzNA/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 13 Sahife 709</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="D2YqxfgZVyY" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/D2YqxfgZVyY/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 14 Sahife 710</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="mBVCS4VwF8w" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/mBVCS4VwF8w/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Lemaat 15 Sahife 710</div></div><div class="epyt-gallery-clear"></div></div><div class="epyt-pagination "><div tabindex="0" role="button" class="epyt-pagebutton epyt-prev  hide " data-playlistid="PLOLuNtAqOcGKng17Z-4GfsKuNylnZs8yK" data-pagesize="15" data-pagetoken="" data-epcolumns="4" data-showtitle="1" data-showpaging="1" data-autonext="0" data-thumbplay="1"><div class="epyt-arrow">&laquo;</div> <div>Prev</div></div><div class="epyt-pagenumbers "><div class="epyt-current">1</div><div class="epyt-pageseparator"> / </div><div class="epyt-totalpages">3</div></div><div tabindex="0" role="button" class="epyt-pagebutton epyt-next" data-playlistid="PLOLuNtAqOcGKng17Z-4GfsKuNylnZs8yK" data-pagesize="15" data-pagetoken="EAAaHlBUOkNBOGlFRVJCUVRVMU1VTkdOekF3T0RRMFF6TQ" data-epcolumns="4" data-showtitle="1" data-showpaging="1" data-autonext="0" data-thumbplay="1"><div>Next</div> <div class="epyt-arrow">&raquo;</div></div><div class="epyt-loader"><img decoding="async" alt="loading" width="16" height="11" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/gallery-page-loader.gif"></div></div></div></div>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">مِنْ بَيْنِ هِلاَلِ الصَّوْمِ وَ هِلاَلِ الْعِيدِ</span></p>
<h4 style="text-align: center;">Çekirdekler Çiçekleri</h4>
<p style="text-align: center;">Risale-i Nur şakirdlerine küçük bir mesnevî ve imanî bir divandır.</p>
<p style="text-align: center;">Müellifi: Bedîüzzaman Said Nursî</p>
<h4 style="text-align: center;">Tenbih</h4>
<p style="text-align: justify;">Bu Lemaat namındaki eserin sair divanlar gibi bir tarzda bir-iki mevzu ile gitmediğinin sebebi: Eski eserlerinden Hakikat Çekirdekleri namındaki kısacık vecizeleri bir derece izah etmek için, hem nesir tarzında yazılmış, hem de sair divanlar gibi hayalata, mizansız hissiyata girilmemiş olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile hakaik-i Kur&#8217;aniye ve imaniye olarak, yanında bulunan biraderzadesi gibi bazı talebelerine bir ders-i ilmîdir, belki bir ders-i imanî ve Kur&#8217;anîdir. Üstadımızın baştaki ifadesinde dediği gibi, biz de anlamışızdır ki; nazma ve şiire hiç meyli ve onlarla iştigali de yoktur. <span style="font-size: 20pt;">وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ</span> sırrının bir nümunesini gösteriyor.<br />
<span style="color: #ff0000;">(Kur&#8217;anın şiir olmamasının üç hikmeti izah edilmiştir.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">A. Şiirler herşeye ve her hadiseye baktıramaz. Sadece nadir ferdleri nazar-ı dikkate arzeder. İşte bu sırdandır ki: Kur&#8217;an-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatları câmi&#8217; olduğundan, şiirin hayalatından müstağnidir. Hem Kur’an her şeyden ibret dersi verir. Her şeyden Cenâb-ı Hakka giden yolu gösterir.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">B. Şiirde kafiye vardır. Kafiye ise sadece bir önceki ve bir sonrası cümle ile münasebettardır. Âyetler ise herbiri birer yıldız gibi vezin kaydı altına girmediğinden ekser âyetlere bir nevi merkez olur. Ve mabeyinlerinde mevcud münasebet-i maneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhita içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil eder.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">C. Şiir küçük ve sönük hakikatları süslendirerek beğendirmek istiyor. Kur&#8217;an ise ulvi ve yüksek olan en değerli, en kıymetli hakikatları ders verir.)</span><br />
Bu eser, birçok meşagil ve Dâr-ül Hikmet&#8217;teki vazife içinde yirmi gün Ramazanda, günde iki veya ikibuçuk saat çalışmak suretiyle manzum gibi yazılmıştır. Bu kadar kısa zamanda ve manzum bir sahife on sahife kadar müşkil olduğu cihetle, birden dikkatsiz, tashihsiz böyle söylenmiş, tab&#8217;edilmiştir. Bizce Risale-i Nur hesabına bir hârikadır. Hiçbir nazımlı divan, bunun gibi tekellüfsüz, nesren okunabilir görülmüyor. İnşâallah bu eser bir zaman Risale-i Nur şakirdlerine bir nevi mesnevî olacak. Hem bu eser, kendisinden on sene sonra çıkan ve yirmiüç senede tamamlanan Risale-i Nur&#8217;un mühim eczalarına bir işaret-i gaybiye nev&#8217;inden müjdeli bir fihrist hükmündedir.</p>
<p style="text-align: right;">Risale-i Nur şakirdlerinden<br />
<strong>Sungur, Mehmed Feyzi, Hüsrev</strong></p>
<h4 style="text-align: center;">İhtar</h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">اَلْمَرْءُ عَدُوٌّ لِمَا جَهِلَ</span> kaidesiyle, ben dahi nazım ve kafiyeyi bilmediğimden ona kıymet vermezdim. Safiye&#8217;yi kafiyeye feda etmek tarzında hakikatın suretini nazmın keyfine göre tağyir etmek hiç istemezdim. Şu kafiyesiz, nazımsız kitabda en âlî hakikatlere, en müşevveş bir libas giydirdim.<br />
Evvelâ: Daha iyisini bilmezdim. Yalnız manayı düşünüyordum.<br />
Sâniyen: Cesedi libasa göre yontmakla rendeleyen şuaraya tenkidimi göstermek istedim.<br />
Sâlisen: Ramazanda kalb ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûb ihtiyar edildi. Fakat ey kari&#8217;! Ben hata ettim, itiraf ederim. Sakın sen hata etme! Yırtık üslûba bakıp o âlî hakikatlere karşı dikkatsizlik ile hürmetsizlik etme!..</p>
<h5 style="text-align: center;">İfade-i Meram</h5>
<p style="text-align: justify;">Ey kari&#8217;! Peşinen bunu itiraf ederim ki:<br />
San&#8217;at-ı hat ve nazımda istidadımdan çok müştekiyim. Hattâ şimdi ismimi de düzgün yazamıyorum.<br />
Nazım, vezin ise; ömrümde bir fıkra yapamamıştım.<br />
Birdenbire zihnime, nazma musırrane bir arzu geldi. Sahabelerin gazevatına dair Kürdçe <span style="font-size: 20pt;">قَوْلِ نَوَالاَسَيِسَبَانْ</span> namında bir destan vardı. Onun ilahî tarzındaki tabiî nazmına ruhum hoşlanıyordu. Ben de kendime mahsus onun tarz-ı nazmını ihtiyar ettim. Nazma benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için kat&#8217;iyyen tekellüf yapmadım. İsteyen adam, nazmı hatıra getirmeden zahmetsiz, nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalı, tâ mana anlaşılsın. Her kıt&#8217;ada ittisal-i mana vardır. Kafiyede tevakkuf edilmesin.<br />
Külâh püskülsüz olur,<br />
Vezin de kafiyesiz olur,<br />
Nazım da kaidesiz olur.<br />
Zannımca lafz ve nazım, san&#8217;atça cazibedar olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı manadan çevirmemek için perişan olması daha iyidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu eserimde üstadım, Kur&#8217;andır. Kitabım, hayattır. Muhatabım, yine benim. Sen ise ey kari&#8217; müstemi&#8217;sin. Müstemi&#8217;in tenkide hakkı yoktur; beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübarek Ramazanın feyzi {(*): Hattâ tarihi <span style="font-size: 20pt;">نَجْمُ اَدَبٍ وُلِدَ لِهِلاَلَىْ رَمَضَانَ</span> çıkmış. Yani: &#8220;Ramazanın iki hilâlinden doğmuş bir edeb yıldızıdır.&#8221; <span style="color: #ff0000;">(Bin üçyüz otuzyedi eder.)</span>} olduğundan, ümid ederim ki inşâallah din kardeşimin kalbine tesir eder de lisanı bana bir dua-i mağfiret bahşeder veya bir Fatiha okur.</p>
<h4 style="text-align: center;">EDDAÎ</h4>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">{(**): Bu kıt&#8217;a, onun imzasıdır.}</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p>Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde</p>
<p style="text-align: justify;">Said&#8217;den yetmiş dokuz emvat</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">{(***): Her senede iki defa cisim tazelendiği için iki Said ölmüş demektir. Hem bu sene Said yetmişdokuz senesindedir. Herbir senede bir Said ölmüş demektir ki, bu tarihe kadar Said yaşayacak.}</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">bâ-âsam âlâma.</p>
<p style="text-align: justify;">Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş.</p>
<p style="text-align: justify;">Beraber ağlıyor</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">{(****): Yirmi sene sonraki bu şimdiki hali, hiss-i kabl-el vuku&#8217; ile hissetmiş.}</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">hüsran-ı İslâm&#8217;a.</p>
<p style="text-align: justify;">Mezar taşımla pür-emvat enindar o mezarımla</p>
<p style="text-align: justify;">Revanım saha-i ukba-yı ferdâma.</p>
<p style="text-align: justify;">Yakînim var ki: İstikbal semavatı, zemin-i Asya</p>
<p style="text-align: justify;">Bâhem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâm&#8217;a.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira yemin-i yümn-i imandır</p>
<p style="text-align: justify;">Verir emni eman ile enama&#8230;<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Yeni Said&#8217;in doğrudan doğruya harekât-ı kalbiyesinde müşahede ettiği hakikatlar, Risale-i Nur&#8217;un çekirdekleri hükmündedir. Zâten bunlar hem Şu&#8217;le ve Zühre, Risale-i Nur&#8217;un Arabî parçalarıdır. Onlar, doğrudan doğruya benim nefsimin dersi olduğu için, Arabî ve kısa ibarelerle ifade edilmiş, başka adamlar nazara alınmamış.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">O zaman başta Şeyhülislâm ve Dâr-ül Hikmet a&#8217;zaları ve İstanbul&#8217;un büyük âlimleri, tahsin ve takdirle karşıladılar. Bunlar Yeni Said&#8217;in eserleri olduğundan, Risale-i Nur&#8217;un eczalarıdırlar. Eski Said&#8217;in ise, Arabî risalelerinden yalnız İşarat-ül İ&#8217;caz, Risale-i Nur&#8217;da en mühim bir mevki almış.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Hem her iki Said&#8217;in iştirakiyle, bir tek Ramazan&#8217;da iki hilâl ortasında te&#8217;lif edilen ve kendi kendine, ihtiyarım haricinde bir derece manzum şeklini alan ve İşarat-ül İ&#8217;caz kıt&#8217;asında elli-altmış sahife bulunan Türkçe olarak Lemaat namındaki risale dahi Risale-i Nur&#8217;a girebilir. Maatteessüf bir nüsha elde edemedim. Herkesin hoşuna gittiği için, matbu&#8217; nüshaları kalmamış.</span> Kastamonu Lahikası 140)</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَوةُ عَلَى سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ</span></p>
<p style="text-align: center;">Tevhidin İki Bürhan-ı Muazzamı</p>
<p style="text-align: justify;">Şu kâinat tamamıyla bir bürhan-ı muazzamdır. Lisan-ı gayb, şehadetle müsebbihtir, muvahhiddir. Evet tevhid-i Rahman&#8217;la, büyük bir sesle zâkirdir ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün zerrat hüceyratı, bütün erkân u a&#8217;zası birer lisan-ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">O dillerde tenevvü&#8217; var, o seslerde meratib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bir insan-ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczası, zerratı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Şu âlem halka-i zikri içinde okuyor aşrı, şu Kur&#8217;an maşrık-ı nuru. Bütün zîruh eder fikri ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bu Furkan-ı Celilüşşan, o tevhide nâtık bürhan, bütün âyât sadık lisan. Şuaat-bârika-i iman. Beraber der ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkan&#8217;ın sinesine, derinden tâ derine, sarihan işitirsin semavî bir sadâ der ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">O sestir gayeten ulvî, nihayet derece ciddî, hakikî pek samimî, hem nihayet munis ve mukni&#8217; ve bürhanla mücehhezdir. Mükerrer der ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Şu bürhan-ı münevverde, cihat-ı sittesi şeffaf ki, üstünde münakkaştır müzehher sikke-i i&#8217;caz. İçinde parlayan nur-u hidayet der ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhan, sağında aklı istintak; mürefref her taraf, ezhan &#8220;Sadakte&#8221; der ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Yemîn olan şimalinde, eder vicdanı istişhad. Emamında hüsn-ü hayırdır, hedefinde saadettir. Onun miftahıdır her dem ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Emam olan verasında ona mesned semavîdir ki, vahy-i mahz-ı Rabbanî. Bu şeş cihet ziyadardır; bürucunda tecellidar ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Evet vesvese-i sârık, bâvehm-i şübhe-i târık, ne haddi var ki o mârık, girebilsin bu bârık kasra. Hem şârık ki, sur sureler şâhik, her kelime bir melek-i nâtık ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ İlahe İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">O Kur&#8217;an-ı Azîmüşşan nasıl bir bahr-i tevhiddir. Birtek katre, misal için birtek Sure-i İhlas.. fakat kısa birtek remzi, nihayetsiz rumuzundan.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün enva&#8217;-ı şirki reddeder, hem de yedi enva&#8217;-ı tevhidi eder isbat; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden:</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci cümle: <span style="font-size: 20pt;">قُلْ هُوَ</span> karinesiz işarettir. Demek ıtlakla tayindir. O tayinde taayyün var. Ey</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ Hüve İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Şu tevhid-i şuhuda bir işarettir. Hakikat-bîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ Meşhude İlla Hu</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci cümle:<span style="font-size: 20pt;"> اَللّٰهُ اَحَدٌ</span> dir ki, tevhid-i uluhiyete tasrihtir. Hakikat, hak lisanı der ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ Mabude İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Üçüncü cümle: <span style="font-size: 20pt;">اَللّٰهُ الصَّمَدُ</span> dir. İki cevher-i tevhide sadeftir. Birinci dürrü: Tevhid-i Rububiyet. Evet nizam-ı kevn lisanı der ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ Hâlıka İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci dürrü: Tevhid-i Kayyumiyet. Evet seraser kâinatta, vücud ve hem bekada, müessire ihtiyaç lisanı der ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Lâ Kayyume İlla Hu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Dördüncü: <span style="font-size: 20pt;">لَمْ يَلِدْ</span> dir. Bir tevhid-i celalî müstetirdir; enva&#8217;-ı şirki reddeder, küfrü keser bîiştibah.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani tegayyür, ya tenasül, ya tecezzi eden elbet; ne Hâlık&#8217;tır, ne Kayyum&#8217;dur, ne İlah&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Veled fikri, tevellüd küfrünü <span style="font-size: 20pt;">لَمْ</span> reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserisi gümrah&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Ki İsa (A.S.) ya Üzeyr&#8217;in, ya melaik, ya ukûlün tevellüd şirki meydan alıyor nev&#8217;-i beşerde gâh bâ-gâh&#8230; <span style="color: #ff0000;">(Melekler, doğmuş yani yaratılmış olduğundan benzerleride vardır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Beşincisi: <span style="font-size: 20pt;">وَلَمْ يُولَدْ</span> Bir tevhid-i sermedî işareti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa, olmaz İlah&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Yani: Ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinata penah&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Esbabperestî, nücumperestlik, sanemperestî, tabiatperestlik şirkin birer nev&#8217;idir; dalalette birer çâh&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Altıncı: <span style="font-size: 20pt;">وَلَمْ يَكُنْ</span> Bir tevhid-i câmi&#8217;dir. Ne zâtında naziri, ne ef&#8217;alinde şeriki, ne sıfâtında şebihi لَمْ lafzına nazargâh&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Şu altı cümle manen birbirine netice, hem birbirinin bürhanı, müselseldir berahin, mürettebdir netaic şu surede karargâh&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Demek şu Sure-i İhlas&#8217;ta, kendi mikdar-ı kametinde müselsel, hem müretteb otuz sure münderiç; bu bunlara sehergâh&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Sebeb sırf zahirîdir</h4>
<p style="text-align: justify;">İzzet-i azamet ister ki; esbab-ı tabiî, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.<br />
Tevhid ve celal ister ki: Esbab-ı tabiî, dâmenkeş-i tesir-i hakikî ola</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">{(*): Hakikî tesirden elini çeksin, icada karışmasın, demektir.}</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">kudret eserinde.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Vücud, âlem-i cismanîde münhasır değil</h4>
<p style="text-align: justify;">Vücudun hasra gelmez muhtelif enva&#8217;ını, münhasır olmaz, sıkışmaz şu şehadet âleminde.</p>
<p style="text-align: justify;">Âlem-i cismanî bir tenteneli perde gibi, şu&#8217;le-feşan gaybî avalim üzerinde.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kalem-i kudrette ittihad, tevhidi ilân eder</h4>
<p style="text-align: justify;">Eser-i itkan-ı san&#8217;at, fıtratın her köşesinde bilbedahe reddeder esbabının icadını.</p>
<p style="text-align: justify;">Nakş-ı kilkî ayn-ı kudret; hilkatın her noktasında bizzarure reddeder vesaitin vücudunu.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Bir şey, her şeysiz olmaz</h4>
<p style="text-align: justify;">Kâinatta serbeser sırr-ı tesanüd müstetir, hem münteşir. Hem cevanibde tecavüb, hem teavün gösterir</p>
<p style="text-align: justify;">Ki yalnız bir kudret-i âlem-şümuldür yaptırır, zerreyi her nisbetiyle halkedip yerleştirir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitab-ı âlemin her satırıyla her harfi hayy; ihtiyaç sevkediyor, tanıştırır.</p>
<p style="text-align: justify;">Her nereden gelirse gelsin nida-i hacete lebbeyk-zendir, sırr-ı tevhid namına etrafı görüştürür.</p>
<p style="text-align: justify;">Zîhayat her harfi, herbir cümleye müteveccih birer yüzü, hem de nâzır birer gözü baktırır.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Güneşin hareketi cazibe içindir, cazibe istikrar-ı manzumesi içindir</h4>
<p style="text-align: justify;">Güneş bir meyvedardır, silkinir tâ düşmesin müncezib seyyar olan yemişleri.</p>
<p style="text-align: justify;">Ger sükûtuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczubları.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Küçük şeyler büyük şeylerle merbuttur</h4>
<p style="text-align: justify;">Sivrisinek gözünü halkeyleyendir mutlaka, Güneşi hem kehkeşi halkeylemiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Pirenin midesini tanzim edendir mutlaka, manzume-i şemsiyeyi nazmeylemiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Gözde rü&#8217;yet, midede hem ihtiyacı dercedendir mutlaka, sema gözüne ziya sürmesi çekmiş, zemin yüzüne gıda sofrası sermiş.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kâinatın nazmında büyük bir i&#8217;caz var</h4>
<p style="text-align: justify;">Kâinatın gör ki te&#8217;lifinde bir i&#8217;caz var. Ger bütün esbab-ı tabiiye bilfarz-ıl muhal</p>
<p style="text-align: justify;">Ola herbiri muktedir bir fâil-i muhtar. O i&#8217;caza karşı nihayet acz ile bil-imtisal</p>
<p style="text-align: justify;">Ederek secde ki <span style="font-size: 20pt;">سُبْحَانَكَ لاَ قُدْرَةَ فِينَا رَبَّنَا اَنْتَ الْقَدِيرُ اْلاَزَلِىُّ ذُو الْجَلاَلِ</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kudrete nisbet her şey müsavidir</h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ</span> Bir kudret-i zâtiyedir, hem ezelî; acz tahallül edemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Onda meratib olmayıp, mevani&#8217; tedahül edemez. İsterse küll, isterse cüz&#8217; nisbet tefavüt eylemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünki her şey bağlıdır her şey ile. Her şeyi yapamayan, bir şeyi de yapamaz.</p>
<h4 style="text-align: center;">* * *<br />
Kâinatı elinde tutamayan, zerreyi halkedemez</h4>
<p style="text-align: justify;">Tesbih gibi nazmeyleyip kaldıracak; arzımızı, şümusu, nücumu, hasra gelmez</p>
<p style="text-align: justify;">Şu fezanın başına hem sinesine takacak öyle kuvvetli ele bir kimse mâlik olmasa</p>
<p style="text-align: justify;">Dünyada hiçbir şeyde dava-yı halk edip, iddia-yı icad edemez.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">İhya-yı nev&#8217;, ihya-yı ferd gibidir</h4>
<p style="text-align: justify;">Mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sinek, nasıl onun ihyası kudrete ağır gelmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu dünyanın mevti de, ihyası da öyledir. Bütün zîruh ihyası onda fazla nazlanmaz.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h5 style="text-align: center;">Tabiat, bir san&#8217;at-ı İlahiyedir</h5>
<p style="text-align: justify;">Değil tabi&#8217; tabiat, belki matba&#8217;. Değil nakkaş, o belki bir nakıştır. Değil fâil, o kabildir. Değil masdar, o mistardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Değil nâzım, o nizamdır. Değil kudret, o kanundur. İradî bir şeriattır, değil hariç hakikatdar.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Vicdan, cezbesi ile Allah&#8217;ı tanır</h4>
<p style="text-align: justify;">Vicdanda mündemiçtir, bir incizab ve cezbe. Bir cazibin cezbiyle daim olur incizab.</p>
<p style="text-align: justify;">Cezbe düşer zîşuur, ger Zülcemal görünse. Etse tecelli daim pürşaşaa bîhicab.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir Vâcib-ül Vücud&#8217;a, Sahib-i Celal ve Cemal; şu fıtrat-ı zîşuur kat&#8217;î şehadetmeab.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir şahidi o cezbe, hem diğeri incizab.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Fıtratın şehadeti sadıkadır</h4>
<p style="text-align: justify;">Fıtratta yalan yoktur; ne dediyse doğrudur. Çekirdeğin lisanı,</p>
<p style="text-align: justify;">Meyl-i nümuv der: &#8220;Ben, sünbüllenip meyvedar&#8230;&#8221; Doğru çıkar beyanı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yumurtanın içinde, derin derin söyler hayatın meyelânı</p>
<p style="text-align: justify;">Ki: &#8220;Ben piliç olurum, izn-i İlahî ola.&#8221; Sadık olur lisanı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse incimad. Bürudetin zamanı</p>
<p style="text-align: justify;">İçindeki inbisat meyli der: &#8220;Genişlen, bana lâzım fazla yer.&#8221; Bir emr-i bîemanî&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Metin demir çalışır, onu yalan çıkarmaz. Belki onda doğruluk, hem de sıdk-ı cenanî</p>
<p style="text-align: justify;">O demiri parçalar. Şu meyelanlar bütün birer emr-i tekvinî, birer hükm-ü Yezdanî,</p>
<p style="text-align: justify;">Birer fıtrî şeriat, birer cilve-i irade. İrade-i İlahî, idare-i ekvanî</p>
<p style="text-align: justify;">Emirleri şunlardır: Birer birer meyelan, birer birer imtisal, evamir-i Rabbanî.</p>
<p style="text-align: justify;">Vicdandaki tecelli aynen böyle cilvedir; ki incizab ve cezbe iki musaffa canı</p>
<p style="text-align: justify;">İki mücellâ camdır, akseder içinde Cemal-i Lâyezalî, hem de nur-u imanî.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Nübüvvet beşerde zaruriyedir</h4>
<p style="text-align: justify;">Karıncayı emîrsiz, arıları ya&#8217;subsuz bırakmayan kudret-i ezeliye elbette</p>
<p style="text-align: justify;">Beşeri de bırakmaz şeriatsız, nebisiz. Sırr-ı nizam-ı âlem, böyle ister elbette.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Meleklerde Mi&#8217;rac, insanlarda Şakk-ı Kamer gibidir</h4>
<p style="text-align: justify;">Bir mi&#8217;racî kerametle melekler, gördüler elhak ki müsellem bir nübüvvette muazzam bir velayet var.</p>
<p style="text-align: justify;">O parlak zât, buraka binmiş de berk olmuş. Kamervari seraser, âlem-i nuru da görmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu şehadet âleminde münteşir insanlara hissî büyük bir mu&#8217;cize nasılki<span style="font-size: 20pt;"> اِنْشَقَّ الْقَمَرُ</span> dir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu mi&#8217;racdır, âlem-i ervahtaki sâkinlere en büyük bir mu&#8217;cize ki,</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">سُبْحَانَ الَّذِى اَسْرَى</span> dır.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kelime-i şehadetin bürhanı içindedir</h4>
<p style="text-align: justify;">Kelime-i şehadet vardır iki kelâmı. Birbirine şahiddir, hem delil ve bürhandır.</p>
<p style="text-align: justify;">Birincisi, sâniye bir bürhan-ı limmîdir. İkincisi, evvele bir bürhan-ı innîdir.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Ateşin dumana olan delaleti gibi, müessirden esere yapılan istidlale &#8220;bürhan-ı limmî&#8221; denildiği gibi; dumanın ateşe olan delaleti gibi, eserden müessire olan istidlale de &#8220;bürhan-ı innî&#8221; denir. Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.</span> İşarat-ül İ&#8217;caz 86</span><br />
&#8220;Bürhan-I Limmî&#8221; Nasıl Güneş, ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de uluhiyet de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.<br />
<span style="color: #ff0000;">(Buradan sonra zikredilen dokuz hakikat umum peygamberlerin vazifesidir. Bu vazifeler asıldır diğerleri füruattır.)</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet kemalde olan bir cemal; gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?</span> Sözler 61)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Hayat bir çeşit tecelli-i vahdettir</h4>
<p style="text-align: justify;">Hayat bir nur-u vahdettir. Şu kesrette eder tevhid tecelli. Evet, bir cilve-i vahdet eder kesretleri tevhid ve yekta.</p>
<p style="text-align: justify;">Hayat bir şeyi herşeye eder mâlik. Hayatsız şey, ona nisbet ademdir cümle eşya.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Ruh, vücud-u haricî giydirilmiş bir kanundur</h4>
<p style="text-align: justify;">Ruh bir nuranî kanundur, vücud-u haricî giymiş bir namustur; şuuru başına takmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu mevcud ruh, şu makul kanuna olmuş iki kardeş, iki yoldaş. <span style="color: #ff0000;">(Kanuna kardeş olan ruhun mahiyetidir. Ruhun mahiyeti ise Cenâb-ı Hakkın ilminde olup vücud-u harici verilmediğinden dolayı kanuna kardeş olmuştur.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Sabit ve hem daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi hem âlem-i emir <span style="color: #ff0000;">(Hariçte vücud verilmeyenlerin bulunduğu yer âlem-i emirdir.)</span>, hem irade vasfından gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kudret vücud-u hissî giydirir, şuuru başına takar, bir seyyâle-i latifeyi o cevhere sadef eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer enva&#8217;daki kanunlara kudret-i Hâlık vücud-u haricî giydirirse, herbiri bir ruh olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Ger vücudu ruh çıkarsa, başından şuuru indirirse, yine lâyemut kanun olur.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Hayatsız vücud, adem gibidir</h4>
<p style="text-align: justify;">Ziya ile hayatın herbiri, mevcudatın birer keşşafıdır. Bak nur-u hayat olmazsa,</p>
<p style="text-align: justify;">Vücud, adem-âlûddur; belki adem gibidir. Evet garib, yetimdir; hayatsız ger Kamer&#8217;se&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Hayat sebebiyle karınca küreden büyük olur</h4>
<p style="text-align: justify;">Ger mizan-ül vücudla karıncayı tartarsan, ondan çıkan kâinat küremize sıkışmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bence küre hayevandır, başkaların zannınca meyyit olan küreyi ger getirip koyarsan</p>
<p style="text-align: justify;">Karıncanın karşısına, o zîşuur başının nısfı bile olamaz.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Nasraniyet İslâmiyete teslim olacak</h4>
<p style="text-align: justify;">Nasraniyet, ya intifa ya ıstıfa bulacak. İslâm&#8217;a karşı teslim olup terk-i silâh edecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Mükerreren yırtıldı, purutluğa tâ geldi, purutlukta görmedi ona salah verecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Perde yine yırtıldı, mutlak dalale düştü. Bir kısmı lâkin, bazı yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Hazırlanır şimdiden {(*): Bu dehşetli Harb-i Umumî neticesindeki vaziyete işaret eder. Belki, İkinci Harb-i Umumîden tam haber verir.} yırtılmaya başlıyor. Sönmezse safvet bulup İslâm&#8217;a mal olacak.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bir sırr-ı azîmdir, ona remz u işaret; Fahr-i Rusül demiştir: &#8220;İsa, Şer&#8217;im ile amel edip ümmetimden olacak.&#8221;</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Tebaî nazar, muhali mümkün görür</h4>
<p style="text-align: justify;">Meşhurdur ki: Îdin hilâline bakardı cemaat-ı kesîre. Kimse bir şey görmedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Zevalî bir ihtiyar yemin etti ki: &#8220;Gördüm.&#8221; Halbuki gördüğü, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.</p>
<p style="text-align: justify;">O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş Kamer nerede? Ger anladın şu remzi:</p>
<p style="text-align: justify;">Zerrattaki harekât; kirpik-i aklın olmuş, birer kıl-ı zulmettar.. kör etmiş maddî gözü.</p>
<p style="text-align: justify;">Teşkil-i cümle enva&#8217; fâilini göremez, düşer başına dalal.</p>
<p style="text-align: justify;">O hareket nerede? Nazzam-ı kevn nerede? Onu ona vehmetmek, muhal ender muhal!..</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kur&#8217;an âyine ister, vekil istemez</h4>
<p style="text-align: justify;">Ümmetteki cumhuru, hem avamın umumu; bürhandan ziyade me&#8217;hazdaki kudsiyet şevk-i itaat verir, sevkeder imtisale.</p>
<p style="text-align: justify;">Şeriat yüzde doksanı; müsellemat-ı şer&#8217;î, zaruriyat-ı dinî birer elmas sütundur.</p>
<p style="text-align: justify;">İçtihadî, hilafî, fer&#8217;î olan mesail; yüzde ancak on olur. Doksan elmas sütunu, on altunun sahibi</p>
<p style="text-align: justify;">Kesesine koyamaz, ona tâbi kılamaz. Elmasların madeni: Kur&#8217;an ve hem Hadîstir. Onun malı.. oradan, her zaman istemeli.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitablar, içtihadlar Kur&#8217;anın âyinesi, yahut dûrbîn olmalı. Gölge, vekil istemez o Şems-i Mu&#8217;cizbeyan.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Mübtıl, bâtılı hak nazarıyla alır</h4>
<p style="text-align: justify;">İnsandaki fıtratı mükerrem olduğundan, kasden hakkı arıyor. Bazan gelir eline, bâtılı hak zanneder, koynunda saklıyor. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Eskide bir zât, haksız bir mesleği hak zannederek, ondan aldığı bir muhabbet ile, diri iken derisinin soyulduğuna tahammül ederek, kahramanane bir tavır gösterdiği gibi; acaba ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat ve bütün envâr-ı hakaikın menba&#8217; ve madeni olan hakikat-ı Kur&#8217;aniyeye hizmetimizdeki kudsî lezzet, bu mülhidlerin muvakkat, ehemmiyetsiz iz&#8217;açlarına ve kalbimizde açtıkları yaralara tiryak ve merhem olamaz mı? Elbette olur ve olmuş ve oluyor.</span> Barla Lahikası 338)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Hakikatı kazarken ihtiyarı olmadan dalal düşer başına; hakikattır zanneder, kafasına geçirir.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Cebr ve İtizalde birer dane-i hakikat bulunur.</span> Sözler 710)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Maziye, mesaibe kader nazarıyla ve müstakbele, maasiye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve İtizal, burada barışırlar.</span> Mektubat 472)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kudretin âyineleri çoktur</h4>
<p style="text-align: justify;">Kudret-i Zülcelal&#8217;in pek çoktur mir&#8217;atleri. Herbiri ötekinden daha eşeff ve eltaf pencereler açıyor bir âlem-i misale.</p>
<p style="text-align: justify;">Sudan havaya kadar, havadan tâ esîre, esîrden tâ misale, misalden tâ ervaha, ervahtan tâ zamana, zamandan tâ hayale,</p>
<p style="text-align: justify;">Hayalden fikre kadar muhtelif âyineler, daima temsil eder şuunat-ı seyyale.</p>
<p style="text-align: justify;">Kulağınla nazar et âyine-i havaya: Kelime-i vâhide, olur milyon kelimat!</p>
<p style="text-align: justify;">Acib istinsah eder o kudretin kalemi.. şu sırr-ı tenasülât&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Temessülün aksamı muhtelifedir</h4>
<p style="text-align: justify;">Âyinede temessül, münkasım dört surete:<br />
1.Ya yalnız hüviyet; <span style="color: #ff0000;">(Maddî kesiflerin temessülü)</span><br />
2.Ya beraber hâsiyet; <span style="color: #ff0000;">(Maddî nuranî temessülü)</span><br />
3.Ya hüviyet hem şu&#8217;le-i mahiyet; <span style="color: #ff0000;">(Nim nuranî, ruhanilerin temessülü)</span><br />
4.Ya mahiyet, hüviyet.<span style="color: #ff0000;"> (Kelimenin havada temessülü,)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;"><span style="color: #ff0000;">Mir’at-ı Muhammediyye Aleyhissalâtü Vesselâm Cenab-ı Hakka hem mahiyet hem hüviyet itibariyle ayinedir.</span> Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim. Mir&#8217;at-ı Muhammed&#8217;den Allah görünür daim.</span> Barla Lahikası 67)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Eğer misal istersen, işte insan <span style="color: #ff0000;">(Ya yalnız hüviyet )</span> ve hem şems, <span style="color: #ff0000;">(Ya beraber hâsiyet)</span> melek <span style="color: #ff0000;">(Ya hüviyet hem şu&#8217;le-i mahiyet)</span> ve hem kelime <span style="color: #ff0000;">(Ya mahiyet, hüviyet)</span> . Kesifin timsalleri, âyinede oluyor birer müteharrik meyyit.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir ruh-u nuranînin, kendi mir&#8217;atlarında timsalleri oluyor birer hayy-ı murtabıt; aynı olmazsa eğer, gayrı dahi olmayıp</p>
<p style="text-align: justify;">Birer nur-u münbasit. Ger şems hayevan olaydı; olur harareti hayatı, ziya onun şuuru.. şu havassa mâliktir âyinede timsali.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte budur şu esrarın miftahı: Cebrail hem Sidre&#8217;de, hem suret-i Dıhye&#8217;de meclis-i Nebevî&#8217;de,</p>
<p style="text-align: justify;">Hem kim bilir kaç yerde!.. Azrail&#8217;in bir anda Allah bilir kaç yerde, ruhları kabzediyor. Peygamber&#8217;in bir anda, <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Bir vakitte dört veya daha ziyade yıldızlarda bulunduğuna işaret <span style="font-size: 20pt;">مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ</span> kelimeleriyle tafsil verir.</span> Sözler 428)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Hem keşf-i evliyada, hem sadık rü&#8217;yalarda ümmetine görünür, hem haşirde umum ile şefaatle görüşür.</p>
<p style="text-align: justify;">Velilerin ebdalı, çok yerlerde bir anda zuhur eder, görünür.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Müstaid, müçtehid olabilir; müşerri&#8217; olamaz</h4>
<p style="text-align: justify;">İçtihadın şartını haiz olan her müstaid, ediyor nefsi için, nass olmayanda içtihad. <span style="color: #ff0000;">(İçtihad nass’da değil teferruat mes’elelerde yapılabilir.)</span> Ona lâzım, gayre ilzam edemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Ümmeti davetle teşri&#8217; edemez. Fehmi, şeriattan olur; lâkin şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri&#8217; olamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">İcma&#8217; ile cumhurdur, sikke-i şer&#8217;i görür. Bir fikre davet etmek; zann-ı kabul-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yoksa davet bid&#8217;attır, reddedilir. Ağzına tıkılır, onda daha çıkamaz&#8230;<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Nasılki ahkâm-ı şer&#8217;iyeyi tatbik ve tanzim ve icra etmek ve hürriyet-i fikirden neş&#8217;et eden manevî anarşiliği kaldırmak için gayet lâzımdır ki; ülema-i muhakkikînden bir heyet-i âliye bulunsun ki, o heyet umumun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhur-u ülemanın onlara itimadıyla ümmet için bir nevi zımnî kefalet ve dava vekili hükmünde olmaları cihetinde icma&#8217;-ı ümmet hüccetinin sırrına mazhar oluyorlar. O vakit içtihadın neticesi o icma&#8217; ile şer&#8217;an düstur olabilir. Ve icma&#8217;ın tasdik ve sikkesiyle umuma şamil oluyor.</span> Emirdağ Lahikası-2 89)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Nur-u akıl, kalbden gelir</h4>
<p style="text-align: justify;">Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziya-yı kalbsiz olmaz nur-u fikir münevver. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.</span> Münazarat 86)</span></p>
<p style="text-align: justify;">O nur ile bu ziya mezcolmazsa zulmettir, zulüm ve cehli fışkırır. Nurun libasını giymiş bir zulmet-i müzevver.<br />
<span style="color: #ff0000;">(Onikinci Sözde geçtiği gibi <span style="color: #0000ff;">Kur’an-ı Hakîm herbiri birer harf-i manidar olan mevcudata &#8220;mana-yı harfî&#8221; nazarıyla, yani onlara Sâni&#8217; hesabına bakar, &#8220;Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâni&#8217;inin cemaline delalet ediyor&#8221; der. Felsefe ise, &#8220;mana-yı ismî&#8221; ile, yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. &#8220;Ne güzel yapılmış&#8221;a bedel, &#8220;Ne güzeldir&#8221; der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip, kendisine müştekî eder.</span> Sözler 132)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Gözünde bir nehar var, lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir sevad var ki, bir leyl-i münevver.</p>
<p style="text-align: justify;">O içinde bulunmazsa, o şahm-pare göz olmaz; sen de birşey göremez. Basiretsiz basar da para etmez.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Basar masnuatı görüp de, basiret Sâni&#8217;i görmezse çok garib ve pek çirkin düşer.</span> Mesnevi-i Nuriye 210)</span><br />
Ger fikret-i beyzada süveyda-i kalb olmazsa, halita-i dimağî ilim ve basiret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Amucam Bediüzzaman bir müddetten beri akıl ile değil sırf kalb ile mesaile müteveccih oluyor. Kalbine vâzıhan bir şey zuhur etse, bana yazdırıyor. Ve diyor: “İlim odur ki, kalbde yerleşsin. Yalnız akılda olsa insana mal olmuyor.” Hem de diyor ki: “Şu mesail yalnız kavaid-i ilmiye değil, belki vicdanen esas ittihaz ettiğim bazı desatir-i kalbiyemdir.”</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Ve bana emretti: “Zuhurat-ı kalbiyemden istediğini intihab et!” Ben de şu vecizeleri hangi âsârından intihab ettiğimi ber-vech-i âtî işaretlerle gösteriyorum.</span> </span><span style="color: #ff0000;">Asar-ı Bediyye)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Dimağda meratib-i ilim muhtelifedir, mültebise</h4>
<p style="text-align: justify;">Dimağda meratib var; birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif.<br />
1-Evvel tahayyül olur, <span style="color: #ff0000;">(Hayal hududsuz olduğundan hayalden safsata hâsıl olur. Yunan Miteolojisi gibi)</span><br />
2-Sonra tasavvur gelir, (Hudud konulur. Yirmiüçüncü Lem’adaki üç yol ve evrim teorisi gibi)<br />
3-Sonra gelir taakkul, <span style="color: #ff0000;">(tarafsız bakar)</span><br />
4-Sonra tasdik ediyor, <span style="color: #ff0000;">(Doğruluğunu kabul veya red etmek ile tasdik etmek)</span><br />
5-Sonra iz&#8217;an oluyor, <span style="color: #ff0000;">(iz&#8217;an; delillerin çok veya kuvvetli olması neticesinde görülür, imtisal ortaya çıkar.)</span><br />
6-Sonra gelir iltizam, <span style="color: #ff0000;">(tarafdarlık)</span><br />
7-Sonra itikad gelir. <span style="color: #ff0000;">(sabit bir hakikat derecesine çıkar, bundan salâbet çıkar)</span><br />
İtikadın başkadır, iltizamın başkadır. Herbirinden çıkar bir halet:<br />
1.Salabet itikaddan,<br />
2.Taassub <span style="color: #ff0000;">(körü körüne bağlanmak)</span> iltizamdan,<br />
3.İmtisal iz&#8217;andan, <span style="color: #ff0000;">(İz&#8217;an, kuvvetli ve kesretli iman ve İslâmın bürhanlarını görmekle elde edilir. <span style="color: #0000ff;">Sözler, Tûbâ-i Cennet&#8217;in meyveleri gibi tatlı ve güzel olan iman ve İslâmiyetin meyvelerini ve saadet-i dâreynin mehasini gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihayetsiz bir tarafgirlik ve iltizam ve teslim hissini verir. Ve silsile-i mevcudat gibi kuvvetli ve zerrat gibi kesretli iman ve İslâmın bürhanlarını göstermişler ki, nihayetsiz bir iz&#8217;an ve kuvvet-i iman verirler.</span> Mektubat &#8211; 35</span><br />
4.Tasdikten iltizam,<br />
5.Taakkulde bîtaraf,<br />
6.Bîbehre tasavvurda.<br />
7.Tahayyülde safsata hasıl olur,<br />
mezcine eğer olmaz muktedir. Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Üstad Hazretleri bu manası fatihadan çıkarmıştır. Zulüm ve fıskta hasis ve hayırsız bir lezzet görüldüğünden, onlardan nefis teneffür etmez. Kur&#8217;an-ı Kerim o zulmün akibeti olan gazab-ı İlahîyi zikretmiştir ki, nefisleri o zulüm ve fısktan tenfir ettirsin.</span> İşarat-ül İ&#8217;caz &#8211; 27)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz. Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi karie ihtar eder. Zahiren der: &#8220;Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz.&#8221; Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyic eder, his daha söz dinlemez.</span> Sözler &#8211; 736)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">En müdhiş maraz ve musibetimiz, cerbeze ve gurura istinad eden tenkiddir. Tenkidi eğer insaf işletirse, hakikatı rendeçler.</span> (İman hakikatlarına tenkid nazarı ile bakarsak hakikata imtisal, iltizam, iz’an kırılır.) <span style="color: #0000ff;">Eğer gurur istihdam etse tahrib eder, parçalar. O müdhişin en müdhişidir ki, akaid-i imaniyeye ve mesail-i diniyeye girse. Zira iman hem tasdik, hem iz&#8217;an, hem iltizam, hem teslim, hem manevî imtisaldir. Şu tenkid; imtisali, iltizamı, iz&#8217;anı kırar. Tasdikte de bîtaraf kalır. Şu zaman-ı tereddüd ve evhamda, iz&#8217;an ve iltizamı tenmiye ve takviye eden nuranî sıcak kalblerden çıkan müsbet efkârı ve müşevvik beyanatı, hüsn-ü zan ile temaşa etmek gerektir. &#8220;Bîtarafane muhakeme&#8221; dedikleri şey, muvakkat bir dinsizliktir. Yeniden mühtedi ve müşteri olan yapar.</span> Hutbe-i Şamiye &#8211; 140)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">İ&#8217;lem Eyyühel-Aziz! Ehl-i ilhad ile ve bilhâssa Avrupa mukallidleriyle münazara ile iştigal edenler büyük bir tehlikeye maruzdurlar. Çünki nefisleri tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimaliyle tedricen hasımlarına mağlub olur ki, bîtarafane muhakeme denilen münsifane münazarada nefs-i emmareye emniyet edilemez. Çünki insaflı bir münazır, hayalî bir münazara sahasında, arasıra hasmının libasını giyer, ona bir dava vekili olarak onun lehinde müdafaada bulunur. Bu vaziyetin tekrarıyla, dimağında bir tenkid lekesinin husule geleceğinden, zarar verir. Lâkin niyeti hâlis olur ve kuvvetine güvenirse, zararı yoktur. Böyle vaziyete düşen bir adamın çare-i necatı, tazarru&#8217; ve istiğfardır. Bu suretle o lekeyi izale edebilir.</span> Mesnevi-i Nuriye &#8211; 112)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Safi olan zihinleri cerhdir, hem idlâli.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Hazmolmayan ilim telkin edilmemeli</h4>
<p style="text-align: justify;">Hakikî mürşid-i âlim koyun olur, kuş olmaz. Hasbî verir ilmini.</p>
<p style="text-align: justify;">Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü. <span style="color: #ff0000;">(Koyun kendisi için otluyor. Hazmediyor sonra sütten istifade edeceklere sütü veriyor. Bizde kendi istifademiz için ilim tahsil edeceğiz. İstifade ettiğimiz hakikatı hayatımıza tatbik ettikten sonra bu hakikattan istifade edebilecek kişilere bu hakikatı ders verebiliriz.)</span><br />
Kuş veriyor ferhine lüab-âlûd kayyını.<br />
<span style="color: #ff0000;">(</span><span style="color: #0000ff;">Sadakanın bu beş şartını <span style="font-size: 20pt;">مِمَّا </span>lafzındaki <span style="font-size: 20pt;">مَا </span>umumiyeti ilim ile yapılan sadakaya da tatbik edebiliriz. Şöyle ki:</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Birinci şart: Sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek ki, <span style="font-size: 20pt;">وَمِمَّا </span>lafzındaki <span style="font-size: 20pt;">مِنْ </span>-i teb&#8217;îz ile o şartı ifade eder.</span> <span style="color: #ff0000;">(Kendisi ilme muhtaç olan önce kendisi için ilim tahsil etmelidir.)</span><br />
<span style="color: #0000ff;">İkinci şart: Ali&#8217;den alıp Veli&#8217;ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Şu şartı <span style="font-size: 20pt;">رَزَقْنَاهُمْ</span> lafzı ifade ediyor. &#8220;Size rızık olandan veriniz&#8221; demektir.</span> <span style="color: #ff0000;">(Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.)</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Üçüncü şart: Minnet etmemektir. Şu şarta <span style="font-size: 20pt;">رَزَقْنَا </span>daki <span style="font-size: 20pt;">نَا </span>lafzı işaret eder. Yani &#8220;Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim abdime vermekte minnetiniz yoktur.&#8221;</span> <span style="color: #ff0000;">(Kişi ilmi kendi malı bilmeyecek Allah&#8217;ın ihsanı bilecek ki kendisini tevziat (vezne) memuru bilsin.)</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Dördüncü şart: Öyle adama veresin ki, nafakasına sarfetsin. Yoksa sefahete sarfedenlere sadaka makbul olmaz. Şu şarta <strong>يُنْفِقُونَ</strong> lafzı işaret ediyor.</span> <span style="color: #ff0000;">(&#8220;Öküzün boynuna inci takmak&#8221; yani hakikatları layık ellere ulaştırmak demektir. Layık olmayan eller hakikatları aleyhimize kullanmak için dinleyen, bize muarızlık gösteren, bizden hakikat dersini dinledikleri halde karşı çıkan, itiraz edenlerdir.)</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Beşinci şart: Allah namına vermektir ki, <span style="font-size: 20pt;">رَزَقْنَاهُمْ</span> ifade ediyor. Yani &#8220;Mal benimdir, benim namımla vermelisiniz.&#8221;</span><span style="color: #ff0000;">)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Tahrib esheldir; zaîf, tahribci olur</h4>
<p style="text-align: justify;">Vücud-u cümle-ecza, şart-ı vücud-u külldür. Adem ise, oluyor bir cüz&#8217;ün ademiyle; tahrib eshel oluyor.</p>
<p>Bundandır ki: Âciz adam, sebeb-i zuhur-u iktidar müsbete hiç yanaşmaz. Menfîce müteharrik, daim tahribkâr olur.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Cenab-ı Hakkın hizb-üş şeytana verdiği bazı cihazat şudur ki: <span style="color: #0000ff;">Dalalette ve küfürde</span></span></p>
<ol>
<li><span style="color: #0000ff;">Hem adem ve terk var ki, pek kolaydır, hareket istemez.</span></li>
<li><span style="color: #0000ff;">Hem tahrib var ki, çok sehildir ve âsandır; az bir hareket yeter.</span></li>
<li><span style="color: #0000ff;">Hem tecavüz var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihafe noktasında ve firavuniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır.</span></li>
<li><span style="color: #0000ff;">Hem akibeti görmeyen ve hazır zevke mübtela olan insandaki nebatî ve hayvanî kuvvelerin tatmini, telezzüzü, hürriyeti vardır ki, </span></li>
</ol>
<p><span style="color: #0000ff;">akıl ve kalb gibi letaif-i insaniyeyi insaniyetkârane ve akibet-endişane olan vazifelerinden vazgeçiriyorlar.</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Ehl-i hidayet ve başta ehl-i nübüvvet ve başta Habib-u Rabb-il Âlemîn olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın meslek-i kudsîsi, </span></span></p>
<ol>
<li><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Hem vücudî, hem sübutî, </span></span></li>
<li><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Hem tamir, hem hareket, </span></span></li>
<li><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Hem hududda istikamet,</span></span></li>
<li><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Hem akibeti düşünmek,</span></span></li>
<li><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Hem ubudiyet,</span></span></li>
<li><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Hem nefs-i emmarenin firavuniyetini, serbestliğini kırmak gibi esasat-ı mühimme bulunduğundandır ki,</span></span></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;"> Medine-i Münevvere&#8217;de bulunan o zamanın münafıkları, o parlak güneşe karşı yarasa kuşu gibi gözlerini yumup, o cazibe-i azîmeye karşı şeytanî bir kuvve-i dafiaya kapılıp, dalalette kalmışlar.</span> Lem&#8217;alar 81)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kuvvet hakka hizmetkâr olmalı</h4>
<p style="text-align: justify;">Hikmetteki desatir, hükûmette nevamis, hakta olan kavanin, kuvvetteki kavaid birbiriyle olmazsa müstenid ve müstemid<br />
<span style="color: #ff0000;">(34- <span style="color: #0000ff;">Desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle;</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;">(İki şartın yerine getirilmesi ile hikmet düsturları ve hükümetin nevamisinin menfaati neticeleri görülür.)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">1-<span style="color: #0000ff;">kavanin-i hak,</span> (Kanunun Hakka hakikatı dayanması ile beraber)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">2-<span style="color: #0000ff;">revabıt-ı kuvvetle </span>(Konulan kanunların uygulanması ile)</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">imtizac etmezse cumhur-u avamda müsmir olamaz.</span> Mektubat 471)</span><br />
Cumhur-u nâsta olmaz, ne müsmir ve müessir. Şeriatta şeair; kalır mühmel, muattal. Umûr-u nâsta olmaz, müstenid ve mu&#8217;temid.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Cây-ı dikkattir ki; merkez-i Hilafet üleması ve Dâr-ül Hikmet ve zabıta-i ahlâkiye ile fuhuş, işret, kumar gibi kebairi izale değil, tevkif edemediler. Anadolu Hükûmeti&#8217;nin bir emri ile, bütün işret, kumar gibi kebairler men&#8217; edildi. Demek desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle; kavanin-i hak, revabıt-ı kuvvetle imtizaç etmezse, cumhur-u avamda müsmir olamaz.</span> Sünuhat-Tuluat-İşarat 88)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Hikmet-i Kur&#8217;aniye ise nokta-i istinadı, kuvvet yerine &#8220;hakk&#8221;ı kabul eder. Kuvvet hakta olmalı ama hakkın icrası hususunda kuvvetinde olması gerekir. Bununla beraber cumhur-u avam teşvike de muhtaçtır.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Gayatı, &#8220;hevesat-ı nefsaniyenin nâmeşru tecavüzatına sed çekip ruhu maâliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemalât-ı insaniyeye sevkedip insan etmektir.&#8221; Nefs-i emmareyi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe&#8217;ni, saadet-i dâreyndir.</span> Sözler &#8211; 408)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Bazan zıd, zıddını tazammun eder</h4>
<p style="text-align: justify;">Zaman olur zıd, zıddını saklarmış. Lisan-ı siyasette lafz, mananın zıddıdır. Adalet külahını {(*): Bu zamanı tam görmüş gibi bahseder.}</p>
<p style="text-align: justify;">Zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bagy ismi takılmış. Esaret-i hayvanî,</p>
<p style="text-align: justify;">İstibdad-ı şeytanî; hürriyet nam verilmiş. Zıdlarda emsal olmuş, suretlerde tebadül, isimlerde tekabül, makamlarda becayiş-i mekânî.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Menfaatı esas tutan siyaset canavardır</h4>
<p style="text-align: justify;">Menfaat üzere çarkı kurulmuş olan siyaset-i hazıra; müfteristir, canavar.</p>
<p style="text-align: justify;">Aç olan canavara karşı tahabbüb etsen; merhametini değil, iştihasını açar.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonra döner, geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kuva-yı insaniye tahdid edilmediğinden cinayeti büyük olur</h4>
<p style="text-align: justify;">Hayvanın hilafına, insandaki kuvveler, fıtrî tahdid olmamış. Onda çıkan hayr u şerr, lâ-yetenahî gider.</p>
<p style="text-align: justify;">Onda olan hodgâmlık, bundan çıkan hodbinlik, gurur, inad birleşse; öyle günah oluyor {(**): Bunda da bir işaret-i gaybiye var.} ki beşer şimdiye kadar</p>
<p style="text-align: justify;">Ona isim bulmamış. Cehennem&#8217;in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hem meselâ:</strong> Bir adam, tek yalancı sözünü doğru göstermek için, İslâm&#8217;ın felâketini kalben arzu eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu zaman da gösterdi: Cehennem lüzumsuz olmaz, Cennet ucuz değildir.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Bir şahıs, muhteris bir intikamıyla veya müntakim bir muhalefetle, arzuyu tazammun eden bir fikir ile demiş ki: &#8220;İslâm parçalanacak&#8221; veyahut &#8220;Hilafet mahvolacak.&#8221; Sırf o meş&#8217;um sözünü doğru göstermek, gururiyetini, enaniyetini tatmin etmek için, İslâmın perişaniyetini, (el&#8217;iyazü billah) uhuvvet-i İslâmiyenin boğulmasını arzu eder. Hasmın zulm-ü kâfiranesini, hayale gelemez cerbezeli tevillerle adalet suretinde göstermek ister.</span> Sünuhat &#8211; 28)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Bazan hayır, şerre vasıta olur</h4>
<p style="text-align: justify;">Havastaki meziyet filhakika sebebdir tevazu&#8217;, mahviyete. Olmuş maatteessüf sebeb tahakküme,</p>
<p style="text-align: justify;">Tekebbüre hem illet. Fakirlerdeki aczi, âmilerdeki fakrı filhakika sebebdir ihsan ve merhamete.</p>
<p style="text-align: justify;">Lâkin maatteessüf müncer olmuştur şimdi, zillet ve esarete.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">S- Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">C- Velayetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe&#8217;ni tevazu ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden, sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.</span> Münazarat 23)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Bir şeyde hasıl olan mehasin ve şerefse;</p>
<p style="text-align: justify;">Havas ve rüesaya o şey peşkeş edilir. O şeyden neş&#8217;et eden seyyiat ve şerr ise; efrad ve hem avama</p>
<p style="text-align: justify;">Taksim, tevzi&#8217; edilir. Aşiret-i galibde hasıl olan şerefse: &#8220;Hasan Ağa, âferin!&#8221; Hasıl olan şerr ise,</p>
<p style="text-align: justify;">Efrada olur nefrin. Beşerde şerr-i hazîn!..</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Gaye-i hayal olmazsa, enaniyet kuvvetleşir</h4>
<p style="text-align: justify;">Bir gaye-i hayal olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenasi edilse; elbette zihinler enelere dönerler,</p>
<p style="text-align: justify;">Etrafında gezerler. Ene kuvvetleşiyor, bazan sinirleniyor. Delinmez, tâ &#8220;nahnü&#8221; olsun. Enesini sevenler, başkaları sevmezler.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Hayat-ı ihtilal; mevt-i zekat, hayat-ı ribadan çıkmış</h4>
<p style="text-align: justify;">Bilcümle ihtilalat, bütün herc ü fesadat; hem asıl, hem madeni.. rezail ve seyyiat, bütün fasid hasletler,</p>
<p style="text-align: justify;">Muharrik ve menbaı iki kelimedir tek.. yahut iki kelâmdır. Birincisi şudur ki: &#8220;Ben tok olsam, başkalar</p>
<p style="text-align: justify;">Acından ölse neme lâzım!..&#8221; İkincisi: &#8220;Rahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler!&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci kelimede olan semm-i katili, hem kökünü kesecek, şâfî deva olacak tek bir devası vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">O da zekat-ı şer&#8217;î ki, bir rükn-ü İslâmdır. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Haşiye: Sahabelerin sena-i Kur&#8217;aniyeye mazhar olan &#8220;îsar&#8221; hasletini kendine rehber etmek. Yani: Hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek ve hizmet-i diniyenin mukabilinde gelen menfaat-ı maddiyeyi istemeden ve kalben taleb etmeden, sırf bir ihsan-ı İlahî bilerek, nâstan minnet almayarak ve hizmet-i diniyenin mukabilinde de almamaktır.</span> Lem&#8217;alar 150)</span><br />
İkinci kelimede, zakkum-şecer</p>
<p style="text-align: justify;">münderic. Onun ırkını kesecek, ribanın hurmetidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Beşer salah isterse, hayatını severse; zekatı vaz&#8217; etmeli, ribayı kaldırmalı.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Medeniyet, bütün cem&#8217;iyat-ı hayriye ile ve ahlâkî mektebleriyle ve şedid inzibat ve nizamatıyla, beşerin o iki tabakasını musalaha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müdhiş yarasını tedavi edememiştir.</span> Sözler 409)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Beşer hayatını isterse, enva&#8217;-ı ribayı öldürmeli</h4>
<p style="text-align: justify;">Tabaka-i havastan tabaka-i avama sıla-i rahm kopmuştur. Aşağıdan fırlıyor</p>
<p style="text-align: justify;">Sadâ-yı ihtilalî, vaveylâ-yı intikamî, kin ü hased enîni&#8230; Yukarıdan iniyor</p>
<p style="text-align: justify;">Zulüm ve tahkir ateşi, tekebbürün sıkleti, tahakküm saıkası&#8230; Aşağıdan çıkmalı</p>
<p style="text-align: justify;">Tahabbüb ve itaat, hürmet ve hem imtisal. Fakat merhamet ve ihsan yukarıdan inmeli,</p>
<p style="text-align: justify;">Hem şefkat ve terbiye&#8230; Beşer bunu isterse sarılmalı zekata, ribayı tardetmeli.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;anın adaleti bâb-ı âlemde durup ribaya der: &#8220;Yasaktır! Hakkın yoktur, dönmeli!&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille.</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">{(*): Kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir. Evet beşer dinlemedi, ikinci harb-i umumî ile bu dehşetli silleyi de yedi.}</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">Müdhişini yemeden bu emri dinlemeli.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">İhsanlar zekat namına olmazsa, üç zararı var. Bazan da faidesiz gider. Çünki Allah namına vermediğin için, manen minnet ediyorsun; bîçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenab-ı Hakk&#8217;ın malını ibadına vermek için bir tevziat memuru olduğun halde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfran-ı nimet ediyorsun. Eğer zekat namına versen; Cenab-ı Hak namına verdiğin için bir sevab kazanıyorsun, bir şükran-ı nimet gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeğe mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur. Evet zekat kadar, belki daha ziyade nafile ve ihsan, yahut sair suretlerde verip riya ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekat namına o iyilikleri yapıp, hem farzı eda etmek, hem sevabı, hem ihlası, hem makbul bir duayı kazanmak nerede?</span> Mektubat 274)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Beşer esirliği parçaladığı gibi, ecîrliği de parçalayacaktır</h4>
<p style="text-align: justify;">Bir rü&#8217;yada demiştim: Devletler, milletlerin hafif muharebesi; tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevki ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Beşerin başı ihtiyar; edvar-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlukiyet, esaret, şimdi dahi ecîrdir, başlamıştır geçiyor.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Gayr-ı meşru tarîk, zıdd-ı maksuda gider</h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Onyedinci Lem&#8217;a Yedinci Nota&#8217;da bu mevzu güzelce izah edilmiştir.)</span><br />
<span style="font-size: 20pt;">اَلْقَاتِلُ لاَ يَرِثُ</span> bir düstur-u azîmdir: &#8220;Gayr-ı meşru tarîk ile bir maksada giden zât, galiben maksudunun zıddıyla görür mücazat.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa muhabbeti, gayr-ı meşru muhabbet, hem taklid ve hem ülfet. Akibeti mükâfat: Mahbubun gaddarane adaveti, cinayat&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Fâsık-ı mahrum bulmaz, ne lezzet ve ne necat.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Her zaman def&#8217;-i şer, celb-i nef&#8217;a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def&#8217;-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyet kesbetmiş.</span> Kastamonu Lahikası 148)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Cebr ve İtizalde birer dane-i hakikat bulunur</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey talib-i hakikat! Maziye, hem musibet; müstakbel ve masiyet ayrı görür şeriat. Maziye, mesaibe nazar olur kadere.</p>
<p style="text-align: justify;">Söz olur Cebriye. Müstakbel ve maasi nazar olur teklife, söz olur İtizale. İtizal ile Cebr</p>
<p style="text-align: justify;">Şurada barışırlar. Şu bâtıl mezheblerde birer dane-i hakikat mevcud münderiçtir; mahsus mahalli vardır; bâtıl olan ta&#8217;mimdir.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Maziye, mesaibe kader nazarıyla ve müstakbele, maasiye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve İtizal, burada barışırlar.</span> Mektubat 472)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(Cebriyenin maziye dair anladığı hakikatı istikbale teşmil etmekle hata ettiği gibi mutezile de istikbale dair anladığı hakikatı maziyede teşmil etmekle hata ediyor. Cebriyenin maziye dair istikametli nazarında misal olarak; <span style="color: #0000ff;">Birisi birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çektirir ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var. O da Kur&#8217;anın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan, barışmak ve musalaha etmektir. Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünki ecel birdir, değişmez. O maktul, herhalde ecel geldiğinden daha ziyade kalmayacaktı. O kàtil ise, o kaza-i İlahiyeye vasıta olmuş.</span> Sözler &#8211; 152)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(Mutezilenin istikbale dair istikametli nazarında misal olarak; <span style="color: #0000ff;">Tedavi için ilâçları almak, istimal etmek meşrudur. Fakat tesiri ve şifayı, Cenab-ı Hak&#8217;tan bilmek gerektir. Dermanı o verdiği gibi, şifayı da o veriyor.</span> Lemalar &#8211; 217)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Acz ve cez&#8217; bîçarelerin kârıdır</h4>
<p style="text-align: justify;">Ger istersen hayatı, çareleri bulunan şeyde acze yapışma.</p>
<p style="text-align: justify;">Ger istersen rahatı, çaresi bulunmayan şeyde cez&#8217;a sarılma. <span style="color: #ff0000;">(Olmuş ile ölmüşün çaresi yoktur.)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Bazan küçük bir şey, büyük bir iş yapar</h4>
<p style="text-align: justify;">Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ a&#8217;lâ-yı illiyyîn&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i safilîn&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Bazılara bir an, bir senedir</h4>
<p style="text-align: justify;">Fıtratların bir kısmı birdenbire parlıyor. Bir kısmı tedricîdir, şey&#8217;en şey&#8217;en kalkıyor. Tabiat-ı insanî ikisine de benziyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Şeraite bakıyor; ona göre değişir. Bazan tedricî gider. Bazan dahi oluyor barut gibi zulmanî, birdenbire fışkırıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Nuranî bir nar olur. Bazı olur bir nazar, fahmi elmas ediyor. Bazı olur bir temas, taşı iksir ediyor. Bir nazar-ı peygamber,</p>
<p style="text-align: justify;">Birdenbire kalbeder; bir bedevi-i cahil, bir ârif-i münevver. Eğer mizan istersen: İslâm&#8217;dan evvel Ömer, İslâm&#8217;dan sonra Ömer&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Birbiriyle kıyası: Bir çekirdek, bir şecer&#8230; Def&#8217;aten verdi semer, o nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Ceziret-ül Arab&#8217;da, fahmolmuş fıtratları kalbetti elmaslara&#8230; Birdenbire serâser&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Barut gibi ahlâkı parlattırdı, oldular birer nur-u münevver.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksir-i nurani olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevi adam, kızını sağ olarak defnedecek derecede bir kasavet-i vahşiyanede bulunduğu halde, gelip bir saat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmaneyi kesbederdi. Hem cahil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi, o mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemalât olurdu.</span> Sözler 489)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Hem Feth-i Mekke gününde Fedale namında birisi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın yanına vurmak niyetiyle geldi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona bakıp tebessüm etti, &#8220;Nefsinle ne konuştun?&#8221; dedi ve Fedale için taleb-i mağfiret etti. Fedale imana geldi ve dedi ki: &#8220;O vakit ondan daha ziyade dünyada sevgilim olmazdı.&#8221;</span> Mektubat 161)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Yalan, bir lafz-ı kâfirdir</h4>
<p style="text-align: justify;">Bir dane sıdk, yakar milyonla yalanı. Bir dane-i hakikat, yıkar kasr-ı hayali. Sıdk büyük esastır, bir cevher-i ziyalı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeri verir sükûta, eğer çıksa zararlı&#8230; Yalana yer hiç yoktur, çendan olsa faydalı. Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı.</p>
<p style="text-align: justify;">Lâkin hakkın olamaz, her doğruyu söz etmek. Bunu iyi bilmeli. <span style="font-size: 20pt;">خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ</span> kendine düstur etmeli. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Âkıl odur ki: <span style="font-size: 20pt;">خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ</span> kaidesiyle amel eder, selâmet-i kalb ile gider.</span> Sözler 38)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Güzel gör, hem güzel bak. Tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün. Tâ leziz hayatı bulmalı. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Güzel ahlâkı, ona güzel fikir vermiş ve güzel fikir ise, ona her şeyin güzel cihetini gösteriyor.</span> Sözler 36</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsan ve saadete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş.</span> Sözler 37)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Hayat içinde hayattır, hüsn-ü zanda emeli. Sû&#8217;-i zanla yeistir saadet muharribi, hem de hayatın katili.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Şu hâtime, dört çeşit hastalıkları beyan eder ve tedavi çarelerini gösterir.</span> Mesnevi-i Nuriye 65)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Bir meclis-i misalîde</h4>
<p style="text-align: justify;">Şeriatla medeniyet-i hazıra, deha-i fennî ile hüda-i şer&#8217;î müvazeneleri</p>
<p style="text-align: justify;">(Birinci Harbin) Mütareke başında, bir Cuma gecesinde bir rü&#8217;ya-yı sadıkada, misalî âleminde, bir meclis-i azîmde, benden sual ettiler:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Mağlubiyet sonunda İslâm&#8217;ın âleminde ne hal peyda olacak?&#8221; Asr-ı hazır meb&#8217;usu sıfatıyla söyledim; onlar da dinlediler:</p>
<p style="text-align: justify;">Eski zamandan beri istiklal-i İslâm&#8217;ın bekası, hem Kelimetullah&#8217;ın i&#8217;lâsı için, farz-ı kifaye-i cihadı; o lâzime-i diyanet</p>
<p style="text-align: justify;">Deruhde ile, kendini yekvücud-u vahdanî İslâm&#8217;ın âlemine fedaya vazifedar, hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet,</p>
<p style="text-align: justify;">Şu millet-i İslâm&#8217;ın felâket-i mazisi, getirecek de elbet İslâm&#8217;ın âlemine saadet ve hürriyet. Olur geçen musibet,</p>
<p style="text-align: justify;">İstikbalde telafi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasaret. Halini istikbale tebdil eder, zîhimmet&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Zira ki şu musibet; hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesanüd-ü İslâmı hârikulâde etti, inkişaf-ı uhuvvet</p>
<p style="text-align: justify;">Tesri&#8217;-i ihtizazı. Tahrib-i medeniyet, deniyet-i hazıra sureti değişecek, sistemi bozulacak; zuhur edecek o vakit,</p>
<p style="text-align: justify;">İslâmî medeniyet. Müslümanlar bil&#8217;ihtiyar elbet evvel girecek. Müvazene istersen: Şer&#8217;in medeniyeti, şimdiki medeniyet</p>
<p style="text-align: justify;">Esaslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet esasatı menfîdir. Menfî olan beş esas ona temel, hem kıymet.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlarla çark kurulur. İşte</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">1- </span>nokta-i istinad:</strong> Hakka bedel kuvvettir. Kuvvet ise, şe&#8217;nidir tecavüz ve taâruz; bundan çıkar hıyanet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">2-</span> Hedef-i kasdı,</strong> fazilet bedeline hasis bir menfaattır. Menfaatın şe&#8217;nidir tezahüm ve tehasum; bundan çıkar cinayet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">3-</span> Hayattaki kanunu,</strong> teavün bedeline bir düstur-u cidaldir. Cidalin şe&#8217;ni budur: Tenazü&#8217; ve tedafü&#8217;; bundan çıkar sefalet..</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">4-</span> Akvamların beyninde rabıta-i esası:</strong> Âherin zararına müntebih unsuriyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet.</p>
<p style="text-align: justify;">Milliyet-i menfiye, unsuriyet, milliyet; şe&#8217;ni olur daima böyle müdhiş tesadüm, böyle feci&#8217; telatum, bundan çıkar helâket.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Beşincisi şudur ki:</strong> Cazibedar hizmeti: Heva, hevesi teşci&#8217;, teshil; hevesatı, arzuları da tatmin; bundan çıkar sefahet.</p>
<p style="text-align: justify;">O heva, hem heves, şe&#8217;ni budur daima: İnsanı memsuh eder, sîreti değiştirir. Manevî meshediyor, değişir insaniyet.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu medenîlerden çoğunun, eğer içini dışına çevirirsen, görürsün: Başta maymunla <span style="color: #ff0000;">(Aç gözlü)</span> tilki, <span style="color: #ff0000;">(Hileci)</span> yılanla <span style="color: #ff0000;">(Sinsi)</span> ayı, <span style="color: #ff0000;">(Kaba)</span> hınzır. <span style="color: #ff0000;">(inatçı)</span> Sîreti olur suret.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelir hayali karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydandaki âsârı. Zemindeki mevazin mizanıdır şeriat&#8230; <span style="color: #ff0000;">(Fırtat kanunlarını tam müraat etmiştir, Şeriat.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Şeriattaki rahmet, sema-i Kur&#8217;andandır. Medeniyet-i Kur&#8217;an esasları müsbettir. Beş müsbet esas üzere döner çark-ı saadet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">1-</span> Nokta-i istinadı</strong>; kuvvete bedel haktır. Hakkın daim şe&#8217;nidir adalet ve tevazün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekavet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">2-</span> Hedefinde menfaat</strong> yerine fazilettir. Faziletin şe&#8217;nidir muhabbet ve tecazüb. Bundan çıkar saadet, zâil olur adavet.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">3-</span> Hayattaki düsturu,</strong> cidal kıtal yerine, düstur-u teavündür. O düsturun şe&#8217;nidir ittihad ve tesanüd; hayatlanır cemaat.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>5-</strong></span> <strong>Suret-i hizmetinde,</strong> heva heves yerine hüda-yı hidayettir. O hüdanın şe&#8217;nidir: İnsana lâyık tarzda terakki ve refahet.</p>
<p style="text-align: justify;">Ruha lâzım surette tenevvür ve tekâmül.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">4-</span> Kitlelerin içinde cihet-ül vahdeti</strong> de tardeder unsuriyet, hem de menfî milliyet.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem onların yerine rabıta-i dinîdir, nisbet-i vatanîdir, alâka-i sınıfîdir, uhuvvet-i imanî. Şu rabıtanın şe&#8217;nidir; samimî bir uhuvvet,</p>
<p style="text-align: justify;">Umumî bir selâmet. Haric etse tecavüz, o da eder tedafü&#8217;. İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdiye kadar İslâmlar ihtiyarla girmemiş, şu medeniyet-i hazıra. Onlara yaramamış; hem de onlara vurmuş müdhiş kayd-ı esaret. <span style="color: #ff0000;">(Bu esaret manası sadece maddî sömürgecilik değil manevî cihette de medeniyettin müzahraf düsturlarının esaretinde kalmayı düşünülebiliriz.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Belki nev&#8217;-i beşere tiryak iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekavet. Yüzde onu çıkarmış müzahref bir saadet!</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer onu bırakmış beyne beyne bîrahat! Zalim ekallin olmuş gelen rıbh-i ticaret. Lâkin saadet odur: Külle ola saadet.</p>
<p style="text-align: justify;">Lâakal ekseriyete olsa medar-ı necat. Nev&#8217;-i beşere rahmet nâzil olan şu Kur&#8217;an, ancak kabul ediyor bir tarz-ı medeniyet;</p>
<p style="text-align: justify;">Umuma, ya eksere verirse bir saadet. Şimdiki tarz-ı hazır, heves serbest olmuştur, heva da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet.</p>
<p style="text-align: justify;">Heves tahakküm eder. Heva da müstebiddir, gayr-ı zarurî hacatı havaic-i zarurî hükmüne geçirmiştir. İzale etti rahat&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bedavette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç, fakir etmiştir. Sa&#8217;y-i helâl, masrafa etmemiştir kifayet. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var?</span> Emirdağ Lahikası-2 242)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Onda hile, harama beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esasını şu noktadan bozmuştur. Cemaate hem nev&#8217;e vermiştir servet, haşmet. <span style="color: #ff0000;">(Nev’e, servet ve haşmet vermiştir ama ferd, servet ve haşmeti elde edmediği için fakir duruma düşmüştür.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şahidi çoktur. Kurûn-u ûlâdaki mecmu-u vahşet ve cinayet, hem gadr ve hem hıyanet</p>
<p style="text-align: justify;">Şu medeniyet-i habîse tek bir defada kustu. Midesi</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">{(*): Demek daha dehşetli kusacak. Evet iki harb-i umumî ile öyle kustu ki: Hava, deniz, kara yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi&#8230;}</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">daha bulanır. Âlem-i İslâm&#8217;daki istinkâf-ı manidar hem de bir cây-ı dikkat.</p>
<p style="text-align: justify;">Kabulde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet Şeriat-ı Garra&#8217;da olan nur-u İlahî, hâssa-i mümtazıdır: İstiğna, istiklaliyet.</p>
<p style="text-align: justify;">O hâssadır bırakmaz ki o nur-u hidayet, şu medeniyet ruhu olan Roma dehası ona tahakküm etsin. Onda olan hidayet,</p>
<p style="text-align: justify;">Bundaki felsefe ile mezcolmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi&#8217; olamaz. İslâmiyet ruhunda şefkat izzet-i iman, beslediği şeriat</p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-Beyan tutmuş yed-i beyzada hakaik-i şeriat. O yemin-i beyzada birer asâ-yı Musa&#8217;dır. Sehhar medeniyet,</p>
<p style="text-align: justify;">İstikbalde edecek ona secde-i hayret&#8230; <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Külliyet-ül Hukuk Kongresinin cem&#8217;iyetinde, bütün hukukiyyunun toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi feylesof üstad Shebol demiş ki: &#8220;Muhammed&#8217;in (A.S.M.) beşeriyete intisabıyla bütün beşeriyet muhakkak iftihar eder. Çünki o zât ümmi olmasıyla beraber, onüç asır evvel öyle bir şeriat getirmiş ki; biz Avrupalılar iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek, en mes&#8217;ud, en saadetli oluruz.&#8221;</span> Mektubat 215)</span><br />
Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, <span style="color: #ff0000;">(Roma dehası günümüzde Alman milleti olmuş dinsiz olmuş.)</span> Yunan&#8217;ın <span style="color: #ff0000;">(Yunan yani Fransız hissiyatı tahrik ettiği için sefaheti netice vermiş.)</span> iki dehası vardı; bir asıldan tev&#8217;emdi, <span style="color: #ff0000;">(İkisininde dehadan çıkmasından dolayı tev’em)</span> biri hayal-âlûddu, biri madde-perestti.</p>
<p style="text-align: justify;">Su içinde yağ gibi imtizac olamadı. Mürur-u zaman istedi, medeniyet çabaladı. Hristiyanlık da çalıştı, temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı.</p>
<p style="text-align: justify;">Herbiri istiklalini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el&#8217;an âdeta o iki ruh, şimdi de cesedleri değişmiş, Alman Fransız oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Güya bir nevi tenasüh başlarından geçmişti. Ey birader-i misalî! Zaman böyle gösterdi. O ikiz iki deha, öküz gibi reddetti</p>
<p style="text-align: justify;">Temzicin esbabını. Şimdi de barışmadı. Madem onlar tev&#8217;emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkide yoldaştı; birbiriyle döğüştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Hiç de barışmadılar. Nasıl olur ki aslı, hem madeni, matlaı başka çeşit olmuştu. Kur&#8217;anda olan nuru, şeriat hidayeti</p>
<p style="text-align: justify;">Şu medeniyetin ruhu olan Roma dehası, birbiriyle barışır hem mezc u ittihadı.</p>
<p style="text-align: justify;">O deha ile bu hüda menşe&#8217;leri ayrıdır: Hüda semadan indi, deha zeminden çıktı. Hüda kalbde işliyor, dimağı da işletir.</p>
<p style="text-align: justify;">Deha dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüda ruhu eder tenvir, taneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır. <span style="color: #ff0000;">(Ruh tarlası, kalbi ve aklı işlettiriyor. nefs-i cismanîyi kendine hizmetkâr ediyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İstidad-ı kemali birdenbire yol alır, nefs-i cismanî yapar hizmetkâr-ı emirber. Melek-sîma ediyor insan-ı himmetperver.</p>
<p style="text-align: justify;">Deha ise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İstidad-ı nefsanî neşvünema buluyor. <span style="color: #ff0000;">(Nefis tarlası, his hevesle neşvünema buluyor. Ruhu kendine hizmetkâr ediyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Ruhu eder hizmetkâr, taneleri kuruyor. Şeytanın sîmasını beşerde gösteriyor. Hüda, hayateyne saadet veriyor. Dâreyne ziya neşrediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanı yükseltiyor. Deccal-misal</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">{(*): Bunda da bir ince işaret var.}</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">dehâ-yı a&#8217;ver, bir dâr ile bir hayatı anlar; madde-perest olur ve dünya-perver. İnsanı yapar birer canavar.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet deha, sağır tabiata tapar. Kör kuvvete fermanber. Fakat hüda, şuurlu san&#8217;atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Deha, zemine küfran perdesi çeker. Hüda, şükran nurunu serper.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sırdandır: Deha, a&#8217;ma-i asamm; hüda, semî-i basîr. Dehanın nazarında, zemindeki nimetler sahibsiz ganîmettir.</p>
<p style="text-align: justify;">Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his verir. Hüdanın nazarında; zeminin sinesinde kâinatın yüzünde</p>
<p style="text-align: justify;">Serpilmiş olan niam, rahmetin semeratı. Her nimetin altında bir yed-i muhsin görür, şükran ile öptürür.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunu da inkâr etmem: Medeniyette vardır mehasin-i kesîre.. lâkin onlar değildir ne Nasraniyet malı, ne Avrupa icadı,</p>
<p style="text-align: justify;">Ne şu asrın san&#8217;atı.. Belki umum malıdır: Telahuk-u efkârdan, semavî şerâyi&#8217;den, hem hacat-ı fıtrîden, hususan şer&#8217;-i Ahmedî,</p>
<p style="text-align: justify;">İslâmî inkılabdan neş&#8217;et eden bir maldır. Kimse temellük etmez. Misalîler meclisi, o meclisin reisi <span style="color: #ff0000;">(İmam-ı Ali R.A.)</span> tekrar sordu; hem dedi:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Musibet olur her dem hıyanet neticesi, mükâfatın sebebi. Ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazaya da çarptırdı</p>
<p style="text-align: justify;">Hangi ef&#8217;alinizle kazaya, hem kadere şöyle fetva verdiniz ki, kaza-i İlahî musibetle hükmetti, sizleri hırpaladı?</p>
<p style="text-align: justify;">Hata-i ekseriyet olur sebeb daima musibet-i âmmeye.&#8221; Dedim: Beşerin dalalet-i fikrîsi, Nemrudane inadı,</p>
<p style="text-align: justify;">Firavunane gururu şişti şişti zeminde, yetişti semavata. Hem de dokundu hassas sırr-ı hilkate. Semavattan indirdi</p>
<p style="text-align: justify;">Tufan, taun misali, şu harbin zelzelesi; gâvura yapıştırdı semavî bir silleyi. Demek ki şu musibet, bütün beşer musibetiydi,</p>
<p style="text-align: justify;">Nev&#8217;en umuma şamil. Bir müşterek sebebi; maddiyyunluktan gelen dalalet-i fikrîydi, hürriyet-i hayvanî, hevanın istibdadı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Hissemizin sebebi; erkân-ı İslâmîde ihmal ve terkimizdi. Zira Hâlık Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi,</p>
<p style="text-align: justify;">Beş vakit namaz için yalnız o saati, bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte daima talim ve meşakkatle tahrik ve koşturmakla bir nevi namaz kıldırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık, keffareten beş sene cebren oruç tutturdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kendi verdiği malından, kırkından ya onundan birini zekat istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Cenab-ı Hak, bir kısım maldan onda bir {(Haşiye-1): Yani her sene taze verdiği buğday gibi mallardan onda bir.}veya bir kısım maldan kırkta bir {(Haşiye-2): Yani eskiden verdiği kırktan ki; her senede galiben ve lâakal ribh-i ticarî ve nesl-i hayvanî cihetiyle o kırktan taze olarak on aded verir.}, kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini men&#8217;etsin.</span> Mektubat 273)</span><br />
O da bizden aldırdı müterakim zekatı, haramdan da kurtardı. Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Bazı mütedeyyin zâtların, dünyadar haremleri yüzünden ziyade sıkıntı çekmeleri nedendir? Bu havalide bu nevi hâdiseler çoktur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Gelen cevab: O mütedeyyin zâtlar, diyanetlerinin muktezası, böyle serbestiyet-i nisvan zamanında öyle serbest kadınların vasıtasıyla dünyaya girişmeleri hatalarından, o kadınların eliyle tokat yemelerine kader müsaade etti. Mütebâkisi, bir mübarek hanımın şuursuz müdahalesiyle geri kaldı.</span> Kastamonu Lahikası 265)</span><br />
Sâlih amel ikiydi:</p>
<p style="text-align: justify;">Biri müsbet ve ihtiyarî, biri menfî ızdırarî. Bütün âlâm, mesaib, a&#8217;mal-i sâlihadır; lâkin menfîdir, ızdırarî. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">İbadet iki kısımdır. Biri müsbet ibadettir ki; namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir. Diğeri menfî ibadetlerdir ki; hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede, aczini, za&#8217;fını hisseder. Hâlık-ı Rahîm&#8217;ine iltica eder, yalvarır. Hâlis, riyasız, manevî bir ibadete mazhar olur.</span> Lem&#8217;alar 206)</span><br />
Hadîs teselli verdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tövbe etti. Mükâfat-ı âcili, şu milletin humsu dört milyonu çıkardı</p>
<p style="text-align: justify;">Derece-i velayet, mertebe-i şehadetle gazilik verdi, günahı sildi. Bu meclis-i âlî-i misalî, bu sözü tahsin etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence yakaza rü&#8217;yadır,</p>
<p style="text-align: justify;">Rü&#8217;ya bir nevi yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said-i Nursî&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Cehil, mecazı eline alsa hakikat yapar</h4>
<p style="text-align: justify;">İlmin elinden eğer cehlin eline düşse mecaz, eder inkılab hakikata, hem açar hurafata kapılar. <span style="color: #ff0000;">(Eşya ve hadisatın ifade ettiği manaya Cenab-ı Hak canibinden bakmakla ilim olur.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Küçüklüğümde gördüm ki hasf olmuştu Kamer. Sordum ben vâlidemden. Dedi: &#8220;Yılan yutmuştur.&#8221; Dedim: &#8220;Neden görünür?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Dedi: &#8220;Orada yılanlar böyle nim-şeffaf olur.&#8221; İşte böyle bir mecaz, hakikat zannedilmiş: Medar-ı Şems ve Kamer</p>
<p style="text-align: justify;">Tekatu&#8217; noktaları olan re&#8217;s ve zenebde Arz&#8217;ın hayluletiyle bir emr-i İlahî ile münhasif olur Kamer.</p>
<p style="text-align: justify;">İki kavs-i mevhume tinnineyn yâdedilmiş, hayalî bir teşbih ile isim, müsemma olmuş. Tinnin ise yılandır.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Beşinci Mukaddeme: Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse hakikate inkılab eder, hurafata kapı açar. Şöyle ki: Mecazat ve teşbihat, ne vakit cehlin yesar-ı muzlimanesi, ilmin yemin-i nuranîsinden kaçırıp gasbetse veyahut mecaz ile teşbih bir uzun ömür sürseler, hakikate inkılab ederek taravet ve zülâlinden boş olup, şarab iken serab ve nazenin ve hasna iken acuze-i şemtâ ve kocakarı olur. Evet mecaz şeffafiyetiyle şu&#8217;le-i hakikat ondan telemmu&#8217; eder.</span> (Mecazı gaz lambasının ateşini korumak için var olan cama benzer.)</span> <span style="color: #0000ff;">Fakat hakikata inkılabıyla kesif olup, hakikat-ı asliyeyi münkesif eder. Lâkin bu tahavvül bir kanun-u fıtrîdir. Buna şahid istersen lügatın teceddüd ve tegayyüratının ve iştirak ve teradüfün sırlarına müracaat et. İyi kulak versen işiteceksin ki: Selefin zevklerine giden çok kelimatı veya hikâyatı veya hayalâtı veya maâni, ihtiyar ve zînetsiz olduklarından halefin heves-i şebabanelerine tevafuk etmediklerinden meyl-i teceddüde ve fikr-i icada ve cür&#8217;et-i tağyire sebeb olmuşlardır. Bu kaide lügatta olduğu gibi, hayalât ve maâni ve hikâyatta dahi cereyan eder. Öyle ise herşeye zahire göre hükmetmemek gerektir. Muhakkikin şe&#8217;ni; gavvas olmak, zamanın tesiratından tecerrüd etmek, mazinin a&#8217;makına girmek, mantığın terazisiyle tartmak, herşeyin menbaını bulmaktır. Bu hakikate beni muttali eden, bir vakit sabavetimde ay tutuldu. Vâlidemden sual ettim. Dedi ki: &#8220;Yılan Ay&#8217;ı yutmuş.&#8221; Dedim: &#8220;Neden daha görünüyor?&#8221; dedi ki: &#8220;Âsumanın yılanı nim-şeffaftır.&#8221;</span><br />
<span style="color: #0000ff;">İşte bak: Nasıl teşbih hakikat olup hayluletiyle hakikat-ı hali münhasif etmiştir. Zira mail-i kamer, mıntakat-ül büruc ile re&#8217;s ve zenebde tekatu&#8217; ettiklerinden o iki daire-i mevhumeden iki kavisi, yılanın müradifi olan tinnîn ile ehl-i heyet bir teşbihe binaen tesmiye eylediler. Zâten ay re&#8217;s veya zenebe ve güneş dahi ötekisine gelirse; arzın hayluletiyle inhisaf vuku bulur&#8230;</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Ey benim şu müşevveş sözlerimden usanmayan zât! Bu mukaddemeye dahi dikkat et. Bir hurdebîn ile bak. Zira bu asıl üzerine pek çok hurafat ve hilafat tevellüd ederler. Mantığı ve belâgatı rehber etmek gerektir.</span> <span style="color: #ff0000;">Muhakemat &#8211; 26)</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Hâtime: Mana-yı hakikînin bir sikkesi olmak gerektir. O sikkeyi teşhis eden, makasıd-ı şeriatın müvazenesinden hasıl olan hüsn-ü mücerreddir.</span> <span style="color: #ff0000;">(Bazen olurki Mana-yı hakiki ve mana-yı mecazi ikiside hak olur. Yirmialtıncı Mektubun Dördüncü Mebhasının Birinci Mes’elesinde olduğu gibi:</span><br />
1-Daire-i vücub ile daire-i imkândaki bahr-i rububiyet ve bahr-i ubudiyetten tut,<br />
<span style="color: #ff0000;">(17. Lem&#8217;anın 13. Notası medar-i iltibas beş meseledeki gibi Ya rızık hakikatında Rızkı veren Allah olduğunu unutup Rezzak-ı hakikiyi ittiham etmek derecesinde rızık endişesi ile rızık peşinde koşup ubudiyetten istinkaf eder. Yâda manevi rızık da iktiran meselesinden gaflet edip manevi istifadeyi Allah&#8217;tan değil sebepten zannederek daire-i Rububiyet ile daire-i Ubudiyetin berzahına dikkat etmez, hududu aşar, zarar eder)</span><br />
2-Tâ dünya ve âhiret bahrlerine,<br />
<span style="color: #ff0000;">(Yani dünyevi nazarı ile âhirete ait mes&#8217;eleleri ihata etmek isterken beşyüz bin senelik Cennet Mes&#8217;elesini veya Cehennemin azabını aklına sığıştıramayıp berzahı deler geçer)</span><br />
3-Tâ âlem-i gayb ve âlem-i şehadet bahrlerine,<br />
<span style="color: #ff0000;">(Onsekizinci Mektupta denildiği gibi Kafdağı ve meşmeşiye gibi âlem-i gaybe ait hakikatları âlem-i şehadette yerlerini tayin ederken berzahı delerek hakikatı farklı bir surette ifade eder.)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(Buraya kadar ayetin mecazi manasının ifade ettiği hakikatlar üzerinde duruldu. Bu hakikatların ehemmiyetindendir ki Ehl-i Velayet bu ayeti kendilerine vird edinmişler. Bundan sonra ayetin ifade ettiği mecazi manaları değil hakiki manaları üzerinde durulmuştur.)</span><br />
<span style="color: #0000ff;">4-Tâ şark ve garb, şimal ve cenubdaki bahr-i muhitlerine,</span><br />
<span style="color: #0000ff;">5-Tâ Bahr-i Rum ve Fars bahrine,</span><br />
<span style="color: #0000ff;">6-Tâ Akdeniz ve Karadeniz ve Boğazına -ki mercan denilen balık ondan çıkıyor-</span><br />
<span style="color: #0000ff;">7-Tâ Akdeniz ve Bahr-i Ahmer&#8217;e ve Süveyş Kanalı&#8217;na,</span><br />
<span style="color: #0000ff;">8-Tâ tatlı ve tuzlu sular denizlerine,</span><br />
<span style="color: #0000ff;">9-Tâ toprak tabakası altındaki tatlı ve müteferrik su denizleriyle, üstündeki tuzlu ve muttasıl denizlerine,</span><br />
<span style="color: #0000ff;">10-Tâ Nil ve Dicle ve Fırat gibi, büyük ırmaklar denilen küçük tatlı denizler ile onların karıştığı tuzlu büyük denizlerine kadar, manasındaki cüz&#8217;iyatları var.</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Bunlar umumen murad ve maksud olabilir ve onun hakikî ve mecazî manalarıdır.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">İlk üçü mecazî manalarıdır, sonraki yedisi hakiki manalarıdır.)</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Mecazın cevazı ise, belâgatın şeraiti tahtında olmak gerektir. Yoksa mecazı hakikat ve hakikatı mecaz suretiyle görmek, göstermek; cehlin istibdadına kuvvet vermektir. Evet herşeyi zahire hamlettire ettire nihayet Zahiriyyun meslek-i müteassifesini tevlid etmek şanında olan meyl-üt tefrit ne derecede muzır ise; öyle de herşeye mecaz nazarıyla baktıra baktıra nihayette Bâtıniyyunun mezheb-i bâtılasını intac etmek şe&#8217;ninde olan hubb-u ifrat dahi çok derece daha muzırdır.</span> Muhakemat 27)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Mübalağa zemm-i zımnîdir</h4>
<p style="text-align: justify;">Hangi şeyi vasfetsen olduğu gibi vasfet. Medhin mübalağası bence zemm-i zımnîdir. <span style="color: #ff0000;">(Mübalağa edilen vasıf, mübalağa dilen zâtta olmadığından neden bu vasıflar sende yok demeğe bezer ki bundan o zâta tahkir çıkar.)</span> İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir&#8230;<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Hâtime: İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Bir dane-i hakikat bir harman hayalâta müreccahtır. İhsan-ı İlahî ile tavsifte kanaat etmek farzdır. Cem&#8217;iyete dâhil olan, cem&#8217;iyetin nizamını ihlâl etmemek gerektir.</span> Muhakemat 25)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Şöhret zalimedir</h4>
<p style="text-align: justify;">Şöhret bir müstebiddir, sahibine mal eder başkasının malını. Meşhur Hoca Nasreddin letaifi içinde, zekatı -yani, onda biri onundur- asıl malı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Rüstem-i Sistanî onun hayal-i şanı garet etti bir asır mefahir-i İranı. Gasb u garetle şişti o namdar hayali..</p>
<p style="text-align: justify;">Hurafata karıştı, attı nev&#8217;-i insanı.<br />
<span style="color: #ff0000;">(Şöhretin Cenab-ı Hakka bakan neticesi şöhret sahibini uluhiyete kadar götürdüğü gibi mahlukat canibinden şöhret sahibini ulaşılamaz insan üstü bir varlık haline getirdiği için insanlara nümune-i imtisal olamaz.</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #ff0000;">İnsanlar şöhretli insanların sözlerini sözleri revac bulmak veya tekzib olunmamak için sarfeder. </span>Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mal eder. Şöyle ki: Beşerin seciyelerindendir, garib veya kıymetdar bir şeyi asilzade göstermek için, o kıymetdar şeylerin cinsiyle müştehir olan zâta nisbet ve isnad etmektir. Yani sözleri revac bulmak veya tekzib olunmamak veyahut başka ağraz için, zalimane ve istibdadkârane, bir milletin netaic-i efkârını veya mehasin-i etvarını bir şahısta görüp ondan bilirler. Halbuki o adamın şanındandır, o hediye-i müstebidaneyi reddede&#8230;</span> Muhakemat 23</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Şöhretli insanların sözlerini tahkik etmek ise onların hakiki kemalatlarını gösterir. <span style="color: #0000ff;">Ey hakikatı çıplak görmek isteyen zât!.. Bu mukaddemeye dikkat et; zira hurafatın kapısı bu yerden açılır. Ve bab-ı tahkik dahi bunun ile seddolur. Hem de kıssadan hisse ve meyl-üt terakkiyle mütekaddimînin esasları üzerine bina ve seleflerin mevrusatında tasarruf ve ziyadeye cesaret bu şûristanda mahvolur. Yahu, bu kökten hurafat ve mevzuat biter ve tenebbüt eder ve doğru şeyin kuvvetini bitirir.</span> Muhakemat 24</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Mübalağa yapılmadan hakikat gösterilse o hakikat istifade etmek için kafidir.</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Evet hak müstağnidir. Hakikat ise, zengindir. Tenvir-i kulûba ziyaları kâfidir. Müfessir-i Kur&#8217;an olan ehadîs-i sahiha bize kifayet eder. Ve mantığın mizanıyla tartılmış olan tevarih-i sahihaya kanaat ederiz.</span> Muhakemat 25</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Allah emrettiği için yaptığı gibi; yapılan şeyin neticesini de Allah’tan bilecek. <span style="color: #0000ff;">Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O bela ve musibete düşersen <span style="font-size: 20pt;">اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ</span> de, o beladan kurtul&#8230;</span> Mesnevi-i Nuriye 83</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Müstakim bir zâta teveccüh edilmesi ile onun elindeki hakikattan daha ziyade istifade edilir. <span style="color: #0000ff;">Niyet-i hâlise ile şeffafiyet peyda eden bir zikirde veya bir âyette, semavat gibi nuranî sevab ve fazilet yerleşebilir.</span> Sözler 349</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Hüsn-ü zanna mesağ veriyorsunuz. Niyetle me&#8217;cur ve faidemend olacağını ihtar ediyorsunuz.</span> Barla Lahikası 61)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Din ile hayat kabil-i tefrik olduğunu zannedenler felâkete sebebdirler</h4>
<p style="text-align: justify;">Şu jön-türkün hatası; bilmedi o bizdeki din hayatın esası. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.<br />
<span style="color: #ff0000;">(İslâmiyet, iltizamdır; iman, iz&#8217;andır. Tabir-i diğerle: İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki: Ahkâm-ı Kur&#8217;aniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; &#8220;dinsiz bir müslüman&#8221; denilirdi. Sonra bazı mü&#8217;minleri gördüm ki; ahkâm-ı Kur&#8217;aniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar.. &#8220;gayr-ı müslim bir mü&#8217;min&#8221; tabirine mazhar oluyorlar. Mektubat 34)</span><br />
Medeniyet müstemir, müstevli vehmeyledi. Saadet-i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi,</p>
<p style="text-align: justify;">Medeniyet sistemi</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">{(*): Tam bir işaret-i gaybiyedir. Sekeratta olan dinsiz zalim medeniyete bakıyor.}</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i kat&#8217;iyye bize bunu gösterdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası. İslâm bunu anladı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkisi. İhmali nisbetinde idi</p>
<p style="text-align: justify;">Milletin tedennisi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsi&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Mevt, tevehhüm edildiği gibi dehşetli değil</h4>
<p style="text-align: justify;">Dalalet vehmidir; mevti dehşetlendirir. Mevt, tebdil-i câmedir, ya tahvil-i mekândır. Sicinden bostana çıkar.</p>
<p style="text-align: justify;">Kim hayatı isterse şehadet istemeli. Şehidin hayatına Kur&#8217;an işaret eder. Sekeratı tatmamış herbir şehid, kendini</p>
<p style="text-align: justify;">Hayy biliyor, görüyor. Lâkin yeni hayatı daha nezih buluyor. Zanneder ki ölmemiş. Meyyitlere nisbeti, dikkat et şuna benzer:</p>
<p style="text-align: justify;">İki adam, rü&#8217;yada lezaiz enva&#8217;ına câmi&#8217; güzel bahçede ikisi geziyorlar. Biri rü&#8217;ya olduğunu bilir; lezzet almıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Onu müferrah etmez, belki teessüf eder. Öbürüsü; biliyor ki âlem-i yakazadır; hakikî lezzet alır, ona hakikî olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Rü&#8217;ya misalin zılli, misal ise berzahın zılli olmuştur. Ondan onların düsturları birbirine benziyor.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Siyaset, efkârın âleminde bir şeytandır; istiaze edilmeli!</h4>
<p style="text-align: justify;">Siyaset-i medenî, ekserin rahatına feda eder ekalli. Belki ekall-i zalim, kendine kurban eder ekserîn-i avamı.</p>
<p style="text-align: justify;">Adalet-i Kur&#8217;anî; tek masumun hayatı, kanı heder göremez, onu feda edemez değil ekseriyete, hattâ nev&#8217;in umumu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Âyet-i <span style="font-size: 20pt;">مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ</span> iki sırr-ı azîmi vaz&#8217;ediyor nazara. Biri: Mahz-ı adalet. Bu düstur-u azîmi</p>
<p style="text-align: justify;">Ki ferd ile cemaat, şahıs ile nev&#8217;-i beşer, kudret nasıl bir görür; adalet-i İlahî, ikisine bir bakar. Bir sünnet-i daimî.</p>
<p style="text-align: justify;">Şahs-ı vâhid, hakkını kendi feda ediyor. Lâkin feda edilmez, hattâ umum insana. Onun ibtal-i hakkı, hem iraka-i demi,</p>
<p style="text-align: justify;">Hem zeval-i ismeti: İbtal-i hakk-ı nev&#8217;in hem ismet-i beşerin mislidir, hem naziri. İkinci sırrı budur: Hodgâmî bir âdemî</p>
<p style="text-align: justify;">Hırs ve heves yolunda bir masumu öldürse, eğer elinden gelse, hevesine mani ise harab eder dünyayı, imha eder benî-âdemi.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Za&#8217;f, hasmı teşci&#8217; eder. Allah abdini tecrübe eder. Abd Allah&#8217;ını tecrübe edemez.</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey hâif ve hem zaîf! Havf ve za&#8217;fın beyhude, hem senin aleyhinde; tesirat-ı haricî teşci&#8217; eder, celbeder.<br />
<span style="color: #ff0000;">(İnsan za&#8217;fını ve havfını Allah’a karşı gösterecek, halka karşı göstermek su-i edeptir. İnsan, Cenab-ı Hakkın emrini yerine getirirken neticede başına gelecek şeyleri müsbet veya menfi düşünmeyecek. Eğer neticeyi düşünmekle bir ameli yapsa veya yapmasa Cenab-ı Hakkı tecrübe etmiş olur. Meselâ ben bu hayrı yapacağım. Bakalım sen bu hayra iyi neticeler takacamısın dese ubudiyet damından düşer.)</span><br />
Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat-ı mevhume için feda edilmez. Sana lâzım hareket, netice Allah&#8217;ındır. <span style="color: #ff0000;">(Cenab-ı hakkı razı edecek amellerimiz veya ikinci derecede dünyevî menfaatlerimiz muhakkak maslahattır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İşine karışılmaz. Allah çeker abdini meydan-ı imtihana. &#8220;Böyle yaparsan eğer, böyle yaparım ben&#8221; der.</p>
<p style="text-align: justify;">Abd ise hiç yapamaz Allah&#8217;ını tecrübe. &#8220;Rabbim muvaffak etsin, ben de bunu işlerim&#8221; dese, tecavüz eder.</p>
<p style="text-align: justify;">İsa&#8217;ya demiş Şeytan: &#8220;Madem herşeyi O yapar; kader birdir, değişmez. Dağdan kendini at. O da sana ne yapar?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">İsa dedi: &#8220;Ey mel&#8217;un! Abd edemez Rabbini tecrübe ve imtihan!.&#8221;<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Edeb-üd Din Ve-d Dünya Risalesi&#8217;nde vardır ki: Bir zaman şeytan, Hazret-i İsa Aleyhisselâm&#8217;a itiraz edip demiş ki: &#8220;Madem ecel ve herşey kader-i İlahî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.&#8221; Hazret-i İsa Aleyhisselâm demiş ki:<span style="font-size: 20pt;"> اِنَّ لِلّٰهِ اَنْ يَخْتَبِرَ عَبْدَهُ وَ لَيْسَ لِلْعَبْدِ اَنْ يَخْتَبِرَ رَبَّهُ</span> Yani: &#8220;Cenab-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: Sen böyle yapsan sana böyle yaparım, göreyim seni yapabilir misin? diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenab-ı Hakk&#8217;ı tecrübe etsin ve desin: Ben böyle işlesem, sen böyle işler misin? diye tecrübevari bir surette Cenab-ı Hakk&#8217;ın rububiyetine karşı imtihan tarzı sû&#8217;-i edebdir, ubudiyete münafîdir.&#8221;</span> Lem&#8217;alar 130)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Beğendiğin şeyde ifrat etme</h4>
<p style="text-align: justify;">Bir derdin dermanı, başka derde derd olur. Panzehiri zehir olur. Derman hadden geçerse derd getirir, öldürür. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;"><span style="color: #ff0000;">Meselâ Âl-i Beyte muhabbet dermandır ifrat edilince derd getirir, Allah&#8217;a dayanmak dermandır. İfrat etse Allah&#8217;a dayandım diyerek vazifeyi terk etse derd getirir.</span> Mübalağa ihtilâlcidir. Şöyle ki: Beşerin seciyelerindendir, telezzüz ettiği şeyde meyl-üt tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meyl-ül mücazefe ve hikâye ettiği şeyde meyl-ül mübalağa ile, hayali hakikata karıştırmaktır. Bu seciye-i seyyie ile iyilik etmek, fenalık etmek demektir. Bilmediği halde tezyidinden noksan, ıslahından fesad, medhinden zemm, tahsininden kubh tevellüd eder.</span> Muhakemat 31</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Hasıl-ı kelâm: Her muhibb-i dine ve âşık-ı hakikata lâzımdır: Herşeyin kıymetine kanaat etmek ve mücazefe ve tecavüz etmemektir.</span> Muhakemat 32)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">İnadın gözü, meleği şeytan görür</h4>
<p style="text-align: justify;">İnadın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine &#8220;melek&#8221; der, rahmeti de okutur.</p>
<p style="text-align: justify;">Muhalif tarafında eğer meleği görse; libasını değişmiş, onu şeytan zanneder, adavet lanet eder.<br />
<span style="color: #ff0000;">(İnsan birisiyle inadlaşırsa, inadlaştığı kişiye muhalif olanlara taraftar oluyor.)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilafı çıkarma</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey talib-i hakikat, madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">O kardeşimiz, hakikaten hâlis ve tam sadık. Kalemi gibi, kalbi, ruhu da güzel. Fakat birden herşeyi mükemmel ister, onun için biraz sıkıntı çeker. Mümkün olduğu kadar hem ihtiyat etsin, hem de mübtedi&#8217; hocalara mübareze kapısını açmasın.</span> Kastamonu Lahikası 242)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">İslâmiyet, selm ve müsalemettir; dâhilde niza ve husumet istemez</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey Âlem-i İslâmî! Hayatın ittihadda. Ger ittihad istersen düsturun bu olmalı:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hüvel Hakku&#8221; yerine &#8220;Hüve Hakkun&#8221; olmalı. &#8220;Hüvel Hasen&#8221; yerine &#8220;Hüvel Ahsen&#8221; olmalı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Her müslim kendi meslek, mezhebine demeli: &#8220;İşte bu haktır, başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Dememeli: &#8220;Budur hak, başkaları battaldır.&#8221; Ya &#8220;Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor, sonra maraz oluyor, niza ondan çıkıyor. Derd ile dermanlar</p>
<p style="text-align: justify;">Taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder. Hacat ve ağdiyenin tenevvüü hak olur, hak da tenevvü eder.</p>
<p style="text-align: justify;">İstidad, terbiyeler, tekessürü hak olur, hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.</p>
<p style="text-align: justify;">İki mizaca göre mesail-i fer&#8217;îde hakikat sabit değil, izafî ve mürekkeb, mükellefîn mizaclar <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Medar-ı niza&#8217; bir mes&#8217;ele varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız, herkes bir meşrebde olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak, şimdi elzemdir.</span> Kastamonu Lahikası 234)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Ona bir hisse verip, ona göre ederek tahakkuk ve terekküb, her mezhebin sahibi mühmel mutlak hükmeder.</p>
<p style="text-align: justify;">Mezhebinin hududu tayinini bırakır temayül-ü mizaca; taassub-u mezhebî tamime sebeb olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Tamimin iltizamı sebeb olur nizaa. İslâmiyet&#8217;ten evvel tabakat-ı beşerde derin uçurumlar,</p>
<p style="text-align: justify;">Hem tebaüd-ü acibi istedi bir vakitte taaddüd-ü enbiya, tenevvü-ü şerâyi&#8217;, müteaddid mezhebler.</p>
<p style="text-align: justify;">Beşerde bir inkılab İslâmiyet yaptırdı, beşer tekarüb etti, Şer&#8217; etti ittihad, vâhid oldu Peygamber.</p>
<p style="text-align: justify;">Seviye bir olmadı; mezheb taaddüd etti. Terbiye-i vâhide kâfi geldiği zaman, ittihad eder mezhebler&#8230;<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">İşte bu müdhiş sebebin verdiği vahim neticeleri görmemenin yegâne çaresi, &#8220;dokuz emirdir.&#8221;</span></span><br />
<span style="color: #0000ff;">1 &#8211; Müsbet hareket etmektir ki; yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adaveti ve başkalarının tenkisi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin; onlarla meşgul olmasın.</span><br />
<span style="color: #0000ff;">2 &#8211; Belki daire-i İslâmiyet içinde hangi meşrebde olursa olsun, medar-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak olacak çok rabıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp ittifak ederek&#8230;</span><br />
<span style="color: #0000ff;">3 &#8211; Ve haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise: &#8220;Mesleğim haktır yahud daha güzeldir&#8221; diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini îma eden, &#8220;Hak yalnız benim mesleğimdir&#8221; veyahut &#8220;Güzel benim meşrebimdir&#8221; diyemez olan insaf düsturunu rehber etmek.</span><br />
<span style="color: #0000ff;">4 &#8211; Ve ehl-i hakla ittifak, tevfik-i İlahînin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı olduğunu düşünmekle&#8230;</span><br />
<span style="color: #0000ff;">5 &#8211; Hem ehl-i dalalet ve haksızlık -tesanüd sebebiyle- cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı manevînin dehasıyla hücumu zamanında; o şahs-ı manevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlub düştüğünü anlayıp ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı manevî çıkarıp o müdhiş şahs-ı manevî-i dalalete karşı, hakkaniyeti muhafaza ettirmek.</span><br />
<span style="color: #0000ff;">6 &#8211; Ve hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için&#8230;</span><br />
<span style="color: #0000ff;">7 &#8211; Nefsini ve enaniyetini</span><br />
<span style="color: #0000ff;">8 &#8211; Ve yanlış düşündüğü izzetini</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">9 &#8211; Ve ehemmiyetsiz rekabetkârane hissiyatını terketmekle ihlası kazanır, vazifesini hakkıyla îfa eder.</span> Lem&#8217;alar 151)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">İcad ve cem&#8217;-i ezdadda büyük bir hikmet var. Kudret elinde şems ve zerre birdir.</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey birader-i kalbhüşyar! Ezdadın cem&#8217;indendir tecelli-i iktidar; lezzet içinde elem, hayrın içinde şerri,</p>
<p style="text-align: justify;">Hüsnün içinde kubhu, nef&#8217;in içinde darrı, nimet içinde nıkmet, nurun içinde nârı bilir misin ki sırrı?<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">S- Hakaik-i nisbiyenin ne kıymeti var ki, onun için şerler istihsan edilecek?</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">C- Hakaik-i nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam, ancak hakaik-i nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-i nisbiyeden kâinatın enva&#8217;ına bir vücud-u vâhid in&#8217;ikas etmiştir. Hakaik-i nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur.</span> (Hakaik-i hakikiye, Cenab-ı Hakkın isim sıfat ünvanlarıdır. Hakaik-i nisbiye ise Cenab-ı Hakkın her bir esmasının mevcudatta olan tecellisidir. Meselâ Adl isminin kâinatta her bir mevcudatta tecellisi o mevcudun kabiliyet-i mahiyetine göredir. Her bir mevcudda tecelli eden Adl isminin birbirine nisbetine Hakaik-i nisbiye denir.) <span style="color: #0000ff;">Hattâ bir zâtın hakaik-i hakikiyesi yedi ise, hakaik-i nisbiyesi yediyüzdür. Binaenaleyh kubh ve şerde şer varsa da kalildir. </span>İşarat-ül İ&#8217;caz 27)</span><br />
Hakaik-i nisbiye, sübut takarrür etsin, birşeyde çok şey olsun, bulsun vücud, görünsün. Sür&#8217;at-i hareketle bir nokta bir hat olur.<br />
<span style="color: #ff0000;">(Cenab-ı Hakkın tek bir nokta hükmündeki isminin hadsiz mevcudatta tecellisi ile adeta bir hat vaziyetini alıyor.)</span><br />
Çevirmenin sür&#8217;ati yapar bir lem&#8217;a-i nur, daire-i nurani. Hakaik-i nisbiye vazifesi, dünyada taneler sünbül olur. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Hakaik-i nisbiyenin mahlukata bakan ciheti; zıtların ictimaı ile imtihan açılarak çekirdek halindeki mahiyetlerin dünyada sünbül olup ahirette dal ve budak vermesi içindir. Elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek</span> Sözler 322)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Kâinatın çamuru, revabıt-ı nizamı, alâik-ı nakşını odur teşkil ediyor. Âhirette bu nisbî emirler orada hakaik olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Hararette meratib, ona olmuştur sebeb tahallül-ü bürudet. Hüsündeki derecat kubhun tedahülüdür. Sebeb, illet oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ziya zulmete borçlu, lezzet eleme medyun; sıhhat, marazsız olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tazib etmez. Zemherirsiz olmuyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Ger zemherir olmazsa, o da ihrak edemez. O Hallak-ı Lemyezel, halk-ı ezdad içinde hikmetini gösterdi. Haşmeti etti zuhur&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">O Kadîr-i Lâyezal, cem&#8217;-i ezdad içinde iktidarı gösterdi. Azamet etti zuhur. Madem o kudret-i İlahî lâzıme-i zâtî olur</p>
<p style="text-align: justify;">O Zât-ı Ezelî&#8217;ye, hem zarure-i nâşie; onda zıddı olamaz, acz tahallül edemez, onda meratib olamaz, herşeye nisbeti bir, hiç bir şey ağır olmuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">O kudretin ziyasına Güneş mişkât olmuştur. Bu mişkâtın nuruna deniz yüzü âyine, şebnemlerin gözleri birer mir&#8217;at olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Denizin geniş yüzü, gösterdiği güneşi çin-i cebînindeki katreler de gösterir, şebnemin küçük gözü yıldız gibi parlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı hüviyet tutar; şebnem, deniz bir olur güneşin nazarında, kudreti tanzir eder; şebnemin gözbebeği küçücük bir güneştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu muhteşem güneş de küçücük bir şebnemdir; gözbebeği bir nurdur ki şems-i kudretten gelir, o kudrete kamer olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Semavat bir denizdir; bir nefes-i Rahman&#8217;la <span style="color: #ff0000;">(Rahman isminin tecellisiyle)</span> çin-i cebînlerinde mevcelenip <span style="color: #ff0000;">(İnsanın alnındaki kırışıklığa teşbih edilmiş sanki esmanın semavatta tecellisi dalgalanarak nücum ve şümusta tecelli ediyor.)</span>, katarat ki nücum ve hem şümustur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kudret tecelli etti, o katarata serpti nurani lemaatı. Herbir güneş bir katre, herbir yıldız bir şebnem, herbir lem&#8217;a timsaldir.</p>
<p style="text-align: justify;">O feyz-i tecellînin küçücük bir aksidir o katre-misal güneş. Eder mücellâ camını o lümey&#8217;a zücace dürri-misal parlıyor</p>
<p style="text-align: justify;">O şebnem-misal yıldız latif gözü içinde, bir yer yapar lem&#8217;aya, lem&#8217;a olur bir sirac, gözü olur zücace, misbahı nurlanıyor.<br />
<span style="color: #ff0000;">(Bu makamda izahatı yapılan sırları yalnız Kudret için değil İlim, İrade ve sair sıfatlar için de düşünebiliriz. Çünkü Cenab-ı Hakk&#8217;ın Vücudu zâti olduğu gibi sıfatları da zatidir.)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(Önce kaide gösterilecek sonra kaide kâinata tatbik edilecek böylece Kudret-i İlahiyyenin zâti olduğu isbat edilmiş olunacak. Yoksa Kudretin zâti olması kuru kuruya bir kabul değildir. Kaide şöyledir.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Bir şeyin zıddı yoksa o şeyde mertebeler bulunmaz.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Bir şeyde mertebeler bulunmazsa hiçbir icad ona ağır gelmez</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Hiçbir icad ona ağır gelmezse o şeyin herşeye olan nisbeti müsavidir.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">O şeyin herşeye olan nisbeti müsavi ise en büyük bir küll, en küçük bir cüz&#8217;î gibi kolay olur.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">İşte bu mezkûr kaideye binaendir ki:</span></p>
<ul>
<li style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Gayet mebzuliyet ve çoklukla beraber gayet kıymetdar ve</span></li>
<li style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Gayet çabuk ve kolaylıkla beraber gayet san&#8217;atlı</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Olan bu meyveler, bu çiçekler, bu ağaçlar ve hayvancıkların bir tekini yapmak bütün hepsini yapmak kadar kolay olur.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Madem en büyük bir küll, en küçük bir cüz&#8217;î gibi kolay olur. Elbette kudretin herşeye olan nisbeti müsavidir.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Madem kudretin herşeye olan nisbeti müsavidir. Elbette hiçbir şeyin icadı ona ağır gelmez.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Madem hiçbir şeyin icadı ona ağır gelmez. Elbette kudretinde mertebeler bulunmaz.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Madem kudretinde mertebeler bulunmaz. Elbette kudretin zıddı olan acz tedahül etmez.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Madem kudretin zıddı olan acz tedahül etmez. Elbette kudret-i İlahiye zâtiyedir ve Zât-ı Akdes&#8217;in lâzım-ı zarurîsidir.)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Meziyetin varsa hafa türabında kalsın; tâ neşvünema bulsun</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey zîhâssa-i meşhure! Taayyünle zulmetme, ger perde-i hafanın altında sen kalırsan, ihvanına verirsin ihsan ve bereketi.</p>
<p style="text-align: justify;">Herbir ihvanın altında sen çıkması, hem de o sen olması imkân ve ihtimali, herbirine celbeder bir nazar-ı hürmeti.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer taayyün edip perde altından çıksan, mükrim iken altında; üstünde zalim olursun. Güneş iken orada; burada gölge edersin.</p>
<p style="text-align: justify;">İhvanını düşürttürüp hem nazar-ı hürmetten. Demek taayyün ve teşahhus, zalim birer emirdir, sahih doğru böyle ise, hem de böyle görürsün.</p>
<p style="text-align: justify;">Nerede kaldı yalancı tasannu&#8217; ve riya ile kesb-i teşahhus-u şöhret? İşte bir sırr-ı azîm ki hikmet-i İlahî, hem o nizam-ı ahsen</p>
<p style="text-align: justify;">Bir ferd-i fevkalâde, kendi nev&#8217;i içinde setr ile perde çeker, bununla kıymet verdirir, hem de eder müstahsen.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte sana misali: İnsan içinde veli, ömür içinde ecel, olmuş meçhul ve mühmel. Cum&#8217;ada müstetirdir bir saat, kabul olur dua edersen.</p>
<p style="text-align: justify;">Ramazanda münteşir bir leyle-i zû-kadir, esma-ül hüsnada muzmer iksir-i ism-i a&#8217;zam. Bu misallerin haşmeti, hem de o sırr-ı hasen</p>
<p style="text-align: justify;">İbhamda izhar eder, ihfada isbat eder. Meselâ: Ecelin ibhamında bir müvazene vardır; her dakikada tutar ne vaziyet alırsan.</p>
<p style="text-align: justify;">Kefeteyn-i havf u reca, hizmet-i ukba, dünya; tevehhüm-ü bekaî, lezzet-i ömrü verir. Yirmi sene mübhem bir ömür olsa ahsen</p>
<p style="text-align: justify;">Nihayeti muayyen bin senelik bir ömre. Zira nısfı geçerse, her saati geldikçe güya adım atarak dar ağacına gidersin</p>
<p style="text-align: justify;">Şey&#8217;en şey&#8217;en üzülmek.. vehm de teselli vermez, sen de rahat etmezsin&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: justify;">Allah&#8217;ın rahmet ve gazabından fazla tahassüs hatadır</h4>
<p style="text-align: justify;">Allah&#8217;ın rahmetinden fazla rahmet edilmez.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan; elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten-lil-âlemîn Zât&#8217;ın (A.S.M.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalalete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sekam-ı kalbîdir.</span> Kastamonu Lahikası 75)</span><br />
Allah&#8217;ın gazabından fazla gazab edilmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle ise işi bırak o Âdil-i Rahîm&#8217;e. Fazla şefkat elemdir, fazla gazab zemîme&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: justify;">İsraf sefahetin, sefahet sefaletin kapısıdır</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey müsrifli kardeşim! Tegaddi noktasında bir iken iki lokma; bir lokma bir kuruşa, bir lokma on kuruşa.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem ağıza girmeden, hem boğazdan geçtikten, müsavi bir olurlar. Yalnız ağızda, o da kaç sâniyede bîhûşe verir nûşe.</p>
<p style="text-align: justify;">Zevkî bir fark bulunur, daim onu aldatır o kuvve-i zaika; bedene, hem mideye kapıcı, müfettişe.</p>
<p style="text-align: justify;">Onun tesiri menfî, müsbet değil! Vazife yalnız kapıcıyı taltif ve memnun etmek! Nûş verirsin o bîhûşe</p>
<p style="text-align: justify;">Aslî vazifesinde onu müşevveş etmek, tek bir kuruş yerine onbir kuruşu vermek, olur şeytanî pişe.</p>
<p style="text-align: justify;">İsrafın en sefihi, tebzirin en sakîmi, bir tarzdır bir çeşidi; heves etme bu işe&#8230;<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Cenab-ı Hakkın verdiği her cihazın hakk-ı hayatını vermek iktisad, vermemek hısset fazla vermek ise israftır. İsraf olmamasının şartı yüzde beşi geçmemektir. Madem ağızdaki kuvve-i zaika bir kapıcıdır; mide, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev&#8217;inden ancak beş derecesi muvafık olur, fazla olamaz. Tâ ki; kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dâhiline sokmasın.</span> Lemalar &#8211; 140</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Yüzde beş meselesi; Aynı kalitede olan emsal malların alımında sırf marka gibi hevese hitab eden şeylerde ancak yüzde beş oranında bir fiyat fazlalığı olabilir. Misal olarak aynı kalitede iki gömleğin fiyatı biri 100 lira ise diğerinin markasından ötürü fiyatı ancak 105 lira olursa alınabilir. Markadan sebeb 106 lira olan gömlek alınmaz.)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: justify;">Zaika telgrafçıdır, telziz ile baştan çıkarma</h4>
<p style="text-align: justify;">_______</p>
<p style="text-align: justify;">{(*): İktisad Risalesi&#8217;nin çekirdeğidir. Belki on sahife olan İktisad Risalesini kabl-el vücud on satırda okumuş.}</p>
<p style="text-align: justify;">_______</p>
<p style="text-align: justify;">Rububiyet-i İlah hikmet ve inayeti, ağızla hem burunla iki merkezi teşkil eylemiştir, içinde hudud karakolu, hem</p>
<p style="text-align: justify;">Muhbirleri de koymuş. Şu âlem-i sagirde damarları telefon, a&#8217;sabları telgraf hükmüne vaz&#8217;eylemiş. Şâmme telefonu, hem</p>
<p style="text-align: justify;">Telgrafa zaika inayet memur etmiş. O Rezzak-ı Hakikî, erzak üstüne koymuş rahmetten bir tarife; taam ve levn ve hem</p>
<p style="text-align: justify;">Rayiha. İşte şu havass-ı selâse, o Rezzak canibinden birer ilânnamesi, birer davetnamesi, bir izinnamesi, hem</p>
<p style="text-align: justify;">Bir dellâldır ki muhtaç ve müşteriler hep onlarla celb olur. Mürtezik hayvanlara zevk ve rü&#8217;yet ve şemm, birer âlet vermiş. Hem</p>
<p style="text-align: justify;">Taamları muhtelif zînetlerle süsletmiş; hevaî gönülleri avutup, lâkaydları tehyic ile cezbetmiş. Vakta, taam girse hem</p>
<p style="text-align: justify;">Ağıza, birdenbire zaika her tarafa bir telgraf çekiyor bedenin aktarına. Şâmme telefon veriyor, gelen taam nev&#8217;i, hem</p>
<p style="text-align: justify;">Çeşitleri de söyler. Hacetleri muhtelif, ayrı ayrı mürtezik, ona göre davranır, ona da hazırlanır ya cevab-ı red gelir. Hem</p>
<p style="text-align: justify;">Kapı dışarı atar, yüzüne de tükürür. İnayet tarafından madem buna memurdur; zevkle baştan çıkarma. Hem</p>
<p style="text-align: justify;">Telziz ile aldatma. Sonra o da unutur doğru iştiha nedir, bir iştiha-yı kâzib gelir; başına çatar. Hatası, maraz ile hem</p>
<p style="text-align: justify;">İlletlerle cezalar gelir. Hakikî lezzet hakikî iştihadan çıkar, doğru iştiha sadık bir ihtiyaçtan. Bu lezzet-i kâfide, şah hem</p>
<p style="text-align: justify;">Geda beraber. Hem bahemdir bir dinar ve bir dirhem o lezzet berhem-zened eleme olur merhem.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Niyet gibi, tarz-ı nazar dahi âdeti ibadete çevirir</h4>
<p style="text-align: justify;">Şu noktaya dikkat et; nasıl olur niyetle mubah âdât, ibadat&#8230; Öyle tarz-ı nazarla fünun-u ekvan, olur maarif-i İlahî&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Tedkik dahi tefekkür, yani ger harfî nazarla, hem san&#8217;at noktasında &#8220;ne güzeldir&#8221; yerine &#8220;ne güzel yapmış Sâni&#8217;, nasıl yapmış o mâhi&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Nokta-i nazarında kâinata bir baksan, nakş-ı Nakkaş-ı Ezel, nizam ve hikmetiyle lem&#8217;a-i kasd ve itkan, tenvir eder şübehi.</p>
<p style="text-align: justify;">Döner ulûm-u kâinat, maarif-i İlahî. Eğer mana-yı ismiyle, tabiat noktasında, &#8220;zâtında nasıl olmuş&#8221; eğer etsen nigahı,</p>
<p style="text-align: justify;">Bakarsan kâinata, daire-i fünunun daire-i cehl olur. Bîçare hakikatlar, kıymetsiz eller kıymetsiz eder. Çoktur bunun güvahı&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: justify;">Böyle zamanda tereffühte izn-i Şer&#8217;î bizi muhtar bırakmaz</h4>
<p style="text-align: justify;">Lezaiz çağırdıkça &#8220;Sanki yedim&#8221; demeli. Sanki yedim düstur eden, bir mescidi yemedi. {(*): İstanbul&#8217;da Sanki Yedim namında bir mescid var. &#8220;Sanki Yedim&#8221; diyen adam, hevesinden kurtardığı paralarla bina etmiş.}</p>
<p style="text-align: justify;">Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi. Tena&#8217;uma ihtiyar bir derece var idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi ise, ekseri açlığa düştü kaldı. Telezzüze ihtiyar, izn-i Şer&#8217;î kalmadı.</p>
<p style="text-align: justify;">Sevad-ı a&#8217;zam, hem ekseriyet-i masumun maişeti basittir. Tegaddi besatetiyle onlara tâbi&#8217; olmak</p>
<p style="text-align: justify;">Bin kerre müreccahtır, ekalliyet-i müsrife, ya bir kısım sefihe tegaddide tereffüh noktasında benzemek&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Zaman olur ki, adem-i nimet nimettir</h4>
<p style="text-align: justify;">Hâfıza bir nimettir. Fakat ahlâksız bir adamda musibet zamanında nisyan ona racihtir.</p>
<p style="text-align: justify;">Nisyan da bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakim olmuş âlâmı unutturur.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Her musibette, bir cihet-i nimet var</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey musibetzede! Musibetin içinde bir nimet münderiçtir. Dikkat et de onu gör. Nasıl her şeyde vardır</p>
<p style="text-align: justify;">Bir derece-i hararet, her musibette vardır bir derece-i nimet. Daha büyüğü düşün. Küçükteki nimetin</p>
<p style="text-align: justify;">Dereceyi görerek Allah&#8217;a çok şükür et. Yoksa isti&#8217;zamla ürkersen, &#8220;of of&#8221;la üflersen, o da aksine şişer.</p>
<p style="text-align: justify;">Şişer de dehşetlenir. Eğer merak da etsen, bir iken ikileşir. Kalbde olan misali, döner hakikat olur;</p>
<p style="text-align: justify;">Hakikattan ders alır. Sonra döner, başlıyor, kalbini tokatlıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Büyük görünme küçülürsün</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mizanı bilmeli: Her adam için elbet cem&#8217;iyet-i beşerde, içtimaî binada,</p>
<p style="text-align: justify;">Görmek <span style="color: #ff0000;">(Kendini yüksek görmek)</span> görünmek <span style="color: #ff0000;">(kendini yüksek göstermek)</span> için şu mertebe denilen bir penceresi var. Ger pencere, kamet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetavül edecek,</p>
<p style="text-align: justify;">Uzanacak. Ger pencere, kamet-i himmetinden alçaksa, tevazu&#8217;la tekavvüs edecek, eğilecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mizanıdır büyüklük&#8230;<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Böyle pek ağır şerait altında iman kurtarmak hizmeti, herşeyin fevkindedir. Şahsî makamlar ve hüsn-ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hallerde hüsn-ü zanlarını kırmakla muhabbetleri azalır ve meziyet sahibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhafaza etmek için tasannua ve tekellüfe ve sıkıntılı vakara mecburiyet hisseder. İşte hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.</span> Şualar 307)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Hasletlerin yerleri değişse, mahiyetleri değişir</h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Kur&#8217;an &#8220;sâlihat&#8221;ı mutlak, mübhem bırakıyor. Çünki ahlâk ve faziletler, hüsn ve hayr çoğu nisbîdirler. Nev&#8217;den nev&#8217;e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır. Mahalden mahalle tebdil-i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa, muhtelif olur. Ferdden cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir. Meselâ: Cesaret, sehavet erkekte gayret, hamiyet, muavenete sebebdir. Karıda nüşûze, vekahete, zevc hakkına tecavüze sebeb olabilir.</span> Sünuhat-Tuluat-İşarat ( 5 )</span><br />
Bir haslet.. yer ayrı, sîma bir. Kâh dev, kâh melek, kâh sâlih, kâh tâlih; misali şunlardır:</p>
<p style="text-align: justify;">Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi sayılan bir sıfat, ger olursa kavîde, tekebbür ve gururdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kavînin bir zaîfe karşı da tevazuu sayılan bir sıfatı, ger olursa zaîfte, tezellül ve riyadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir ulü-l emr, makamında olursa ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hanesinde bulunsa mahviyeti tevazu&#8217;, ciddiyeti kibirdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mütekellim-i vahde olsa eğer bir zâtta: Müsamaha, hamiyet. Fedakârlık; bir haslet, bir amel-i sâlihtir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mütekellim-i maalgayr olsa eğer o zâtta: Müsamaha, hıyanet. Fedakârlık; bir sıfat, bir amel-i tâlihtir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tertib-i mebadide tevekkül, tenbelliktir. Terettüb-ü netice noktasındaki tefviz, tevekkül-ü şer&#8217;îdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Semere-i sa&#8217;yine, kısmetine rıza ise, memduh bir kanaattır, meyl-i sa&#8217;ye kuvvettir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mevcud mala iktifa, mergub kanaat değil; belki dûn-himmetliktir. Misaller daha çoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;an mutlak zikreder, sâlihat ve takvayı. İbhamında remz eder makamatın tesiri. Îcazı bir tafsildir. Sükûtu geniş sözdür.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">&#8220;El-Hakku Ya&#8217;lû&#8221; bizzât, hem akibet muraddır</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey arkadaş! Bir zaman bir sâil dedi: &#8220;Madem (El-hakku ya&#8217;lû) haktır. Neden kâfir, müslime; kuvvet hakka galibdir?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Dedim: Dört noktaya bak! Bu müşkil de hallolur.<br />
Birinci nokta şudur:<br />
Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir. (İttihad ve ittifak galibiyetin vesilesi iken bu vesile batıl kişiler tarafından tutulduğu için hakka galib gelebilir.)<br />
Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması, yine lâzım değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, bâtıl vesileye galibdir.<br />
Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla mağlubdur. Muvakkaten, bilvasıta olmuştur. Yoksa bizzât, hem daima değildir.<br />
Lâkin akibet-ül akibe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, (Buradaki kuvvet vesiledir.) bir sırr-ı hilkati var.<br />
İkinci nokta şudur:<br />
Her müslimin her vasfı müslim olmak vâcib iken, haricen her dem vaki&#8217;, sabit değildir.<br />
Öyle de: Her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş&#8217;et etmek yine lâzım değildir.<br />
Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş&#8217;et etmek, öyle de her dem sabit değildir.<br />
Demek bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki lâmeşru&#8217; vasfına galib olur. Bilvasıta, o kâfir dahi ona galibdir.<br />
Hem dünyada, hayatın hakkı şamil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i manidar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mani değildir.<br />
Üçüncü nokta şudur: O Zât-ı Zülcelal&#8217;in iki vasf-ı kemalden iki Şer&#8217;i tecelli; vasf-ı iradeden gelen meşietle takdirdir,<br />
O da şer&#8217;-i tekvinî&#8230; Vasf-ı Kelâm&#8217;dan gelen şeriat-ı meşhure. Teşriî evamire karşı itaat, isyan<br />
Nasıl olur. Öyle de tekvinî evamire itaat ve isyan olur. Birincisi galiba dâr-ı uhrada görür,<br />
Mücazatı, sevabı. İkincisi ağleba dâr-ı dünyada çeker, mükâfat ve ikabı. Meselâ: Nasıl sabrın mükâfatı zaferdir;<br />
Ataletin mücazatı sefalet. Öyle de, sa&#8217;yin sevabı olur servet. Sebatta da galebedir mükâfat. Zehirin ikabı bir maraz, panzehirin sevabı bir sıhhattır.<br />
Bazan iki şeriat evamiri, bir şeyde beraber müctemi&#8217;dir. Her birine bir cihet&#8230;<br />
Demek tekvinî emre itaat ki bir haktır. İtaat galib olur, o emrin isyanına ki bir tavr-ı bâtıldır. Bir bâtıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktaki galib olsa<br />
Bir bâtıla ki, olmuş o da vesile-i hak. Bilvasıta bir hakkın bir bâtıla mağlubdur. Fakat bizzât değildir.<br />
Demek &#8220;El-hakku ya&#8217;lû&#8221; bizzât demektir. Hem akibet muraddır, kayd-ı haysiyet maksuddur.<br />
Dördüncü nokta şudur:<br />
Bir hak bilkuvve kalmış, yahut kuvvetsiz kalmış, ya mahluttur, hem mahşuş. Ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelmiştir.<br />
Mühezzeb ve müzehheb yapmak için, muvakkat bâtıl ona musallat, tâ ki sebike-i hak ne miktar lüzum vardır<br />
Tâ mahz ve hâlis çıksın. Mebadide, dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi. &#8220;Akibet-ül müttakin&#8221; ona vurur bir darbe!<br />
İşte bâtıl mağlubdur. &#8220;El-hakku ya&#8217;lû&#8221; sırrı onu çarpar ikaba; işte hak da galibdir.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Maksadımız: Dinî cemaatlar maksadda ittihad etmelidirler. Mesalikte ve meşreblerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklid yolunu açar ve &#8220;Neme lâzım, başkası düşünsün&#8221; sözünü de söylettirir.</span> Hutbe-i Şamiye 99)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Bir kısım desatir-i içtimaiye</h4>
<p style="text-align: justify;">İçtimaî heyette düsturları istersen:<br />
1-Müsavatsız adalet, önce adalet değil.<br />
2-Temasülse, tezadın mühim bir sebebidir.<br />
3-Tenasübse tesanüdün esası.<br />
4-Sıgar-ı nefistir tekebbürün menbaı. <span style="color: #ff0000;">(Kendinin faziletsiz olduğunu bilen insan faziletli insanlar arasında küçük görünmemek için kibirlenebilir.)</span><br />
5-Za&#8217;f-ı kalbdir gururun madeni. <span style="color: #ff0000;">(Kalbin hastalığı neticesinde fazileti kendinden bilen insan gururlanır.)</span><br />
6-Olmuş acz, muhalefet menşei.<br />
7-Meraksa ilme hocadır.<br />
8-İhtiyaçtır terakkinin üstadı.<br />
9-Sıkıntıdır muallime-i sefahet. Demek sefahetin menbaı sıkıntı olmuş. Sıkıntı ise madeni: Yeisle sû&#8217;-i zandır,<br />
10-Dalalet-i fikrîdir, zulümat-ı kalbîdir, <span style="color: #ff0000;">(Bir hakikatı anlayamamak veya yaşayamak kalbi zulmette bırakır.)</span><br />
israf-ı cesedîdir.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kadınlar yuvalarından çıkıp beşeri yoldan çıkarmış, yuvalarına dönmeli</h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Beşerin tesettürsüzlükle yoldan çıkması; fıtratların bozulmasıyla, âhiretteki birlikteliğin unutulmasıyla, dünya hayatındaki saadetin vesilesi olan emniyet ve sadakat, hürmet ve muhabbetin kalkmasıyla, nikâha rağbetin kalkıp hayat-ı içtimaiyi bozmasıyla yoldan çıkmıştır.)</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ السُّفَهَاءُ بِالْهَوَسَاتِ ٭ اِذًا تَرَجَّلَ النِّسَاءُ النَّاشِزَاتُ بِالْوَقَاحَاتِ</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Kadınların erkekleşmesi ise kadınların hürriyet-i nisvan adı altında hayat-ı içtimayede her alanda bil fiil bulunması şeklinde görülmektedir. Bunun sebebi ise erkeklerin kadınların peşinde kendilerini beğendirmek için koşmalarıdır. Halbuki kadınlar hilkaten zaîf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale maruz kalmamak için, fıtrî bir meyli var.</span> Lem&#8217;alar 196)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Bekârlık, bîkârların kârıdır. Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur. İzdivac, tasfiye tehzib eder.</span> Sünühat &#8211; 117)</span><br />
______</p>
<p style="text-align: justify;">{(*): Tesettür Risalesi&#8217;nin esasıdır. Yirmi sene sonra müellifinin mahkûmiyetine sebeb gösteren bir mahkeme, kendini ve hâkimlerini ebedî mahkûm ve mahcub eylemiş.}</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">Mimsiz medeniyet, taife-i nisayı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul metaı yapmış. Şer&#8217;-i İslâm onları</p>
<p style="text-align: justify;">Rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayat-ı ailede. Temizlik zînetleri.</p>
<p style="text-align: justify;">Haşmetleri, hüsn-ü hulk; lütf-u cemali, ismet; hüsn-ü kemali, şefkat; eğlencesi, evlâdı. Bunca esbab-ı ifsad, demir-sebat kararı</p>
<p style="text-align: justify;">Lâzımdır tâ dayansın. Bir meclis-i ihvanda güzel karı girdikçe <span style="color: #ff0000;">(Erkeklerin hevesi uyandığından)</span> riya ile rekabet, hased ile hodgâmlık debretir damarları! <span style="color: #ff0000;">(Erkeklerin kadınlaşması: his ve hevese esir olup riya, rekabet, hased gibi kadınlara has hasletlerin erkeklere geçmesindendir.)</span> Demek inkişaf-ı nisvandan, medenî beşerde ahlâk-ı seyyie inkişaf eder.)</p>
<p style="text-align: justify;">Yatmış olan hevesat, birdenbire uyanır. Taife-i nisada serbestî inkişafı, sebeb olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birdenbire inkişafı.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda, şu suretler denilen küçük cenazelerin, mütebessim meyyitlerin rolleri pek azîmdir; hem müdhiştir tesiri. <span style="color: #ff0000;">(Hevesperane seyyiata giren insanların ulvi hissiyatları bozulduğu için hırçınlık gösterip konulan emir ve yasakları kırmak ister. Veyahut daha çok seyyiata girmek için de hırçınlık gösterebilir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">{(**): Nasıl meyyite bir karıya nefsanî nazarla bakmak nefsin dehşetle alçaklığını gösterir. Öyle de, rahmete muhtaç bir bîçare meyyitenin güzel tasvirine müştehiyane bir nazarla bakmak, ruhun hissiyat-ı ulviyesini söndürür.}</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p>Memnu&#8217; heykel, suretler:</p>
<ul>
<li>Ya zulm-ü mütehaccir,</li>
<li>Ya mütecessid riya,</li>
<li>Ya müncemid hevestir.</li>
<li>Ya tılsımdır: Celbeder o habis ervahları.</li>
</ul>
<p><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Uzza denilen sanemi tahrib ettikleri vakit, siyah bir kadın şeklinde, o sanem içinden bir cinniye çıktı.</span> Mektubat – 157)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Tasarruf-u kudretin vüs&#8217;ati, vesait ve muinleri reddeder</h4>
<p style="text-align: justify;">O Kadîr-i Zülcelal; tasarruf-u kudreti tevessü-ü tesiri noktasında oluyor şemsimiz zerre-misal</p>
<p style="text-align: justify;">Nev&#8217;-i vâhidde olan tasarruf-u azîmi mesafesi vasi&#8217;dir. İki zerre beyninde cazibeyi ele al;</p>
<p style="text-align: justify;">Git de tâ Şemsüşşümus ve Kehkeşan beynindeki cazibenin yanında koy. Yükü bir kar danesi bir melek, şemsi ele almış bir şems-misal</p>
<p style="text-align: justify;">Meleğin yanına getir. İğne kadar bir balığı, balina balığı da yanyana bırak. O Kadîr-i Ezelî-i Zülcelal</p>
<p style="text-align: justify;">Tecelli-i vasii, asgardan tâ ekbere itkan-ı mükemmeli birden tasavvura al. Cazibe ve nevamis, vesail-i pür-seyyal</p>
<p style="text-align: justify;">Gibi örfî emirler; tecelli-i kudrete, tasarruf-u hikmete birer isim olması.. odur yalnız meal.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Evet kanun emirdendir,</span> (Kanun hariçte vücuda çıkmayan Cenab-ı Hakkın ilminde olan emirlere düsturlara denir.)</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">namus iradedendir.</span> (Namus hariçte vücuda çıkan Cenab-ı Hakkın irade ettiği düsturlara denir.) Mesnevi-i Nuriye 59)</span><br />
Başka meali olmaz, beraber de bir düşün; bileceksin bizzarure ki: Esbab-ı hakikî, vesait-i zî-misal,</p>
<p style="text-align: justify;">Muinler, hem şerikler birer emr-i bâtıldır, birer hayal-i muhal, o kudret nazarında.. hayat vücuda kemal,</p>
<p style="text-align: justify;">Makamı büyük, mühimdir; buna binaen derim: Küremiz, âlemimiz neden muti, müsahhar olmasın hayvan-misal.</p>
<p style="text-align: justify;">O Sultan-ı Ezel&#8217;in bu tarz hayvan tuyuru kesretle münteşirdir şu meydan-ı fezada, muhteşem ve pür-cemal.</p>
<p style="text-align: justify;">Bostan-ı hilkatinde salmış da döndürüyor, onlardaki nağamat, bunlardaki harekât; tesbihattır o akval,</p>
<p style="text-align: justify;">İbadettir o ahval, Kadîm-i Lemyezel&#8217;e, Hakîm-i Lâyezal&#8217;e. Küremiz hayvana pek benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Eğer yumurta kadar küçülse bilfarz-ıl muhal,</p>
<p style="text-align: justify;">Minimini bir hayvan olması pek muhtemel. Yuvarlak bir huveyne, küre kadar büyüse, o da böyle olması pek karib bir ihtimal.</p>
<p style="text-align: justify;">Âlemimiz insan kadar küçülse; yıldızları, zerreler suretine dönerse, bir zîşuur hayvana dönmesi caiz olur, akıl da bulur mecal.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek âlem erkânlarıyla birer âbid-i müsebbih, birer muti&#8217; müsahhar Hâlık-ı Lemyezel&#8217;e, Kadîr-i Lâyezal&#8217;e.</p>
<p style="text-align: justify;">Kemmen büyük olması, keyfen büyük olması her vakit lâzım gelmez; zira daha cezaletlidir saat-ı hardal-misal,</p>
<p style="text-align: justify;">Bir saattan ki timsali Ayasofya kadardır. Bir sineğin hilkati hayretfezadır filden, o mahluk-u bîfasal.</p>
<p style="text-align: justify;">Ger kalem-i kudretle bir cüz-ü ferd üstüne esîrin cevahir-i ferdiyle yazılsa bir Kur&#8217;an ki, sıgar-ı sahife nisbeti, bir kibr-i san&#8217;at-meal</p>
<p style="text-align: justify;">Sahife-i semada yıldızlarla yazılan bir Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e cezaletle müsavi. Nakkaş-ı Ezelî&#8217;nin san&#8217;atı her tarafta pürcemal ve pürkemal.</p>
<p style="text-align: justify;">Her tarafta böyledir. Derece-i kemalde kalemdeki ittihad, tevhidi ilân eder. Bu kelâm-ı pür-meal; iyi bir dikkate al!</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Melaike bir ümmettir; şeriat-ı fıtriye ile memurdur</h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Meleklerin çoban ve çiftçiler mesabesinde olanlarının insanlara müşabehetleri yoktur. Çünki onların nezaretleri sırf Cenab-ı Hakk&#8217;ın hesabıyladır ve onun namıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir. Belki nezaretleri, yalnız rububiyetin tecelliyatını, memur olduğu nevide müşahede etmek ve kudret ve rahmetin cilvelerini o nevide mütalaa etmek ve evamir-i İlahiyeyi o nev&#8217;e bir nevi ilham etmek ve o nev&#8217;in ef&#8217;al-i ihtiyariyesini bir nevi tanzim etmekten ibarettir. Ve bilhâssa zeminin tarlasındaki nebatata nezaretleri, onların tesbihat-ı maneviyelerini melek lisanıyla temsil etmek ve onların hayatlarıyla Fâtır-ı Zülcelal&#8217;e karşı takdim ettiği tahiyyat-ı maneviyelerini melek lisanıyla ilân etmek; hem onlara verilen cihazatı, hüsn-ü istimal etmek ve bazı gayelere tevcih etmek ve bir nevi tanzim etmekten ibarettir. Melaikelerin şu hizmetleri, cüz&#8217;-i ihtiyarîleriyle bir nevi kesbdir. Belki bir nevi ubudiyet ve ibadettir. Tasarruf-u hakikîleri yoktur.</span> Sözler 354)</span><br />
Şeriat-ı İlahî ikidir. Hem iki sıfattan gelmiş, iki insan muhatab, hem de mükellef olmuş. Sıfat-ı iradeden gelen şer&#8217;-i tekvinî.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Şu hilkatte cari olan namuslar, kanunlar kâinatın hayatdar olmasına kâfi gelir. Çünki o cereyan eden namuslar, şu hükmeden kanunlar; itibarî emirlerdir, vehmî düsturlardır, ademî sayılır. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melaike denilen ibadullah olmazsa; o namuslara, o kanunlara bir vücud taayyün edemez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat-ı hariciye olamaz. Halbuki hayat, bir hakikat-ı hariciyedir. Vehmî bir emr, hakikat-ı hariciyeyi yüklenemez.</span> Sözler 510)</span><br />
İnsan-ı ekber olan âlemin ahvalini, hem de harekâtını ki ihtiyarî değil, tanzim eden şer&#8217;dir. O meşiet-i Rabbanî</p>
<p style="text-align: justify;">Yanlış bir ıstılahla tabiat da denilir. Sıfat-ı kelâmından gelen şeriat ise, âlem-i asgar olan insanın ef&#8217;âlini,</p>
<p style="text-align: justify;">Ki ihtiyarî olmuş, tanzim eden şer&#8217;dir. İki şer&#8217; bir yerde bazan eder içtima&#8217;. Melaike-i İlahî, bir ümmet-i azîme, hem bir cünd-ü Sübhanî</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci şer&#8217;a olmuş hamele-i mümtesil, amele-i mümessil. Hem onlardan bir kısmı ibad-ı müsebbihtir <span style="color: #ff0000;">(Nezaret ettiğinden müsebbihtir.)</span>. Bir kısmı da müstağrak, <span style="color: #ff0000;">(Amel işlemesiyle müstağrak oluyor.)</span> arşın mukarrebîni.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Evet nasılki beşer bir ümmettir, &#8220;Kelâm&#8221; sıfatından gelen Şeriat-ı İlahiyenin hameleleri,</span> (Hamele; şer’i emirleri işleyen ibadullaha bakıyor.) <span style="color: #0000ff;">mümessilleri,</span> (Mümessil; şer’i kanunları işleyen ibadullahın şahs-ı manevisini temsil eden Resul-ü Ekrem Aleyhissalatü Vesselam’a bakıyor.) <span style="color: #0000ff;">mütemessilleridir.</span> (Mütemessil; Cenab-ı Hakkın şer’i kanunlarını işleyen ibadullahın şahs-ı manevisinin her asırda temessülüne vasıta olan Müceddidlere bakıyor.) <span style="color: #0000ff;">Öyle de: Melaike dahi muazzam bir ümmettir ki, onların amele kısmı &#8220;İrade&#8221; sıfatından gelen Şeriat-ı Tekviniyenin hamelesi,</span> (Hamele; tekvini emirleri işleyen melaikeye bakıyor.) <span style="color: #0000ff;">mümessili</span> (Mümessil; tekvini kanunları işleyen melaikelerin ilim nev’inden şahs-ı manevisini temsil eden Cebrail Aleyhisselama bakıyor.) <span style="color: #0000ff;">ve mütemessilleridirler.</span> (Mütemessil; Cenab-ı Hakkın tekvini kanunları ortaya çıkdıktan sonra bu kanunları işleyen melaikenin şahs-ı manevisinin tasarrufatı anında temessülüne vasıta olan melaike-i izama bakıyor.) <span style="color: #0000ff;">Müessir-i Hakikî olan Kudret-i Fâtıranın ve İrade-i Ezeliyenin emirlerine tâbi&#8217; bir nevi ibadullahtırlar ki; ecram-ı ulviyenin herbiri onların birer mescidi, birer mabedi hükmündedirler.</span> Sözler 511)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Madde rikkat peyda ettikçe, hayat şiddet peyda eder</h4>
<p style="text-align: justify;">Hayat asıl, esastır; madde ona tâbi&#8217;dir, hem de onunla kaimdir. Bir hurdebînî huveyn havass-ı hamsesiyle, insanın havassını<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Bittecrübe, madde asıl değil ki, vücud ona müsahhar kalsın ve tâbi&#8217; olsun. Belki madde, bir mana ile kaimdir. İşte o mana, hayattır, ruhtur. Hem bilmüşahede madde, mahdum değil ki herşey ona irca&#8217; edilsin. Belki hâdimdir, bir hakikatın tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatın esası da ruhtur.</span> Sözler 509)</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">İşte hiç mümkün müdür ki, şu badem ağacının Sâni&#8217;-i Zülcelal&#8217;i ve Hakîm-i Zülcemal&#8217;i, bu camid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun manasını bilen, ifade eden, kâinata ilân eden, dergâh-ı İlahiyeye takdim eden, ona münasib ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?</span> Sözler 514</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Madem, güneş gibi âciz ve müsahhar mahluklar ve ruhanî gibi madde ile mukayyed nim-nuranî masnular ve şu çınar ağacının manevî nuru, ruhu hükmünde olan ukde-i hayatiyesi ve merkez-i tasarrufu olan emrî kanunlar ve iradevî cilveler, nuraniyet sırrıyla bir yerde iken ve birtek müşahhas cüz&#8217;î oldukları halde, pekçok yerlerde ve pekçok işlerde bilmüşahede bulunabilirler. Ve madde ile mukayyed bir cüz&#8217;î oldukları halde, mutlak bir küllî hükmünü alırlar.</span> Sözler 611)</span><br />
Müvazene edersen, görürsün; insan ondan ne derece büyükse, havassı o derece onunkinden aşağı. O huveyne işitir kardeşinin sesini.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem de görür rızkını. Ger insan kadar büyüse, havassı hayret-feza; hayatı şu&#8217;le-feşan; rü&#8217;yeti de berk-âsâ bir nur-u âsumanî.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan, bir kitle-i mevattan bir zîhayat değildir. Belki de milyarlarla zîhayat hüceyratından mürekkeb ve zîhayat bir hücre-i insanî.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اِنَّ اْلاِنْسَانَ كَصُورَةِ (يس) كُتِبَتْ فِيهَا سُورَةُ (يس) فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Hurdebini bir huveynenin havassı ile insanların havassı arasında münasebet vardır.)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Maddiyyunluk, bir taun-u manevîdir</h4>
<p style="text-align: justify;">Maddiyyunluk bir taun-u manevî, beşere de tutturdu şu müdhiş bir sıtmayı</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">{(*): Eski harb-i umumîye işaret eder.}.</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">Hem de âni çarptırdı bir gazab-ı İlahî,</p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">telkin</li>
<li style="text-align: justify;">hem de taklid,</li>
<li style="text-align: justify;">Tenkide</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">kabiliyet-i tevessüü nisbeten, o taun da ediyor tevessü&#8217; ve intişar.</p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">Telkini fenden almış, <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir.</span> Lem&#8217;alar 104)</span></li>
<li style="text-align: justify;">medeniyetten taklid. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Asya&#8217;da uyanan akvam, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa&#8217;yı her cihetle taklid ederek, hattâ çok mukaddesatları o yolda feda ederek hareket ediyorlar. Halbuki her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa; tarzı, ayrı ayrı olmak lâzım gelir. Bir kadına, bir jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya, tango bir kadın libası giydirilmediği gibi.. &#8220;Körü körüne taklid dahi, çok defa maskaralık olur.&#8221;</span> Mektubat 324)</span></li>
<li style="text-align: justify;">Hürriyet, tenkid vermiş, <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">En müdhiş maraz ve musibetimiz, cerbeze ve gurura istinad eden tenkiddir. Tenkidi eğer insaf işletirse, hakikatı rendeçler.</span> (İman hakikatlarına tenkid nazarı ile bakarsak hakikata imtisal, iltizam, iz’an kırılır.)  Hutbe-i Şamiye &#8211; 140)</span></li>
<li style="text-align: justify;">gururundan dalalet çıkmış. <span style="color: #ff0000;">(Madde üzerindeki icraatı Allaha vermemek maddeye veya kendine almak gurudur.)</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">İ&#8217;lem ey hitabet-i umumiye sıfatı ile gazete lisanıyla konferans veren muharrir! Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat şeair-i İslâmiyeye zıd ve muhalif olan herzeler ile İslâmiyeti lekelendirmeğe kat&#8217;iyyen hakkın yoktur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Seni kim tevkil etmiştir? Fetvayı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına, ümmetin hesabına İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalaletini neşr ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme. Dalaletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mü&#8217;minînin kabul etmediği bir şeyin gazete ile ilânı, milleti dalalete davettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı halde, koca bir milletin belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını kapat!..</span> Mesnevi-i Nuriye 89)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Vücudda atalet yok. İşsiz adam, vücudda adem hesabına işler.</h4>
<p style="text-align: justify;">En bedbaht sıkıntılı muzdarib, işsiz olan adamdır; zira ki atalet: Vücud içinde adem, hayat içinde mevttir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sa&#8217;y ise: Vücudun hayatı, hem hayatın yakazasıdır elbet!<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Hayat, daima sıhhat ve âfiyette yeknesak gitse, nâkıs bir âyine olur. Belki bir cihette adem ve yokluğu ve hiçliği ihsas edip sıkıntı verir. Hayatın kıymetini tenzil eder. Ömrün lezzetini sıkıntıya kalbeder. Çabuk vaktimi geçireceğim diye, sıkıntıdan ya sefahete, ya eğlenceye atılır. Hapis müddeti gibi, kıymetdar ömrüne adavet edip, çabuk öldürüp geçirmek istiyor. Fakat tahavvülde ve harekette ve ayrı ayrı tavırlar içinde yuvarlanmakta olan bir hayat, kıymetini ihsas ediyor, ömrün ehemmiyetini ve lezzetini bildiriyor. Meşakkatte ve musibette dahi olsa, ömrün geçmesini istemiyor. &#8220;Aman Güneş batmadı, ya gece bitmedi&#8221; diye sıkıntısından of! of! etmiyor. Evet gayet zengin ve işsiz, istirahat döşeğinde herşeyi mükemmel bir efendiden sor; ne haldesin? Elbette, aman vakit geçmiyor, gel bir şeş-beş oynayalım, veyahud vakti geçirmek için bir eğlence bulalım, gibi müteellimane sözleri ondan işiteceksin.. veyahud tûl-i emelden gelen, bu şey&#8217;im eksik, keşke şu işi yapsaydım gibi şekvaları işiteceksin. Sen bir musibetzede veya işçi ve meşakkatli bir halde olan bir fakirden sor; ne haldesin? Aklı başında ise diyecek ki: &#8220;Şükürler olsun Rabbime, iyiyim, çalışıyorum. Keşke çabuk Güneş gitmeseydi, bu işi de bitirseydim. Vakit çabuk geçiyor, ömür durmuyor gidiyor. Vakıa zahmet çekiyorum, fakat bu da geçer, herşey böyle çabuk geçiyor.&#8221; diye, manen ömür ne kadar kıymetdar olduğunu, geçmesindeki teessüfle bildiriyor. Demek meşakkat ve çalışmakla, ömrün lezzetini ve hayatın kıymetini anlıyor. İstirahat ve sıhhat ise, ömrü acılaştırıyor ki, geçmesini arzu ediyor.</span> Lemalar &#8211; 216</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Kardeşlerim, ben Nurlarla meşgul oldukça sıkıntılar azalıyor. Demek vazifemiz Nurlarla iştigaldir ve geçici şeylere ehemmiyet vermemek ve sabır ve şükretmektir. </span><span style="color: #ff0000;">Şualar &#8211; 523</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Ya Rabbi! Bunları kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur&#8217;aniye ile kemal-i ferah ve sevinçle meşgul eyle. Âmîn!</span> Şualar &#8211; 329)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Riba, İslâm&#8217;a zarar-ı mutlaktır</h4>
<p style="text-align: justify;">Riba atalet verir, şevk-i sa&#8217;yi söndürür. Ribanın kapıları hem de onun kapları olan bu bankaların</p>
<p style="text-align: justify;">her Dem nef&#8217;i ise, beşerin en fena kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef&#8217;i en fena kısmınadır, onlar da zalimler.</p>
<p style="text-align: justify;">Her Dem zalimlerdeki nef&#8217;i en fena kısmınadır, onlar da sefihlerdir. Âlem-i İslâm&#8217;a bir zarar-ı mutlaktır. Mutlak beşer</p>
<p style="text-align: justify;">her Dem refahı nazar-ı şer&#8217;îde yoktur; <span style="color: #ff0000;">(Yani âlem-i İslâm içinde ribadan dolaylı veya doğrudan zarar görenler varken diğer tüm insanlık fayda dahi görse Kur&#8217;anın hükmünce ribaya girilmez. Zira harbî gâvurlar İslâma hürmetsiz ve âlem-i İslâm’ı sefahete irtikab ettirmek için her türlü zulüm ve sefaheti irtikab etmek için banka gibi kaplarda topladığı paralarla manen ve maddeten ezdiklerinden ribaya girilmez.)</span> zira harbî bir gâvur hürmetsiz, ismetsizdir;</p>
<p style="text-align: justify;">demi hederdir <span style="color: #ff0000;">(Bu &#8220;demi&#8221; kanı manasındadır. İkinci diğer &#8220;dem&#8221;ler zaman manasındadır. Demi hederdir, yani ellerine fırsat geçtiği her zaman âlem-i İslâmın kanını heder etmişlerdir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">her Dem…</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Medeniyet, bütün cem&#8217;iyat-ı hayriye ile ve ahlâkî mektebleriyle ve şedid inzibat ve nizamatıyla, beşerin o iki tabakasını musalaha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müdhiş yarasını tedavi edememiştir.</span> Sözler 409)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">İhsanlar zekat namına olmazsa, üç zararı var. Bazan da faidesiz gider. Çünki Allah namına vermediğin için, manen minnet ediyorsun; bîçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenab-ı Hakk&#8217;ın malını ibadına vermek için bir tevziat memuru olduğun halde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfran-ı nimet ediyorsun. Eğer zekat namına versen; Cenab-ı Hak namına verdiğin için bir sevab kazanıyorsun, bir şükran-ı nimet gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeğe mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur. Evet zekat kadar, belki daha ziyade nafile ve ihsan, yahut sair suretlerde verip riya ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekat namına o iyilikleri yapıp, hem farzı eda etmek, hem sevabı, hem ihlası, hem makbul bir duayı kazanmak nerede?</span> Mektubat 274)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">{(*): Otuzbeş sene evvel yazılan bu makam, bu sene yazılmış tarzını gösteriyor. Demek Ramazan bereketiyle yazdırılmış bir nevi ihbar-ı gaybîdir.}</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<h4 style="text-align: center;">Kur&#8217;an, kendi kendini himaye edip hâkimiyetini idame eder</h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Kur&#8217;an&#8217;ın, kendi kendini himaye etmesi etrafındaki surlar ve i&#8217;cazı itibariyledir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Bir zâtı gördüm ki yeis ile mübtela, bedbînlikle hasta idi. Dedi: Ülema azaldı, kemmiyet keyfiyeti. Korkarız dinimiz sönecek de bir zaman</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Ye&#8217;se düşen zâtın dinin sönecek korkusunun sebebi ulemanın sayıca ve kalite itibariyle azalması)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Dedim: Nasıl kâinat söndürülmezse, iman-ı İslâmî de sönemez. Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış mismarlar hükmünde her an</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Dini muhafaza eden surları hükmünde olan 4 esas vardır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Olan <span style="color: #ff0000;">(1)</span> İslâmî şeair, <span style="color: #ff0000;">(2)</span> dinî minarat, <span style="color: #ff0000;">(3)</span> İlahî maabid, <span style="color: #ff0000;">(4)</span> şer&#8217;î maalim itfa olmazsa, İslâmiyet parlayacak an be-an!..</p>
<p style="text-align: justify;">Her bir mabed bir muallim olmuş tab&#8217;ıyla tabayie ders verir.</p>
<p style="text-align: justify;">Her maâlim dahi birer üstad olmuştur; onun lisan-ı hali eder telkin-i dinî; hatasız, hem bînisyan.</p>
<p style="text-align: justify;">Herbir şeair bir hoca-i dânâdır, ruh-u İslâmı daim enzara ders veriyor. Mürur-u a&#8217;sar ile sebeb-i istimrar-ı zaman.</p>
<p style="text-align: justify;">Güya tecessüm etmiş envâr-ı İslâmiyet, şeairi içinde. Güya tasallüb etmiş zülâl-i İslâmiyet, maâbidi içinde. Birer sütun-u iman.</p>
<p style="text-align: justify;">Güya tecessüd etmiş ahkâm-ı İslâmiyet, maâlimi içinde. Güya tahaccür etmiş erkân-ı İslâmiyet, avalimi içinde. Birer sütun-u elmas. Onunla murtabıttır zemin ile âsuman.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Dini muhafaza eden diğer esas kâinat kitabını okuyan ve altında hüccet ve bürhan direkleri, üstünde sikke-i i&#8217;caz lem&#8217;aları, önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta-i istinadı vahy-i semavî hakikatları, sağında hadsiz ukûl-ü müstakimenin delillerle tasdikleri, solunda selim kalblerin ve temiz vicdanların ciddî itminanları ve samimî incizabları ve teslimleri altı ciheti nuranî olan Kur&#8217;an&#8217;dır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Lâsiyyema bu Kur&#8217;an-ı hatib-i mu&#8217;ciz-beyan; daima tekrar eder bir hutbe-i ezelî, aktar-ı İslâmîde kalmamış hiç de bir köy, hem dahi hiç bir mekân; <span style="color: #ff0000;">(Kur&#8217;an&#8217;ın kâinat kitabını okuması ve Kur&#8217;anı okuyanların her mekanda bulunması Kur&#8217;an&#8217;ın i&#8217;cazıdır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Nutkunu dinlemesin, talimi işitmesin. <span style="font-size: 20pt;">اِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ</span> sırrıyla hâfızlıktır pek de büyük bir rütbe. Tilavet ise, ibadet-i ins ü cânn. <span style="color: #ff0000;">(Kur&#8217;anı okuyan ve hayatında Kur&#8217;anın hakikatlarını muhafaza edenlere verilen manevî rütbe ve sevablar Kur&#8217;an&#8217;ın i&#8217;cazıdır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Onun içinde talim, hem müsellematı tezkir. Tekerrür-ü zamanla nazariyat, kalbolur müsellemata hem döner bedihiyata. İstemez daha beyan. <span style="color: #ff0000;">(Herkes Kur&#8217;an&#8217;ı en yüksek mertebede anlamaz ama anladığı manayı tekrar ile hükmüne teslim olur.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Zaruriyat-ı dinî, nazariyattan çıkıp zaruriyat olmuştur. Tezkir ise kâfidir. İhtar ise vâfidir. Şâfîdir her dem Kur&#8217;an. <span style="color: #ff0000;">(Anladığı mananın ihtar edilmesi hayata istikamet verilmesi için yeterlidir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İhtara, hem tezkire, şu intibah-ı İslâm, hem içtimaî yakaza her birine veriyor: Umuma ait olan delail ve hem mizan. <span style="color: #ff0000;">(Diğer insanların anladığı Kur&#8217;anın hakikatları ve yaşantıları da insana Kur&#8217;anın hakkaniyeti hususunda kuvvet verir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Madem içtimaî hayat İslâmda başlamıştır; her birinin imanı kendine mahsus olan delile münhasıran değil; müstenid vicdan.<span style="color: #ff0000;"> (Her insanın hidayetine vesile olan Kur&#8217;an&#8217;ın i&#8217;cazı ayrı ayrı olmasından birbirine destek verir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Belki cemaatın kalbinde gayr-ı mahdud esbaba dahi eder istinad. Hattâ cây-ı dikkattir: Bir mezheb-i zaîfi, mürur ettikçe zaman,</p>
<p style="text-align: justify;">İbtali müşkil olur. Nerede kaldı ki İslâm, vahy ile fıtrat gibi, iki metin esasa hem istinad etmiştir; hem bu kadar a&#8217;sarda nafizane hükümran!..</p>
<p style="text-align: justify;">Râsih esaslarıyla, bahir eserleriyle kürenin yarısıyla iltiham peyda etmiş, bir ruh-u fıtrî olmuş; nasıl küsufa girer.. küsuftan çıkmış el&#8217;ân!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Kur&#8217;an etrafındaki surlar ve i&#8217;cazı ile kendi kendini muhafaza ettiği halde aşağıdaki cümlelerde hariçten gelen hücumlar ve bu hücumlara karşı mukabele tarzı gösterilecek.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Fakat maatteessüf, bazı zevzek kefere, safsatalı adamlar şu kasr-ı âlînin metin esaslarına ilişir buldukça imkân.</p>
<p style="text-align: justify;">Onları deprettirir. Esaslara ilişilmez, onlarla oynanılmaz, sussun şimdi dinsizlik! İflas etti o teres. Bestir tecrübe-i küfran ve yalan.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu âlem-i İslâmın âlem-i küfre karşı en ileri karakolu şu dârülfünun idi. Lâkayd ve gafletlikle hasm-ı tabiat-yılan</p>
<p style="text-align: justify;">Gediği açtı cephenin arkasında, dinsizlik hücum etti, millet epey sarsıldı. En ileri karakol, İslâmiyet ruhuyla tenevvür etmiş cinan.</p>
<p style="text-align: justify;">En mütesallib olmalı, en müteyakkız olmalı yahut o dar olmamalı, İslâmı aldatmamalı. İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma&#8217;kes-i nur-u iman.</p>
<p style="text-align: justify;">Bazan da mücahiddir, bazan süpürgecidir. Dimağda vesveseler, hem pek çok ihtimaller kalb içine girmese, sarsılmaz iman, vicdan.</p>
<p style="text-align: justify;">Yoksa bazıların zannınca iman dimağda olsa; ruh-u iman olan hakkalyakîne, ihtimalât-ı kesîre olur birer hasm-i bîeman.</p>
<p style="text-align: justify;">Kalb ile vicdan, mahall-i iman. Hads ile ilham, delil-i iman. Bir hiss-i sâdis; tarîk-ı iman&#8230; Fikr ile dimağ, bekçi-i iman.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: justify;">Talim-i nazariyattan ziyade, tezkir-i müsellemata ihtiyaç var</h4>
<p style="text-align: justify;">Zaruriyat-ı dinî, müsellemat-ı Şer&#8217;î; kulûblerde hasıldır, ihtar ile huzuru, tezkir ile şuuru.<br />
<span style="color: #ff0000;">(Müsellemat: Teslim olunan hükümler)</span><br />
Matlub da hasıl olur. İbare-i Arabî</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">{(*): On sene sonra gelen bir hâdiseyi hissetmiş, mukabeleye çalışmış.}</p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">daha ulvî ediyor tezkiri, hem ihtarı.</p>
<p style="text-align: justify;">Onun için Cum&#8217;ada hutbe-i Arabiye, zaruriyatı ihtar, müsellematı tezkir, maalkifaye olur onun tarz-ı tezkiri.</p>
<p style="text-align: justify;">Nazariyatı talim onda maksud değildir. Hem İslâmın vahdanî sîmasında şu Arabî ibare bir nakş-ı vahdettir; kabul etmez teksiri.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Hadîs der âyete: Sana yetişmek muhal!</h4>
<p style="text-align: justify;">Hadîs ile âyeti müvazene edersen, bilbedahe görürsün beşerin en beligi, vahyin de mübelliği, o dahi baliğ olmaz</p>
<p style="text-align: justify;">Belâgat-ı âyete. O da ona benzemez. Demek ki: Lisan-ı Ahmedî&#8217;den gelen herbir kelâm her dem onun olamaz.<br />
(Hâdisin âyete yetişememesinin sebebi yedi noktada Îcaz ile Beyan İ&#8217;caz-ı Kur&#8217;an bahsinde izah ediliyor.)</p>
<h4 style="text-align: center;">* * *<br />
Îcaz ile Beyan İ&#8217;caz-ı Kur&#8217;an</h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Burası Yirmibeşinci Söz’ün hülasası hükmündedir. Yedi nevi Mu’cizeliği gösterilmiştir.</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><strong>1- Belagat:</strong> Muktezayı hale mutabık söz söylemektir. Yirmibeşinci Söz Birinci Şule Birinci Şua&#8217;da Beş Nokta ile beş kısma ayrılır. 1- Nazmında cezalet, 4- Lafzında fesahat, (Usandırmaması) 2- Manasında belâgat, 3- Üslûbunda bedaat var. İşlenmemiş bir yolda gitmiş. Huruf, maksad, âyât, kelime, kelimat, sure itibariyle misalleri vardır 5- Beyanında dahi faik bir beraat vardır. (Tergib ve terhib, medh ve zemm, isbat ve irşad, ifham ve ifham gibi bütün aksam-ı kelâmiyede ve tabakat-ı hitabiyede beyanat-ı Kur&#8217;aniye en yüksek mertebededir.) </span><br />
<span style="color: #ff0000;"><strong>2- İhbarat-ı Gaybiyesidir.</strong> Yirmibeşinci Söz Birinci Şule Üçüncü Şua Birinci Cilve&#8217;de Üç Şavk ile üç kısma ayrılmıştır. Mazi, müstakbel ve Hakaik-i İlahiyeye ve hakaik-i kevniyeye ve umûr-u uhreviyeye dair ihbarat-ı gaybiyesidir. (Birinci Şule Üçüncü Şua Birinci Cilve)</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><strong>3- Camiiyet-i harikasıdır.</strong> Yirmibeşinci Söz Birinci Şule İkinci Şua&#8217;da Lem&#8217;alar içinde kısmda izah edilmektedir. Birinci Lem&#8217;ada Lafzındaki, İkinci Lem&#8217;ada Manasındaki, Üçüncü Lem&#8217;ada İlmindeki ve Beşinci Lem&#8217;ada Kur&#8217;anın üslûb ve îcazındaki câmiiyet-i hârikasında tafsilli izah edilmektedir.</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><strong>4- Şebabetidir.</strong> Yirmibeşinci Söz Birinci Şule Üçüncü Şua İkinci Cilve&#8217;de izah ediliyor. Her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhafaza ediyor.</span><br />
<strong><span style="color: #ff0000;">5- Yaptığı nakiller nakil tarzıdır. </span></strong><span style="color: #ff0000;">Yirmibeşinci Söz Birinci Şule İkinci Şua Dördüncü Lem&#8217;ada Mebahisindeki  icâmiiyet-i hârikasında tafsilli izah edilmektedir. </span><br />
<strong><span style="color: #ff0000;">6- Dini tazammun etmesi içine almasıdır. </span></strong><span style="color: #ff0000;">Yirmibeşinci Söz Üçüncü Şule&#8217;de Üç Ziya ile Kur&#8217;an&#8217;ın hakaik cihetiyle i&#8217;cazı izah edilmektedir. </span><br />
<span style="color: #ff0000;"><strong>7- Herbir âyetinde bu altı harikalığın bulunmasıdır</strong>.)</span><br />
Bir zaman rü&#8217;yada gördüm ki:<br />
Ağrı Dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı. <span style="color: #ff0000;">(Bu sarsıntı menfi dahi görünse neticesi müsbet olmuştur.)</span><br />
(Eski Harb-i Umumî&#8217;den evvel ve evâilinde, <span style="color: #ff0000;">(evvel ve evailinde denilmesi rüyadaki aynı hakikat farklı zamanlarda farklı suretlerde göründüğüne bir işarettir. Bazen rüyayı sadıka bazende evliyaların keşfiyatları suretinde görülmüştür.)</span> bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki:<br />
Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı&#8217;nın altındayım.<br />
Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. <span style="color: #ff0000;">(Yani büyük bir inkılâb olacak. Lemaatta dar manada insanların fikir aleminde inkılab olacağına ve birbirinden farklı fikir akımlarının çıkacağına işaret ettiği gibi geniş manada ise Âlem-i İslâm dağ suretinde iken Osmanlının parçalanması ile İslâm ülkeleri birbirinden ayrılacak paramparça olacağına işaret etmiştir.)</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur&#8217;an etrafındaki surlar kırılacak. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı.</span> Mektubat &#8211; 368</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(Kastamonu Lahikası sayfa 30&#8217;da geçtiği gibi <span style="color: #0000ff;">&#8220;Risale-i Nur, yalnız bir cüz&#8217;î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan, dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal&#8217;ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun bâhusus avam-ı mü&#8217;minînin istinadgâhları olan</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;">1- <span style="color: #0000ff;">İslâmî esaslar ve</span> (Emirdağ 2 sayfa 53&#8217;te geçtiği gibi</span><br />
<span style="color: #ff0000;">A. <span style="color: #0000ff;">Nurlar, <strong>mektebleri</strong> tam nurlandırmağa başladı. Mekteb şakirdlerini medrese talebelerinden ziyade Nurlara sahib ve naşir ve şakird eyledi.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;">B. <span style="color: #0000ff;">İnşâallah <strong>medrese</strong> ehli yavaş yavaş hakikî malları ve medrese mahsulü olan Nurlara sahib çıkacaklar. Şimdi de çok müftülerden ve çok ülemalardan Nurlara karşı çok iştiyak görülüyor ve istiyorlar.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;">C. <span style="color: #0000ff;">Şimdi en mühim <strong>tekyeler</strong> ehli, ehl-i tarîkattır. Bütün kuvvetleriyle Nur Risalelerini nurlandırmaları ve sahib çıkmaları lâzım ve elzemdir.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;">a) Mekteb</span><br />
<span style="color: #ff0000;">b) Medreseler</span><br />
<span style="color: #ff0000;">c) Tekkeler)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">2- <span style="color: #0000ff;">Cereyanlar ve</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;">3- <span style="color: #0000ff;">Şeairler kırılması ile bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur&#8217;an&#8217;ın i&#8217;cazıyla o geniş yaralarını Kur&#8217;anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor.</span>)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Füc&#8217;eten bir adam yanımda peyda oldu. Dedi ki: Îcaz ile beyan et, icmal ile îcaz et, bildiğin enva&#8217;-ı i&#8217;caz-ı Kur&#8217;anı!</p>
<p style="text-align: justify;">Daha rü&#8217;yada iken tabirini düşündüm, dedim: Şuradaki infilâk, beşerde bir inkılaba misal. İnkılabda ise elbet hüda-yı Furkanî,</p>
<p style="text-align: justify;">Her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ&#8217;cazının beyanı, zamanı da gelecek! O sâile cevaben dedim: İ&#8217;caz-ı Kur&#8217;anî,<br />
<span style="color: #ff0000;">(Belagatın tarifi: 1- <span style="color: #0000ff;">Nazmında cezalet,</span> 4- <span style="color: #0000ff;">lafzında fesahat,</span> 2- <span style="color: #0000ff;">manasında belâgat,</span> 3- <span style="color: #0000ff;">üslûbunda bedaat var.</span> 5- <span style="color: #0000ff;">Beyanında dahi faik bir beraat vardır.</span> Sözler 380)</span><br />
Yedi menabi-i külliyeden tecelli, hem yedi anasırdan terekküb eder. <strong>Birinci Menba&#8217;:</strong> <span style="color: #ff0000;">1-</span> Lafzın fesahatından selaset-i lisanı;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">2-</span> Nazmın cezaletinden, <span style="color: #ff0000;">3-</span> mana belâgatından, <span style="color: #ff0000;">5-</span> mefhumların bedaatından, mazmunların beraatından, <span style="color: #ff0000;">4-</span> üslûbların garabetinden birden tevellüd eden bârika-i beyanı.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlarla oldu mümtezic, mizac-ı i&#8217;cazında acib bir nakş-ı beyan, garib bir san&#8217;at-ı lisanî. Tekrarı hiç bir zaman usandırmaz insanı.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>(İhbarat-ı Gaybiyesidir.</strong> Üç kısıma ayrılmıştır. Mazi, müstakbel ve Hakaik-i İlahiyeye ve hakaik-i kevniyeye ve umûr-u uhreviyeye dair ihbarat-ı gaybiyesidir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İkinci Unsur ise:</strong> Umûr-u kevniyede gaybî olan esasat, İlahî hakaikten gaybî olan esrardan, gaybî-yi âsumanî.</p>
<p style="text-align: justify;">Mazide kaybolan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvalden birden tazammun eden bir ilm-ül guyub hızanı,</p>
<p style="text-align: justify;">Âlem-ül guyub lisanı, şehadet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumuz ile beyanı, hedef nev&#8217;-i insanî, i&#8217;cazın bir lem&#8217;a-i nuranî&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(</span><strong><span style="color: #ff0000;">Camiiyet-i harikasıdır. </span></strong><span style="color: #ff0000;">Beş kısma ayrılır. Lafzındaki, Manasındaki, İlmindeki ve Kur&#8217;anın üslûb ve îcazındaki câmiiyet-i hârikadır. Bunda &#8220;Beş Işık&#8221; var<strong>.</strong></span><strong><span style="color: #ff0000;">)</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Üçüncü Menba&#8217; ise:</strong> Beş cihetle hârika bir câmiiyet vardır. <span style="color: #ff0000;">1-</span> Lafzında, <span style="color: #ff0000;">2-</span> manasında, <span style="color: #ff0000;">3-</span> ahkâmda, <span style="color: #ff0000;">4-</span> hem ilminde, <span style="color: #ff0000;">5-</span> makasıdın mizanı.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">1-</span> <strong>Lafzı tazammun</strong> eder pek vasi&#8217; ihtimalat; hem vücuh-u kesîre ki, her biri nazar-ı belâgatta müstahsen, arabiyece sahih, sırr-ı teşriî lâyık görüyor ânı.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">2-</span> <strong>Manasında:</strong> Meşarib-i evliya, ezvak-ı ârifîni, mezahib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menahic-i hükema, o i&#8217;caz-ı beyanı <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Evet &#8220;İşarat-ül İ&#8217;caz&#8221;da şuradaki manalar misillü kelimat-ı Kur&#8217;aniyenin müteaddid manalarını İlm-i Sarf ve Nahv&#8217;in kaideleriyle ve İlm-i Beyan ve Fenn-i Maânî&#8217;nin düsturlarıyla, Fenn-i Belâgat&#8217;ın kanunlarıyla isbat edilmiştir. Bununla beraber ulûm-u Arabiyece sahih ve usûl-i diniyece hak olmak şartıyla ve Fenn-i Maânîce makbul ve İlm-i Beyanca münasib ve belâgatça müstahsen olan bütün vücuh ve maânî, ehl-i içtihad ve ehl-i tefsir ve ehl-i usûl-üd din ve ehl-i usûl-ül fıkhın icmaıyla ve ihtilaflarının şehadetiyle Kur&#8217;anın manalarındandırlar.</span> Sözler 395</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Fenn-i bediin ve tezyinat-ı lafzıyenin şartı ise, tesadüf ve adem-i kasddır. Veyahut tesadüfî gibi tabiat-ı manaya yakın olmaktır. Muhakemat 112)</span><br />
Birden ihata etmiş, hem de tazammun etmiş. Delaletinde vüs&#8217;at, manasında genişlik. Bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir meydanı!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">3-</span> <strong>Ahkâmdaki istiab:</strong> Şu hârika şeriat ondan olmuş istinbat. Saadet-i dâreynin bütün desatirini, bütün esbab-ı emni,<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Acaba bir şeriat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese, tazibinden men&#8217;etse; nasıl benî âdem&#8217;in hukukunu ihmal eder?</span> Münazarat 30</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Ümmi bir zâtta (A.S.M.) zuhur eden o şeriat; ondört asrı ve nev&#8217;-i beşerin humsunu, âdilane ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane, hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez.</span> Şualar 128)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İçtimaî hayatın bütün revabıtını, vesail-i terbiye, hakaik-i ahvali birden tazammun etmiş onun tarz-ı beyanı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">4-</span> <strong>İlmindeki istiğrak:</strong> Hem ulûm-u kevniye, hem ulûm-u İlahî, onda meratib-i delalat, rumuz ile işarat, sureler surlarında cem&#8217;etmiştir cinanı.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">5-</span> <strong>Makasıd ve gayatta:</strong> Müvazenet, ıttırad, fıtrat desatirine mutabakat, ittihad; tamam müraat etmiş, hıfzeylemiş mizanı. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan&#8217;ın dahi, hakikat-ı mümkinata dair</span> (ki o hakikat; dünyanın ibtidasından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatına dair) <span style="color: #0000ff;">beyanat-ı Furkaniyesi, o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık birer suret vermiştir ki; bütün muhakkikler, nihayet-i tahkikinde, Kur&#8217;anın tasvirine &#8220;Mâşâallah, Bârekâllah&#8221; deyip, &#8220;Tılsım-ı kâinatı ve muamma-yı hilkatı keşf ve fetheden yalnız sensin ey Kur&#8217;an-ı Hakîm!&#8221; demişler.</span> Sözler 140)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İşte lafzın ihatasında, mananın vüs&#8217;atında, hükmün istiabında, ilmin istiğrakında, müvazene-i gayatta câmiiyet-i pürşanı!..</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<strong>Şebabetidir.</strong> Yirmibeşinci Söz Birinci Şule Üçüncü Şua İkinci Cilve&#8217;de izah ediliyor. Her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhafaza ediyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dördüncü unsur ise:</strong> Her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakata, derece-i istidad, rütbe-i kabiliyet nisbetinde ediyor bir ifaza-i nuranî.</p>
<p style="text-align: justify;">Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşade. Güya her demde, her yerde taze nâzil oluyor o Kelâm-ı Rahmanî.</p>
<p style="text-align: justify;">İhtiyarlandıkça zaman, Kur&#8217;an da gençleşiyor. Rumuzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbabın perdesini de yırtar o hitab-ı Yezdanî.</p>
<p style="text-align: justify;">Nur-u tevhidi, her dem her âyetten fışkırır. Şehadet perdesini gayb üstünden kaldırır. Ulviyet-i hitabı dikkate davet eder, o nazar-ı insanı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ki o lisan-ı gaybdır; şehadet âlemiyle bizzât odur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar hârika tazeliği bir ihata-i ummanî!</p>
<p style="text-align: justify;">Te&#8217;nis-i ezhan için akl-ı beşere karşı İlahî tenezzülât. Tenzil&#8217;in üslûbunda tenevvüü munisliğidir mahbub-u ins ü cânı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">(Yaptığı nakiller nakil tarzıdır. </span></strong><span style="color: #ff0000;">Yirmibeşinci Söz Birinci Şule İkinci Şua Dördüncü Lem&#8217;ada Mebahisindeki  icâmiiyet-i hârikasında tafsilli izah edilmektedir.</span><strong><span style="color: #ff0000;">)</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Beşinci Menba&#8217; ise:</strong> Nakil ve hikâyatında, ihbar-ı sadıkada esasî noktalardan hazır müşahid gibi bir üslûb-u bedî-i pür-maânî</p>
<p style="text-align: justify;">Naklederek, beşeri onunla ikaz eder. Menkulâtı şunlardır: İhbar-ı evvelîni, ahval-i âhirîni, esrar-ı cehennem ve cinanı.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakaik-i gaybiye, hem esrar-ı şehadet, serair-i İlahî, revabıt-ı kevnîye dair hikâyatıdır hikâyet-i ayânî</p>
<p style="text-align: justify;">Ki ne vaki&#8217; reddeylemiş, ne mantık tekzib etmiş. Mantık kabul etmezse red de bile edemez. Semavî kitabların ki matmah-ı cihanî.</p>
<p style="text-align: justify;">İttifakî noktalarda musaddıkane nakleder. İhtilafî yerlerinde musahhihane bahseder. Böyle naklî umûrlar bir &#8220;Ümmi&#8221;den sudûru hârika-i zamanî&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">(Dini tazammun etmesi içine almasıdır. </span></strong><span style="color: #ff0000;">Yirmibeşinci Söz Üçüncü Şule&#8217;de Üç Ziya ile Kur&#8217;an&#8217;ın hakaik cihetiyle i&#8217;cazı izah edilmektedir.</span><strong><span style="color: #ff0000;">)</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Altıncı Unsur ise:</strong> Mutazammın ve müessis olmuş Din-i İslâma. İslâmiyet misline ne mazi muktedirdir, ne müstakbel muktedir; araştırsan zaman ile mekânı!..</p>
<p style="text-align: justify;">Arzımızı senevî, yevmî dairesinde şu hayt-ı semavîdir; tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş. Bırakmıyor isyanı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">(Herbir âyetinde bu altı harikalığın bulunmasıdır.)</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yedinci Menba&#8217; ise:</strong> Şu altı menba&#8217;dan çıkan envâr-ı sitte, birden eder imtizac. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vasıta-i nurânî.</p>
<p style="text-align: justify;">Şundan çıkan bir zevktir; zevk-i i&#8217;caz bilinir, tabirine lisanımız yetişmez. Fikir dahi kasırdır, görünür de tutulmaz o nücum-u âsumanî.<br />
<span style="color: #ff0000;">(Hem ehl-i zikir ve münacata karşı, Kur&#8217;an&#8217;ın zînetli ve kafiyeli lafzı ve fesahatlı, san&#8217;atlı üslûbu ve nazarı kendine çevirecek belâgatın mezayası çok olmakla beraber; ulvî ciddiyeti ve İlahî huzuru ve cem&#8217;iyet-i hatırı veriyor, ihlâl etmiyor.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Hatta manayı da fehmetmeyen cahil âmi tabakaya karşı da Kur&#8217;an-ı Hakîm, usandırmamak suretiyle i&#8217;cazını gösterir.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Çocukların hâfızalarında yerleşmesi.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Hastalara ve sekeratta olanlara.)</span><br />
Onüç asır müddette meyl-üt tahaddî varmış Kur&#8217;anın a&#8217;dasında, şevk-i taklid uyanmış Kur&#8217;anın ahbabında. İşte i&#8217;cazın bir bürhanı&#8230;<br />
<span style="color: #ff0000;">(Hattâ yalnız gözü bulunan kulaksız, kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur&#8217;anın bir nevi alâmet-i i&#8217;cazı vardır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Şu iki meyl-i şedidle yazılmıştır meydanda, milyonlarla kütüb-ü arabiye, gelmiştir kütübhane-i vücuda. Onlar ile Tenzil&#8217;i düşerse bir mizanı<br />
<span style="color: #ff0000;">(Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in umum sahifeleri âhirinde âyet tamam oluyor. Güzel bir kafiye ile nihayeti hitam buluyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Müvazene edilse, değil dânâ-i bî-müdânî, hattâ en âmî adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumanî!</p>
<p style="text-align: justify;">Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise ya umumdan aşağı; bu ise, bilbedahe malûm olmuş butlanı.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle ise, umumun fevkindedir. Mazmunları o kadar zamanda, kapı açık, beşere vakfedilmiş; kendine davet etmiş ervah ile ezhanı!</p>
<p style="text-align: justify;">Beşer onda tasarruf, kendine de maletmiş. Onun mazmunları ile yine Kur&#8217;ana karşı çıkmamış, hiçbir zaman çıkamaz; geçti zaman-ı imtihanı.</p>
<p style="text-align: justify;">Sair kitablara benzemez, onlara makîs olmaz; zira yirmi sene zarfında müneccemen hacetlere nisbeten nüzulü; müteferrik mütekatı&#8217;, bir hikmet-i Rabbanî.</p>
<p style="text-align: justify;">Esbab-ı nüzulü muhtelif, mütebayin. Bir maddede es&#8217;ile mütekerrir, mütefavit. Hâdisat-ı ahkâmı müteaddid, mütegayir. Muhtelif, mütefarık nüzulünün ezmanı.</p>
<p style="text-align: justify;">Hâlât-ı telakkisi mütenevvi&#8217;, mütehalif. Aksam-ı muhatabı müteaddid, mütebaid. Gayat-ı irşadında mütederric, mütefavit. Şu esaslara müstenid binaı, hem beyanı,</p>
<p style="text-align: justify;">Cevabı, hem hitabı. Bununla da beraber selaset ve selâmet, tenasüb ve tesanüd, kemalini göstermiş; işte onun şahidi: Fenn-i Beyan Maânî.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;anda bir hâssa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sahib-i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslûb: Âyine-i insanî.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey sâil-i misalî! Sen ki îcaz istedin, ben de işaret ettim. Eğer tafsil istersen, haddimin haricinde!.. Sinek seyretmez âsumanı.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira o kırk enva&#8217;-ı i&#8217;cazından yalnız bir tekini ki, cezalet-i nazmıdır;</p>
<p style="text-align: justify;">İşarat-ül İ&#8217;cazda sıkışmadı tibyanı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüz sahife tefsirim ona kâfi gelmedi. Senin gibi ruhanî ilhamları ziyade. Ben istiyorum senden tafsil ile beyanı!</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اولاشماز دست أدب غرب هوسبار هواكار دهادار</span><br />
<span style="font-size: 20pt;">دأب أدب أبد مدت قرآن ضيابار شفاكار هدادار</span></p>
<p style="text-align: justify;">Kâmilîn insanların zevk-i maalîsini hoşnud eden bir halet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez,</p>
<p style="text-align: justify;">Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvanî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa&#8217;dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvari nazarla, Kur&#8217;anda olan letaif-i ulviyet, mezaya-yı haşmeti göremez, hem tadamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kendindeki miheki ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelan; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz:</p>
<p style="text-align: justify;">Ya aşkla hüsündür, ya hamaset ve şehamet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabani edebse hamaset noktasında hakperestliği etmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki zalim nev&#8217;-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvetperestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakikî bilmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san&#8217;at-ı İlahî suretinde bakmaz,</p>
<p style="text-align: justify;">Bir sıbga-i Rahmanî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor, hem ondan da çıkamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir, ondan ucuzca kendini kurtaramaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine ondan gelen, dalaletten neş&#8217;et eden ruhun ızdırabatına o edebsizlenmiş edeb müsekkin hem münevvim; hakikî fayda vermez.</p>
<p style="text-align: justify;">Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitab gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem tiyatro gibi tenasühvari, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi karie ihtar eder. Zahiren der: &#8220;Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">İştihayı kabartır, hevesi tehyic eder, his daha söz dinlemez. Kur&#8217;andaki edebse hevayı karıştırmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemalperestlik zevki, hakikatperestlik şevki verir; hem de aldatmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kâinata tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir san&#8217;at-ı İlahî, bir sıbga-i Rahmanî noktasında bahseder, akılları şaşırtmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Marifet-i Sâni&#8217;in nurunu telkin eder. Herşeyde âyetini gösterir. Her ikisi rikkatli birer hüzün de veriyor, fakat birbirine benzemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupazade edebse fakd-ül ahbabdan, sahibsizlikten neş&#8217;et eden gamlı bir hüznü veriyor, ulvî hüznü veremez.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemane aldığı bir hiss-i hüzn-ü gamdar. Âlemi bir vahşetzar tanır, başka çeşit göstermez.</p>
<p style="text-align: justify;">O surette gösterir, hem de mahzunu tutar, sahibsiz de olarak yabaniler içinde koyar, hiçbir ümid bırakmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kendine verdiği şu hissî heyecanla git gide ilhada kadar gider, ta&#8217;tile kadar yol verir, dönmesi müşkil olur, belki daha dönemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;anın edebi ise: Öyle bir hüznü verir ki, âşıkane hüzündür, yetimane değildir. Firak-ul ahbabdan gelir, fakd-ül ahbabdan gelmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Kâinatta nazarı, kör tabiat yerine şuurlu, hem rahmetli bir san&#8217;at-ı İlahî onun medar-ı bahsi, tabiattan bahsetmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Kör kuvvetin yerine inayetli, hikmetli bir kudret-i İlahî ona medar-ı beyan. Onun için kâinat, vahşetzar suret giymez.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki muhatab-ı mahzunun nazarında oluyor bir cem&#8217;iyet-i ahbab. Her tarafta tecavüb, her canibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez.</p>
<p style="text-align: justify;">Her köşede istinas, o cem&#8217;iyet içinde mahzunu vaz&#8217;ediyor bir hüzn-ü müştakane, bir hiss-i ulvî verir, gamlı bir hüznü vermez.</p>
<p style="text-align: justify;">İkisi birer şevki de verir: O yabani edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit; ruha ferah veremez.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;anın şevki ise: Ruh düşer heyecana, şevk-i maâlî verir. İşte bu sırra binaen, Şeriat-ı Ahmediye (A.S.M) lehviyatı istemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Bazı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin verip.. Demek hüzn-ü Kur&#8217;anî veya şevk-i Tenzilî veren âlet, zarar vermez.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer hüzn-ü yetimî veya şevk-i nefsanî verse, âlet haramdır. Değişir eşhasa göre, herkes birbirine benzemez.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: justify;">Dallar semeratı rahmet namına takdim ediyor</h4>
<p style="text-align: justify;">Şecere-i hilkatın dalları her tarafta semerat-ı niamı zîruhun ellerine zahiren uzatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakikatte bir yed-i rahmet, bir dest-i kudrettir ki, o semeratı, o dalları içinde sizlere uzatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">O yed-i rahmeti, siz de şükr ile öpünüz. O dest-i kudreti de minnetle takdis ediniz&#8230;<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Meselâ: Nasılki bir padişah-ı âlî, sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var: Biri; elma, elma olduğu için sevilir ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet padişaha ait değil. Belki huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazan olur ki; padişah o nefisperverane olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti dahi cüz&#8217;îdir. Hem zeval bulur; elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır. İkinci muhabbet ise: Elma içindeki elma ile gösterilen iltifatat-ı şahanedir. Güya o elma, iltifat-ı şahanenin nümunesi ve mücessemidir diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem iltifatın gılafı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Aynen onun gibi bütün nimetlere ve meyvelere, zâtları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleriyle gafilane telezzüz etse, o muhabbet nefsanîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenab-ı Hakk&#8217;ın iltifatat-ı rahmeti ve ihsanatının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifatatın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemal-i iştiha ile lezzet alsa; hem manevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir&#8230;</span> Sözler 641)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Fatiha&#8217;nın âhirinde işaret olunan üç yolun beyanı</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey birader-i pür emel! <span style="color: #ff0000;">(Bu makamda Üstad Hazretleri insanın emellerini şu teşbihlerle izah etmiştir:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000080;">bulut altındayız, sıkıyor zulmet bizi. Sıkıntı da boğuyor; havasızlık öldürür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Gaflet veya küfür bulutu altında kalan kişinin ruh hali ve kurtulma emelleri gösterildi. Bu manayı açan Yirmisekizinci Mektub&#8217;un Üçüncü Mes&#8217;elesinde şu cümleler var: <span style="color: #0000ff;">Aklımız ilme muhtaç olduğu gibi, kalbimiz dahi bir feyiz ister, ruhumuz bir nur ister ve hâkeza çok cihetle çok şeyler istiyoruz.</span> Mektubat 354)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Birader hitabıyla da Birinci Sözdeki nasihat isteyen kardeşe Üstad Hazretlerinin hakikatları göstemesindeki şefkat mesleği nazara veriliyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Hayalini ele al, <span style="color: #ff0000;">(Yani âlem-i misalde tezahür eden hakikatları hayalen gör) </span>benimle beraber gel. İşte bir zemindeyiz, <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">O zemin, tabiattır ve felsefe-i tabiiyedir.</span> Sözler 545 Üç yolla işaret olunan esbabpersetlik, tabiatperestlik veya hakikatperestlik zeminidir.)</span> etrafına bakarız; <span style="color: #ff0000;">(eşyaya, maddiyata, hadisata üç tarzda üç yolda bakıyoruz. Ama başkaları bizim ne nazarla baktığımızı bilmiyor.)</span> kimse de görmez bizi.</p>
<p style="text-align: justify;">Çadır direkleri hükmünde yüksek dağlar üstünde karanlıklı bir bulut tabakası atılmış, hem o dahi kaplatmış zeminimizin yüzü.</p>
<p style="text-align: justify;">Müncemid bir sakf olmuş, fakat altı yüzü açıkmış, o yüz güneş görürmüş. <span style="color: #ff0000;">(Zahirden hakikata geçmekteki istifade, istifaza ve nur; güneşe teşbih edilmiş. Hakikatlar güneş gibi her ciheti aydınlatır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İşte bulut altındayız, sıkıyor zulmet bizi. <span style="color: #ff0000;">(Bu âlemden zahirden hakikata geçememenin sureti karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bulut tabakasına teşbih edilmiş. Karanlık ziyaya, sıkıcı olması havasız kalmaya ve boğucu olması susuz kalmaya bakıyor. Herbirinin akla kalbe ruha bakan elemleri var.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Sıkıntı da boğuyor; havasızlık öldürür. <span style="color: #ff0000;">(Eşyadan hakikata geçememenin neticesi; İkinci Sözde de işaret edildiği gibi Bize doğrudan zararı olmayan eşya ecnebi, zararı olabilecek olan eşya ise düşman vaziyetine girdi.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi bize üç yol var: Bir âlem-i ziyadar, bir kerre seyrettimdi bu zemin-i mecazî. <span style="color: #ff0000;">(Zemine mecaz olarak yani mana-yı harfi itibariyle baktığımızda âlem ziyadar vaziyet alıyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Evet bir kerre buraya da gelmişim, üçünde ayrı ayrı gitmişim. <strong><b>Birinci yolu budur:</b></strong> Ekseri burdan gider; o da devr-i âlemdir, seyahata çeker bizi.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Birinci yol mağdub yoludur: <span style="color: #0000ff;"><span style="color: #ff0000;">Esbabperestlerin ve vesaite icad ve tesir verenlerin yoludur. Meşaiyyun hükeması gibi;</span> </span>Sokrat, eski bir Yunan Feylesofudur. (M.Ö. 470-400) Vahdaniyete ve ruhun bakiliğine inanmış ve bu fikrini yaymağa çalışmış. &#8220;Dünyada yalnız bir şey öğrenebildim, o da hiç bir şey bilmediğimdir.&#8221; sözü meşhurdur. Devrinin inanışına zıd fikirlerinden dolayı mahkemece kendisine idam kararı verilmiş, baldıran otunun zehirini içirmek suretiyle idam edilmiş. Sonra Eflâtun, Sokrat&#8217;ın fikirlerini müdafaa etmiştir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İşte biz de yoldayız, böyle yayan gideriz. Bak şu sahranın kum <span style="color: #ff0000;">(eşya)</span> deryalarına, nasıl hiddet saçıyor, tehdid ediyor bizi!</p>
<p style="text-align: justify;">Bak şu deryanın dağvari <span style="color: #ff0000;">(hadisat)</span> emvacına! O da bize kızıyor. İşte Elhamdülillah öteki yüze çıktık; görürüz güneş yüzü.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat çektiğimiz zahmeti ancak da biz biliriz. Of! tekrar buraya döndük şu zemin-i vahşetzâr, bulut damı zulmettar. Bize lâzım: Revnakdar eder kalbdeki gözü</p>
<p style="text-align: justify;">Bir âlem-i ziyadar. Fevkalâde eğer bir cesaretin var; gireriz de beraber, bu yol-u pür-hatarkâr. <strong><b>İkinci yolumuzu:</b></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(İkinci yol Dallin yolu: <span style="color: #0000ff;">Tabiata saplananların ve tabiiyyun fikrini taşıyanların mesleğidir.</span> Sözler)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Tabiat-ı arzı deleriz, o tarafa geçeriz. Ya fıtrî bir tünelden titreyerek gideriz. Bir vakitte bu yolda seyrettim de geçtim bî-naz ve pür-niyazî.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Tünel ise, ehl-i felsefenin efkârı ile hakikata yol açmak için açtıkları meslektir.</span> Sözler )</span></p>
<p style="text-align: justify;">Fakat o zaman tabiatın zemini eritecek, yırtacak bir madde var idi elimde.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Tabiatın zemini eritecek, yırtacak bir madde Risale-i Nur ve Risale-i Nur mesleğindeki hakikata gitmekte gösterilen düsturlardır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Üçüncü yolun</strong> o delil-i mu&#8217;cizi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;an onu bana vermişti. Kardeşim, arkamı da bırakma, hiç de korkma! Bak hâ şurada tünelvari mağaralar, tahtel&#8217;arz akıntılar beklerler ikimizi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bizi geçirecekler. Tabiat da şu müdhiş cümudiyeleri de seni hiç korkutmasın. Zira bu abus çehresi altında merhametli sahibinin tebessümlü yüzü.</p>
<p style="text-align: justify;">Radyumvari o madde-i Kur&#8217;anî ışığıyla <span style="color: #ff0000;">(Radyumvari yani görmediğimiz şeyleri gösteren Risale-i Nurla bakıldığında)</span> sezmiştim. İşte, gözüne aydın! Ziyadar âleme çıktık, bak şu zemin-i pür-nâzı</p>
<p style="text-align: justify;">Bu feza-yı latif, şirin. Yahu başını kaldır! Bak semavata ser çekmiş, bulutları da yırtmış, aşağıda bırakmış. Davet ediyor bizi.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu şecere-i tûbâ, meğer o Kur&#8217;an imiş. Dalları her tarafa uzanmış. Tedelli eden bu dala biz de asılmalıyız, oraya alsın bizi.</p>
<p style="text-align: justify;">O şecere-i semavî; bir timsali zeminde olmuş şer&#8217;-i enveri. Demek zahmet çekmeden o yol ile çıkardık bu âlem-i ziyaya, sıkmadan zahmet bizi.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem yanlış etmişiz; eski yere döneriz, doğru yolu buluruz. Bak, üçüncü yolumuz; şu dağlar üstünde durmuş olan şehbazi</p>
<p style="text-align: justify;">Hem de bütün cihana okuyor bir ezanı. Bak müezzin-i a&#8217;zama, Muhammed-ül Hâşimî (A.S.M.) davet eder insanı âlem-i nur-u envere. İlzam eder niyaz ile namazı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bulutları da yırtmış, bak bu hüda dağlarına. Semavata ser çekmiş, bak şeriat cibaline. Nasıl müzeyyen etmiş zeminimizin yüzü gözü.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte çıkmalıyız buradan himmet tayyaresiyle. Ziya, nesim orada, nur u cemal orada. İşte buradadır Uhud-u Tevhid, o cebel-i azizi.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte şuradadır Cûdi-i İslâmiyet, o cebel-i selâmet. İşte Cebel-ül Kamer olan Kur&#8217;an-ı Ezher, zülâl-i Nil akıyor o muhteşem menba&#8217;dan. İç o âb-ı lezizi!..</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ</span><br />
<span style="font-size: 20pt;">وَ آخِرُ دَعْوَينَا اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</span></p>
<p>Ey arkadaş! Şimdi hayali baştan çıkar, aklı kafaya geçir! Evvelki iki yolun mağdub ve dâllîn yolu; hatarları pek çoktur, kıştır daim güz yazı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzde biri kurtulur; Eflatun, Sokrat gibi. Üçüncü yol; sehildir, hem karib-i müstakimdir. Zaîf, kavî müsavi. Herkes o yoldan gider. En rahatı budur ki: Şehid olmak ya gazi.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte neticeye gireriz. Evet deha-yı fennî: Evvelki iki yoldur ona meslek ve mezheb. Fakat hüda-yı Kur&#8217;anî: Üçüncü yoldur, onun sırat-ı müstakimi îsal eder o bizi.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَللّٰهُمَّ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَ لاَالضَّالِّينَ آمِينَ</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Hakikî bütün elem dalalette, bütün lezzet imandadır</h4>
<h4 style="text-align: center;">Hayal libasını giymiş muazzam bir hakikat</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey yoldaş-ı hüşdar! Sırat-ı müstakimin o meslek-i nuranî, mağdub ve dâllînin o tarîk-ı zulmanî, tam farklarını görmek eğer istersen ey aziz,</p>
<p style="text-align: justify;">Gel vehmini ele al, hayal üstüne de bin, şimdi seninle gideriz zulümat-ı ademe. O mezar-ı ekberi, o şehr-i pür-emvatı bir ziyaret ederiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir Kadîr-i Ezelî, kendi dest-i kudretle bu zulümat kıt&#8217;adan bizi tuttu çıkardı, bu vücuda bindirdi, gönderdi şu dünyaya; şu şehr-i bî-lezaiz.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte şimdi biz geldik şu âlem-i vücuda, o sahra-yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık; evvel istîtafkârane önümüze bakarız.</p>
<p style="text-align: justify;">Lâkin beliyyeler, elemler önümüzde düşmanlar gibi tehacüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anasır-ı tabâyia bakarız, ondan meded bekleriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Lâkin biz görüyoruz ki, onların kalbleri kasiyye, merhametsiz. Dişlerini bilerler, hiddetli de bakarlar; ne naz dinler, ne niyaz!</p>
<p style="text-align: justify;">Muztar adamlar gibi me&#8217;yusane nazarı yukarıya kaldırdık. Hem istimdadkârane ecram-ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli tehdidkâr da görürüz.</p>
<p style="text-align: justify;">Güya birer gülle bomba olmuşlar, yuvalardan çıkmışlar, hem etraf-ı fezada pek sür&#8217;atli geçerler, her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ger birisi yolunu kazara bir şaşırtsa, el&#8217;iyazü billah, şu âlem-i şehadet ödü de patlayacak. Tesadüfe bağlıdır; bundan dahi hayır gelmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Me&#8217;yusane nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük. Başımız da eğildi, sinemizde saklandık, nefsimize bakarız. Mütalaa ederiz.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte işitiyoruz: Zavallı nefsimizden binlerle hacetlerin sayhaları geliyor. Binlerle fâkatlerin enînleri çıkıyor. Teselliyi beklerken tevahhuş ediyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ondan da hayır gelmedi. Pek ilticakârane vicdanımıza girdik; içine bakıyoruz, bir çareyi bekleriz. Eyvah! Yine bulmayız; biz meded vermeliyiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira onda görünür binlerle emelleri, galeyanlı arzular, heyecanlı hissiyat, kâinata uzanmış. Herbirinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.</p>
<p style="text-align: justify;">O âmâl sıkışmışlar vücud-adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs&#8217;atları var; ger dünyayı yutarsa o vicdan da tok olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu elîm yolda nereye bir baş vurduk, onda bir bela bulduk. Zira mağdub ve dâllîn yolları böyle olur. Tesadüf ve dalalet, o yolda nazar-endaz.</p>
<p style="text-align: justify;">O nazarı biz taktık, bu hale böyle düştük. Şimdi dahi halimiz ki mebde&#8217; ve meâdi, hem Sâni&#8217; ve hem haşri muvakkat unutmuşuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Cehennem&#8217;den beterdir, ondan daha muhriktir, ruhumuzu eziyor. Zira o şeş cihetten ki onlara baş vurduk. Öyle halet almışız.</p>
<p style="text-align: justify;">Ki yapılmış o halet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra&#8217;şetten, hem kalâk ve vahşetten, hem yütm ve hem yeisten mürekkeb vicdan-sûz.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi her cihete mukabil bir cepheyi alırız, def&#8217;ine çalışırız. Evvel, kudretimize müracaat ederiz, vâesefâ görürüz</p>
<p style="text-align: justify;">Ki âcize zaîfe. Sâniyen: Nefiste olan hacatın susmasına teveccüh ediyoruz. Vâesefâ durmayıp bağırırlar görürüz.</p>
<p style="text-align: justify;">Sâlisen: İstimdadkârane, bir halaskârı için bağırır, çağırırız, ne kimse işitiyor, ne cevabı veriyor. Biz de zannediyoruz:</p>
<p style="text-align: justify;">Herbir şey bize düşman, herbir şey bizden garib. Hiçbirşey kalbimize bir teselli vermiyor; hiç emniyet bahşetmez, hakikî zevki vermez.</p>
<p style="text-align: justify;">Râbian: Biz ecram-ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdanın müz&#8217;ici bir tevahhuş geliyor: Akıl-sûz, evham-sâz!</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey birader! Bu dalaletin yolu, mahiyeti şöyledir. Küfürdeki zulmeti, bu yolda tamam gördük. Şimdi de gel kardeşim, o ademe döneriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Tekrar yine geliriz. Bu kerre tarîkımız sırat-ı müstakimdir, hem imanın yoludur. Delil ve imamımız, inayet ve Kur&#8217;andır, şehbaz-ı edvar-pervaz.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte Sultan-ı Ezel&#8217;in rahmet ve inayeti, vakta bizi istedi, kudret bizi çıkardı, lütfen bizi bindirdi kanun-u meşiete: Etvar üstünde perdaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil&#8217;at-ı vücudu, emanet rütbesini bize tevcih eyledi. Nişanı niyaz ve namaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu edvar ve etvarın, bu uzun yolumuzda birer menzil-i nazdır. Yolumuzda teshilât içindir ki, kaderden bir emirname vermiş, sahifede cebhemiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Her nereye geliriz, herhangi taifeye misafir oluyoruz, pek uhuvvetkârane istikbal görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız.</p>
<p style="text-align: justify;">Ticaret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyi&#8217; ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız işitiyoruz âvâz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bak girdik şu zemine; ayağımızı bastık şehadet âlemine: Şehr-âyîne-i Rahman, gürültühane-i insan. Hiçbir şey bilmeyiz, delil ve imamımız</p>
<p style="text-align: justify;">Meşîet-i Rahman&#8217;dır. Vekil-i delilimiz, nâzenin gözlerimiz. Gözlerimizi açtık, dünya içine saldık. Hatırına gelir mi evvelki gelişimiz?</p>
<p style="text-align: justify;">Garib, yetim olmuştuk; düşmanlarımız çoktu, bilmezdik hâmimizi. Şimdi nur-u iman ile o düşmanlara karşı bir rükn-ü metînimiz</p>
<p style="text-align: justify;">İstinadî noktamız, hem himayetkârımız def&#8217;eder düşmanları. O iman-ı billahtır ki ziya-i ruhumuz, hem nur-u hayatımız, hem de ruh-u ruhumuz.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte kalbimiz rahat, düşmanları aldırmaz, belki düşman tanımaz. <span style="color: #ff0000;">(Düşman olarak tanımaz iman nazarıyla dost görür.)</span> Evvelki yolumuzda, vakta vicdana girdik; işittik ondan binlerle feryad u fizar ve âvâz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ondan belaya düştük. Zira âmâl, arzular, istidad ve hissiyat; daim ebedi ister. Onun yolunu bilmezdik, bizden yol bilmemezlik, onda fizar ve niyaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat elhamdülillah, şimdi gelişimizde bulduk nokta-i istimdad, ki daim hayat verir o istidad, âmâle; tâ ebed-ül-âbâda onları eder pervaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlara yol gösterir, o noktadan istidad hem istimdad ediyor, hem âb-ı hayatı içer, hem kemaline koşuyor; o nokta-i istimdad, o şevk-engiz remz ü nâz.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci kutb-u iman ki: Tasdik-i haşirdir, saadet-i ebedî; o sadefin cevheri iman, bürhanı Kur&#8217;an.. Vicdan insanî bir râz.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi başını kaldır, şu kâinata bir bak, onun ile bir konuş. Evvelki yolumuzda pek müdhiş görünürdü. Şimdi de mütebessim her tarafa gülüyor, nâzenînane niyaz ve âvâz.</p>
<p style="text-align: justify;">Görmez misin: Gözümüz arı-misal olmuştur; her tarafa uçuyor. Kâinat bostanıdır, her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona bir âb-ı leziz.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem ünsiyet, teselli, tahabbübü veriyor. O da alır getirir; şehd-i şehadet yapar. Balda bir bal akıtır, o esrar-engiz şehbaz. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Gözün nuru, nur-u imanla ışıklanırsa ve kavîleşirse, bütün kâinat gül ve reyhanlar ile müzeyyen bir Cennet şeklinde görünür. Gözün gözbebeği de, bal arısı gibi, bütün kâinat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi üsare ve şiralarından vicdanda o tatlı, iman balları yapar. Eğer o göz küfür zulmetiyle kör olursa; dünya, genişliğiyle beraber bir hapishane şekline girer. Bütün hakaik-i kevniye, nazarından gizlenir. Kâinat ondan tevahhuş eder. Kalbi ahzan ve ekdar ile dolar.</span> İşarat-ül İ&#8217;caz 70)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Harekât-ı ecrama, ya nücum, ya şümusa nazarımız kondukça, ellerine verirler Hâlıkın hikmetini. Hem mâye-i ibreti, hem cilve-i rahmeti alır ediyor pervaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Güya şu Güneş bizlerle konuşuyor: Der: &#8220;Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız, ehlen sehlen merhaba, hoş teşrif ettiniz. Menzil sizin; ben bir mumdar-ı şehnaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben de sizin gibiyim; fakat sâfi isyansız, mutî bir hizmetkârım. O Zât-ı Ehad-i Samed ki mahz-ı rahmetiyle hizmetinize beni müsahhar-ı pürnur etmiş. Benden hararet, ziya; sizden namaz ve niyaz.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Yahu, bakın Kamer&#8217;e! Yıldızlarla denizler herbiri de kendine mahsus birer lisanla: &#8220;Ehlen sehlen merhaba!&#8221; derler. &#8220;Hoş geldiniz, bizi tanımaz mısınız?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Sırr-ı teavünle bak, remz-i nizamla dinle. Herbirisi söylüyor: &#8220;Biz de birer hizmetkâr, rahmet-i Zülcelal&#8217;in birer âyinedarıyız; hiç de üzülmeyiniz, bizden sıkılmayınız.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Zelzele na&#8217;raları, hâdisat sayhaları sizi hiç korkutmasın, vesvese de vermesin. Zira onlar içinde bir zemzeme-i ezkâr, bir demdeme-i tesbih, velvele-i nâz u niyaz.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Meselâ: Bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümatlı isyanından, kâinat ve anasır-ı külliye kızdıklarından ve Hâlık-ı Arz ve Semavat dahi, değil hususî bir rububiyet, belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecelli ile kâinatın heyet-i mecmuasında ve rububiyetin daire-i külliyesinde nev&#8217;-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinat sultanını tanıttırmak için emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı nev&#8217;-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adaletini, kayyumiyetini, iradesini ve hâkimiyetini pek zahir bir surette gösterdiği halde; insan suretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işarat-ı Rabbaniyeye ve terbiye-i İlahiyeye karşı eblehane bir temerrüd ile mukabele edip diyorlar ki: &#8220;Tabiattır; bir madenin patlamasıdır, tesadüfîdir.</span> Sözler 174)</span><br />
Sizi bize gönderen o Zât-ı Zülcelal, ellerinde tutmuştur bunların dizginlerini. İman gözü okuyor yüzlerinde âyet-i rahmet, herbiri birer âvâz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey mü&#8217;min-i kalbi hüşyâr! Şimdi gözlerimiz bir parça dinlensinler, onların bedeline hassas kulağımızı imanın mübarek eline teslim ederiz, dünyaya göndeririz. Dinlesin leziz bir sâz.</p>
<p style="text-align: justify;">Evvelki yolumuzda bir matem-i umumî, hem vaveylâ-yı mevtî zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda birer nevaz u namaz, birer âvâz u niyaz, birer tesbihe âğâz.</p>
<p style="text-align: justify;">Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, raadlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer manidar nevaz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Terennümat-ı hava, naarat-ı ra&#8217;diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceâtı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Eşyada olan asvat, birer savt-ı vücuddur: Ben de varım derler. O kâinat-ı sâkit, birden söze başlıyor: &#8220;Bizi camid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Tuyurları söylettirir ya bir lezzet-i nimet, ya bir nüzul-ü rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar, nimet üstünde iner, şükür ile eder pervaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Remzen onlar derler: &#8220;Ey kâinat kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz: Şefkatle perverdeyiz, Hâlimizden memnunuz. Sivri dimdikleriyle fezaya saçıyorlar birer âvâz-ı pür-nâz.</p>
<p style="text-align: justify;">Güya bütün kâinat ulvî bir musikîdir, îman nuru işitir ezkâr ve tesbihleri. Zira hikmet reddeder tesadüf vücudunu, nizam ise tardeder ittifak-ı evham-sâz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey yoldaş! Şimdi şu âlem-i misalîden çıkarız, hayalî vehimden ineriz, akıl meydanında dururuz, mizana çekeriz, ederiz yolları ber-endaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Evvelki elîm yolumuz mağdub ve dâllîn yolu, o yol verir vicdana, tâ en derin yerine hem bir hiss-i elîmi, hem bir şedid elemi. Şuur onu gösterir. Şuura zıd olmuşuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem kurtulmak için de muztar ve hem muhtacız; ya o teskin edilsin, ya ihsas da olmasın; yoksa dayanamayız, feryad u fizar dinlenmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Hüdâ ise şifadır; heva, ibtal-i histir. Bu da teselli ister, bu da tegafül ister, bu da meşgale ister, bu da eğlence ister. Hevesat-ı sihirbaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Tâ vicdanı aldatsın, ruhu tenvim edilsin, tâ elem hissolmasın. Yoksa o elem-i elîm, vicdanı ihrak eder; fizara dayanılmaz, elem-i ye&#8217;s çekilmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek sırat-ı müstakimden ne kadar uzak düşse, o derece nisbeten şu halet tesir eder, vicdanı bağırttırır. Her lezzetin içinde elemi var, birer iz.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek heves, heva, eğlence, sefahetten memzuc olan şaşaa-i medenî, bu dalaletten gelen şu müdhiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehir-baz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey aziz arkadaşım! İkinci yolumuzda, o nuranî tarîkte bir haleti hissettik; o haletle oluyor hayat, maden-i lezzet. Âlâm, olur lezaiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Onunla bunu bildik ki mütefavit derecede, kuvvet-i iman nisbetinde ruha bir halet verir. Cesed ruhla mültezdir, ruh vicdanla mütelezziz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir saadet-i âcile, vicdanda münderiçtir; bir firdevs-i manevî, kalbinde mündemiçtir. Düşünmekse deşmektir; şuur ise, şiar-ı râz.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi ne kadar kalb ikaz edilirse, vicdan tahrik edilse, ruha ihsas verilse; lezzet ziyade olur, hem de döner ateşi nur, şitası yaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Vicdanda firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir cennet. İçinde ruhlarımız, eder pervaz u perdaz, olur şehbaz u şehnaz, yelpez namaz u niyaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey aziz yoldaşım! Şimdi Allah&#8217;a ısmarladık. Gel, beraber bir dua ederiz, sonra da buluşmak üzere ayrılırız&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَللّٰهُمَّ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ آمِينَ</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Anglikan Kilisesine Cevab</h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">İstanbul&#8217;u işgal eden İngilizlerin baş kumandanı, İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ şeyhülislâm ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihadçı fırkalarını birbiriyle uğraştırmasıyla Yunan&#8217;ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde &#8220;Hutuvat-ı Sitte&#8221; eserimi Eşref Edib&#8217;in gayretiyle tab&#8217; ve neşretmek ile o kumandanın dehşetli plânını kıran ve onun i&#8217;dam tehdidine karşı geri çekilmeyen</span> Şualar 449)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Onikinci Âyet: <span style="font-size: 20pt;">وَ يُزَكِّيكُمْ وَ يُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَ الْحِكْمَةَ</span> âyetleridir. Meal-i icmalîleri der ki: &#8220;Kur&#8217;an hikmet-i kudsiyeyi size bildiriyor. Sizi manevî kirlerden temizlendiriyor.&#8221; Bu âyet ise: Bin üçyüz otuzsekiz (1338) olduğundan hikmet-i Kur&#8217;aniyeyi Avrupa hükemasına karşı parlak bir surette gösterebilen ve gösteren Risale-in Nur müellifi &#8220;Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye&#8221;de hikmet-i Kur&#8217;aniyeyi müdafaa etmekle, hattâ İngiliz&#8217;in baş papazı sual ettiği ve altıyüz kelime ile cevab istediği altı sualine altı kelime ile cevab vermekle beraber inzivaya girip bütün gayretiyle Kur&#8217;anın ilhamatından Risale-i Nur&#8217;un mes&#8217;elelerini iktibasa başladığı aynı tarihe tam tamına tevafukla remzen bakar.</span> Şualar 701)</span><br />
Bir zaman bîaman İslâmın düşmanı, siyasî bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desise niyetiyle hem inkâr suretinde,</p>
<p style="text-align: justify;">Hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elîmde pek şematetkârane bir istifham ile dört şey sordu bizden.</p>
<p style="text-align: justify;">Altıyüz kelime istedi. Şematetine karşı yüzüne &#8220;Tuh!&#8221; demek, desisesine karşı küsmekle sükût etmek, inkârına karşı da</p>
<p style="text-align: justify;">Tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatab etmem. Bir hak-perest adama böyle cevabımız var. O dedi birincide:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) dini nedir?&#8221; Dedim: İşte Kur&#8217;andır. Erkân-ı sitte-i iman, erkân-ı hamse-i İslâm, esas maksad-ı Kur&#8217;an. Der ikincisinde:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Fikir ve hayata ne vermiş?&#8221; Dedim: &#8220;Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dair şahidim: <span style="font-size: 20pt;">فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ ٭ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Der üçüncüsünde: &#8220;Mezahim-i hazıra nasıl tedavi eder?&#8221; Derim: &#8220;Hurmet-i riba, hem vücub-u zekatla. Buna dair şahidim: <span style="font-size: 20pt;">يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبَوا</span> da. <span style="font-size: 20pt;">وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَوا ٭ وَاَقِيمُوا الصَّلَوةَ وَآتُوا الزَكَوةَ</span> Der dördüncüsünde:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İhtilal-i beşere ne nazarla bakıyor?&#8221; Derim: Sa&#8217;y, asıl esastır. Servet-i insaniye, zalimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde.</p>
<p style="text-align: justify;">Buna dair şahidim:</p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> لَيْسَ ِلْلاِنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعَى ٭ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنْفِقُونَهَا فِى سَبِيلِ اللّٰهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَلِيمٍ</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Yüz mâşâallah bu cevaba.</span>)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">İngiliz&#8217;in en yüksek meclis-i ilmiyesinin, Meşihat-ı İslâmiye&#8217;den sorduğu altı sualin cevabını, altıyüz kelime ile Meşihat-ı İslâmiye&#8217;den istedikleri zaman, bura maarifinin hürmetsizliğine uğrayan bir ehl-i marifet, o altı suale altı kelime ile mazhar-ı takdir olmuş bir cevab veren…</span> Lem&#8217;alar 174)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Anglikan Kilisesi’sinin Osmanlı Meşihat Kurumuna Soruları</span><br />
<span style="color: #ff0000;">İngiltere Anglikan Kilisesi tarafından 1335 (1916) yılında Osmanlı Şeyhülislamlık makamına bir mektup gönderilmiştir. Londra’dan gönderilmiş olan bu mektupta İslam Dini hakkında bazı sorular sorulmuştur. Bu dönemde İngiltere’de Dinler Külliyatı Cemiyeti adı altında dinler hakkında yazılmış önemli eserlerin toplanacağı bir kütüphane kurulmuştur. Bu kütüphanenin yazı işleri müdürü olan Mr. Arthur Bouthwood tarafından İslam Dini hakkında tanıtıcı bilgiler edinilmek istenmiştir. Anglikan Kilisesinin matbaa sorumlusu da olan Arthur Bouthwood, kendi imzasıyla fakat Kilise adına dönemin Osmanlı Şeyhülislam’ı Haydarizade İbrahim Efendiye bir mektup göndermiştir. Mektupta Şeyhülislamlık Makamı tarafından cevaplandırılması için şu sorulara yer verilmiştir.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">1. Hz. Muhammed’in dini nedir? İslam nedir?</span><br />
<span style="color: #ff0000;">2. Bu din fikir ve hayata ne veriyor?</span><br />
<span style="color: #ff0000;">3. Bu din zamanımızın çeşitli sıkıntılarını nasıl tedavi ediyor?</span><br />
<span style="color: #ff0000;">4. Dünyayı gerek daha iyi, gerek daha kötü biçimde çeviren siyasi ve manevi</span><br />
<span style="color: #ff0000;">güçlere ne diyor?</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Anglikan Kilisesi, sormuş olduğu bu sorulara kapsamlı cevap istemektedir. Gönderilmiş olan mektupta, bu sorulara otuz bin kelimelik bir eserle cevap verilmesi talep edilmiştir. Anglikan Kilisesi, daha sonra ikinci bir mektupla daha Meşihat Makamına müracaat ederek, taleplerini yenilemiş ve detaylandırmıştır. Anglikan Kilisesi dini matbaası başyazarı Arthur Bouthwood ikinci mektupta sorulara verilecek cevabın elli bin kelimeye kadar çıkabileceğini Meşihat Makamına bildirmiştir.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Anglikan Kilisesi’nin Sorularına Cevap Mahiyetinde Yapılmış Olan Çalışmalar;</span><br />
<span style="color: #ff0000;">1. İzmirli İsmail Hakkı “El Cevabu’s-Sedid fi Beyan-i Dini’t-Tevhid”</span><br />
<span style="color: #ff0000;">2. Abdülaziz Çaviş “el-Ecvibe Fi’l-İslam An Es’ileti’l Ancilikiyye”</span><br />
<span style="color: #ff0000;">3. Milaslı İsmail Hakkı “Hakikat-ı İslam”</span><br />
<span style="color: #ff0000;">4. Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Lemaâtta geçen Anglikan Kilisesi’ne verdiği cevaptır.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">5. Abdülaziz Çavîş’in Anglikan Kilisesine verdiği diğer bir cevaptır ki, bu cevab altı sualden biri olabilir.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Sual: Kadının şeriat-ı İslâmiyedeki yeri nedir? (Tekalif-i diniye ve itikad-ı istiklâl bakımından)</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Avrupa medeniyet ve felsefesi namına ve belki İngilizlerin ifsad siyaseti hesabına &#8220;Tesettür Âyeti&#8221;ne ettikleri itiraza karşı, gayet kuvvetli ve müskit bir cevab-ı ilmîdir. Böyle bir cevab-ı ilmî, değil bundan onbeş sene evvel, her zaman takdir ile karşılanır. Bu hürriyet-i ilmiyeyi, elbette hürriyetperver bir Hükûmet-i Cumhuriye tahdid etmez.</span> Tarihçe-i Hayat 249)</span></p>
<h3 style="text-align: center;">Lemaât</h3>
<h4 style="text-align: center;">İp üstünde olan, yerde olanla döğüşse kaybeder.</h4>
<p style="text-align: justify;">Gavurlarla barışmak zelillerin kârıdır. Hayattaki yaralar belki de iyileşir. İzzet-i İslâmîde hem namus-u millîde yaraları<br />
Derindir. İp üstündeki canbaz yerde olan adamla eğer döğüş isterse, yerde olan çekinmez. Zira canbaz hayatı<br />
Hem muhteşem san’atı, mevazinle bağlıdır. Bir kerre o bozulsa seyreyle gümbürtüyü. Yerdeki çıplak adam, olsa olsa değişir kıyam ile kuudu.<br />
<span style="color: #ff0000;">(Bu makam da ip üstündeki cambazı hem ehl-i iman hemde ehl-i küfürü düşüne biliriz. Ehl-i iman için düşündüğümüzde ehl-i iman dostuna karşı muhabbette ölçülü olduğu gibi düşmanına karşıda mukabele-i bir misil de bulunamaz. Zira şeriatta hak ve hukuka uymak mecburiyeti vardır ki. Bu nokta-i nazardan ehl-i iman düşmanıyla barışmasada sulh içinde bulunması için dengeleri koruması ehemmiyetli bir esastır.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">Eğer ip üstündeki cambazı ehl-i küfür olarak düşünürsek; âlem-i İslâma karşı aldatmakla sömürmek siyaseti üzerinde hassas dengeler üzerinde hareket eden ehl-i küfür âlem-i İslâm’ın top yekû karşısına çıkmaması ve diğer devletlerle menfaatlerinin çakışmaması için hassas siyaset takib etmesi gerekmektedir. Âlem-i İslâm ise terakki itibariyle zaten yerde olduğu için kaybedecek şeyi çok az olduğundan cesur olması iktiza eder. Böylelikle düşmanını mağlub edebilir.)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Mübhem bir hüküm, küllî bir hüküm değil.</h4>
<p style="text-align: justify;">Nusus-u vâridede kaziye-i mutlaka, bazan telakki olur kaziye-i külliye. Vaktî münteşire bazan telakki olur<br />
Kaziye-i daime. Belki onun sıdkına bazı ferd ve zamanın tahakkuku kâfidir. Meselâ denilir: Bir saatlik nöbeti bir sene ibadettir.<br />
Evet Eskişehir’in sırtında İnönü’nün önünde. Âyet işaret eder; bir masumu öldüren ger elinden gelirse, beşeri de öldürür.<br />
Öyle zaman oluyor kelime-i vâhide bir orduyu batırır. Otuz milyonun mahvı bir gülle ile olmuştur.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Paslanmış hüda, yine elmastır</h4>
<p style="text-align: justify;">Hüda-yı İslâmiyet paslanmıştı heva ile, deha-yı medeniyet cilalanmış hevesle. Çendan paslanmış olsa bir elmas-ı bîhemta<br />
Bir cam-ı mücellaya müreccahtır daima. O elmasa nakşolmuş olan hatt-ı semavî, maddîlerin gözü görmez o nakş-ı yektâ<br />
Hem de onu okumaz. Maddîler her bir şeyi madde içinde arar. Böylelerin akılları gözlerinde yerleşir<br />
Akılları gözleşir, maneviyatı görmez. Manada göz kör olur.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">İslâm siyaseti kendinden çıkmalı.</h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Yani dinden gelen hamiyetle meydana çıkacak.)</span> Başkasına vasıta olmamalı. Fırkacılık kulüpleri tevhid-i kulûbe değil tefrik-i kulûbe sebebdir.<br />
İstanbul’un siyaseti İspanyol nezlesi gibi, insana bulaşıyor, hem hezeyan devrini arasıra geçiriyor.<br />
Bizans bir kafadır, fırkacılık cünunu. O bizzât bire’sihi müteharrik değildir, bilvasıta dönüyor.<br />
Kulağına Avrupa, tenvim ile uyutup telkin ile üflüyor. Burada oyun başlıyor. Madem oradan geliyor<br />
Ya menfîdir ya müsbet. Menfî ise harf gibi, gayrın menfaatine delaleti ediyor; ihtiyar selboluyor<br />
Niyeti tesir etmez. Müsbet ise benziyor bir mana-yı ismîye, bizzât eder nefsine delalet ve hem hizmet, sonra vasıta olur.<br />
Buradaki ihtilaf münharifen gidiyor, telaki noktası da vatanda bulunmuyor, hattâ kürede de olmuyor.<br />
Madem ki öyle olur; müsbet, ismî olmalı; kuvvetli el hangiyse Kur’ana sahib olmalı. Zaîf, kalil madem düşer; <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Meselâ: İki adam döğüşürler. Biri, zaîf düşeceğini hissederken, elindeki Kur&#8217;an&#8217;ı kavîye uzatmakla himayesini davet edip, kavî bir ele vermek lâzımdır. Tâ beraber çamura düşmesin. Kur&#8217;an&#8217;a muhabbetini, hürmetini göstersin. Kur&#8217;an&#8217;ı, Kur&#8217;an olduğu için sevsin. Eğer kavînin karşısına siper etse, himayet damarını tahrik etmeye bedel, hiddetini celbeder. Kur&#8217;an&#8217;ı kavî bir hâdimden mahrum bırakmakla, zaîf bir elde beraber yere düşerse o, Kur&#8217;an&#8217;ı kendi nefsi için sever demektir.</span> Sünuhat 54)</span><br />
Kur’anı, çünki Kur’andır hıfzetmeli, sevmeli, onu siper etmemeli, yed-i kavîye vermeli, hıfzı ona bırakmalı, muhafaza o ediyor.<br />
Zira ki din dâhilde menfî tarzda edilmez istimal ve istihdam. 31 Mart gösterdi, gösteriyor<br />
En ehven sureti de müdhiş netice verdi, İslâm zararlı çıktı.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Beklemediğin yerde bazan imdad alırsın</h4>
<p style="text-align: justify;">Deli adama, iyisin iyisin denilse iyileşmesi, iyi adama fenasın fenasın denilse fenalaşması nadir değildir.<br />
Nasılki düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Öyle de düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.<br />
Maymun dost oldu,<span style="color: #ff0000;"> (<span style="color: #0000ff;">Ey maymun-u meymun! Mü’minleri memnun, kâfirleri mahzun, Yunan’ı da mecnun eyledin. Öyle bir tokat vurdun ki, siyaset çarkını bozdun. Loyd Corc’u kudurttun, Venizelos’u geberttin! Mizan-ı siyasette pek ağır oturdun ki; küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini bir hamlede havaya fırlattın. Başlarındaki maskelerini düşürüp maskara ederek, bütün dünyayı güldürdün. Cennet’le mübeşşer olan hayvanların isrine gittin. Cennet’te saidsin; çünki gazi, hem şehidsin!</span>) <span style="color: #333333;">yardım etti. Ayı</span> (Ruslar) <span style="color: #333333;">neden etmesin? Bir hınzır</span> (Amerika) <span style="color: #333333;">seni boğar, bir ayı onu boğar; ayı sana dost olur.</span></span><br />
<span style="color: #333333;">Sakın bağrına dürtme, kendine de saldırma. Ger yangından yanarsan, seyl-i azîm gelirse, o da sana dost olur. Nasıl maymun olmadın, hiç ayı da olmazsın.</span><br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Demek biz mağlubiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhurun cereyanıdır.</span> (Yenilenlerin tarafı ikinci cereyan oluyor.) <span style="color: #0000ff;">Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa; İslâmdan doksan, belki doksanbeştir.</span></span><br />
<span style="color: #0000ff;">Âlem-i İslâm şu ikinci cereyana karşı lâkayd veya muarız kalmakla, hem istinadsız hem bütün emeğini heder hem onun istilasıyla istihaleye maruz kalmaktan ise, âkılane davranıp onu İslâmî bir tarza çevirip kendine hâdim kılmaktır. Zira düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Nasılki düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Şu iki cereyan birbirine zıd, hedefleri zıd, menfaatleri zıd olduğundan; birincisi dese &#8220;Öl!&#8221;, diğeri diyecek &#8220;Diril!&#8221;. Birinin menfaatı, zarar &#8211; ihtilaf &#8211; tedenni &#8211; za&#8217;f &#8211; uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaatı dahi, kuvvetimizi &#8211; ittihadımızı bizzarure iktiza eder.</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyor idi; zâil oldu ve olmalı. Garb husumeti, İslâm&#8217;ın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebebdir, bâki kalmalı.</span> Sünuhat 50)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Cemaatın maye-i hayatı tesanüddür</h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">الجمعية التي فيها التساند آلة خلقت لتحريك السكنات</span><br />
<span style="font-size: 20pt;">الجماعية التي فيها التساند آلة خلطت لتسكيك الحركات</span></p>
<p>Cemaatte vâhid-i sahih olmazsa eğer, cemm ve zammı büyütmez. Küsur darbı gibidir. Çoğalmakla küçültür, ziyadesi noksandır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">______</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">{(Haşiye): Hesabda malûmdur ki; darb ve cem&#8217;, ziyadeleştirir. Dört kerre dört, onaltı olur. Fakat kesirlerde darb ve cem&#8217;, bilakis küçültür. Sülüsü sülüs ile darbetmek, tüsü&#8217; olur; yani, dokuzda bir olur. Aynen onun gibi, insanlarda sıhhat ve istikamet ile vahdet olmazsa; ziyadeleşmekle küçülür, bozuk olur, kıymetsiz olur.}</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">______</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Mektubat ( 475 )</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Bir şeyi kabul etmemek hakkın ise, reddetmek hiç hakkın olmaz.</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey talib-i hakikat! Sana olsa rivayet, sana düşer kabulü eğer varsa bürhanı. Yoksa adem-i kabuldür. Ki şekk ve tereddüddür.<br />
Adem-i delil, delildir şu adem-i kabule. Lâkin kabul-ü adem hem reddir, hem inkârdır.<br />
Aksine isbat ister. Menfî isbat edilmez, butlan-ı zâtîsiyle ger müntefî olmazsa. Ger adem-i delilse caiz adem-i kabuldür.<br />
Ger delil-i ademse, olur kabul-ü adem. Birbiriyle mültebis, hükümleri ayrıdır; bir şekktir, bir inkârdır. İnkâra hakkın yoktur.<br />
Bazan matlub vâhiddir, delaili kesîrdir. Biri, hattâ onu da şübhe ile reddedilse, yine matlub reddolmaz.<br />
Bazan netice-i hak delili bâtıl olur, zihinde onunla durur. Madem netice haktır, delile ilişilmez.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Evet birşeyi dünyada var desen, yalnız o şeyi göstermek kâfi gelir. Eğer yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki, tâ o nefiy isbat edilsin.</span> 17. Lem’a 6. Nota Lem’alar 121</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Nefy ve inkârda ise, nefs-ül emre bakmaz ve bakamaz. Çünki, &#8220;hususî olmayan ve has bir yere bakmayan bir nefy isbat edilmez&#8221; meşhur bir düsturdur.</span> 7. Şua Mukaddime Şualar 101</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki; hususî bir yere bakmayan ve imanî hakikatlar gibi umum kâinata bakan nefyler, inkârlar</span> (zâtında muhal olmamak şartıyla Kâinatta Allah’ın şeriki olması zâtında muhaldir.) <span style="color: #0000ff;">isbat edilmez diye ehl-i tahkik ittifak edip bir düstur-u esasî kabul etmişler.</span> 11 Şua 7 Mes’ele Şua Şualar 213)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Sevad-ı azama ittiba’ etmeli</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey talib-i selâmet! Hadîs etmiş işaret, sevad-ı azama et tebaiyet, refakat. Emevîlik lâkayddı kazandı en nihayet<br />
Ekseriyet-i ümmet, dayandı ehl-i sünnet, oldu ehl-i cemaat. Alevîlikte vardı azimet ve salabet.<br />
Ekalliyette kalan bir kısmı en nihayet Râfızîliğe dayandı. İşte bir cây-ı dikkat.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kesretin tarafeyni vahdettir</h4>
<p style="text-align: justify;">Bir cilve-i tevhiddir ki, kesretin mebdei vâhid olur, münteha kesbediyor vahdeti<br />
Bir cilve-i kudrettir kâinattaki kuvvet, bu mütehavvil kuvvet eder kesret vahdeti<br />
Zerratlara dağılır, istihale geçirir, onda tahassül eder cazibe kataratı<br />
O lemaat birleşir, Sâni’ ondan halkeder, bir cazibe-i umumî, yine kesbediyor vahdeti.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Akibet-i dünyeviye ikab-ı uhrevîye delildir</h4>
<p style="text-align: justify;">Herkesin bir zamanda hususi tecrübe ile böyle netice bulmuş: “Filan fenalık etti, belasını da buldu.” Bir düstur-u hayattır<br />
Şu cümle-i manidar, zebanzed-i cumhurdur. Masiyetin muhtelif envaının içinde tek hadd-i müşterek var ki, tab’-ı masiyettir.<br />
Demek masiyet haysiyeti müstelzim-i cezadır. Küçükleri bu dârda, büyükleri o dârda. Masiyetin akibeti burada, ukbadaki ikaba bir delildir.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Beşerin rahatı ihtiyar, iktidarıyla makusen mütenasibdir. Rızk, tekasüf etmiş genişçe bir ceseddir.</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey beşer-i pürşer, sendeki iktidar ihtiyar sebebdir, menşe’dir açlığa zahmete. Za’ftır aczdir rızkının sebebi.<br />
Bir zaman bir hayvanı gördüm, bîçare bir deri bir kemik. Yavrular getirdi, muktedir valide bir kemik bulmazdı.<br />
Âciz yavrulara sekiz musluğundan akar bir latif rızık. Geldi beslettirdi mugaddi bir madde kudretten verildi.<br />
O zaman rahm-ı maderde sâkindi, ez’aftı, a’cezdi. Rızkı da ahsendi, ekmeldi. Geldi de dünyaya âcizdi, zaîfdi.<br />
Rızkı da kâmildi, hasendi. Bir parça büyüdü, ihtiyarı geldi. Zahmete de çattı. İktidarı yoktu, ebeveyn şefkati muini edildi.<br />
İhtiyar, iktidar beraber geldiği bir zaman ipi boğaza dolandı. Kendisi kendine bıraktı. O vakit ihtiyar nereye ilişti, karıştı.<br />
İhtiyar girmedi mideye, bedene makine işledi, nizamı bozmadı. Hanede beldede işledi, çalıştı,<br />
Nizamı bozuldu, noksan da bıraktı. İhtiyar daimî demeli:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">رَبَّنَا لاَتَكِلْنَا اِلَى اَنْفُسِنَا فِى رَزْقٍ فِى جَدِى</span></p>
<p style="text-align: justify;">İktidar demeli daimî:</p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">يَارَبِّى تَوَكَّلْتُ عَلَيْكَ, في بدئى وعودى</span></p>
<p style="text-align: justify;">Hayvanın rızkı da hayatı kadardır, nazar-ı kudrette mevkii, kıymeti<br />
Nasılki o kudret âdeta bahane buluyor, hayatı veriyor. Öyle de rızkını önünde halkeder, serpiyor.<br />
Güya ki kudret çalışır, hummalı bir faaliyetle âlem-i mevatı âlem-i hayata, kesifi latife kalb ve tebdil eder.<br />
Hattâ ki en hasis bir maddede hayatın lemaatı serper. Öyle de her şeyde rızkı da hem eker, hem saklar.<br />
O hayat nuruyla birleşmek içindir zerrat-ı meyyite bir kısmı hakiki ceseddir toplanır, bir kısmı mecazî ceseddir.<br />
Rızk olur, geliyor, birleşir, tutuşur. Rızk dahi münteşir, hem geniş ceseddir. Elhasıl: Hayatın ikidir cesedi.<br />
Birisi muhassal, diğeri münteşir. Rızık ile hayatın ikisi ikizdir tev’emdir, nazar-ı kudrette bir olur kıymeti<br />
Kudrettir her şeyi ademden çıkarır. Kaderdir birinci cesedi nazmedip giydirir. İnayet topluyor rızkını, münteşir cesedi<br />
Teksifle sevkeder, besletir. Yalnız bir fark var: Hayatın mazbut ve muhassal olduğu içindir def’aten görünür zîhayat cesedi.<br />
Rızık ise tedricî münteşir olduğu içindir, vesvese verdirir. Beşerin zalim ihtiyarı tavassut etmezse âtideki hüküm vaki’dir, doğrudur.<br />
Açlıktan ölmek yok, rızıksızlık öldürmez. Zira ki bedende çok vardır ihtiyat mahzenler, her biri doludur.<br />
Şahm ile çok şeyler suretinde muhazzar, orada müddehar bir gıda-yı ekser. O gıda bitmeden şahsın mevti gelir.<br />
O mevtin sebebi rızıksızlık değildir. Zira o yüz güne kâfiydi. O ise on günde fevt oldu.<br />
Belki terk-i âdetten tevellüd eden bir maraz, bir illet geldi vurdu onu. Rızkı da var iken öldürdü.</p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اِنَّا لِلَّهِ وَ اِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Âkil-ül lahm hayvanların helâl rızkı</h4>
<p style="text-align: justify;">Her şeyde bir hikmet ve nizam caridir, hem saridir. Tesadüf ittifak yoktur da görünür o hikmet-i İlahî inayetli nizama<br />
Hayvandaki vahşiler kısmından âkil-ül lahm sınıfına ihsan etti yabani hayvanların hadsiz cenazeleri etti onlara kısmet, davet etti taama<br />
Onlara sevkeyledi. Bunlar dahi hem zemin yüzünü temizlerler, hem rızkını bulurlar, o helâldir onlara, düşmezlerse harama.<br />
Onlara haram olur şu mezheb-i hayatta bir zîhayatı yemek, yemek için öldürmek. Her bir zaman her günde fillerden tâ hevama<br />
Yabani hayvanların milyonlar, milyarların cenazeler veriyor, meydanda da görünmez. İşte bir cây-ı dikkat. Bak hikmet ve nizama<br />
O kudret-i fâtıra, o hikmet-i bahire bir ihtiyacı vermiş hayvana hem beşere; açlıkla ihtiyacı yapmış yular onlara, takmış başa licama.<br />
Başta insan olarak açlıkla hem hacatla gem vurarak sokmuştur nizam ve intizama. Daire-i hacette onları gezdiriyor deveran-ı daime<br />
Harice meydan vermez, çekiyor insicama. Hem âlemi kurtarıp vahşice halt u mercden. Hem hacet zenberektir terakki-i âleme.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Yalnız bir isim takmak, müsemmayı bilmek yerine bazan ikame ediliyor.</h4>
<p style="text-align: justify;">İşte bir nur-u muzlim, zulmet-i münevvere efkâr-ı hazırada, cehl-i basiti yapar cehl-i mürekkebe kalb. En mühim de bir sebeb:<br />
Meçhul bir şeye parlak bir ismi takar, bu meçhul hakikatı bununla bildim zanneder. Sair meçhul şeyleri ona da irca’ edip<br />
İzah ettim zanneder. Halbuki tarif, izah ya hadd ya resim iledir. Yoksa bir ism-i camid ki vâzı’-ı cahildir, bir vechi dahi cazib.<br />
Müsemmaya mümas vechi kara muzlimdir, göze çarpan vechi parlak, şeffaftır. O isimle ne tarif olur, ne de izaha câlib<br />
Belki zihni aldatır. Meselâ; cazibe-i umumî, kuvve-i mıknatısî, elektrik kuvveti, telepati, hem ihtizaz, hem manyetizma gibi esamî cezb ve celb.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Lezzetin elemde, elemin lezzette</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey musibetzede! Âlâmın hedefi, muvakkat lezzetten ziyade muvakkat eleme tebessüm etmeli, hoş geldin demeli,<br />
Yüzüne gülmeli. Âlâmlar arılara benzer: İlişsen toplanır başına, lâkaydsan dağılır işine. Kim geçmiş ömrünü<br />
Yüzünü çevirip düşünse ya kalbi, ya lisanı ya âhı, ya ohu<br />
Ya ahı ya elhamdülillah diyecek, tahattur edecek. Âhh, âh ruhunda müstetir bir elem gösterir, bir derdin vücudu<br />
Tercüman oluyor. Oh ve elhamdülillah ise ruhunda münderic, kalbinde mümtezic bir lezzet, bir nimetin muhbiri<br />
Mazharı oluyor. Ah, vah dedirten lezaiz oluyor. Lezaiz-i mazi<br />
Zevali tahattur, tasavvur, hem kalbe lisana âh vâh dedirtir, ettirir feryadı.<br />
Nasılki zeval-i elem lezzet olur, öyle de zeval-i lezzet de elemdir. Hem vehm-i zevali<br />
Belki de zeval-i lezzetin tasavvur, tahattur; ruhanî elem-i müstemir. Bu sırdır uşşak-ı mecazî<br />
Her biri bir divan, her divan bir feryad. Şu feryad, bu elemden gelir. Âlâm-ı mazidir lezzet-i zevali<br />
Oh ve elhamdülillah hem kalbe lisana dedirtir. Bir günlük lezzetin zevali, müstemir elemdir. Bir günlük elemin zevali,<br />
Daimî lezzettir. Ruhunda muzmerdir. Düşünmek deşmektir. Beşerin vicdanı, insanın fıtratı<br />
İstiyor daima daimî bir lezzet, müstemir bir nimet. O ise muhabbet-i marifet, tefekkür-ü tecelli, kemalât-ı ruhî,<br />
füyuzat-ı kalbî, lem’a-i hakikat, emel-i saadet. İmandır, yakîndir bunların hem başı, esası.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Meyl-üt tevsi’ mütedeyyinde olmazsa meyl-üt tahribdir</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey tevsi’e tarafdar, içtihadı isteyen! Cesedine dikkat et: Sebeb-i tevsi’ dâhilse büyülttürür cismini, hariçse eğer yırtar cildini.<br />
Öyle İslâmiyet’te olan müsellematı eder bir zât imtisal tamamen, itaatı bihakkın; daire dâhiline girmiş olan o zâtta meyl-üt tevsi’ meyl-üt tekemmül olur.<br />
Lâkaydlıkla hariçte sayılmış olan zâtta tevsi’ meyli, meyl-üt tahribdir. Fırtına, zelzeleli olmuş böyle zamanı<br />
İçtihad kapısını açmak değil, belki pencerelerin dahi kapatılması lâzımdır. Lâübali lâkaydlar her bir zaman ve anı<br />
Okşanılmaz ruhsatla. Şiddeten ikaz olur, terhib ve azimetle.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Tarz-ı nazar ikidir: Biri zulmetdar, diğeri ziyadar.</h4>
<p style="text-align: justify;">Tarz-ı nazar ikidir, tedkik iki çeşittir: Biri; gittikçe nur-un alâ nur tenevvür eder. Diğeri de gittikçe şübehatta boğulur, zihni olur zulmetdar.<br />
Meselâ: Tatlı, leziz bir su var. Onun da menbaı var. O menba’dan ise binler cedavili var. Şu’beleri çok yerlerde dolaşır. Bazan ecza-i murdar<br />
Onunla da bulaşır. İşte eğer bir adam o menbaı da gördü, onun suyunu tattı. Tatlılığı anladı, bir his ile de bildi. Şuubatta ittisal var.<br />
Sonra hangi cedvele yahud hangi bir fer’e birdenbire rastgelse, en edna bir emare tatlılığına dair onu eder teslimkâr.<br />
Meğer kat’î delil ile aksini isbat ile o emareyi nakzeder. O vakit o da der: Başka madde karışmış, şu zülal-i hayatdar.<br />
Bu tarz ile bir tedkik imana kuvvet verir, kalbe verir inşirah, hakka verir inkişaf, Kur’ana da yakışır bu nazar-ı revnekdar,<br />
Başka nazar hatardır. İkinci tarz-ı tedkik: O menba’dan aşağı zihnen inmeğe bedel, tutar aşağıda gezer, sersem gibi o davar.<br />
Tedkikinde zemini semaya tercih eder. Bu adam hangi fer’e birdenbire rastgelse, acılığına dair bir emare-i şübhedar<br />
Görürse şübheye düşer. Tatlılığına hükmetmek, kat’î delili ister, yakînî bir bürhanı, daim bu arzu var.<br />
Heyhat, bürhan her yerde ucuz ele gelemez. Böyle her incecik bir fer’e, bir delile, umumun semeresi netice-i cesîme ona bindirmeğe talebkâr.<br />
Git gide şübhe tezayüd eder, emniyetsizlik basar, vesvesede şekk olur. İşte böyle bir nazar, cezası olur sakar, akılda da kusur var.<br />
Desatiri fakirdir, havsalası da dardır. Ger eli yetişmezse bir ulvî hakikata, döner der: Değil hak. Red ile eder inkâr.<br />
Emsal-i Kürdiyemiş, bir vakit ayı gitmiş üzüm ağacının altına, ağzı yetişmeyince demiş: Tuh! Bu ekşidir, murdar.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kıssa-i Musa’nın tekrarından çıkan lemaat-ı i’caz</h4>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اِنَّ قِصَّةَ مُوسَى اَجْدَى مَنْ تَفَارِيقِ الْعَصَا أَخَذَ هَا الْقُرْآنُ بِيَدِهِ الْبَىْضَاءِ</span><br />
<span style="font-size: 20pt;">فَخَرَّتْ سَحَرَةُ الْبَيَانِ سَاجِدِينَ لِبَلَاغَتِهِ الزَّهْرَاءِ!</span></p>
<p style="text-align: justify;">Şu kıssa, Kur’anda tekraren zikrolunur. Zira azîm bir kıymeti var. Hakikatı büyüktür. Çok esrara mâliktir. Tesis-i İslâmiyet, hem tebliğ-i risalet,<br />
Tahammül-ü meşakkat, hem de telkin-i ümmet, telakki-i millette bir üsve-i hasene, hem bir misal-i enseb o kıssa-i Musa’dır. Esasat-ı risalet,<br />
Desatir-i mühimme, o kıssa zımnındadır. Vücuhunda tenevvü’, cihatı da kesîre. İkinci derecede tebaiye bir cihet<br />
Hayatın maziye, müstakbele uzanmış derin hem pek de geniş içtimaî hayatın desatiri câmi’dir. Ziya gıda gibidir ihtiyac-ı hakikat.<br />
Düstur tekerrür etse, ders de tekerrür eder. İkinci derecede binler düsturlarından birkaç tane nümune: Meselâ Firavuna hitaben şu cümle-i azamet,<br />
Meselâ: <span style="font-size: 20pt;">فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ</span><br />
Şu Feraîn-i Mısrî’nin mumyalarla emvatın ecsadını maziden müstakbele nakleden garib bir düstur-u mevtâlûd-u hayatı ihtarla verir dehşet.<br />
Hattâ Firavun-u Musa bedeni de nacidir, seyl-i zaman atmıştır mumya tahta üstünde şu asrın sahiline. Atîk bir yadigâr-ı ibret.<br />
(Meselâ: <span style="font-size: 20pt;">فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ</span> Gark olan Firavuna der: &#8220;Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim&#8221; ünvanıyla umum Firavunların tenasüh fikrine binaen cenazelerini mumyalamakla maziden alıp müstakbeldeki ensal-i âtiyenin temaşagâhına göndermek olan mevt-âlûd, ibretnüma bir düstur-u hayatiyelerini ifade etmekle beraber, şu asr-ı âhirde o gark olan Firavunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu&#8217;cizane bir işaret-i gaybiyeyi, bir lem&#8217;a-yı i&#8217;cazı ve bu tek kelime bir mu&#8217;cize olduğunu ifade eder. Sözler 401 &#8211; 402)<br />
Meselâ: <span style="font-size: 20pt;">يَا هَامَانُ ابْنِ لِى صَرْحًا</span><br />
Şu kelâm bize diyor: O dağsız, düz kıt’anın tâgi salatîninde ehramların inşası arzu-yu garibi bir meyelan-ı haşmet,<br />
Hükümran olduğunu muhteşem ehramlara, zulüm ve abes şeylere vücud veren bir düstur. Bu cümle eder ihtar, verir bir ders-i hikmet.<br />
(İkinci Misal: Kur&#8217;anda çok tekrar edilen kıssa-i Musa Aleyhisselâm&#8217;ın cümleleri ve cüz&#8217;leridir ki, herbir cümlesi, hattâ herbir cüz&#8217;ü, bir düstur-u küllînin ucu olarak gösterilmiş ve o düsturu ifade ediyor. Meselâ: <span style="font-size: 20pt;">يَا هَامَانُ ابْنِ لِى صَرْحًا </span>Firavun, vezirine emreder ki: &#8220;Bana yüksek bir kule yap, semavatın halini rasad edip bakacağım. Semanın gidişatından acaba Musa&#8217;nın (A.S.) dava ettiği gibi semada tasarruf eden bir İlah var mıdır?&#8221; İşte <span style="font-size: 20pt;">صَرْحًا</span> kelimesiyle ve şu cüz&#8217;î hâdise ile,<br />
1- Dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan (Mecaz olarak düşünüldüğünde alçak olup kendini yüksek göstermek arzusu)<br />
2- Ve Hâlıkı tanımadığından tabiat-perest olup rububiyet dava eden<br />
3- Ve âsâr-ı ceberutlarını göstermekle ibka-yı nam eden,<br />
4- Şöhret-perest olup dağ-misal meşhur ehramları bina eden<br />
5- Ve sihir ve tenasühe kail olup cenazelerini mumya edip dağ misillü mezarlarda muhafaza eden Mısır firavunlarının an&#8217;anesinde hükümferma bir düstur-u acibi ifade eder. Sözler 401)<br />
Meselâ: <span style="font-size: 20pt;">اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى</span><br />
Şu hüküm beşere der: “Akvam-ı cihanın beyninde, kavm-i benî İsrail efradları elinde muzır, hem de haram gayet büyük bir servet.<br />
Lâsiyyema vesail-i riba ile servetleri tutturan, hem de onu toplayan hariskâr bir düsturu şu cümle ihtar eder. Dinliyor beşeriyet.<br />
Meselâ: <span style="font-size: 20pt;">وَ لَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَدًا</span><br />
Şu cümlenin zımnından kavm-i Yehud’a mahsus bir tarz hırs-ı hayat, bir çeşit havf-ı memat; beşere ihtar eder bir düstur-u garabet.<br />
Onlardan bir cemaat huzur-u Nebevîde münazara isterken, kendini haklı bilen mevti temenni edip izhar etsin bir hüccet<br />
Teklif etti Peygamber. Kimse lisan-ı kalle etmedi hiç cesaret. Yine lisan-ı halle, hırs-ı hayat hissiyle şimdiye dek o millet<br />
Hâlâ kılar istinkâf, mevti etmez temenni. Bunu bilsin her cebîn: Havf-ı mevt, mevt getirir; hırs-ı hayat zilleti. İşte i’caz-ı âyet.<br />
Meselâ:<span style="font-size: 20pt;"> يُذَبِّحُونَ اَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ</span><br />
Bu cümlenin zımnında bedbaht kavm-i Yehud’un kaderin kalemiyle alınlarına yazılmış hayatî müdhiş düstur daimî bir musibet<br />
O da budur: O kavmin cihanın aktarında hemen şimdiye kadar mükerrer hedef olmuş, o bedbaht olmuş millet<br />
Pek çok katl-i âmlara. Kızlarıyla hayatta sefahet âleminde büyük rol oynanılmış. İşte bu kelâm der: O asırda hâdise-i musibet,<br />
A’sarın düsturudur, ihtar eder beşere. Hâdise düstur olmuş, o milletin manevî şahsiyeti göstermiş müşahhas bir cemaat.<br />
Meselâ:<span style="font-size: 20pt;"> وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ</span><br />
Evet havf-ı mevt, mevte sebeb. Hırs-ı hayat, illet-i zillet. Bu iki düstur-u hikmet, içine almış iki cümle-i âyet.<br />
Hem şu cümlenin zımnında, evvelki düstur gibi kaderî bir düsturu, ihbar-ı gayb nev’inden beşere ihtar eder. Hem de eder işaret<br />
Ki, o kavm-i azîmin eskide hâkimiyet, azametli bir tarih olmuş olduğu halde; inad ve hırs-ı hayat, vermiş onlara zillet ile esaret.<br />
Meselâ: <span style="font-size: 20pt;">وَلاَ تَعْثَوْا فِى اْلاَرْضِ مُفْسِدِينَ ۞ لَتُفْسِدُنَّ فِى اْلاَرْضِ</span><br />
Şu cümlede o kavmin bu zamana kadar da beşerde oynadığı ifsad ile, riba ile, hile ile, hem hıyanet<br />
Derin bir intikamla müfsidane bir rolü, o inadlı rolünü oynattıran hâlet-i ruhîdeki düsturu ihtar eder şu âyet.<br />
Şu kaç cümle nümune, denizden yedi katre. Hâdise etse tekerrür, inkılab eder düstura. Kur’andaki tekerrür bu sırra eder remzi, hem de eder delalet.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Tekrar-ı Kur’anın bir sırrı</h4>
<p style="text-align: justify;">Bazan görünür bir nurda nar, tahkikte tekrar. Tezkâr ile takrir, terdad ile ihtar güzeldir bülegaya, hutebaya<br />
İnsan nasıl her an havaya, her gün gıdaya, her hafta ziyaya, her ay nisaya, her sene devaya<br />
Muhtaç ve hem fakirdir. Tekerrür-ü esbabla müsebbebat eder teceddüd-ü iade. Ona tekrar denilmez. Öyle de insan-ı zû zekâya<br />
Aklı, canı, cenanı, hem sırrı, hem vicdanı her an hakikata muhtaçtır. Her dakikada hakka dahi müştaktır. Her zaman âşıktır tecellaya.<br />
Her saat keza zikre fakirdir, her günde marifete talibdir. Şu hâcât tekerrür eder. Kur’an dahi tekrar ile sevk ediyor ziyaya<br />
Tekrarı ciddi tezkâr. Evet tekrar bazan kusurdur, fakat lezaiz ve zevaid olan umûrda ki zînet olur eşyaya.<br />
Meselâ: Bir taamda eğer kût ve gıda ise tekrarı ülfet verir, ünsiyete sebebdir. Mizac daim müştaktır, me’nus olan gıdaya.<br />
Ger tefekküh nev’indense, lezzeti teceddüdde tekrarı usandırır. Meselâ: Bir kelâmda hakikat-ı sabite ki kabildir nemaya<br />
Tekrarı takrir eder, iadesi tahkiktir. Kalb dahi öyle ister. Eğer üslûb suretse tenevvü’ü lâzımdır, müstahsen bülegaya.<br />
Suret eskileniyor, teceddüdü istiyor. Kur’an baştan aşağı kût-u kalbdir, kût-u vicdan, yüksektir zeminden ta semaya<br />
Hem gıda-yı ervah, hem deva-i ezhandır. Tekrar ve terdad ise tahkik ile takrirdir, tenvir ile tekmildir. Kuvvet verir hüdaya.<br />
Ondan bir kısmı ise o kûtun hülâsası, ona hacet ziyade, tekrarı o nisbette. O kısımdan bir kısmı hülâsat-ül hülâsa hakaika bir maye<br />
Mütecessid bir nurdur, sermedî bir cesedle, o da “Besmele” gibi, ona hacet ânidir, hava-yı nesimî gibi, hayatî bir havaya<br />
Madem Kur’an ki haktır, hem nuranî hakikat, hakikat massedilmez, belki verir bir ziya, hem de hazmolunmaz, îsal eder şifaya.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Bir insanla bir şeytanın bir mes’elede mücadeleleri</h4>
<p style="text-align: justify;">Bir zaman bir şeytan o hasm-ı bîeman vesveseye bindi. Çağırdı meydana zînisyan bir insan, başladı cidal ve imtihan<br />
Müvesvis dedi ki: Kur’anı dinlersen, bîtarafane bak. Sonra da i’cazı nerededir tahkik et. Cevaben dedi insan:<br />
Ey mel’un! Bîtarafane düşünmek ise muvakkat bir dinsizlik olur, iltizamı kırar. İltizam imanın lâzımı. Döndü yine şeytan<br />
Dedi: Farz et ki, beşerin sözü imiş, o nazarla bir bak. Belâgatı nasıldır, tahkik de böyledir. Yine o insan<br />
Dedi: Ey racîm! Bîtarafane düşünmek başka; aksini, nakîzini düşünmek, hem farz etmek büsbütün başka olur her zaman<br />
Zira o tevakkuf, bu reddir. O adem-i kabul, bu kabul-ü ademdir. O dedi: Muhal dahi farz olunur. Farzı da müşahat olamaz. Döndü yine o insan<br />
Dedi: Belâgat mukteza-yı hale mutabakatıdır kelâmın. Halbuki mütekellim, muhatab ve esas-ı maksad mutabakatta üç esastır bîgüman<br />
Tesirleri azîmdir. En âlî bir noktada olan şu üç esas, dediğin bir farz ile minareden kuyuya indirip edip tebdil-i mekân<br />
En edna bir surette esasat-ı âhere kalb ve tebdil etmektir. Mezayası da söner, sadefi yaz baharken olur manası kış bir hazân.<br />
Müdhiş acılık veren bir kaba ifrağ etsen gayet şirin bir suyu, tatlılığı kaybolur, zevke de acı gelir. Döndü yine o şeytan<br />
Dedi: Muhakkik bir hâkimdir, hâkim de bîtaraftır. İnsan dedi: Ey mel’un! İlmî mes’ele değil, o bir mes’ele-i iman<br />
İltizam ve itikad her dem onun şe’nidir. İlmî mes’elelikten çoktan beri çıkmıştır. Başkaya kıyas olmaz o mes’ele-i vicdan.<br />
Zira bir mes’ele ki; tarafeyn yakındır birbirine, ortası düşünülür, iki taraf da razı, elde yetişebilir kime düştüğü zaman<br />
İki tarafı birer ihtimalle hissesine rabt eder. Fakat bir tarafı Süreyya fevkinde ise, diğeri seranın tahtında ise o zaman<br />
İki taraf ortası bîtarafî düşünmek, hiç bir vakit olamaz, orta yerinde durmak. Biri leke-i zemin, diğeri zînet-i âsuman.<br />
İki tarafa elini uzatıp birer hisseyi vermek, tahkike hiç sıkışmaz. Mesafenin nısfında aşağı tarafında farz ile bir meyelan<br />
Hem vehim ile ne kadar indirirse, ona temayül etse tarafgirlik olur. Fakat fena tarafta vesveseye itaat, insafa olur isyan.<br />
Madem orta yeri tutulmaz. Ya serada farzedilir; o halde bahaneler çoğalır, lâzım olur kat’î bedahet îkan<br />
Mani’leri kıracak fevkalâde bir kuvvet tâ mefruzu seradan Süreyya fevkine çıkarsın. Evet oturmuş Furkan bir fark ferkadân.<br />
Tahkikin şe’ni şudur: Madem Süreyya’da görünmüş, o sureti göstermiş, orada farzetmesi tahkikin mezhebinde farz ve vâcibdir her an.<br />
Onu orada görecek arş-ı a’lâda tutup onun berahinini mismar gibi takacak delailin sütunu birer birer takacak dest-i emin-i iman.<br />
Şeytan dedi: Zannınız nazımdaki letaif derece-i i’cazdır, meziyet-i kelâmı şu farz ile değişmez. Yine döndü o insan<br />
Dedi: Tam bâtılı iltizam demek olan bu farzdan müzahref ve farazî bir sahib-i kelâm çıkar, tedehhüş eder vicdan.<br />
O mefruzdan öyle müdhiş noktalar gelir, değil i’caz-ı belâgat belki bütün meziyeti mahveder. Döndü yine o şeytan<br />
Dedi: Neden öyledir? O insan dedi: Zira tahkik ve insafa zıdd o küfrî farzında, el’iyazü billah bir mecmua-i riya-i bühtan<br />
Farz etmek demektir. Bu farza şeytan dahi elbet cesaret etmez. O dedi: Şeytan olmasaydım, tasdik ederdim seni ey insan!<br />
Fakat bu noktadan veririm kâfirlere şübheler, mü’minlere vesvese. Bundan o mülzem oldu, başka şübheye döndü, yine o şeytan<br />
Dedi: Beşerle hem beşer gibi konuşmak nasıl ona yakışır, hem nasıl da konuşur, azameti tenezzül etmez? Döndü dedi de insan:<br />
<span style="font-size: 20pt;">اَلَا يَتَكَلَّمُ مَنْ عَلِمَ </span>bir düstur-u kat’îdir.<span style="font-size: 20pt;"> اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ</span> o düsturun lâzımı. Mütekellimdir bîgüman evvelâ mekânı her zaman<br />
Evet dünya içinde insan, insan içinde lisan, lisan içinde beyan, beyan içinde kelâm, kelâm içinde hurufu halkeden Hallak-ı Rahman<br />
Hem lisanımızı, hem lisanımız içinde huruf ve kelimatı halkeden dahi, hem tamamıyla bilen o Zülkelâm-ı Zülkemal, o Rahîm-i Mennan<br />
Kendi tenezzülat-ı rahmetiyle bizim lisanımızla, tarz-ı beyanımızla neden konuşmasın bizimle? İşte Tevrat, Zebur’la, Suhuf ve İncil ve Kur’an.<br />
Evet rububiyet istiyor, uluhiyet muktezi, hikmet tensib ediyor, inayet müstelzimdir, belâgat der ahsen. Ona eder istinad sırr-ı nizam-ı cihan.<br />
Tokmak gibi bu cevab o şeytanın başına öyle müdhiş bir indi ki o şeytanı kaçırdı, zabtetti insanoğlu o meydan-ı imtihan.<br />
Bundan da mülzem oldu, o şeytan döndü dedi: Dersiniz Kur’an beşere rahmet. Halbuki ekseriyet elîm zahmete düştü, sebeb küfür ile küfran.<br />
Yine o insan dedi: Zeminde yüz çekirdek mâ’ ve ziya gelmezse sağlam kalıyor. Fakat çekirdek kıymetinde beş para. Eğer şems ve âsuman<br />
Mâ’ ve ziya verirse, sekseni sû’-i mizaçları için eğer çürüse, yirmisi her biri bir şecer-i meyvedar, bir ağac-ı sayedar. Ger verilse bir lisan,<br />
Her çekirdek diyecek: Ey âb-ı hayatımız, ey ziya-i ruhumuz! Siz mahza rahmetsiniz. Pek şefkatli bir elden bize süzülmüşsünüz. Sizi bize gönderen o Rahîm hem Rahman.<br />
Yahud mehd-i zeminde yüz yumurta bulunur. Fakat Hüma tayrının. Eğer tayr oturmazsa onlar sağlam kalır. Fakat birer adi yumurta, ne kıymetdar ne mizan.<br />
O kuş eğer otursa, şefkatli harareti onlara da verirse, çendan seksen bozulsa, lâkin yirmisi her biri birer piliç çıkacak. O nev’e gelse lisan<br />
Mutlak böyle diyecek: Ey şefkatli valide, ey hürmetli mürebbi! Sen bir latif rahmetsin. Diyecek, ayağına kapanıp şükran ile öpecek. O Hüma-misal, hüda-yı Kur’an.<br />
Kaçtı o şeytan dedi: Seninle işim yoktur. Korkarım senden. Beni yolumdan şaşırtırsın ey insan-ı bîeman.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Ruhun dört havassına dört gayet-ül gayat var</h4>
<p style="text-align: justify;">Vicdana dört anasır, ruha da dört havastır: İrade ve zihin ve his, latife-i Rabbanî.<br />
Şu dörtten her birinin var bir gayet-ül gayatı: İradenin gayeti ibadet-i Rahmanî,<br />
Zihnin marifetullah, hissin muhabbetullah, latifenin şuhuddur, bir ihsan-ı Sübhanî.<br />
Ubudiyet-i mutlak, ibadet-i kâmile dördüne de câmi’dir. Bunun ismi takvadır, bir tabir-i Kur’anî.<br />
Şeriatın esası; şu dörtleri terbiye, tenmiye ve tehzibdir. Hem gayet-ül gayata saik ve hem mizanı.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">لَا مُوءَثِّرَ فِى الْكَوْنِ اِلَّا اللهُ</span></p>
<p style="text-align: justify;">İcad ve halk-ı kevnde vasıta sırf zahirî. Ger vasıta hakiki olsa idi, hem hakiki bir tesir verilse idi<br />
Hem bir şuur-u küllî verilmek lâzım idi; hem itkanın eseri, hem san’atın kemali muhtelif olacaktı.<br />
Halbuki en âdiden en âlî, en küçükten en büyüğe kadar hiçbir vakitte nazar futur, kusur görmedi.<br />
Her şeyde itkanı, her şe’nde ihtimam derece-i kemalde. Her mahiyet kameti nisbetinde biçilmiş giydirmiştir mûcidi.<br />
Demek müessir-i hakikî olan Zât-ı Vâcib’den tesiri noktasında denilmez bazı karib, bir kısmı da baîd veya eb’addı.<br />
İtkan kat’an gösterir; bir kısmı vasıtasız, kısmen vasıta ile, kısmen vesaitiyle olmamıştır icadı.<br />
İnsanda ihtiyar var, zira eserinde noksan var. İtkansızlık gösterir, cebir yok ihtiyar var.<span style="color: #ff0000;"> (Cüz’i ihtiyarinin varlığının delilleri kader risalesinde enfusî ve afakî olarak izah edilmişti. Bir üçüncü delilde bura da insanın cüz’i ihtiyarisinin varlığına delil eserinde noksan olması olduğu anlatılmaktadır.)</span> O teklifin imadı,<br />
Beşerin ihtiyarı, bir vasıtadır fakat itibarî eşyada, nisbî olan şuunda. Vahdet rıza gösterdi, hikmet böyle istedi.<br />
Şâyan-ı temaşadır: Cüz’î bir ihtiyarın tavassut etmesiyle akıl ve zekâ eseri olan bir insan şehri içindeki efradı<br />
Cemaat intizamca geridir; hiç bir vakit yetişmedi, yetişmez, vahiy ve ilham semeri bir arı kovanına, ondaki cem’iyete hem onların efradı<br />
Hem arılar meşher-i san’atları bir petek hüceyrat şehri olan bir nar ve cülnardan intizamca geridir, sebeb de ihtiyardı.<br />
Demek cazibe-i umumî hangi kalem yazmıştır, cevahir-i ferde de küçücük cazibeler o kalemden damlandı, zerrelere serpildi.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">İslâmiyet evliyalara, Nasraniyet azizlerine tarz-ı nazarlarını müvazene</h4>
<p style="text-align: justify;">İslâmiyet şiarı <span style="font-size: 20pt;">لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ</span> vesait ve esbabın hakiki tesirini kabul etmez, tanımaz. Vasıtaya bakıyor<br />
Bir nazar-ı harfîyle. Akide-i tevhidi ona öyle göstermiş. Vazife-i teslimi onu öyle sevketmiş. Mertebe-i tevekkül o dersini veriyor.<br />
İhlas-ı ubudiyet ona öyle nur vermiş. Nasraniyet veriyor vesaite, esbaba bir tesir-i hakiki, hem onlara bakıyor<br />
Bir mana-yı ismîyle. Zâtında tesiri var zanneder de sapıyor velediyet mezhebi, akide-i tevellüd öyle de gösteriyor<br />
Vazife-i ruhbanî, meslek-i ruhbaniyet onu öyle sevketmiş. Felsefe-i tabiî o dini mağlub etmiş, işine karışıyor.<br />
Ona öyle ders vermiş. Hristiyanlık bir mana-yı ismîyle kendi azizlerine nazar eder bakıyor, lâmba-misal görüyor.<br />
Bir fikre göre lâmba nuru güneşten almış, fakat temellük etmiş. Demek azizlerin her biri, onların nazarında menba’-ı feyz oluyor.<br />
Bizzât birer maden-i nur. Bu nazardan bir şirkin tereşşuhu zahirdir. İslâm velilerini bir mana-yı harfîyle nazar edip görüyor,<br />
Müstazî bilir müstear, âyine-misal tanır, nuru güneşten gelir, tabiatında yoktur, Şems-i Ezel ziyasını alır da neşrediyor.<br />
Demek enbiya, evliyaya birer tecelli ma’kesi, birer feyzin âyinesi, şehd-i şuhudun mikessi nazarıyla bakıyor.<br />
Bu sırra müessestir Nakşibend rabıtası. Şeyhte teşahhus yoksa zararı olmaması, eğer varsa da mürid onu fâni bilir.<br />
Bu sırdandır ki; bizde tevazu’dan başlıyor tarîkatın sülûku, mahviyetten geçiyor, git gide tâ fena fillah makamını buluyor.<br />
Sonra nihayetsiz meratibde seyr ü sülûk başlıyor. Bu sırdandır ki; “ene” hem de nefs-i emmare kibriyle kırılır, gururuyla sönüyor.<br />
Hazır Hristiyanda ise “ene” bütün levazımıyla kuvvetleşir, gurur kırılmaz. Enesi kuvvetli müteşahhıs bir adam Hristiyandan olursa mütesallib oluyor. <span style="color: #ff0000;">(İslâmiyet&#8217;in esası, mahz-ı tevhiddir; vesait ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hristiyanlık ise &#8220;velediyet&#8221; fikrini kabul ettiği için, vesait ve esbaba bir kıymet verir, enaniyeti kırmaz. Âdeta rububiyet-i İlahiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. Mektubat 325)</span><br />
Fakat eğer Müslümandansa lâkayddır, lâübali. Bu sırdandır ki, Hristiyanın aksine, avamımız havastan ziyade dindardır, dine merbut kalıyor.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Mahbub-u hakikî en akreb hem en eb’addır</h4>
<p style="text-align: justify;">Ey esbabperest arkadaş! Rahmet ve ilim ve kudret denizinde daima müsebbihane yüzen kâinat timsalini<br />
Görmek eğer istersen benimle beraber gel! Hayalî bir seyahat. İşte bahr-i ummanın fakat suyu tatlıdır, en derin bir yerini<br />
Kendine makarr etmiş, yüzlerce menzillere havi olan bir cesîm, tahtaları pek ince taht-el bahrin içine sen karınca cismini <span style="color: #ff0000;">(Felsefe karıncaya teşbih edilmiştir.)</span> ben arı libasını<span style="color: #ff0000;"> (Kur’an nazarı arıya teşbih edilmiştir.)</span><br />
Giyeriz de gireriz. İstersen gel de otur kanadımın üstüne beraber de uçarız, muhit-i havaînin denizinde yüzeriz. Onun orada var bir balonu<br />
Bu müdhiş bir balondur. Binlerle bölmeleri var, müretteb muntazamdır. Biz de girdik içine, ben kondum pencereye, sen istedin altını.<br />
Ey karınca kardeşim! Taht-el bahrde isterdik suyun yüzünü görmek <span style="color: #ff0000;">(Cenab-ı Hakkın kudreti suyaya teşbih edilmiş)</span>, burada istiyoruz ziya ile yıkanmak <span style="color: #ff0000;">(Cenab-ı Hakkın ilmi ziyaya teşbih edilmiş)</span> olan , ben bilirim yolunu.<br />
İkisinde ikişer yolumuz var: Bir basar, nazar yolu. Basar surete bakar, bölmelerde dolaşır, dama ulaşır ya ulaşmaz <span style="color: #ff0000;">(Enfüsi ve afaki esbaba takılır.)</span>. İşte tarîk-i fennî.<br />
İkincisi hidayet, basiret tarîkidir. Hidayet hakka bakar <span style="color: #ff0000;">(Esmanın menbaı olan Cenab-ı Hakka bakar.)</span>, basiret hakikata <span style="color: #ff0000;">(Esmanın neticeleri olan esbaba bakar.)</span>. Hak ve hakikat öyle birer keskin âlettir ki taht-el bahr balonu<br />
Neresini istersen onlar ile delersin mâ ve ziya alırsın. Bu pencerede görürüm, zâten pek çoktur pencereler, sen zulmette oturdun görmezsin hiçbirini.<br />
Bizim gibi küçücük hayvanlara kâfidir mesamatta tereşşuh, menafizde şuaat. Sen sözümü tutmadın, bölmelerde dolaştın. Bir şey bulmadın. Ayaklar ezdi seni.<br />
İşte âlemde olan sebebler, vasıtalar benzer o bölmelerde müretteb ve muntazam perdelere, duvarlar her birinin altında hem dahi pek yakını<br />
Melekûtiyet vechinde mâ-i kudret işliyor, ziya-yı ilim okşuyor, nesîm-i rahmet yelpezler yüzünü hem gözünü canını cenanını.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Evliyadan âşıkîn ve ârifîn beynlerinde mühim bir fark</h4>
<p style="text-align: justify;">Eğer hakiki âşık yolunda fena gitse, <span style="color: #ff0000;">(Câmî ve İbn-ül Fârıd gibi zatlar tasavvuf yolunda zevkî olarak anladıkları manayı dile şiirlerle dile getirmişler)</span> ya tabirde hata etse, ya tavsifte yanılsa, yine maşuka gider. Maşuktur onu çeker, yolunu da şaşırtmaz.<br />
Zira aşk, cazibedar bir cemale müncezib cenanî bir cezbedir. Bazan netice haktır, hem de mütehakkiktir. Lâkin delil bâtıldır, vesile de hatadır, ona zarar veremez.<br />
Eğer veli-i ârif yolunda fena gitse, <span style="color: #ff0000;">(Muhyiddin-i Arabî Hazretleri ve İbn-üs Seb’în gibi zatlar ilmî olarak keşfettikleri hakikatları eserlerinde izah ederken ehl-i sünnet itikadına zahiren muhalif fikirler beyan etmişler.) </span>ya suret hata görse, ya sözde yanlış etse, matlubuna yetişmez, maksuduna ulaşmaz.<br />
Zira bir yol bozuksa, hiç maksada götürmez. Eğer şartı olmazsa, meşrut hasıl olamaz. O âşıka benzemez. Mukayyeddir, hür olmaz.<br />
Zira ârif kendisi yukarıya çıkıyor, basamaklara basar, lâzım dikkat-ı nazar. Fakat âşık, birisi onu yukarı çeker, hür kalır, mukayyed kalmaz.<br />
Demek veli-i âşık muhtîyse yine binefsihî hâdîdir, ligayrihî mudıldır. Fakat ârif muhtîyse mudıl, hem dâll olur, iktida da edilmez.<br />
Bu sırdandır bir kısmı güruh-u ârifînden i’dam ve idlâline sebeb olan rumuz ve şatahiyat ki tevili götürmez.<br />
Zümre-i âşıkînî rumuzdan çıkardılar işaret-i şatahiyatı, sarihan söylediler. Yine nazar-ı ümmet onları ta’zim etti, onlara ilişilmez.<br />
Bu sırdandır Muhyiddin, Câmî ve İbn-ül Fârıd, İbn-üs Seb’în beraber işaret-i şatahatta birbirine benziyor, telakkide benzemez.<br />
Vakta ki Muhyiddin’in irfanı galib çıktı, aşkına. Sebeb oldu ki işaratı, yağdırdı ona dehşetli oklar, tâ selime keşf oldu remz.<br />
Fakat Câmî âşıktı. Vâzıhan tasrih etti, hem hürmetle yaşadı. Oklardan selim kaldı, hem tenkid de edilmez.<br />
İbn-ül Fârıd a’şak o a’ref Muhyiddin’den daha ileri gitti. Ümmetin itabından ondan geride kaldı. Kusuruna bakılmaz.<br />
İbn-üs Seb’înin vaktâ sözünde safî bir aşk pek de görünmez oldu. Nazarvarî kelâmı sebeb oldu ki, ona isnad-ı ilhad oldu. Kendini kurtaramaz.<br />
Eğer desen Muhyiddin kelâmında tahalüf, belki tenakuz vardır. Ben derim: Elbette o zât görmüş de demiş, görmezse hiç söylemez.<br />
Lâkin nasıl görünse bir şey, nefs-ül emirde aynen öyle olması her dem lâzım gelemez. Basar doğru görüyor, yanlış hükmediyor. Bazan basiret öyle tamamını göremez.<br />
Eğer Muhyiddin dese: “Gördüm.” Doğrudur, görmüş. O ruh öyle âlîdir. Kasden yalan söylemek, ona hiç yanaşmaz. Kat’an tenezzül etmez.<br />
Şu sırra faysal budur: O bir seyyare-i ruh, gayr-ı sabit tecelli, tecelliyat-ı seyyal, ona olmuş hakikat-ı sabite sevabit-i hakaik. Dane sünbülsüz olmaz.<br />
Fakat sabit hakikat, hem de seyyar tecelli, bir çekirdek bir çiçek. Ne zâtîdir ne gayrı, hakikat hak mizanı Kur’andır, başka olmaz.<br />
Ger desen: Muhyiddin’in âsâr-ı kelâmlarında öyle sözleri vardır, Şer’de hiç yeri yoktur. Belki ona küfür demiş bazı imamlarımız.<br />
Cevaben de derim: Bir kaide-i umumî beyanı lâzım gelir. Meselâ şeriat bir vasfa ya bir söze dese ki; bu küfürdür, mü’min işi olamaz.<br />
Murad ve manası: O hal imandan gelmez, sıfat da kâfiredir. O söz de bir kâfirdir. O zât onunla küfretti demektir, mutlak o zât kâfirdir denilmez.<br />
Zira imandan neş’et eden pek çok sıfâtı vardır imana delil-i azher. Bir tevile muhtemel bir hali de bir sözü bunları hiç kıramaz.<br />
Demek o zâta kâfir demek bir şart ile caizdir ki; yakînen bir kanaat gelse, o söz küfürden tereşşuh etmiş, sıfat ondan naşidir, başka sebebden gelmez.<br />
Öyle sıfât sözlerin pek çok sebebleri var. Demek öyle vasıf ve kelâmın delaletinde şekk var, küfre kat’î delalet etmez.<br />
Evsaf-ı sairenin imana delaleti, hem düstur-u “Asıl bekadır.” Onun da şehadeti, tahakkuk-u imanı yakînen isbat eder. Sû’-i zan asıl olamaz.<br />
Şekk yakînin hükmünü her dem zâil edemez. Nisyan veya sehv ile, hata ve iltibasla muhtemel bir söz ile çabuk tekfir edilmez.<br />
Eğer desen: Muhtelif tarîkatlarda vardır muhtelif âyinler, ibadet şekli giymiş. Derim: Üç şartı varsa, bir niyet-i hayır ile belki de zarar vermez.<br />
Birinci şartı şudur: O münafî olmamak kat’iyyen vakar-ı zikre, hem âdâb-ı huzura. İkincisi: Menhî olan ef’alin içinde bulunmamak. Menhî olsa hiç olmaz.<br />
O ef’al ve harekât, kasdî birer ibadet nazarıyla yapmamak. Evet hal ve harekât ihtiyarî ve kasdîden daha ziyade olmalı şuursuz, incizabî ızdırarî. Başka çeşit yakışmaz.<br />
Zira asıl ibadet, bizzât nefs-i zikirdir. O ahval-i mubaha bir vesile-i müşevvik. Harekât tayininde ihtiyar-ı zâkiri âyet serbest bırakmış, mubahta takyid etmez.<br />
O ef’al hiç benzemez Şer’an muayyen olan ibadat ef’aline. Zira ef’al-i Şer’î bir ceviz-i Hind’e benzer, süt-misal lübbü gibi beyaz kışrı da lübdür, cevizimize benzemez.<br />
Fakat âyin-i zikirde olan ef’al ve ahval cevizimize benziyor. Kışrı bir gılaftır, hiçbir vakit yenilmez. Ceviz-i Hind’e benzemez, ona makîs olamaz.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kâinattaki faaliyette büyük bir lezzet var.</h4>
<p style="text-align: justify;">Bir hikmet-i ezelî, dest-i kudret, fıtratta bil-kuvveden bil-fiile çıkarmak, hem kuvveden amele geçirmek için bir faaliyet dercetmiş.<br />
O faaliyet içinde şedid bir lezzeti mezcetmiş. Mütenevvi’ her şeyde müstetir olan lezzeti, tegayyür-ü âleme mühim bir maye yapmış.<br />
O mayeyi kanun-u tekâmül ve nümuvve bir dane nüve etmiş. O nüveye kudreti vücud verir, hikmeti bir sureti giydirir, rahmet onu beslermiş.<br />
Nasılki zindandan geniş bostana çıkmak adama bir lezzettir. Öyle dahi daneden sünbüle geçmek, ölmek, o münkabız daneye münbasit bir lezzetmiş.<br />
İmtizac-ı kimyevî istihaleye geçirtir, ziya hararet verir. Öyle de faaliyet istihaleye geçerse lezzet tezayüd eder, etrafa da taşarmış.<br />
Vazifede külfeti taşıttıran o tattır, şevki veren o lezzet. Zîşuura nisbeten gayette olan kemal ne kadar cazib imiş.<br />
Gayr-ı müdrike nisbet bizzât o faaliyet öyle cazibedardır, sa’ye onu sevkeder, tesbihle şükreder. Zira Hâlıkını tanırmış.<br />
Bu sırdandır ki; rahat zahmet, zahmet rahattır. Âtıl şakî, saî şâkirdir. Meşietten gelen nizama âtıl âsi, saî muti’miş.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Ekserin ateşiyle ekall de yanar. Yoksa sırr-ı teklif fâş olursa, hikmet-i imtihan zayi’ olur.</h4>
<p style="text-align: justify;">Masum ekalliyet, günahkâr bir ekserin musibetinden olur hissedar-ı azabı. Zira teklif nazarî kalsa, kalır ihtiyar,<br />
Sırr-ı teklif-i şer’î hem hikmet-i ibtila kat’an tahakkuk eder. Teklifin telkininde bedahet ve zaruret olsa, olur ızdırar<br />
İhtiyar zâil olur, hem hikmet-i teklif-i ibtila zayi’ olur. Bir âsi-i günahkâr<br />
Muhterik hanesinde bir masum da var idi. Ger bir dest-i gaybiyle masum masun kalsa idi, maadin-i ervahın tenmiyesine medar<br />
Hem sebeb-i tehzibi olan evamir imtisali, nevahi içtinabı sebebiyle elmaslaşmış Ebu Bekir-i namdar, hem de o sahib-i gar<br />
O sadîk-ı sâdıkın o ruh-u musaffası, onun aksiyle fahmlaşmış Ebu Cehl’in zulmetdar<br />
Ruhundan temeyyüz, teâli edemezdi. Biri zulmet-i yelda, biri bir necm-i zehra. Biri bir semm-i murdar, biri bir sırr-ı serdar<br />
Bu sır sebeb olmuştur; teklifte nazariyet, telakkide meşakkat, cihad ve müsabakat. Nur içinde bir nar<br />
O nar ise hem tehzib, hem tezhib ve tasaffi ervah-ı âliyeyi ervah-ı safileden. Dane oldu bir şecer, şecer oldu meyvedar.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Bazan za’f zalim olur</h4>
<p style="text-align: justify;">Ye’s ile sû’-i zandan za’f-ı kalb neş’et eder. Öyle adam görüyor, zalimin darbeleri bir mazlumu döğüyor<br />
Elîm darbe iniyor, o mazlumun âlâmı tabiî aksediyor o zaîfin kalbine teellümat veriyor<br />
Teellümat incitir, za’fı tahammül etmez, ondan kurtulmak ister. Rahat-ı kalbi için, mazlumun istihkak-ı darbe arzu ediyor.<br />
Hem bahane buluyor, belki der müstehaktır. Madem o sefil güneş ona vermiyor, neden gölge ediyor<br />
Manen zalim oluyor, zulme yardım ediyor. Bir kaplan parçalıyor bir bîçare adamı, za’fından kaçamıyor<br />
Felâketin sebebi canavarda vahşettir, bîçarenin za’fıysa ona bir bahanedir. Vahşet cinayetiyle zaîfi mahkûm ediyor<br />
Ademin günahıyla, vücud mahkûm oluyor.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Hırs sebeb-i haybettir</h4>
<p style="text-align: justify;">Hırs haybeti getirir, aculiyet hüsranı. Zira ki fıtratta var müretteb basamaklar, müselsel terettübe tatbik-i hareketi<br />
Etmediğinden haris ağleb muvaffak olmaz. Tatbik etse de onun bir tertib-i ca’lîsi, hem bir süllem-i himmeti<br />
Var. Bir basamak miktar seyr-i fıtrîden kısa olduğundan bir ye’se düşüp, gaflet bastıktan sonra kapı açılır; rahmet verir nimeti.<br />
Herkes başından geçmiş buna benzer bir şeyler. Allah kalbin bâtını, iman ve marifeti, tecelli-i muhabbeti,<br />
Aşk ve şuhudu için yaratmış, nazik yapmış. O nazenin-i gaybî, Samed âyinesidir, sanem ona giremez. O şişeyi kırıyor, o hacerin sıkleti.<br />
Allah kalbin zahiri, sair şeylere yapmış bir mahzen-i muntazam. O hırs-ı cinayetkâr o nazik kalbi deler, ona verir zahmeti.<br />
Sanemleri içine izinsiz idhal eder. Allah ondan darılır. Maksudunun aksiyle veriyor mücazatı.<br />
Siyaset efkârını İslâm akaidinin harîm-i ismetine tam yerlerine kadar îsal eden herifler ettikleri hizmeti<br />
Şan ü şeref almazlar, belki şeyn ü şenaat zemme mazhar oldular. Nefsanî aşklardaki felâket ve haybetler<br />
Bu sırdandır elbette. Mecazî âşıkların bütün bu divanları birer feryad-ı matem, birer fizar-ı zulüm, bir vaveyl-i zilleti<br />
Zira ekser maşuklar zalim olurlar_ O nevi aşkları tahkir ederler, etmezler merhameti<br />
Zira bâtın-ı kalble bu nev’ aşk-ı mecazî, fıtrata karşı tahkir, bir nev’ istihza olur. İncitiyor fıtratı.<br />
Fıtrat, fıtrî olmayan her şeyi tezyif eder. Hem dahi tahkir eder. Tahkiri işmam eden böyle tarz-ı hürmeti<br />
Bu hırsın düsturuna iki cüz’î nümune, girmiş hiss-i umuma. Biri merak-ı nevmî, nevmi dahi uçurur, kaçırır bakiyyeti<br />
Dilenci-i muhteris sadakayı kaçırır. Sende bir dâ’-üs seher var. Gece kalben nevmi merak edersin, kaçırır bakiyyeti<br />
Sen uyanık kalırsın. İki dilenci, biri musırr ve muhteristir. Biri müstağni ve muhteriz, var sırr-ı kanaatı.<br />
İkincisine vermek ziyade istiyorsun. İşte te’dib-i fıtrat. Bunun gibi çok nümuneler var, îma eder şu keskin kanununun vüs’ati.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">İslâm’a yakışan Hudabinane insaftır, hodbinane tenkid değil.</h4>
<p style="text-align: justify;">En müdhiş marazımız, hem manevî musibet; cerbeze ve gurura dayanan şu tenkiddir. O tenkidi işleten, ger insafın eliyse<br />
Hakikatı rendeşler. Ger o tenkid, gurur istihdam etse tahrib eder, parçalar. O müdhişin müdhişi şöyle tenkid ger girse<br />
İmanî akaide, dinî müsellemata. Zira iman tasdikle beraber hem iz’andır. İz’an ile beraber teslim ve iltizamdır. Eğer za’fı olmazsa<br />
İltizamla beraber manevî imtisaldir. Şöyle tenkid kırıyor teslim ve imtisali, iz’an ve iltizamı. Çendan bir şekk vermezse<br />
Tasdikte de kalıyor bîtaraf, lâübali. Şu zaman-ı tereddüd evham ve vesvesede lâzım budur herkese<br />
İz’an ve iltizamı. Tenmiye ve takviye eden safi âsârı nuranî sıcak kalblerden çıkan bîvesvese<br />
Müsbet efkârı müşevvik beyanatı hüsn-ü zanla temaşa, tedkik etmek gerektir. Avrupa kâselisi beynindeyse<br />
Zebanzeddir bîtarafane düşünmek, muhakeme. Halbuki bu kelime muvakkat dinsizliktir. Yeni mühtedi olsa, ya dine müşteriyse<br />
Belki o yapabilir. Evet yüzde birisi farz ve kifaye için hasm-ı dini ilzamen, ya talibi iknaen muvakkaten istese<br />
O tavrı takabilir. Lâkin yüzde doksana böyle terbiye vermek, bir hasmı kazanmadan kırk müslim feda olur, her biri bir vesvese.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Gurur za’ftan gelir, dalalete gider.</h4>
<p style="text-align: justify;">Gurur dâhilde ilhaddır, harice küffarın efkârına karşı salabettir.<br />
Bir menba’-ı dalalet gurur-u fikriyedir. Gurur onu çıkarır cadde-i cumhurîden, açık yerde bırakır. Kendine cadde yapmak onu mecbur ediyor.<br />
Menhec-i cumhurîden çıkmış şükûk ve evham, iki taraf atılmış. Yanında cadde yapsa, o evhamla çarpışmak ona zarurî olur.<br />
O mağrur serseri hasenat-ı cumhurdan mahrum kaldığı halde, cumhurun evhamına daim mübtela olur. Onlarla da çarpışır, binden biri kurtulur.<br />
Ey talib-i hidayet! Şu gururun başını ayak altına al, ez. Hısn-ı hasîn-i iman cumhurun menhecine gel, teslim ile gir, gör, gez.<br />
Günahkâr, hevaperest, rahat-ı kalbi için Cehennem’i istemez. Cehennem aleyhinde her şeyi alkışlıyor. Bu arzuyla gitgide inkâra kadar gider.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Gıybetin derece-i şenaatı:</h4>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا</span></p>
<p style="text-align: justify;">Bu âyet-i kerime şu altı kelime ile altı derece şiddetle gıybeti takbih eder. Zemmi zemmedip tevbih eder âdemi.<br />
Su gibi nüfuz eden kelimat-ı sittede istifhamî hemze ile der: Aklına bir bak, böyle şer bir şeye cevaz, izin verir mi?<br />
Müstakim aklın yoksa, kalbin içine bir bak. Eğer kalbin var ise, böyle elîm bir şeye hiç muhabbet eder mi?<br />
Selim kalbin yok ise, vicdanına da bir bak. Böyle kendi dişinle hem de kendi elini, hem çekersin elemi, parçalamak misali, içtimaî hayatı ifsadına vicdanın rûy-i rıza acaba böylece gösterir mi?<br />
İçtimaî vicdanın eğer o da olmazsa insaniyetine bak. Böyle canavarvari iftirasa iştiha, arzu hiç gelir mi?<br />
İnsaniyetin olmazsa rikkat-i cinsiyene, karabet-i rahmiyene bak. Böyle kendi belini kıracak harekete vahşice meyleder mi?<br />
Karabet-i rahmiyen, hem rikkat-i cinsiyen de o da eğer olmazsa, hiç sağlam tabiatın, selim fıtratın yok mu?<br />
Ki muhterem meyyiti dişinle parçalarsın. Demek akıl ile hem kalb, vicdan ve insaniyet, hem karabet-i rahmî,<br />
Hem rikkat-i cinsiye, tabiat ve şeriat nazarında o müzmin maraz zemm-i mezmumdur, merdud gıybet matruddur. İçilir mi her dem dem-i âdemî?</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Fâsıkımız başka fâsıka benzemez. Ahlâkımız dinimizle kaimdir.</h4>
<p style="text-align: justify;">Bizde biri fâsıksa galiben ahlâksızdır. Ekser vicdansız olur. Zira bir arzu-yu şerri, vicdanındaki imanın sadasını<br />
İskâtla, susturmakla inkişaf edebilir. Demek o şahs-ı fâsık vicdanını, kalbini birdenbire sarsmadan, hem maneviyatını<br />
İstihfaf, iskât etmeden, tam bir ihtiyarla serbest şerri işlemez. Bundandır İslâm dini fâsıkı hain bilir, hem görür onu cani<br />
Şahidliği reddeder. Mürtedi de zehir bilir. Hem de bir semm-i katil. Onun için i’dam eder, heder eder kanını.<br />
Fakat zimmî ve muahidi şartıyla ibka eder. Niyettir hayrı hayr eder. Hem icra-i adalet, din namına olmalı, tâ akıl ve kalb, vicdanı<br />
Ruh ile de beraber müteessir olsunlar, imtisal de etsinler. Yoksa yalnız kanun, nizam namına olsa, yalnız müteessir olur vehm-i insanî,<br />
Hem vehim-âlûd bir aklı müteessir ediyor. Vaktâ şerre meyletse, onun vehmi düşünür hükûmet cezasını, te’dibin kamçısını.<br />
Yalnız ondan korkar, eğer tahakkuk etse. Tahkikteki işkali o vehmi teşci’ eder. Yahud itab-ı nâstan utanır, çeker elini<br />
Şayet tebeyyün etse. Tebeyyün her vakit olmaz, ona teselli verir. Bu sır sebeb olmuştur, içimizde adalet kaybetmiş hürmetini.<br />
Şer’ namına olmayan adalet çendan mahzsa, öyle namaza benzer: Ya niyetsiz oluyor, ya kıblesiz oluyor, ya abdestsiz kılıyor o bâtıl namazını.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Mü’min mü’mine karşı vazifesi; büyüğe hürmet, küçüğe merhamet, müsaviye muhabbet, mürüvvettir.</h4>
<p style="text-align: justify;">Tek bir cani yüzünden masumları muhtevi bir gemi batırılmaz. Onun gibi bir cani vasıf ve fiilin yüzünde çok evsaf-ı masume<br />
Muhtevi bir mü’mine adavet hiç edilmez. Lâsiyyema sebeb-i muhabbet olan iman, tevhid ve İslâm gibi evsaf-ı mükerreme<br />
Uhud Dağı gibidir. Adavetin sebebi olan hatalı şeyler çakıl taşlar gibidir. O evsaf-ı mezmume<br />
Evet çakıl taşları Uhud Dağı’ndan daha ağır telakki etmek ne kadar akılsızlıksa hem cinnet-i mahmume.<br />
Mü’min mü’mine karşı adaveti o kadar elbette kalbsizliktir. Hem de mizan-ı histe mü’minlerde adavet zıddır İslâm selâma.<br />
Olsa olsa yalnız acımak manasında garazsız olabilir. Elhasıl: İslâmiyet uhuvveti istiyor. Muhabbetse imana bir lâzıme<br />
Sû’-i hulkun azabı, içinde mündemiçtir. Hüsn-ü hulkun sevabı, içinde münderiçtir. Öyle ise işi bırak o Âdil-i Hakîm’e.<br />
Fenn-i hazır içinde cehl-i mahz müstetirdir. <span style="color: #ff0000;">(Fenni hazır, Mü’min’in mü’mine karşı vazifesi olan büyüğe hürmet, küçüğe merhamet, müsaviye muhabbet, mürüvvet etmenin Cenab-ı Hakkın bir emri olduğundan bahsetmiyor. Hem fenn-i hazır, sû’-i hulkun neticesinde çekilen azabın tedavisinde cahildir. Hem Âdil ve Hakîm olan Cenab-ı Hak, hem şahsî, hem içtimaî hayatta hem de tekvini emrinde herşeyde müvazene ile hareket etmeyi emrettiğinden fenni hazır bu müvazeneyi bozduğu ve müvazeneyi koyanı tanımadığı için nihayetsiz bir cehil içindedir. <span style="color: #0000ff;">Evet İsm-i Hakîm&#8217;in cilve-i a&#8217;zamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisad ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor; iktisadı emrediyor. Ve İsm-i Adl&#8217;in cilve-i a&#8217;zamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın müvazenelerini idare ediyor ve beşere de adaleti emrediyor.</span> Lem&#8217;alar 309)</span> Zira âsâr-ı Hâlık-ı Kadîr esbabın hesabına, vesaitin namına kaydediyor, telkin eder âleme.<br />
<span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">(Bu parça çok kıymetlidir. Tâ İkinci Nükte’ye kadar herkese faidesi var.)</span></span><br />
<span style="color: #0000ff;">Eskişehir Hapishanesinde, sû’-i ahlâktan değil, belki sıkıntıdan gelen nâhoş bazı haller münasebetiyle, ahlâka dair bir nükte ile, meşhur bir âyetin mestur kalmış bir nüktesine dairdir.</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Birinci Nükte: Cenab-ı Hak kemal-i kereminden ve merhametinden ve adaletinden, iyilik içinde muaccel bir mükâfat ve fenalıklar içinde muaccel bir mücazat dercetmiştir. Hasenatın içinde, âhiretin sevabını andıracak manevî lezzetler, seyyiatın içinde, âhiretin azabını ihsas edecek manevî cezalar dercetmiş.</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Meselâ: Mü’minler mabeyninde muhabbet, ehl-i iman için güzel bir hasenedir. O hasene içinde, âhiretin maddî sevabını andıracak manevî bir lezzet, bir zevk, bir inşirah-ı kalb dercedilmiştir. Herkes kalbine müracaat etse bu zevki hisseder.</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Meselâ: Mü’minler mabeyninde husumet ve adavet bir seyyiedir. O seyyie içinde kalb ve ruhu sıkıntılarla boğacak bir azab-ı vicdanîyi, âlîcenab ruhlara hissettirir. Ben kendim belki yüz defadan fazla tecrübe etmişim ki; bir mü’min kardeşe adavetim vaktinde, o adavetten öyle bir azab çekiyordum, şübhe bırakmıyordu ki, bu seyyieme muaccel bir cezadır, çektiriliyor.</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Meselâ: Hürmete lâyık zâtlara hürmet ve merhamete lâyık olanlara merhamet ve hizmet bir hasenedir, bir iyiliktir. Bu iyilikte sevab-ı uhrevîyi ihsas eder derecede öyle bir zevk, lezzet vardır ki; hayatını feda etmek derecesine o hürmeti, o merhameti ileri götürür. Validenin çocuğa merhametindeki şefkat vasıtasıyla kazandığı zevk ve mükâfat için, hayatını o merhamet yolunda feda eder dereceye gider. Yavrusunu kurtarmak için arslana saldıran bir tavuk, hayvanat milletinde bu hakikata bir misaldir. Demek, merhamet ve hürmette muaccel bir mükâfat var; âlîhimmet ve âlîcenab insanlar onları hisseder ki, kahramanane bir vaziyet alıyorlar.</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Hem meselâ: Hırs ve israfta öyle bir ceza var ki; şekvalı, meraklı, manevî ve kalbî bir ceza insanı sersem eder. Ve hased ve kıskançlıkta öyle bir muaccel ceza var ki, o hased, hased edeni yakar. Hem tevekkül ve kanaatta öyle bir mükâfat var ki, o lezzetli muaccel sevab, fakr u hacetin belasını ve elemini izale eder.</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Hem meselâ: Gurur ve kibirde öyle bir ağır yük var ki; mağrur adam herkesten hürmet ister ve o istemek sebebiyle istiskal gördüğünden daimî azab çeker. Evet hürmet verilir, istenilmez.</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Hem meselâ: Tevazu’da ve terk-i enaniyette öyle lezzetli bir mükâfat var ki; ağır bir yükten ve kendini soğuk beğendirmekten kurtarır.</span><br />
<span style="color: #0000ff;">Hem meselâ: Sû’-i zan ve sû’-i tevilde, bu dünyada muaccel bir ceza var. “Men dakka dukka” kaidesiyle, sû’-i zan eden, sû’-i zanna maruz olur. Mü’min kardeşinin harekâtını sû’-i tevil edenlerin harekâtı, yakın bir zamanda sû’-i tevile uğrar, cezasını çeker.</span><br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Ve hakezâ bütün ahlâk-ı hasene ve seyyie, bu mikyasa göre ölçülmeli. Ben rahmet-i İlahiyeden ümid ederim ki; Risale-i Nur’dan bu zamanda tezahür eden manevî i’caz-ı Kur’anîyi zevk eden zâtlar, bu manevî ezvakı hissederler; sû’-i ahlâka mübtela olmayacaklar, inşâallah.</span> Osmanlıca 28. Lem’a)</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Beşerde şu zelzele, İslâm’daki tezelzül, tenezzül, tezellülü izale ederek ona istiklâl, istikrar verecek. Belki Garbı gârıb, şarkı şârık edecek</h4>
<p style="text-align: justify;">Bir vakit biri dedi: Medeniyet-i küffar İslâm’a bela oldu, şimdi sosyalist çıktı, dünyayı karıştırdı, müfritleri dehşetli.<br />
Ben demiştim: Hiç korkma; medeniyet-i avam, sosyalist gayesidir. Düsturları bozmuyor İslâmî esasatı, düşünsün Avrupalı.<br />
Fakat havassa mahsus medeniyet-i sefihe bozmaya çalışırdı; İslâma pek pahalı düştü, hem de belalı.<br />
Büyük rüşveti aldı. Zira ki maddiyyunluk hem engizisyonluk mayesiyle yoğrulmuş şu hâzır medeniyet câzibe cerbezeli,<br />
Aldatıcı, müşevvik vesaitle mücehhez, hevesle câzibedar o sehhare-i fettane, din ve namus, fazilet, hissiyat-ı maâlî<br />
Bedeline kendini İslâmlara satıyor, şaşaalı bir hayat gösterip takdim eder. Dinden hem de namustan, hem de bir iki katlı<br />
Fazla rüşvet alıyor. Fakat sosyalistlikse basit ve hem de sade bir hayatı gösterir, cumhura eder takdim. Onun da mukabili<br />
Kimse dinden, namustan büyük bir hisse vermek, hem de feda etmeğe icbar etmez, edemez. Hem de kimse hissetmez kendini ona borçlu.<br />
Nasıl herbir insanda gıdaya ihtiyaç var, onun gibi zevke de bir ihtiyacı vardır. Nefis ve heva yolunda süflî ve hem zelilî<br />
Zevki tatmin olmazsa, ruh ve hüda vechinde zevkini arayacak. Meselâ burada iki adam var, sen onlara davetli<br />
Birinci pek müşa’şa’ hem dahi cazibedar, eğlenceli heveskâr, seni bir ziyafete teşriflerle çağırır. Öbürüsü sadeli<br />
Fakirane bir yerde, hem basit bir çorbaya seni umumla çağırır. Namaz vakti de gelmiş. Birinci davet için, ki o pek şaşaalı<br />
Cemaat ve sünneti belki de hem namazı terk edersin gidersin. Zevksiz diğer davete, zevk-i ruhanî olan lezzet bîzevali,<br />
İbadet ve sünneti terk etmezsin, gitmezsin. Birinci ziyafetse şimdiki medeniyet, ikinci ziyafetse avamî medeniyet, o daha adaletli.<br />
Adalet-i hâlise İslâmiyet’ten çıkar. Ruha hayat veriyor. Hayatını öldürmez, zulmetsizdir hayatı, hakikattır kemali.<br />
İslâm bir ibret aldı. İslâmiyet eskide gaflet edip de küstü. Hristiyanlık dini ise kendi hasm-ı galibi ki, medeniyetle fenni dost ederek hileli.<br />
Kendine mal ederek o iki silâh ile bize galebe çaldı. Şimdi şarkta bir müdhiş silâh imal edilir, yakın oldu ikmali.<br />
Bunun kısm-ı azamı hem haktır hem malımız, biz sahib olmalıyız. Zira hak kısmı hakkımızdır. Müzahref kısmı ise onlara bırakmalı, başlarına vurmalı.<br />
Eğer bundan müstağni, eski gibide küssek; o hayyal Hristiyanlık kendine dost ederek, onu aleyhimizde ederek istimali<br />
İslâmın zararına yine istihdam eder. Karşısında husumetle dayanmak pek güç olur. O yeni bir fikirdir belalı hem faideli<br />
Cumhura müteveccih, muhatabı avamdır. Şu cumhur-u avama tevcih olan bir fikir ger kudsiyet almazsa yakın olur zevali<br />
Çabuk söner de ölür. O yeni desatire bir kudsiyet verecek iki muazzam din var; ona ziya buna zulmetli, buna zulmet ona ziyalı.<br />
Şu şarkî keskin fikir vaktâ gözünü açmış, başında duran hasmı Hristiyan dini bulmuş. Hasmın elinde silâh yine o din olmalı.<br />
Öyle ise o fikir onunla hiç barışmaz. Elbet o fikir ve meslek beka, yaşamak ister. Yaşaması cumhurda kat’â takarrur ister. Kalb etmeli kabulü.<br />
Avam kalbinde takarrur, bir kudsiyet ister. Kudsiyeti verecek içtimaî din ister; avamı çok düşünmüş, ihsanlı, merhametli<br />
Bir şeriat ister. Demek ister istemez dehalet edecek, İslâmiyete teslim olacak, ya ölecek. Bunu iyi bilmeli.<br />
Eğer desen nedendir İslâmiyet pek garib düştü de zaîf oldu, izzeti gaib oldu, saadeti âfile tali’le gurub ettik,<br />
Yıldız tulû’ etmedi. Derim onun sebebi: Garba karşı istihsan, muhabbetimiz oldu. Biz menhus bir muhabbetle garba teveccüh ettik.<br />
Şems-i İslâmiyet de guruba yüz tutturduk. Garbdan şedid nefretle ne vakit yüz çevirip, şarka bir muhabbetle cidden teveccüh ettik<br />
Şevket-i İslâmiyet Kamer’i işrak eder. İslâmiyet şemsinden nuru alır dağıtır. Hilâli teâli eder. Aldandık, hata ettik<br />
Muhabbeti hariçte, husumeti dâhilde sarfettik. Hem de düştük. Kalkmak için lâzımdır bunları becayiş etmek, hata ettik de gördük.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">İslâmiyet insaniyette temin-i müsalemet ve i’lâ-i Kelimetullah için cihad ister.</h4>
<p style="text-align: justify;">Cihad mertebe-i şehadetin merdivenidir.<br />
Âlem-i İslâm cihadı zamanen ikiyüz senelik, mekânen ikiyüz günlük, tedafüî bir harb ve darb cephesi daima var idi. <span style="color: #ff0000;">(Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun gerileme dönemi 1699 &#8216;da başlamakla beraber ikiyüz senelik bir zaman ve Osmanlı&#8217;nın yüz ölçümü ikiyüz günlük bir mesafe olduğuna işarettir.)</span><br />
En son siper ise bu yeni senedir hem Eskişehir idi. Zalim kâfirin en son taarruzu da bu cephede de hemen kırıldı.<br />
Bu harb başka harbe benzemez. Şu küçücük cephede muvakkat galebesi, hakiki gaddar hasma zaferi temin etmez, boşa gider inadı.<br />
Şarkta onun hayatı, şu İslâm kuvvetinin imha-i mevtindendir. Kuvvetimiz hayatı, ona müdhiş bir mevttir. Zulüm etmez temadi.<br />
İslâm kuvveti ise nasılki dayanmışsa dayansa nerde olsa, gaddar hasmın hayatı şarkta elbette söner, bâki kalır remadı.<br />
İki yüz günlük vâsi’ bir cephede hem de yedi noktada hasım manen mağlubdur. <span style="color: #ff0000;">(Yedi Nokta; Barla, Eskişehir, Kastamonu, Denizli, Emirdağ, Afyon ve Isparta şehirlerinde hakikatın neşri ve müdafaalarında görülmüştür.)</span> Yalnız Anadolu cephesinde muvakkat biraz ileri gitti.<br />
Sebebiyse aldandık, infiradî siyaseti bilmeyerek takındık. <span style="font-size: 20pt;">اَصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَ رَابِطُوا</span> fermanına mü’minane imtisal etsek gelir Allah’ın va’di<br />
Âlem-i İslâmın hak ve hürriyetinin istirdadı için biiznillahi teâlâ tedafü’den taarruza geçiyor, belki çok yerlerde de geçti.<br />
İnönü’nün iki zaferi <span style="color: #ff0000;">(Eskişehir ve Denizli Mahkemeleri zahiren küçük 120 ve 60 kişinin beraati iken, hakikatın galebesine bir delildir.) </span>zahiren ger küçüktü, bâtınen pek büyüktü. Nasılki devletlerin haysiyet ve şevketi, kuvvet ile inadı<br />
Bir mizanla tartılır derahim ve mark gibi mizan-ül iktisadla derecesi bilinir. Öyle de milletlerin izzetinin imadı<br />
Hem de tarz-ı hayatı, bir mizanla tartılır. Mizan tarz-ı nazardır, bakmak barometredir. Mecruh mazlum adamın meyusane feryadı <span style="color: #ff0000;">(Millet nokta-i nazarında Müslümanlar mağlub vaziyette iken düşülen zilletten dolayı âlem-i İslâm meyus idi.)</span><br />
fakirane nazarı zilletine mizandır. Fakat ümidkârane, müntakimvari nazar izzetine mikyastır. Yeni sene cephe idi, Eskişehir bir siperdi <span style="color: #ff0000;">(Ne zaman ki Müslümanlar Eskişehir Mahkemesiyle ehl-i dalalete hakikat nokta-i nazarında galibiyetini gösterdi.)</span><br />
İnönü zaferi olmadan her müslim-i mazlumun kâfir olan hasmını mütecebbir bir zalim mevkiinde görürdü. Aşağıdan yukarı cihetine bakardı.<br />
Yüksekte tanıyordu. Zaferden sonra gördü birer, hain alçak derekesinde görür, habaset çamurunda çabalar da batardı. <span style="color: #ff0000;">(Bu galibiyet, ehl-i dalaleti yüksek, kendini alçakta gören ehl-i imana kuvve-i maneviye temin etmiştir.)</span><br />
O mizan nazarı derecatı kuyudan minareye çıkmıştır. İntibah-ı İslâmî izzet ve intikamla ayak üstüne kalktı.<br />
Ey Âlem-i İslâmî dinle âyet ne der, ediyor işareti ki; havf-ı mevt mevt getirir, hırs-ı hayat zilleti. Bizde lezzetsiz zillet oldu. <span style="color: #ff0000;">(Bu kuvve-i maneviye ile şefkat-i cinsiyeden gelen cesaretle ehl-i dalalete mukabele edilir.)</span><br />
Tavuğa bir dikkat et: Piliçleri yanında camuş tecavüz etse, o şefkat-i cinsiye verdiği cesaretle hem verdiği inadı<br />
Kaplan gibi camuşa birdenbire saldırır. Keçiye et bir nazar: Vaktâ kalırsa muztar, o sivri boynuzuyla kurdun karnını delerdi. <span style="color: #ff0000;">(Bu şefkat-i cinsiyeden gelen cesaretle beraber Izdırarî şecaatle ehl-i dalalet mağlub edilir.)</span><br />
Izdırarî şecaat mukavemetsûz olur. Demek şefkat-i cinsiyede müdhiş cesaret vardır. Izdırarî vaktinde vaktâ ki ümid kalmadı,<br />
Hârika hem de fıtrî bir şecaat vardır. Bunlar ile beraber mahiyet-i imanda öyle şehamet vardır, mevti hayat bilirdi. <span style="color: #ff0000;">(Bu Izdırarî şecaatle beraber mahiyet-i imandan gelen şehametle ehl-i dalalet mağlub edilir.)</span><br />
Dünyayı cennet eder, şehadet devletidir. İzzet-i İslâmiyet tabiatında vardır âlempesend şecaat, hayatı her dem satardı. <span style="color: #ff0000;">(Bu mahiyet-i imandan gelen şehametle beraber İzzet-i İslâmiyetten gelen şecaatle ehl-i dalalet mağlub edilir.)</span><br />
Firdevs’e gözü diker. Elhasıl: Bu dört nokta İslâmî uhuvvetin intibahı vaktinde elbette mu’cizeler izhar edebilirdi. <span style="color: #ff0000;">(Beşinci Nokta da bu dört noktanın İslâmî uhuvveti intibaha getirmesiyle Hakkın himaye edilip ehl-i dalaletten intikam alınabilmesidir.)</span><br />
Hakkı himaye eder, intikam alabilir. Eğer desen: Şimdi ise harbe kuvvet kalmadı, telefiyat çok oldu, <span style="color: #ff0000;">(Eğer bu beş noktadan gaflet edilir de maddi kuvvetimizin azlığı ve baştakilerin niyetlerinden şüphe edilse; kuvvetimiz az da olsa bizi harbin içine sokmuşlar ya şehid oluruz ya gazi geri çekilmek olmaz. Baştakilerin niyeti bozuk bile olsa bizimle aynı safta olmaları kâfidir. Hem bu manevi Cihadda verilen ihsan az bir mükafat değildir.)</span><br />
Baştaki adamların niyetleri şübheli. Bende derim: Muztarız, harb gelir, çekmiyoruz. Şehid de bir velidir. Cihadımız eskide farz-ı kifaye idi<br />
Şimdi farz-ı ayn olmuş. Belki muzaaf bir farz. Hacc ve zekatta gibi cihaddaki niyetin tasarrufu pek az idi.<br />
Hattâ adem-i niyet de, niyet hükmünde olur. Zira asıl hâkimdir. Demek niyetin zıddı kat’an sübut bulmazsa, intac eder cihadı<br />
Hakiki bir şehadet. Zira vücub tezauf etse taayyün eder, ihtiyarî niyetin tesiri de azalır, olmaz fiilin mesnedi.<br />
Şu günahkâr millette birdenbire on binler veli olan şehidler etse inkişaf zuhur; az mükâfat değildir, küçük ihsan değildi.<br />
Ger desen tehlikedir, tehlikeye atılmaz. Derim: Tehlike odur; ondan biri olmazsa necatın ihtimali. Halbuki değil biri, belki de yedi <span style="color: #ff0000;">(Eğer desen; Tehlike ihtimali onda birdir. Elcevab: Yedi de bir dahi olsa mevhum mazarrat muhakkak maslat için terkedilmez.)</span><br />
İhtimal zafer ihtimali. Eğer desen: Evvel de bilirdik ki olmazdı, bilerek bizi attı bazılar bu belaya. Ben derim: Nasıl oldu <span style="color: #ff0000;">(Bilerek bizi attıkları bu beladan biliyoruz ki, mağlub çıkacağız desen; Harbin neticesi dışarıdan bakanlar için nazarî iken galibiyet ve mağlubiyet gibi… Harbin içinde bulunanların arasında bile maddi harblerin neticesi meçhul kaldı. Siz acemîler dahi harbin neticesini düşünmeksizin Allah’ın yardımını beklediniz.)</span><br />
Ki harbin nihayeti nazarî kalmış idi, harbdeki dâhîlerin nazarında saklandı, dört sene meçhul kaldı;<br />
Siz gibi acemîler bedaheten bildiniz? Sakın o fikir dediğiniz tasavvur, bir arzu olmasın el’iyazü billah o öyle olamazdı. <span style="color: #ff0000;">(Şimdi ise sakın kendinizi düşünmekten gelen bir arzu-yu nefsani ile mağlub olacağını vehmederek maddi manevi cihaddan geri çekilmeyiniz.)</span><br />
Şahısperest bir muhteris, bir garaz-ı şahsiyle arzu-yu nefsanî bir fikir zannediyor, suretini giydirir. Ger desen: Hata bizdendi, <span style="color: #ff0000;">(Eğer desen; Bizde medeniler gibi gaflet ve günahla sefahete girmekle onlarla dost olalım. Bu sözü sana söylettiren senin gibi fısk çamurunda yüzen fasıklardır.)</span><br />
Medenî olmalıyız. Ben de derim: Hatamız, hata-i hasmın aksidir. Gölge ile uğraşmak, asıl hasmın hücumu hem dahi temerrüdü<br />
Onunla teshil olur. Hem de nasıl halettir, pis bir çamura düşen kendini aldatıyor, nefsini iğfal eder, güya çamur değildi.<br />
Misk ü anber diyerek yüzüne hem gözüne bulaştırır sürüyor. Cisme hayat verdim diye, vicdan ruh öldürülmez. Eyvah ki öldürüldü.<br />
Yahu hakperest, hakikatbîn ol. Hakikatbîn göz keskindir, hiç aldanmaz. Hakperest bir kalb yüksektir, hiç aldatmaz. Şeriattır mizanı, Kur’andır müstenidi. <span style="color: #ff0000;">(Yahu sen fısk çamurundan çık Kur’an’ın hakikatları etrafında toplanmakla cazibe-i umumiyi celb edip teavün düsturunu tatbik et. Teavüne mani’ olan sivri taşlar hükmündeki anlayışlarını kalbinden çıkar. Anlaşmazlıkları çıkaran anlayışını bırak Kur’an’ın hakikatlarından kaçmayı bırak bu kadar kaçtığın yeter.)</span><br />
Cazibe-i umumî gibi sırr-ı teavün bir düstur-u fıtrattır, hattâ cemada girmiş; kubbedeki taşlara, başlarıyla dururdu,<br />
Eğer nazar edersen, usta elinden çıksa bir taş başını eğer, kardeşinin başına huzu’ ile sarılır, başı başa verirdi<br />
Tâ aşağı düşmesin. Ey taş yürekli arkadaş! Taştan daha taş oldun, taşlar başına yağar tavşan gibi kaçarsın, bin taş başına değdi.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Cazibe-i Umumîden Ziyade, Küremizi Muhafaza Eden Cazibe-İ Manevî-i Kur’andır.</h4>
<p style="text-align: justify;">Arzımızı senevî, yevmî dairesinde şu hayt-ı semavîdir tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş, bırakmıyor isyanı.<br />
Şeriat arştan indi, beşerden de çıkardı nuranî bir ibadet. İbadetten beş namaz, başlarında ezanlar, namaz ile ezanı<br />
Dane dane olmuştur, birbirine muttasıl, hem âlem-i gayb ile, hem de arş-ı azamla, insan ile zemini bağlatmış da tutturmuş o beş hayt-ı nuranî.<br />
Başı evkat-ı hamse, nihayeti arş ve gayb. Aynı zamanda olmuş rabıta-i ittisal. Şehadeti gayb ile, zemin ile insanı, insanla âsumanı.<br />
Bu beşler, bu küreye beş kemer hem tek kemer, hem ayrı hem muttasıl, hem kemer de hem gömlek, iki kutbu iki el, üryan yoktur sükkânı.<br />
Bir ân-ı vâhidde beşi birdir beraber, ziya-i şemse benzer, hem de ayrı ayrılar kavs-ı kuzeh misali o nuranî elvanı.<br />
Bir nokta-i vâhidede hem arş ile bağlanır, hem küreyi bağlıyor, hayat verir döndürür. Ger gömleği yırtılsa küre-i sergerdanî<br />
Veya ipi bir kopsa, seyreyle gümbürtüyü. Zulmet soğuğu basar, o da incimad eder. O vakit mevti geliyor, kıyameti kopuyor, dehhaş zelzele-i cihanî.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِى آدَمَ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Biri dedi: Nedendir haml-i emanet olan mertebe-i azîme, yalnız insanoğlu onunla tekrim edilmiş, onunla halife olmuş?<br />
Derim: Zira o evsat, <span style="font-size: 20pt;">خَيْرُ الْاُمُورِ الْاَوْسَطُ</span> . Kâinatın vücudu, bir şekl-i mahrutîdir, sivri ucunda cüz’-ü lâ-yetecezza durmuş.<br />
Cesîm kaidesinden Şems-üş Şümus’a kadar nuranî bir kutru var. Tam kutrun ortasında insan ayakta durmuş, emaneti beklermiş.<br />
İnsandan tâ zerreye, hem ondan tâ o şemse olan iki mesafe birbirine müsavi, kılade-i hilkatta bir cevher-i ferîdmiş.<br />
Zira o cevher-i yegâne Muhammed-ül Haşimî (A.S.M.) olan dürr-i yetime bir sadef-i latiftir. İnsan enmuzec-i câmi’dir. Gayb ve şehadet tutmuş,<br />
Bütün avalimlere birer penceresi var, onunla onlara bakar. Malûm bâtın ve zahir on hassesinden başka çok hasseleri varmış.<br />
Şâmme, zâika gibi sâika da bir histir, şâika diğer bir his. İkisi de pek hassas, akıl ve nazar girmemiş çok yerlerde gezermiş.<br />
Hiss-i kabl-el vuku’la, rü’ya-yı sadık ile, hem de keşf-i sahihle derk olunan çok şeyler miftahları bu hisler ellerinde tutarmuş.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Kışrı lübb zannetmek, lübbü zayi’ etmektir.</h4>
<p style="text-align: justify;">Beş şey, beş şeye perde: Şehadet ise gayba, tabiat meşîete, kör kuvvet de kudrete, lafız medlûl-ü zihnîye, medlûl dahi manaya.<br />
Perdeye hasr-ı nazar, daim olur pür-hatar. Vesvese ondan çıkar. Meselâ ki: Medlûlün zihindir ona her makarr, eğlencedir zekâya<br />
Mana haricî olur o medlûl-ü zihniyle kasden ismî hem bizzât eğer meşgul olursa televvünlü bir suret, ya bir lafz-ı hayalî bînema-i bîmaye<br />
Himmeti meşgul eder o daracık seyyale <span style="color: #ff0000;">(Mananın anlaşılması için getirilen deliller daracık seyyaleye teşbih edilmiştir.)</span>, incecik hem cevvale. O medlûlün veledi suret-i bîmeale ne deva ne şifaya<br />
Himmeti tatmin etmez, şevki de teskin etmez, zevki de taltif etmez. Öyle ise o medlûlü ya cam gibi etmeli, ya her taraf delmeli, harice baktırmalı, zekâ çıksın ziyaya.<br />
Zira hariç geniştir, meydan-ı cevelandır, hakaik sabitedir. O küçücük zihninden, medlûlün parçasından diktiğin ankebutî dam vehim ve hevaya<br />
Bir sineğe dar gelen bir gömleği getirme, Arş-ı Kürsî’ye giydirme. Sinek kanadı kadar küçücük bir harita vesveseye sermaye. <span style="color: #ff0000;">(Hakikatı anlatmak isterken zihnen getirilen deliller manayı anlamakta bazen zihni bulandırır anlayışa vesveseler karışır.)</span><br />
Sahife-i medlûlde zihinde tersim edersin, sonra onun içinde kendini kaybedersin, at koşturmak istersin. Bak dahi bu belaya!<br />
Ey maddeperest tabiatla âlûde kör kuvvet de kör etmiş, lafız ve suret aldatmış. Bırak deha-yı fenni, tâ çıkasın hüdaya.<br />
Beş perdeden bir perde sana misal gösterdim ki, beşinci en küçüğü, başkaları kıyas et, safsata-i maddiyyun seni atar gayyaya. Sarıl silsile-i semaya<br />
Îsal eder o bizi tâ Cennet-i A’lâya.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;">Dua muhal hem masiyet olmamalı</h4>
<p style="text-align: justify;">Dua kat’an samimiyse kabul olur, gehi aynen gehi manen. Fakat şart-ı taleb de’b-i edeb, daim olur lâzım. Edeb yoksa niyaz olmaz.<br />
Tehevvüskârî, nazvari, itabvari dua olmaz. Muhalî ya muhalvari, nizam ve hikmete uymaz umûru istemek olmaz.<br />
Nihayetli emirde bir nihayetsiz aded olmaz. Bana ver aksa-l gayatı tecavüzkârî bir nazdır, niyazî bir dua olmaz.<br />
Aded-i malûmatillah veya mikdar-ı makdurat, dua mikyası kaldırmaz. Meğer olsa kinayet kesrete, o da niyet ister, her dem niyet bulunmaz.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"><strong>حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ</strong></span> in bir nüktesi</h4>
<p style="text-align: justify;">Biri dedi: Kur’anda Kamer hilâl oldukça, <span style="font-size: 20pt;">كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ</span> le Tenzil teşbih eylemiş; zahir zevke hoş gelmez, letafeti görünmez?<br />
Dedim: Yahu Süreyya, o unkud-u semavî bir menzil-i Kamer’dir.<span style="font-size: 20pt;"> قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ</span> hilâl ona kondukça o misafir-i aziz<br />
Küçük beyaz eğilmiş bir dal ile bağlanmış lü’lü misal bir salkım Süreyya suretini hilâl ile gösterir, nazeninane bir iz.<br />
Güya azîm bir ağaç semavat arkasında durmuş da her nasılsa sema yüzünü yırtmış onun sivri bir dalı, manzarası pek leziz<br />
Başı ondan çıkarmış, zeminlilere güler der: Ey insan çocukları! Bana da bir bakınız. Ben mi letafetliyim, ya hurma ağacınız,<br />
Unkudlu ağsanınız? Saff-ı evvel muhatab ebna-i nahl u sahra. Bir zemine bir semaya bakar, orada ezhar ve esmar, burada hilâl ve yıldız.</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/lemaat/">Lemaat</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Otuzüçüncü Söz</title>
		<link>https://mutalaainur.com/otuzucuncu-soz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Dec 2021 21:09:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütalaalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Otuzüç Pencere]]></category>
		<category><![CDATA[Otuzüçüncü Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=2517</guid>

					<description><![CDATA[<p>Otuzüçüncü Söz (Otuzüçüncü Sözün, Otuzbirinci ve Otuzikinci Sözle arasındaki münasebet; Otuzbirinci Sözde miracın hikmetini esas alarak baktığımızda Cenab-ı Hakkın kudsî mahiyeti Otuzikinci ve Otuzüçüncü Sözde anlatılmakla miracın hikmeti anlaşılıyor. Zira Cenab-ı Hakkın kudsî mahiyeti anlaşılmadan miracın hikmeti anlaşılmaz. Miracın hakikatını esas alırsak her esmanın cüziyetinden külliyete, zıllîyetinden asliyete geçmenin talimi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzucuncu-soz/">Otuzüçüncü Söz</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 style="text-align: center;"><strong><b>Otuzüçüncü Söz</b></strong></h2>
<div class="epyt-gallery" data-currpage="1" id="epyt_gallery_60624"><iframe loading="lazy"  id="_ytid_70170"  width="400" height="225"  data-origwidth="400" data-origheight="225" src="https://www.youtube.com/embed/ISR4jRfa6OY?enablejsapi=1&autoplay=0&cc_load_policy=0&cc_lang_pref=&iv_load_policy=1&loop=0&rel=0&fs=1&playsinline=0&autohide=2&theme=dark&color=red&controls=1&disablekb=0&" class="__youtube_prefs__  no-lazyload" title="YouTube player"  data-epytgalleryid="epyt_gallery_60624"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe><div class="epyt-gallery-list"><div class="epyt-pagination "><div tabindex="0" role="button" class="epyt-pagebutton epyt-prev  hide " data-playlistid="PLOLuNtAqOcGI1uSfDU980qDuOM-30oOvB" data-pagesize="15" data-pagetoken="" data-epcolumns="4" data-showtitle="1" data-showpaging="1" data-autonext="0" data-thumbplay="1"><div class="epyt-arrow">&laquo;</div> <div>Prev</div></div><div class="epyt-pagenumbers "><div class="epyt-current">1</div><div class="epyt-pageseparator"> / </div><div class="epyt-totalpages">3</div></div><div tabindex="0" role="button" class="epyt-pagebutton epyt-next" data-playlistid="PLOLuNtAqOcGI1uSfDU980qDuOM-30oOvB" data-pagesize="15" data-pagetoken="EAAaHlBUOkNBOGlFRVEwTlRoRFF6aEVNVEUzTXpVeU56SQ" data-epcolumns="4" data-showtitle="1" data-showpaging="1" data-autonext="0" data-thumbplay="1"><div>Next</div> <div class="epyt-arrow">&raquo;</div></div><div class="epyt-loader"><img loading="lazy" decoding="async" alt="loading" width="16" height="11" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/gallery-page-loader.gif"></div></div><div class="epyt-gallery-allthumbs  epyt-cols-4 "><div tabindex="0" role="button" data-videoid="ISR4jRfa6OY" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/ISR4jRfa6OY/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 00 Mukaddime 01 2023</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="dviytCHT2NE" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/dviytCHT2NE/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 01 Pencere 2023</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="JriSJH_CT6c" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/JriSJH_CT6c/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 02 03 Pencere 2023</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="dhKMRLxOUfc" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/dhKMRLxOUfc/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 04 05 Pencere 2023</div></div><div class="epyt-gallery-rowbreak"></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="UYR8b7Jq_Ho" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/UYR8b7Jq_Ho/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 06 Pencere 01 2024</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="L2rc33qeEhs" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/L2rc33qeEhs/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 06 Pencere 02 2024</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="KEJYBluyC78" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/KEJYBluyC78/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 07 Pencere 2024</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="Cq9D-Y3j5ws" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/Cq9D-Y3j5ws/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 08 Pencere 2024</div></div><div class="epyt-gallery-rowbreak"></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="4z9UuUG7fPQ" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/4z9UuUG7fPQ/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 09 Pencere 2024</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="IwRp8fT1ELw" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/IwRp8fT1ELw/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 10 Pencere 2024</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="UWgKt9o1sVE" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/UWgKt9o1sVE/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 11 Pencere 2024</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="8Ik-LOfLXlY" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/8Ik-LOfLXlY/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 12 13 Pencere 2024</div></div><div class="epyt-gallery-rowbreak"></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="oooAWcNftHM" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/oooAWcNftHM/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 14 Pencere 2024</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="WiwALmkAnEM" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/WiwALmkAnEM/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 15 16 Pencere 2024</div></div><div tabindex="0" role="button" data-videoid="6sR08ZE8slM" class="epyt-gallery-thumb"><div class="epyt-gallery-img-box"><div class="epyt-gallery-img" style="background-image: url(https://i.ytimg.com/vi/6sR08ZE8slM/hqdefault.jpg)"><div class="epyt-gallery-playhover"><img loading="lazy" decoding="async" alt="play" class="epyt-play-img" width="30" height="23" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/playhover.png" data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll="" /><div class="epyt-gallery-playcrutch"></div></div></div></div><div class="epyt-gallery-title">Otuzüçüncü Söz 17 Pencere 2024</div></div><div class="epyt-gallery-clear"></div></div><div class="epyt-pagination "><div tabindex="0" role="button" class="epyt-pagebutton epyt-prev  hide " data-playlistid="PLOLuNtAqOcGI1uSfDU980qDuOM-30oOvB" data-pagesize="15" data-pagetoken="" data-epcolumns="4" data-showtitle="1" data-showpaging="1" data-autonext="0" data-thumbplay="1"><div class="epyt-arrow">&laquo;</div> <div>Prev</div></div><div class="epyt-pagenumbers "><div class="epyt-current">1</div><div class="epyt-pageseparator"> / </div><div class="epyt-totalpages">3</div></div><div tabindex="0" role="button" class="epyt-pagebutton epyt-next" data-playlistid="PLOLuNtAqOcGI1uSfDU980qDuOM-30oOvB" data-pagesize="15" data-pagetoken="EAAaHlBUOkNBOGlFRVEwTlRoRFF6aEVNVEUzTXpVeU56SQ" data-epcolumns="4" data-showtitle="1" data-showpaging="1" data-autonext="0" data-thumbplay="1"><div>Next</div> <div class="epyt-arrow">&raquo;</div></div><div class="epyt-loader"><img loading="lazy" decoding="async" alt="loading" width="16" height="11" src="https://mutalaainur.com/wp-content/plugins/youtube-embed-plus/images/gallery-page-loader.gif"></div></div></div></div>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Otuzüçüncü Sözün, Otuzbirinci ve Otuzikinci Sözle arasındaki münasebet; Otuzbirinci Sözde miracın hikmetini esas alarak baktığımızda Cenab-ı Hakkın kudsî mahiyeti Otuzikinci ve Otuzüçüncü Sözde anlatılmakla miracın hikmeti anlaşılıyor. Zira Cenab-ı Hakkın kudsî mahiyeti anlaşılmadan miracın hikmeti anlaşılmaz. Miracın hakikatını esas alırsak her esmanın cüziyetinden külliyete, zıllîyetinden asliyete geçmenin talimi noktasında Otuzikinci ve Otuzüçüncü Sözler konunun devamına gelmiştir. Otuzikinci Sözde iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullah anlatılmıştır. Otuzüçüncü Sözde de vücub ve vahdaniyet-i İlahiye ve evsaf ve şuunat-ı Rabbaniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın ellibeş lisanla vech-i delaletleri anlatılmıştır.)</span></p>
<h5 style="text-align: center;"><strong><b>Otuzüç Penceredir</b></strong></h5>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Vahdaniyet-i İlahiyeyi güneş gibi isbat eden ve Kur&#8217;an&#8217;ın otuzüç âyet-i azîmesini tefsir eden Otuzüç Pencere namındaki Otuzüçüncü Mektub…</span> Barla Lahikası 359)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Otuzüçüncü Mektub olan otuzüç pencerelerin kıymeti tamamen takdir edilmiş ki, gayet dikkatle ve güzel yazılmış. Evet o risale, MARİFETULLAH ve İMAN-I BİLLAH için en kuvvetli ve en parlak bir risaledir. Yalnız baştaki pencereler gayet icmal ve ihtisar ile gidilmiştir. Fakat gittikçe inkişaf eder, daha ziyade parlar. Zâten sair te&#8217;lifata muhalif olarak ekser Sözler&#8217;in başları mücmel başlar, gittikçe genişlenir, tenevvür eder. </span>Mektubat &#8211; 360</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Otuzüçüncü Mektub ise otuzüç penceresiyle beraber, hakikat mâyesiyle yoğrulmuş bir varlık. Bu kıymetli eser, ulviyet ve kudsiyet içinde, kuvve-i idrakiyesiyle hissiz beşere hassasiyet; ve gaflet perdelerinden hakikatı görmeyen nazarlara kuvvet; hakperest ehl-i imana ise, ulviyet bahşediyor. Hadsiz ihtiyaçlara düşen, zahire aldanarak maddiyata saplanan ve kendini lâkaydlık içinde ye&#8217;se düşüren zavallılar, bu mukaddes eserin kàrii olsunlar, anlasınlar ki; nereye giderlerse, nereye bakarlarsa bir Hâlık-ı A&#8217;zam&#8217;ın, bir Rahîm-i Rahman&#8217;ın dairesinden, hududundan, kanunundan ve idaresinden harice çıkamazlar. Her mevcudiyet, her vakıa, her tahavvülât, her inayet, her iltifat bir Kadîr-i Zülcelal&#8217;in yed-i zabtındadır. Demek oluyor ki, en ufak bir zerrede, Sâni&#8217;i ilân ettiği cihetle, koca bir kâinatın saltanatının küçük numunesi mevcuddur, denilebilir. Zekâi </span><span style="color: #ff0000;">Barla &#8211; 69)</span></p>
<p style="text-align: center;">[Bir cihette Otuzüçüncü Mektub ve bir cihette Otuzüçüncü Söz]</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِى اْلآفَاقِ وَفِى اَنْفُسِهِمْ </span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ </span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Varlığımızın delillerini, (kainattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur&#8217;an&#8217;ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun.</span> Fussilet Suresi 53. Âyet</span></p>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Evet evvelâ: Başta <span style="font-size: 20pt;">لاَ اِكْرَاهَ فِى الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ</span> cümlesi, makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mana-yı işarî ile der: Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükûmetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükûmet lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukabil manevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıncıyla olacak. Çünki dindeki rüşd ü irşad ve hak ve hakikatı gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur&#8217;an&#8217;dan çıkacak diye haber verip, bir lem&#8217;a-i i&#8217;caz gösterir.</span> Şualar 271 )</span></div>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Sual: </b></strong>Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği</p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">vücub</li>
<li style="text-align: justify;">ve vahdaniyet-i İlahiye</li>
<li style="text-align: justify;">ve evsaf</li>
<li style="text-align: justify;">ve şuunat-ı Rabbaniyeye,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delaletlerini, mücmel ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünki münkirler pek ileri gittiler. Ne vakte kadar <span style="font-size: 20pt;">وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ</span> deyip, elimizi kaldıracağız? diyorlar. <span style="color: #ff0000;">(Otuzüç Pencerenin herbirinde izah edilen hakikat devam ettiği müddetçe herşeye kâdir olan Cenab-ı Hakktan isteyeceğiz. Mesela Birinci Pencere itibariyle düşündüğümüzde; herşey, her vakit, her hâceti için Allah&#8217;tan istimdad edip ona bakmaya mecbur olmasından dolayı ezelden ebede kadar enfüsî ve afakî herşey, her vakit el kaldırıp dua ederek Cenab-ı Hakktan isteyecektir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Elcevab: </b></strong>Yazılan bütün otuzüç aded Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuzüç katredir. Onlara baksanız, cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik yalnız o denizden bir katrenin reşehatına işaret nev&#8217;inden şöyle deriz ki:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Meselâ:</strong> Nasılki bir zât-ı mu&#8217;ciznüma, büyük bir saray yapmak istese:</p>
<ol>
<li style="text-align: justify;">Evvelâ temellerini, esaslarını muntazaman hikmetle vaz&#8217;eder ve ilerideki neticelerine ve gayelerine muvafık bir tarzda tertib eder.</li>
<li style="text-align: justify;">Sonra menzillere, kısımlara meharetle tefrik ve tafsil ediyor.</li>
<li style="text-align: justify;">Sonra o menzilleri tanzim ve tertib ediyor.</li>
<li style="text-align: justify;">Sonra nukuşlarla tezyin ediyor.</li>
<li style="text-align: justify;">Sonra elektrik lâmbalarıyla tenvir ediyor.</li>
<li style="text-align: justify;">Sonra o muhteşem ve müzeyyen sarayda meharetini, ihsanatını tecdid etmek için herbir tabakada yeni yeni icadlar, tebdiller, tahviller yapıyor.</li>
<li style="text-align: justify;">Sonra herbir menzilde kendi makamına merbut bir telefon rabtedip birer pencere açarak, herbirinden onun makamı görünür.</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Aynen öyle de: <span style="font-size: 20pt;">وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى</span> Sâni&#8217;-i Zülcelal, Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem ve binbir esma-yı kudsiye ile müsemma Fâtır-ı Bîmisal, şu âlem-i ekber olan kâinat sarayının ve hilkat şeceresinin icadını irade etti.</p>
<ol>
<li style="text-align: justify;">Altı günde o sarayın, o şecerenin esasatını desatir-i hikmet ve kavanin-i ilm-i ezelîsi ile vaz&#8217;etti.</li>
<li style="text-align: justify;">Sonra ulvî ve süflî tabakata ve dallara ayırıp, kaza ve kader desatiri ile tafsil ve tasvir etti.</li>
<li style="text-align: justify;">Sonra her mahlukatın her taifesini ve her tabakasını sun&#8217; ve inayet düsturu ile tanzim etti.</li>
<li style="text-align: justify;">Sonra herşeyi, herbir âlemi ona lâyık bir tarzda, meselâ semayı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi, süslendirip tezyin etti.</li>
<li style="text-align: justify;">Sonra o kavanin-i külliye ve desatir-i umumiye meydanlarında esmalarını tecelli ettirip tenvir etti.</li>
<li style="text-align: justify;">Sonra bu kanun-u küllînin tazyikinden feryad eden ferdlere Rahman-ı Rahîm isimlerini hususî bir surette imdada yetiştirdi. Demek o küllî ve umumî desatiri içinde hususî ihsanatı, hususî imdadları, hususî cilveleri var ki: Herşey, her vakit, her haceti için ondan istimdad eder, ona bakabilir.</li>
<li style="text-align: justify;">Sonra her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her taifeden, her ferdden, herşeyden, kendini gösterecek yani vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalb içinde bir telefon bırakmış.</li>
</ol>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Bir padişahın umumî saltanatı ve kanunu ile, merhamet-i şahanesi umum efrad-ı millete teşmil edilebilir. Her ferd, doğrudan doğruya o padişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O suret-i umumiyede, efradın çok münasebat-ı hususiyesi vardır.</span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">İkinci cihet, padişahın ihsanat-ı hususiyesidir ve evamir-i hâssasıdır ki; umumî kanunun fevkınde, bir ferde ihsan eder, iltifat eder, emir verir.</span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">İşte bu temsil gibi; Zât-ı Vâcib-ül Vücud ve Hâlık-ı Hakîm ve Rahîm&#8217;in umumî rububiyet ve şümul-ü rahmeti noktasında herşey hissedardır. Her şey&#8217;in hissesine isabet eden cihette, hususî onunla münasebetdardır. Hem kudret ve irade ve ilm-i muhitiyle her şeye tasarrufatı, her şey&#8217;in en cüz&#8217;î işlerine müdahalesi, rububiyeti vardır. Herşey, her şe&#8217;ninde ona muhtaçtır. Onun ilim ve hikmetiyle işleri görülür, tanzim edilir. Ne tabiatın haddi var ki, o daire-i tasarruf-u rububiyetinde saklansın ve tesir sahibi olup müdahale etsin ve ne de tesadüfün hakkı var ki, o hassas mizan-ı hikmet dairesindeki işlerine karışsın. Risalelerde yirmi yerde kat&#8217;î hüccetlerle tesadüfü ve tabiatı nefyetmişiz ve Kur&#8217;an kılıncıyla i&#8217;dam etmişiz, müdahalelerini muhal göstermişiz. Fakat rububiyet-i âmmedeki daire-i esbab-ı zahiriyede, ehl-i gafletin nazarında hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesadüf namını vermişler. Ve hikmetleri ihata edilmeyen bazı ef&#8217;al-i İlahiyenin kanunlarını -tabiat perdesi altında gizlenmiş- görememişler, tabiata müracaat etmişler.</span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">İkincisi, hususî rububiyetidir ve has iltifat ve imdad-ı Rahmanîsidir ki, umumî kanunların tazyikatı altında tahammül edemeyen ferdlerin imdadına Rahman-ür Rahîm isimleri imdada yetişirler. Hususî bir surette muavenet ederler, o tazyikattan kurtarırlar. Onun için her zîhayat, hususan insan, her anda ondan istimdad eder ve meded alabilir.</span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">İşte bu hususî rububiyetindeki ihsanatı, ehl-i gaflete karşı da tesadüf altına gizlenmez ve tabiata havale edilmez.</span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Mektubat 379 </span></div>
<div>
<div><span style="color: #0000ff;">Cenab-ı Hakk&#8217;ın masivaya mukabil değil, belki iki nevi tecelliyat ve sıfâtı var.</span></div>
<div><span style="color: #0000ff;">Biri: Vâhidiyet sırrıyla ve vesait ve esbab perdesi altında ve bir kanun-u umumî suretinde tasarrufatıdır.</span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">İkincisi: Ehadiyet sırrıyla; perdesiz, doğrudan doğruya, hususî bir teveccüh ile tasarruftur. İşte ehadiyet sırrıyla, doğrudan doğruya olan ihsanı ve icadı ve kibriyası ise; vesait ve esbabın mezahiriyle görünen âsâr-ı ihsanından ve icad ve kibriyasından daha büyük, daha güzel, daha yüksektir, demektir. Meselâ nasıl bir padişahın, -fakat veli bir padişahın- ki, umum memurları ve kumandanları sırf bir perde olup, bütün hüküm ve icraat onun elinde farzediyoruz. O padişahın tasarrufat ve icraatı iki çeşittir. Birisi: Umumî bir kanunla, zahirî memurların ve kumandanların suretinde ve makamların kabiliyetine göre verdiği emirler ve gösterdiği icraatlardır. İkincisi: Umumî kanunla değil ve zahirî memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya ihsanat-ı şahanesi ve icraatı daha güzel, daha yüksek denilebilir. Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Hâlık-ı Kâinat, çendan vesait ve esbabı icraatına perde yapmış, haşmet-i rububiyetini göstermiş. Fakat ibadının kalbinde hususî bir telefon bırakmış ki, esbabı arkada bırakıp, doğrudan doğruya ona teveccüh etmek için, ubudiyet-i hâssa ile mükellef edip <span style="font-size: 20pt;">اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ</span> deyiniz diye, kâinattan yüzlerini kendine çevirir.</span> Sözler 618 )</span></div>
</div>
<div></div>
<p style="text-align: justify;">Şimdi şu hadsiz pencerelerden elbette haddimizin fevkinde olarak bahse girişmeyeceğiz. Onları ilm-i muhit-i İlahîye havale edip, yalnız âyât-ı Kur&#8217;aniyenin lemaatı olan otuzüç pencereyi Otuzüçüncü Söz&#8217;ün Otuzüçüncü Mektubunun namazdan sonraki tesbihatın otuzüç aded-i mübarekine muvafık olmak için otuzüç pencereye icmalî ve muhtasar bir surette işaret edip, izahını sair Sözler&#8217;e havale ederiz&#8230;</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Birinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Hacat ve metalib penceresidir. Hacat enfüsî ihtiyaçlara, metalib ise afakî ihtiyaçların teminine bakıyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Bilmüşahede görüyoruz ki: Bütün eşya, hususan zîhayat olanların pekçok muhtelif hacatı ve pekçok mütenevvi metalibi vardır. O matlabları, o hacetleri,</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Ummadığı</li>
<li>Ve bilmediği</li>
<li>Ve eli yetişmediği yerden</li>
<li>Münasib ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiş</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Halbuki o hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak: Zahirî ve bâtınî hasselerin ve onların levazımatı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyas et. İşte bütün onlar, birer birer, vücud-u Vâcib&#8217;e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi, o hal <span style="color: #ff0000;">(İhtiyaçların karşılanma hali)</span> ve bu keyfiyet <span style="color: #ff0000;">(İhtiyaçların karşılanmasında, umulmadık bilinmedik ve elimiz yetişmediği yerden vakti hacette verilmesindeki keyfiyet)</span>, perde-i gayb arkasında bir Vâcib-ül Vücud&#8217;u, bir Vâhid-i Ehad&#8217;i, hem gayet Kerim, Rahîm, Mürebbi, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">İnsanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünki kendisinin eser-i san&#8217;atı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakita olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da insan almış değildir. Ancak o vücud hâvi olduğu garib san&#8217;at, acib nakışların şehadetiyle, bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in dest-i kudretinden çıkmış kıymettar bir hane olup, insan o hanede emaneten oturur. O vücudda yapılan binlerce tasarrufattan ancak bir tane insana aittir. </span>Mesnevi-i Nuriye 65)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi ey münkir-i cahil ve ey fâsık-ı gafil! <span style="color: #ff0000;">(Bizlerde bulunan inkar, cehl, fısk ve gaflet gibi sıfatlar, ihtiyaçların karşılanma hakikatını görmemize engel oluyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Bu faaliyet-i hakîmaneyi, basîraneyi, rahîmaneyi ne ile izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz camid esbabla mı izah edebilirsin?&#8230;</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>İ</b></strong><strong><b>kinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Eşya, vücud ve teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir surette iken, birdenbire gayet muntazam, hakîmane öyle bir teşahhus-u vechî veriliyor ki; meselâ herbir insanın yüzünde, bütün ebna-yı cinsinden herbirisine karşı birer alâmet-i farika, o küçük yüzde bulunduğu ve zahir ve bâtın duygularıyla kemal-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz gayet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu isbat eder. Herbir yüz, yüzer cihetle bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlıkına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey münkir! Hiçbir cihetle kabil-i taklid olmayan şu sikkeleri ve mecmuundaki parlak sikke-i Samediyeti hangi tezgâha havale edebilirsin?&#8230;</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Üçü</b></strong><strong><b>nc</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b> Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Zeminin yüzünde dörtyüzbin muhtelif taifeden</p>
<p style="text-align: justify;"><em><i>______</i></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><i>{(Ha</i></em><em><i>ş</i></em><em><i>iye): Hatt</i></em><em><i>â</i></em><em><i> o taifelerden bir k</i></em><em><i>ı</i></em><em><i>s</i></em><em><i>ı</i></em><em><i>m var ki; bir senedeki efrad</i></em><em><i>ı</i></em><em><i>, zaman-</i></em><em><i>ı</i></em><em><i> </i></em><em><i>Â</i></em><em><i>dem&#8217;den k</i></em><em><i>ı</i></em><em><i>yamete kadar v</i></em><em><i>ü</i></em><em><i>cuda gelen b</i></em><em><i>ü</i></em><em><i>t</i></em><em><i>ü</i></em><em><i>n insan efrad</i></em><em><i>ı</i></em><em><i>ndan ziyadedir.}</i></em></p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">ibaret olan bütün hayvanat ve nebatat enva&#8217;ının ordusu; bilmüşahede ayrı ayrı erzakları, suretleri, silâhları, libasları, talimatları, terhisatları kemal-i mizan ve intizamla hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir surette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki; -hiçbir şübhe kabul etmez- güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad&#8217;dir. Hadsiz bir kudret ve muhit bir ilim ve nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede hârika olan şu idareye karışsın. Çünki şu birbiri içinde girift olan enva&#8217;ları, milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak. Halbuki <span style="font-size: 20pt;">فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ</span> sırrıyla, hiçbir karışık alâmeti yoktur. Demek ki hiçbir parmak karışamıyor.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>D</b></strong><strong><b>ö</b></strong><strong><b>rd</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>nc</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b> Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;">İstidad lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ızdırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede kabul ve icabeti, herbiri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi, mecmuu büyük bir mikyasta bilbedahe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerim ve Mücîb&#8217;e delalet eder ve baktırır.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Be</b></strong><strong><b>ş</b></strong><strong><b>inci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Görüyoruz ki: Eşya hususan zîhayat olanlar, def&#8217;î gibi âni bir zamanda vücuda gelir. Halbuki def&#8217;î ve âni bir surette basit bir maddeden çıkan şeyler, gayet basit, şekilsiz, san&#8217;atsız olması lâzım gelirken; çok meharete muhtaç bir hüsn-ü san&#8217;atta, çok zamana muhtaç ihtimamkârane nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç acib san&#8217;atlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir surette halk olunuyorlar. İşte bu def&#8217;î ve âni bir surette bu hârika san&#8217;at ve güzel heyet, herbiri bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdet-i rububiyetine işaret ettikleri gibi mecmuu gayet parlak bir tarzda nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir Vâcib-ül Vücud&#8217;u gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi, ey sersem münkir! Haydi bunu ne ile izah edersin? Senin gibi sersem, âciz, cahil tabiatla mı? Veyahut hadsiz derece hata ederek o Sâni&#8217;-i Mukaddes&#8217;e &#8220;Tabiat&#8221; ismini verip onun mu&#8217;cizat-ı kudretini, o tesmiye bahanesiyle tabiata isnad edip, bin derece muhali birden irtikâb etmek mi istersin?</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Alt</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>nc</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b> Pencere</b></strong></h4>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِى تَجْرِى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَاْلاَرْضِ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ</span></p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Şu âyet, vücub ve vahdeti gösterdiği gibi, bir ism-i a&#8217;zamı gösteren gayet büyük bir penceredir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong><b>(Rububiyet penceresidir.</b></strong> Bu pencere İsm-i a&#8217;zamı gösteren âyetin hülâsat-ül hülâsasıdır. Zira âyetin ifade ettiği kâinattaki kemal-i rububiyet Hayy isminin tecellisiyle mümkündür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Kâinatın ulvi ve süfli tabakatındaki bütün âlemler ayrı ayrı lisanla, Oniki ayrı ayrı pencerelerden, birtek neticeyi, yani birtek Sâni-i Hakîm’in kemal-i Rububiyyetini, ehadiyetini ve vahdaniyetini gösteriyorlar. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Bu pencere 3. Şua’ın hülasasıdır ve Yirmibeşinci Sözün İkinci Nükte-i Belâgatınndaki şu nokta-i nazarla Yukarıdaki âyet tefsir edilmiştir. Şöyle ki: <span style="color: #0000ff;">Kur&#8217;an, beşerin nazarına san&#8217;at-ı İlahiyenin mensucatını açar, gösterir. Sonra fezlekede o mensucatı, esma içinde tayyeder veyahut akla havale eder.</span> Sözler 416)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"> Oniki pencere de teshiri İlâhi gösteriliyor. Şöyle ki;</span></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><span style="color: #ff0000;"><strong>Göklerdeki</strong> gayet büyük neticeler için gayet muntazam hareketler,</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;"><strong>Zemindeki</strong> gayet büyük maslahatlar için mevsimlerdeki gibi gayet muntazam tahavvülâtlar</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Berr&#8217;de ve bahr&#8217;de rızıkları verilen ve giydirilen ve duygularla teçhiz edilen bütün <strong>hayvanat</strong>,</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Bağlardaki muntazam <strong>nebatat</strong> ve müzeyyen <strong>çiçekler</strong> ve mevzun <strong>meyveler</strong> ve müzeyyen nakışlar,</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Cevv-i semadaki bulutlardan mühim hikmetler için gönderilen <strong>katreler</strong>,</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Zemindeki bütün dağlar ve dağların içindeki <strong>madenler</strong></span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Sahralarda ve dağlardaki küçük küçük <strong>tepelerin</strong> türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri,</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün <strong>yaprakların</strong> eşkâl-i muntazamaları ve vaziyetleri ve mevzun hareketleri,</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Bütün <strong>ecsam-ı nâmiyede</strong>, büyümek zamanında muntazaman hareketleri</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Bütün <strong>hayvanî cesedlerde</strong> kemal-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek,</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Bütün <strong>kalblere</strong>, insan ise her nevi ulûm ve hakikatları bildiren, hayvan ise her nevi hacetlerinin tedarikini öğreten bütün ilhamat-ı gaybiye,</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Zahirî ve bâtınî bütün <strong>duyguların</strong>, ayrı ayrı âlemlere herbiri birer anahtar olmaları, yine o Sâni&#8217;-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı Rahîm, o Rezzak-ı Kerim&#8217;in vücub-u vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemal-i rububiyetini güneş gibi gösterir.)</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">İşte şu âyetin hülâsat-ül hülâsası şudur ki: Kâinatın ulvî ve süflî tabakatındaki bütün âlemler ayrı ayrı lisanla birtek neticeyi, yani birtek Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in rububiyetini gösteriyorlar. Şöyle ki:</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Nasıl <strong>göklerde</strong> (hattâ Kozmoğrafyanın itirafıyla dahi) gayet büyük neticeler için gayet muntazam hareketler, bir Kadîr-i Zülcelal&#8217;in vücud ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.</li>
<li>Öyle de: <strong>Zeminde</strong> bilmüşahede (hattâ Coğrafyanın şehadetiyle ve ikrarıyla) gayet büyük maslahatlar için mevsimlerdeki gibi gayet muntazam tahavvülâtlar dahi, aynı o Kadîr-i Zülcelal&#8217;in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.</li>
<li>Hem nasıl berr&#8217;de ve bahr&#8217;de</li>
</ol>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Kemal-i rahmet ile rızıkları verilen</li>
<li>Ve kemal-i hikmet ile muhtelif şekiller giydirilen</li>
<li>Ve kemal-i rububiyetle türlü türlü duygularla teçhiz edilen bütün <strong>hayvanat</strong>,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">birer birer yine o Kadîr-i Zülcelal&#8217;in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gayet geniş bir mikyasta azamet-i uluhiyetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.</p>
<ol style="text-align: justify;" start="4">
<li>Öyle de: Bağlardaki muntazam <strong>nebatat</strong> ve nebatatın gösterdikleri</li>
</ol>
<ul style="text-align: justify;">
<li>müzeyyen çiçekler</li>
<li>ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun meyveler</li>
<li>ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">birer birer yine o Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber külliyetleriyle gayet şaşaalı bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.</p>
<ol style="text-align: justify;" start="5">
<li>Hem nasıl cevv-i semadaki bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faideler ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen <strong>katreler</strong>, katreler adedince yine o Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücubunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.</li>
<li>Öyle de: Zemindeki bütün <strong>dağların</strong> ve dağlar içindeki madenlerin ayrı ayrı hasiyetleriyle beraber ayrı ayrı maslahatlar için ihzar ve iddiharları, dağ metanetinde bir kuvvetle yine o Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.</li>
<li>Hem nasıl sahralarda ve dağlardaki küçük küçük <strong>tepelerin</strong> türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri, herbiri bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla haşmet-i saltanatını ve kemal-i rububiyetini gösterir.</li>
<li>Öyle de: Bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün <strong>yaprakların</strong> türlü türlü eşkâl-i muntazamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârane mevzun hareketleri, yapraklar adedince yine o Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.</li>
<li>Hem nasıl bütün <strong>ecsam-ı nâmiyede</strong>, büyümek zamanında muntazaman hareketleri ve türlü türlü âlât ile teçhizleri ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârane teveccühleri, herbiri ferden-ferda yine o Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret eder. Ve heyet-i mecmuasıyla gayet büyük bir mikyasta ihata-i kudretini ve şümul-ü hikmetini ve cemal-i san&#8217;atını ve kemal-i rububiyetini gösterir.</li>
<li>Öyle de: Bütün <strong>hayvanî cesedlerde</strong></li>
</ol>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Kemal-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek,</li>
<li>Türlü türlü cihazat ile kemal-i intizam ile teslih etmek,</li>
<li>Türlü türlü hizmetlerde kemal-i hikmetle göndermek,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">hayvanat adedince belki cihazatları sayısınca yine o Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ve işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla gayet parlak bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.</p>
<ol style="text-align: justify;" start="11">
<li>Hem nasıl bütün <strong>kalblere</strong>, insan ise her nevi ulûm ve hakikatlarıbildiren, hayvan ise her nevi hacetlerinin tedarikini öğreten bütün ilhamat-ı gaybiye, bir Rabb-ı Rahîm&#8217;in vücudunu ihsas eder ve rububiyetine işaret eder. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Hattâ bir zaman ben, bu hiss-i kabl-el vukuu, zahirî ve bâtınî meşhur duygulara ilâve olarak, insanda ve hayvanda &#8220;saika&#8221; ve &#8220;şaika&#8221; namıyla aynı &#8220;sâmia&#8221; ve &#8220;bâsıra&#8221; gibi iki hiss-i âheri ilmen bulmuştum.</span> Mektubat 348)</span></li>
<li>Öyle de: Gözlere kâinat bostanındaki manevîçiçekleri toplayan şuaat-ı ayniye gibi zahirî ve bâtınî bütün <strong>duyguların</strong>, ayrı ayrı âlemlere herbiri birer anahtar olmaları, yine o Sâni&#8217;-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı Rahîm, o Rezzak-ı Kerim&#8217;in vücub-u vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemal-i rububiyetini güneş gibi gö <span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">(Eğer insan maddî ve manevî herbir uzvunu Allah&#8217;ın emrettiği yere sarfetmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriata imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin herbirisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan o pencereden, o âleme bakar.</span> İşarat-ül İ&#8217;caz 17)</span></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">İşte şu yukarıda geçen oniki ayrı ayrı pencerelerden, oniki vecihten bir pencere-i a&#8217;zam açılıyor ki; oniki renkli bir ziya-yı hakikat ile Cenab-ı Hakk&#8217;ın ehadiyetini ve vahdaniyetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey bedbaht münkir! Şu daire-i arz kadar, belki medar-ı senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Ve güneş gibi parlak olan şu maden-i nuru ne ile söndürebilirsin ve hangi perde-i gaflette saklayabilirsin?&#8230;</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Yedinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Şu kâinat yüzünde serpilen <strong><b>masnuat</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>n</b></strong> kemal-i intizamları ve kemal-i mevzuniyetleri ve kemal-i zînetleri ve icadlarının sühuleti ve birbirine benzemeleri ve birtek fıtrat izhar etmeleri, nasılki bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gayet geniş bir mikyasta gösteriyorlar.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Yukarıdaki cümle ilk Altı Pencereye bakabileceği gibi Yedinci Penceredeki dört yola da bakabilir. </span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">İlk Altı Pencere için düşündüğümüzde; </span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Birinci Pencere itibariyle <strong><b>masnuat</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>n</b></strong> ihtiyaçlarını karşılamaktaki kemal-i <strong>intizam</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">İkinci Pencere itibariyle <strong><b>masnuat</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>n</b></strong> maddi ve manevi simalarının verilmesindeki kemal-i <strong>mevzuniyet</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Üçüncü Pencere itibariyle <strong><b>masnuat</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>n</b></strong> idaresindeki kemal-i <strong>zînet</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Dördüncü Pencere itibariyle <strong><b>masnuat</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>n</b></strong> dualarının yerine getirilmesinde icaddaki <strong>suhulet</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Beşinci Pencere itibariyle <strong><b>masnuat</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>n</b></strong> def’i ve ani bir surette vücuda gelmesinde birbirine <strong>benzemeleri</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Altıncı Pencere itibariyle <strong><b>masnuat</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>n</b></strong> teshir edilmesinde tek fıtrat izhar <strong>etmeleri</strong></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gayet geniş bir mikyasta gösterir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Yedinci Penceredeki dört yol için düşündüğümüzde; Zerratın <strong>terkibinde</strong>, <strong>teceddüdünde</strong>, yeni yeni kâinatlar <strong>mahsulâtının alınmasında</strong> ve hadsiz muntazam <strong>vazifeleri gördürülmesindeki</strong> kemal-i intizamları ve kemal-i mevzuniyetleri ve kemal-i zînetleri ve icadlarının sühuleti ve birbirine benzemeleri ve birtek fıtrat izhar etmeleri, nasılki bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gayet geniş bir mikyasta gösterir. )</span></p>
<p style="text-align: justify;">Öyle de:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Birinci Yol:</strong> Camid ve basit unsurlardan, hadsiz ve ayrı ayrı ve muntazam <strong><b>m</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>rekkebat</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>n</b></strong> icadı, mürekkebat adedince yine o Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gayet parlak bir tarzda kemal-i kudretini ve vahdetini gösterdiği <strong>gibi</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İkinci Yol:</strong> Terkibat-ı mevcudat tabir edilen <span style="text-decoration: underline;">terkib</span> ve <span style="text-decoration: underline;">tahlil</span> hengâmındaki <strong><b>tecedd</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>dde</b></strong> nihayet derecede ihtilat ve karışma içinde nihayet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile, <strong>Mesel</strong><strong>â</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1- Topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak bir surette sünbüllerini ve vücudlarını temyiz ve tefrik etmek</p>
<p style="text-align: justify;">2- Ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek</p>
<p style="text-align: justify;">3- Ve hüceyrat-ı bedene karışık bir surette giden gıdaî maddeleri kemal-i hikmetle ve kemal-i mizanla ayırıp tefrik etmek, yine o Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i Mutlak&#8217;ın vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve vahdetini gösterdiği <strong>gibi;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Üçüncü Yol:</strong> Zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemal-i hikmetle ekip biçip <span style="color: #ff0000;">(mahv ve isbat)</span>, <strong><b>yeni yeni k</b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b>inatlar mahsul</b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b>t</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>n</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b> ondan almak</b></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dördüncü Yol:</strong> Ve O camide, âcize, cahile olan zerrata gayet şuurkârane ve gayet hakîmane ve muktedirane <strong>hadsiz muntazam vazifeleri gördürmek</strong>, yine o Kadîr-i Zülcelal&#8217;in ve o Sâni&#8217;-i Zülkemal&#8217;in vücub-u vücudunu ve kemal-i kudretini ve azamet-i rububiyetini ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu dört yol ile büyük bir pencere marifetullaha açılır. Ve büyük bir mikyasta bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;i akla gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi ey bedbaht gafil! Şu halde Onu görmek ve tanımak istemezsen; aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul&#8230;</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Sekizinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Nev&#8217;-i beşerdeki bütün ervah-ı neyyire ashabı olan <strong><b>Enbiyalar</b></strong> (Aleyhimüsselâm), bahir ve zahir mu&#8217;cizatlarına istinad ederek <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Mu&#8217;cize ise; Hâlık-ı Kâinat tarafından onun davasına bir tasdiktir, &#8220;Sadakte&#8221; hükmüne geçer.</span><br />
Mektubat ( 90 )<br />
Mu&#8217;cizeleri iki kısımdır. Mu&#8217;cizat-ı bahire hissi olan mucizlerdir. Hissedilebilen görülen mu&#8217;cizeler; şakk-ı kamer veya on parmağından su akması gibi.. Mucizatı zahire; Cenab-ı Hakkın kudret mucizesi olarak yarattığı eşyanın hakikatının ne olduğunun Peygamberlerin dersleri ile anlaşılması, beşerin tüm akılları toplansa eşyanın hakikatına ulaşmakta aciz kalmaları sonucu görünen mu&#8217;cizelerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Peygamberler ruhlarını bütün istidatlarını verilme maksadına muvafık bir surette inkişaf ettirmekle nurlandırmıştır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Ve bütün kulûb-u münevvere aktabı olan <strong><b>evliyalar</b></strong>, keşf ü kerametlerine itimad ederek <span style="color: #ff0000;">(Keramet iki kısımdır. Keramet-i kevniye; adat-ı beşeriye fevkinde harikulade hallerdir. Keramet-i ilmiye hak ve hakikatın kıl kadar şüphe kalmayacak derecede talim edilmesidir.</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Keşif dahi iki kısımdır. Birinci kısmı âlem-i gaybtaki Cenab-ı Hakkın tasarrufunu görmektir. İkincisi ise ilmen eşyanın hakikatını keşfetmektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Evliyalar kalblerini bütün lâtifelerini verilme maksadına muvafık bir surette işlettirmekle nurlandırmıştır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Ve bütün ukûl-ü nuraniye erbabı olan <strong><b>asfiyalar</b></strong>, tahkikatlarına istinad ederek, birtek Vâhid-i Ehad, Vâcib-ül Vücud, Hâlık-ı Külli Şey&#8217;in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve kemal-i rububiyetine şehadetleri, pek büyük ve nurani bir penceredir. Hem her vakit o makam-ı rububiyeti göstermektedir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Asfiyaların yaptığı tedkikat-ı amikalarına misal olarak âhiretin isbatına dair Yirmidokuzuncu Sözde ki altı suali düşünebiliriz. Bir diğer misal olarak Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikatını düşünebiliriz. Asfiyalar, harbde aynı düşmana karşı farklı farklı siperler açıldığı gibi hakikatın tamamen anlaşılması için mes’ele ye farklı cephelerden baktırarak tedkik ettirir.</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Her meslek erbabı kendi mesleğinin içinde marifetullahta terakki etmekle asfiya olur. Bu surette milyonlar asfiya vardır. Ama Onsekizinci Mektubta geçtiği gibi Levh-i Mahfuzu gören evliyadan daha yüksek mertebedeki asfiyalar ise azdır.) </span></p>
<p style="text-align: justify;">Ey bîçare münkir! Kime güveniyorsun ki, bunları dinlemiyorsun? Veyahut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu zannediyorsun?</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Dokuzuncu Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Kâinattaki ibadat-ı umumiye, bilbedahe bir Mabud-u Mutlak&#8217;ı gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Birinci Cihet:</strong> </span>Evet âlem-i ervaha ve bâtına giden ve ruhanî ve meleklerle görüşen zâtların şehadetleriyle sabit olan umum <strong>ruhanî</strong> ve <strong>melaikelerin</strong> kemal-i imtisal ile ubudiyetleri ve bilmüşahede bütün <strong>zîhayatların</strong> kemal-i intizamla ubudiyetkârane vazifeler görmeleri ve bilmüşahede anasır gibi bütün <strong>cemadatın</strong> kemal-i itaatla ubudiyetkârane hizmetleri, bir Mabud-u Bilhakk&#8217;ın vücub-u vücudunu ve vahdetini gösterdiği <strong>gibi;</strong> <span style="color: #ff0000;">(Melaikenin ubudiyetini münkire kabul ettirmek için melaikenin yaptıkları vazifelerin âlem-i şehadetteki intizam suretindeki neticelerini gösterdi. Melaikenin nezaret ettiği cemadat üzerinde çiftçilik ve hayvanat üzerinde çobanlık vazifesi vardır. Bu vazifeler onların ibadetleridir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">İkinci Cihet:</span></strong> herbir taifesi icma&#8217; ve tevatür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatlı marifetleri, bütün şâkirler taifesinin semeredar şükürleri ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin nimet artıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin bürhanlı tevhidleri ve tavsifleri ve bütün muhiblerin hakikî muhabbet ve aşkları ve bütün müridlerin sadık irade ve rağbetleri ve bütün münîblerin ciddî taleb ve inabeleri, yine Maruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmud, Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Mabud-u Ezelî&#8217;nin vücub-u vücudunu ve kemal-i rububiyetini ve vahdetini gösterdiği <strong>gibi;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Üçüncü Cihet:</strong></span> kâmil insanlardaki bütün makbul ibadatın ve o makbul ibadatın <strong>neticesinden</strong> hasıl olan füyuzat ve münacat, müşahedat ve keşfiyat, yine o Mevcud-u Lemyezel ve o Mabud-u Lâyezal&#8217;in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. İşte şu <strong>üç cihette</strong> ziyadar büyük bir pencere, vahdaniyete açılır.</p>
<h4 dir="ltr" style="text-align: justify;"><strong><b>Onuncu Pencere</b></strong></h4>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اْلاَنْهَارَ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَآتَيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لاَ تُحْصُوهَا</span></p>
<p style="text-align: justify;">Şu kâinattaki mevcudatın birbirine teavünü, tecavübü, tesanüdü gösterir ki; umum mahlukat birtek Mürebbi&#8217;nin terbiyesindedirler, birtek Müdebbir&#8217;in idaresindedirler, birtek Mutasarrıf&#8217;ın taht-ı tasarrufundadırlar, birtek Seyyid&#8217;in hizmetkârlarıdırlar. Çünki</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Zemindeki zîhayatlara levazımat-ı hayatiyeyi emr-i Rabbanî ile pişiren Güneş&#8217;ten ve takvimcilik eden Kamer&#8217;den tut, tâ ziya, hava, mâ, gıdanın <u>z</u><u>î</u><u>hayatlar</u><u>ı</u><u>n</u> imdadına koşmalarına <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Meselâ: Havaya her an, hararete, suya her vakit, gıdaya her gün, ziyaya her hafta muhtaçtır.</span> Mesnevi-i Nuriye 267)</span></li>
<li>Ve nebatatın dahi <u>hayvanat</u><u>ı</u><u>n </u>imdadına koşmalarına</li>
<li>Ve hayvanat dahi insanların imdadına koşmalarına,</li>
<li>Hattâ a&#8217;za-yı bedenin birbirinin muavenetine koşmalarına</li>
<li>Ve hattâ gıda zerratının hüceyrat-ı bedeniyenin imdadına koşmalarına</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">kadar cari olan bir düstur-u teavün ile, camid ve şuursuz olan o mevcudat-ı müteavine, bir kanun-u kerem, bir namus-u şefkat, bir düstur-u rahmet altında gayet hakîmane, kerimane birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-yı hacetine cevab vermek, birbirini takviye etmek, elbette bilbedahe birtek, yekta, <strong><b>V</b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b>hid-i</b></strong> <strong><b>Ehad</b></strong>, <strong><b>Ferd-i Samed</b></strong>, <strong><b>Kad</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>r</b></strong>-i Mutlak, <strong><b>Al</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>m</b></strong>-i Mutlak, <strong><b>Rah</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>m</b></strong>-i Mutlak, <strong><b>Kerim</b></strong>-i Mutlak bir Zât-ı <strong><b>V</b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b>cib-</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>l V</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>cud&#8217;un</b></strong> hizmetkârları ve memurları ve masnuları olduklarını gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey bîçare müflis felsefî! Bu muazzam pencereye ne diyorsun? Senin tesadüfün buna karışabilir mi?&#8230;</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Onbirinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَلاَ بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Bütün ervah ve kulûbün dalaletten neş&#8217;et eden ızdırabat ve keşmekeş ve ızdırabattan neş&#8217;et eden manevî elemlerden kurtulmaları, birtek Hâlık&#8217;ı tanımakla olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün mevcudatı, birtek Sâni&#8217;a vermekle necat buluyorlar, birtek Allah&#8217;ın zikriyle mutmain olurlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünki hadsiz mevcudat birtek zâta verilmezse (Yirmiikinci Söz&#8217;de kat&#8217;î isbat edildiği gibi) o zaman her birtek şeyi, hadsiz esbaba isnad etmek lâzım gelir ki, o halde birtek şeyin vücudu, umum mevcudat kadar müşkil olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Şeytanın en büyük bir desisesi: Hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde dar kalbli ve kısa akıllı ve kasır fikirli insanları aldatır, der ki: &#8220;Bir tek zât, umum zerrat ve seyyarat ve nücumu ve sair mevcudatı bütün ahvaliyle tedbir-i rububiyetinde çeviriyor, idare ediyor deniliyor. Böyle hadsiz acib büyük mes&#8217;eleye nasıl inanılabilir? Nasıl kalbe yerleşir? Nasıl fikir kabul edebilir?&#8221; der. Acz-i insanî noktasında bir hiss-i inkârî uyandırıyor.</span> Lem&#8217;alar 87 )</span></p>
<p style="text-align: justify;">Çünki Allah&#8217;a verse, hadsiz eşyayı bir zâta verir. Ona vermezse, herbir şeyi hadsiz esbaba vermek lâzım gelir. O vakit bir meyve, kâinat kadar müşkilât peyda eder, belki daha ziyade müşkil olur. Çünki nasıl bir nefer yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkilât olur. Ve yüz nefer, bir zabitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Bazı Sözlerde demiştim ki: Eğer bütün eşya bir tek zâta isnad edilse, vücub derecesinde bir sühulet, bir kolaylık peyda eder. Eğer eşya müteaddid sâni&#8217;lere, esbablara isnad edilse; imtina&#8217; derecesinde bir suubet, bir müşkilât ortaya düşer. Çünki bir zabit gibi veya usta gibi bir tek zât, kesretli efrada ve kesretli taşlara bir fiil ile, bir hareket ile ve sühuletle bir vaziyet verip bir netice hasıl eder ki; eğer o vaziyeti alması ve o neticeyi istihsal etmesi, o ordudaki efrada ve o direksiz kubbedeki taşlara havale edilse pek çok fiillerle, pek çok müşkilâtla, pek çok karışıklıklarla ancak yapılabilir. </span>Mektubat 17)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Öyle de: Çok muhtelif esbabın birtek şeyin icadında ittifakları, yüz derece müşkilâtlı olur. Ve pek çok eşyanın icadı, birtek zâta verilse yüz derece kolay olur.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte mahiyet-i insaniyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ızdırabdan kurtaracak yalnız tevhid-i Hâlık ve marifet-i İlahiyedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem küfürde ve şirkte nihayetsiz müşkilât ve ızdırabat var.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette o yol muhaldir, hakikatı yoktur. Madem tevhidde, mevcudatın yaratılışındaki sühulete ve kesrete ve hüsn-ü san&#8217;ata muvafık olarak nihayetsiz sühulet ve kolaylık var. Elbette o yol vâcibdir, hakikattır.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey bedbaht ehl-i dalalet! Bak: Dalalet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli!. Ne zorun var ki, oradan gidiyorsun? Hem bak: İman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safalı&#8230; Oraya gir, kurtul.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Onikinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ اْلاَعْلَى اَلَّذِى خَلَقَ فَسَوَّى وَالَّذِى قَدَّرَ فَهَدَى </span>sırrınca:</p>
<p style="text-align: justify;">Umum eşyada hususan zîhayat masnularda</p>
<ol>
<li style="text-align: justify;">hikmetli bir kalıbdan çıkmış gibi her şeye bir miktar-ı muntazam ve bir suret, hikmetle verildiği</li>
<li style="text-align: justify;">Ve o suret ve o miktarda maslahatlar ve faideler için eğri büğrü hududlar bulunması;</li>
<li style="text-align: justify;">Hem müddet-i hayatlarında değiştirdikleri suret-i libasları ve miktarları yine hikmetlere, maslahatlara muvafık bir tarzda mukadderat-ı hayatiyeden terkib edilen manevî ve muntazam birer suret, birer miktar bulunması,</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Bilbedahe gösterir ki: Bir Kadîr-i Zülcelal&#8217;in ve bir Hakîm-i Zülkemal&#8217;in kader dairesinde suretleri ve biçimleri tertib edilen ve kudretin destgâhında vücudları verilen o hadsiz masnuat, o zâtın vücub-u vücuduna delalet ve vahdetine ve kemal-i kudretine hadsiz lisan ile şehadet ederler. Sen kendi cismine ve a&#8217;zalarına ve onlardaki eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve faidelerine bak! Kemal-i hikmet içinde kemal-i kudreti gör.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>On</b></strong><strong><b>üçü</b></strong><strong><b>nc</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b> Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ </span>sırrınca: <span style="color: #ff0000;">(Bu âyetin pencereler risalesinde Onüçüncü, Ondokuzuncu ve Yirmidokuzuncu pencerelerde tefsiri yapılmıştır. Onüçüncü pencerede mevcudatın vazifeleri neticesinde görünen muntazam suretler, mevzun hey&#8217;etler ve mükemmel hayatlar lisan-ı halleriyle Cenab-ı Hakkı tesbih ettiği tefsir edilmiştir. Ondokuzuncu pencerede ise Semavattan her bir çiçek ve meyvenin kafasına kadar eşyanın gördüğü vazifelerini birer tesbih kelimesi olduğu tefsir edilmiştir. Yirmidokuzuncu pencerede ise Herbir şeydeki hususan zihayatlardaki nakşı ve mucizekâr san’atı yapanın, bütün eşyayı yapan ve manidar nakşeden bir Vâhid-i Ehad olduğunu göstermekle Cenâb-ı Hakkı tesbih ettiği tefsir edilmiştir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Herşey lisan-ı mahsusuyla Hâlıkını yâdeder, takdis eder. Evet bütün mevcudatın lisan-ı hal ve kal ile ettiği tesbihat, birtek Zât-ı Mukaddes&#8217;in vücudunu gösteriyor. Evet fıtratın şehadeti reddedilmez. Delalet-i hal ise, hususan çok cihetlerle gelse, şübhe getirmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Bak hadsiz fıtrî şehadeti tazammun eden ve nihayetsiz tarzlarda lisan-ı hal ile delalet eden ve mütedâhil daireler gibi birtek merkeze bakan</p>
<ol>
<li style="text-align: justify;">şu mevcudatın muntazam suretleri, herbiri birer dildir.</li>
<li style="text-align: justify;">Ve mevzun heyetleri, herbiri birer lisan-ı şehadettir.</li>
<li style="text-align: justify;">Ve mükemmel hayatları, herbiri birer lisan-ı tesbihtir ki,</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Yirmidördüncü Söz&#8217;de kat&#8217;î isbat edildiği gibi, o bütün diller ile pek zahir bir surette tesbihatları ve tahiyyatları <span style="color: #ff0000;">(Yani: <span style="color: #0000ff;">Bütün mahlukatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye-i ubudiyetlerini, </span>Sözler 361)</span> ve birtek mukaddes zâta şehadetleri, ziya güneşi gösterdiği gibi bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud&#8217;u gösterir ve kemal-i uluhiyetine delalet eder.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Ond</b></strong><strong><b>ö</b></strong><strong><b>rd</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>nc</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b> Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">قُلْ مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ٭ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ ٭ مَا مِنْ دَابَّةٍ اِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ٭ اِنَّ رَبّىِ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ</span> sırlarınca:</p>
<p style="text-align: justify;">Herşey herşeyinde ve her şe&#8217;ninde tek bir Hâlık-ı Zülcelal&#8217;e muhtaçtır.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet kâinattaki mevcudata bakıyoruz ve görüyoruz ki:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">Birincisi:</span> </strong>Za&#8217;f-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezahüratı var.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>İkincisi:</strong></span> Ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor. Meselâ nebatatın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri gibi.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Üçüncüsü:</strong></span> Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gına-i mutlakın tezahüratı var: Kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakiraneleri ve baharda şaşaalı servet ve gınaları gibi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">Dördüncüsü:</span> </strong>Hem cümud-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhatı görünüyor: Anasır-ı camidenin zîhayat maddelere inkılabı gibi.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Beşincisi:</strong></span> Hem bir cehl-i mutlak içinde muhit bir şuurun tezahüratı görünüyor: Zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin harekâtında nizamat-ı âleme ve mesalih-i hayata ve metalib-i hikmete muvafık bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârane vaziyetleri gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu acz içindeki kudret ve za&#8217;f içindeki kuvvet ve fakr içindeki servet ve gına ve cümud ve cehil içindeki hayat ve şuur; bilbedahe ve bizzarure bir Kadîr-i Mutlak ve Kaviyy-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-u Kayyum bir zâtın vücub-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar. Heyet-i mecmuasıyla büyük bir mikyasta bir cadde-i nuraniyeyi gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey tabiat bataklığına düşen gafil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlahiyeyi tanımazsan; herbir şeye, hattâ herbir zerreye, hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve meharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, herşeyde bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Onbe</b></strong><strong><b>ş</b></strong><strong><b>inci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">اَلَّذِى اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ</span> sırrınca:</p>
<p style="text-align: justify;">Herşeye, o şeyin kabiliyet-i mahiyetine göre</p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">kemal-i mizan ve intizam ile <strong>biçilip </strong><span style="color: #ff0000;">(</span><span style="color: #ff0000;">vücud vermek, suret giydirmek,)</span></li>
<li style="text-align: justify;">hüsn-ü san&#8217;at ile <strong>tertib edilip, </strong><span style="color: #ff0000;">(</span><span style="color: #ff0000;">vücud vermek, suret giydirmek,) </span>en kısa yolda, en güzel bir surette, en hafif bir tarzda, istimalce en kolay bir şekilde, <span style="color: #ff0000;">(</span><span style="color: #ff0000;">meselâ kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve istimal etmelerine bak)</span></li>
<li style="text-align: justify;">hem israfsız hikmetli bir tarzda vücud vermek, suret giydirmek,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">eşya adedince diller ile bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücub-u vücuduna şehadet ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlak&#8217;a işaret ederler.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Onalt</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>nc</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b> Pencere</b></strong></h4>
<p>Rûy-i zeminde mevsim-bemevsim tazelenen mahlukatın</p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">icad ve tedbirlerindeki intizamat ve tanzimat, bilbedahe bir hikmet-i âmmeyi gösterir.</li>
<li style="text-align: justify;">Sıfat, mevsufsuz olmadığından; elbette o hikmet-i âmme, bizzarure bir Hakîm&#8217;i gösterir.</li>
<li style="text-align: justify;">Hem o perde-i hikmet içinde hârika tezyinat, bilbedahe bir inayet-i tâmmeyi gösterir.</li>
<li style="text-align: justify;">Ve o inayet-i tâmme, bizzarure inayetkâr bir Hâlık-ı Kerim&#8217;i gösterir.</li>
<li style="text-align: justify;">Ve o perde-i inayette umuma şamil bir taltifat ve ihsanat, bilbedahe bir rahmet-i vasiayı gösterir.</li>
<li style="text-align: justify;">Ve o rahmet-i vasia, bizzarure bir Rahman-ı Rahîm&#8217;i gösterir.</li>
<li style="text-align: justify;">Ve o perde-i rahmet üstünde dahi bütün rızka muhtaç zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda iaşeleri ve irzakları, bilbedahe terbiyekârane bir rezzakıyet ve şefkatkârane bir rububiyeti gösterir.</li>
<li style="text-align: justify;">Ve o terbiye ve idare, bizzarure bir Rezzak-ı Kerim&#8217;i gösterir.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Evet <strong>zeminin yüzünde</strong></p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">kemal-i hikmetle terbiye edilen ve</li>
<li style="text-align: justify;">kemal-i inayetle tezyin edilen ve</li>
<li style="text-align: justify;">kemal-i rahmetle taltif edilen ve</li>
<li style="text-align: justify;">kemal-i şefkatle iaşe edilen</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">bütün mahlukat,</p>
<p style="text-align: justify;">birer birer bir Sâni&#8217;-i Hakîm, Kerim, Rahîm, Rezzak&#8217;ın vücubuna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi,</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>yeryüzünün mecmuunda</strong></p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">tezahür eden ve umumunda görülen ve kasd ve iradeyi bilbedahe gösteren hikmet-i âmme; ve</li>
<li style="text-align: justify;">hikmeti dahi tazammun eden umum masnuata şamil inayet-i tâmme; ve</li>
<li style="text-align: justify;">inayet ve hikmeti tazammun eden ve umum mevcudat-ı arziyeye şamil olan rahmet-i vasia; ve</li>
<li style="text-align: justify;">rahmet ve hikmet ve inayeti de tazammun eden umum zîhayata şamil bir surette ve gayet kerimane bir tarzda olan rızk ve iaşe-i umumiyeyi</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">birden nazara al, bak!</p>
<p style="text-align: justify;">Nasılki elvan-ı seb&#8217;a, ziyayı teşkil eder. Ve yeryüzünü tenvir eden o ziya, nasıl şübhesiz güneşi gösterir. Öyle de;</p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">o hikmet içindeki inayet ve</li>
<li style="text-align: justify;">inayet içindeki rahmet ve</li>
<li style="text-align: justify;">rahmet içindeki iaşe-i rızkî,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">nihayet derecede Hakîm, Kerim, Rahîm, Rezzak</p>
<p style="text-align: justify;">bir Vâcib-ül Vücud&#8217;un vahdetini ve kemal-i rububiyetini</p>
<p style="text-align: justify;">büyük bir mikyasta, yüksek bir derecede, parlak bir surette gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey sersem münkir-i gafil!</p>
<p style="text-align: justify;">Göz önündeki bu hakîmane, kerimane, rahîmane, rezzakane terbiyeti ve bu acib ve hârika ve mu&#8217;cize keyfiyeti ne ile izah edebilirsin?</p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">Senin gibi serseri tesadüfle mi?</li>
<li style="text-align: justify;">Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi?</li>
<li style="text-align: justify;">Ve kafan gibi sağır tabiatla mı?</li>
<li style="text-align: justify;">Ve senin gibi âciz, camid, cahil esbabla mı?</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Yoksa nihayetsiz derecede mukaddes, münezzeh ve müberra, muallâ ve nihayetsiz derecede Kadîr, Alîm, Semi&#8217;, Basîr olan Zât-ı Zülcelal&#8217;e nihayetsiz derecede âciz, cahil, sağır, kör, mümkin, miskin olan &#8220;tabiat&#8221; namını verip nihayetsiz hata işlemek mi istersin? Hem güneş gibi parlak şu hakikatı, hangi kuvvet ile söndürebilirsin? Hangi perde-i gaflet altında saklayabilirsin?</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Onyedinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اِنَّ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ َلآيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Zeminin yüzünü yaz zamanında temaşa edip görüyoruz ki:</p>
<p style="text-align: justify;">1- İcad-ı eşyada müşevveşiyeti iktiza eden ve intizamsızlığa sebeb olan nihayetsiz <strong>sehavet ve bir cûd-u mutlak,</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Gayet derecede bir <strong>insicam ve intizam</strong> içinde görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte zemin yüzünü tezyin eden bütün <em>nebatatı gör.</em></p>
<p style="text-align: justify;">2- Hem mizansızlığı ve kabalığı iktiza eden icad-ı eşyadaki <strong>sür&#8217;at-i mutlaka</strong></p>
<p style="text-align: justify;">dahi <strong>kemal-i mevzuniyet</strong> içinde görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte zemin yüzünü süslendiren bütün <em>meyvelere bak.</em></p>
<p style="text-align: justify;">3- Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden <strong>kesret-i mutlaka</strong> dahi,</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>kemal-i hüsn-ü san&#8217;at</strong> içinde görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte yeryüzünü yaldızlayan bütün <em>çiçeklere bak!</em></p>
<p style="text-align: justify;">4- Hem san&#8217;atsızlığı, basitliği iktiza eden icad-ı eşyadaki <strong>sühulet-i mutlaka</strong> dahi,</p>
<p style="text-align: justify;">nihayetsiz derecede <strong>san&#8217;atkârlık ve meharet ve ihtimamkârlık</strong> içinde görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte yeryüzündeki ağaç ve nebatat cihazatının sandukçaları ve proğramları ve tarihçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, <em>çekirdeklere dikkatle bak.</em></p>
<p style="text-align: justify;">5- Hem ihtilaf ve ayrılığı iktiza eden <strong>uzaklık</strong> ve <strong>bu&#8217;d-u mutlak</strong> dahi</p>
<p style="text-align: justify;">bir <strong>ittifak-ı mutlak</strong> içinde görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bütün aktar-ı zeminde zer&#8217;edilen her nevi <em>hububata bak.</em></p>
<p style="text-align: justify;">6- Hem karışmayı ve bulaşmayı iktiza eden <strong>kemal-i ihtilat</strong>,</p>
<p style="text-align: justify;">bilakis <strong>kemal-i imtiyaz</strong> ve <strong>tefrik</strong> içinde görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte</p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">bütün yer altına karışık atılan ve madde itibariyle birbirine benzeyen <em>tohumların</em> sünbül vaktinde kemal-i imtiyazları</li>
<li style="text-align: justify;">ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemal-i imtiyaz ile tefrikleri</li>
<li style="text-align: justify;">ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif a&#8217;za ve hüceyrata göre kemal-i imtiyazla ayrılmalarına bak,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">kemal-i hikmet içinde kemal-i kudreti gör.</p>
<p style="text-align: justify;">7- Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gayet derecede <strong>mebzuliyet</strong> ve<strong> nihayet derecede ucuzluk</strong> dahi,</p>
<p style="text-align: justify;">yeryüzünde masnuatça, san&#8217;atça nihayet derecede <strong>kıymettar ve pahalı bir keyfiyette</strong> görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte o hadsiz acaib-i san&#8217;at içinde yeryüzünün Rahmanî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nevilerine bak! Kemal-i rahmeti, kemal-i san&#8217;at içinde gör.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bütün rûy-i zeminde</p>
<p style="text-align: justify;">7- gayet <strong>kıymettarlık</strong> ile beraber hadsiz <strong>ucuzluk</strong>;</p>
<p style="text-align: justify;">6- Ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz <strong>ihtilat ve karışıklık</strong> ile beraber hadsiz <strong>imtiyaz ve tefrik;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">5- Ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde <strong>gayet uzaklık</strong> ile beraber son derecede <strong>muvafakat ve benzeyiş;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">4- Ve son derece benzemek içinde gayet derecede <strong>sühulet ve kolaylık</strong> ile beraber gayet derecede <strong>ihtimamkârane</strong> <strong>yapılış</strong>;</p>
<p style="text-align: justify;">2- Ve gayet derecede güzel yapılış içerisinde<strong> sür&#8217;at-i mutlaka ve çabuklukla</strong> beraber gayet derecede <strong>mevzun ve mizanlı ve israfsızlık;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">3- Ve gayet derecede israfsızlık içinde son derece <strong>çokluk ve kesret</strong> ile beraber son derecede <strong>hüsn-ü san&#8217;at;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1- Ve son derece hüsn-ü san&#8217;at içinde nihayet derecede <strong>sehavet</strong> ile beraber<strong> intizam-ı mutlak..</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi;</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Bir Kadîr-i Zülcelal&#8217;in,</li>
<li>Bir Hakîm-i Zülkemal&#8217;in,</li>
<li>Bir Rahîm-i Zülcemal&#8217;in</li>
<li>Vücub-u vücuduna ve</li>
<li>Kemal-i kudretine ve</li>
<li>Cemal-i rububiyetine ve</li>
<li>Vahdaniyetine ve</li>
<li>Ehadiyetine şehadet ederler,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى </span>sırrını gösterirler. <span style="color: #ff0000;">(Yani, Esma-ül Hüsna&#8217;nın güzelliği birbiri içindeki bu yedi çeşit zıddîyette görünüyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi ey bîçare cahil, gafil, muannid, muattıl! Bu hakikat-ı uzmayı ne ile tefsir edebilirsin? Bu nihayet derecede mu&#8217;cize ve hârika keyfiyeti ne ile izah edebilirsin? Bu hadsiz derecede acib şu san&#8217;atları neye isnad edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin <strong>tesadüfün</strong> nerede, <strong>tabiat</strong> dediğin ve güvendiğin şuursuz yoldaşın ve dalalette istinadgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece muhal değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birinin tabiata havalesi, bin derece muhal olmuyor mu? Yoksa camid, âciz tabiatın; herbir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince manevî makine ve matbaaları mı var?..</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Onsekizinci Pencere</b></strong></h4>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَ اْلاَرْضِ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Yirmiikinci Söz&#8217;de izah edilen şu temsile bak ki:</p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">Nasıl mükemmel, muntazam, san&#8217;atlı, saray gibi bir <strong>eser</strong>, bilbedahe muntazam bir <strong>fiile </strong>delalet eder. Yani bir bina, bir dülgerliğe delalet eder.</li>
<li style="text-align: justify;">Ve mükemmel, muntazam bir <strong>fiil</strong>, bizzarure mükemmel bir fâile ve mahir bir <strong>ustaya</strong>, bir dülgere delalet eder.</li>
<li style="text-align: justify;">Ve mükemmel <strong>usta</strong> ve dülger ünvanları, bilbedahe mükemmel bir <strong>sıfata</strong>, yani san&#8217;at melekesine delalet eder.</li>
<li style="text-align: justify;">Ve mükemmel <strong>sıfat </strong>ve o mükemmel meleke-i san&#8217;at, bilbedahe mükemmel bir <strong>istidadın</strong> vücuduna delalet eder.</li>
<li style="text-align: justify;">Ve mükemmel bir <strong>istidad </strong>ise, âlî bir ruh ve yüksek bir <strong>zâtın </strong>vücuduna delalet eder.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Öyle de:</p>
<p style="text-align: justify;">1- Zeminin yüzünü, belki kâinatı dolduran müteceddid <strong>eserler</strong>, bilbedahe gayet derece-i kemalde bulunan <strong>ef&#8217;ali </strong>gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Ve şu nihayet derecedeki intizam ve hikmet dairesindeki <strong>ef&#8217;al</strong>, bilbedahe ünvanları ve isimleri mükemmel olan bir <strong>fâili </strong>gösteriyor. Çünki muntazam, hakîmane fiiller, fâilsiz olmadığı kat&#8217;iyyen malûm.</p>
<p style="text-align: justify;">3- Ve son derece mükemmel <strong>ünvanlar</strong>, o fâilin son derece kemaldeki <strong>sıfatlarına </strong>delalet eder. Çünki fenn-i Sarfça nasıl ism-i fâil masdardan yapılır. Öyle de, ünvanların ve isimlerin dahi masdarları ve menşe&#8217;leri, sıfatlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">4- Ve son derece-i kemalde <strong>sıfatlar</strong>, şübhesiz son derece mükemmel olan <strong>şuunat-ı zâtiyeye</strong> delalet eder.</p>
<p style="text-align: justify;">5- Ve kabiliyet-i zâtiye (tabir edemediğimiz) o mükemmel <strong>şuun-u zâtiye,</strong> bihakkalyakîn hadsiz derece-i kemalde olan bir <strong>zâta </strong>delalet eder.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bütün âlemdeki âsâr-ı san&#8217;at ve bütün mahlukat, herbiri birer eser-i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile ve fiil ise isme, isim ise vasfa ve vasıf ise şe&#8217;ne ve şe&#8217;n ise zâta şehadet ettikleri için; masnuat adedince birtek Sâni&#8217;-i Zülcelal&#8217;in vücub-u vücuduna şehadet ve ehadiyetine işaret ettikleri gibi; heyet-i mecmuasıyla, silsile-i mahlukat kadar kuvvetli bir tarzda bir mi&#8217;rac-ı marifettir. Hiçbir cihette içine şübhe girmeyen müteselsil bir bürhan-ı hakikattır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi ey bîçare münkir-i gafil! Silsile-i kâinat kadar kuvvetli şu bürhanı ne ile kırabilirsin? Şu masnuat adedince hakikatın şuaını gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Hangi perde-i gafleti üstüne çekebilirsin?</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Ondokuzuncu Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</span> sırrınca:</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Ondokuzuncu pencerede, Semavattan her bir çiçek ve meyvenin kafasına kadar eşyanın gördüğü vazifelerin birer tesbih kelimesi olduğu tefsir edilmiştir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">1- Sâni&#8217;-i Zülcelal, <strong>semavat</strong><strong>ı</strong><strong>n ecram</strong><strong>ı</strong><strong>na</strong> o kadar hikmetler, manalar takmış ki;</p>
<p style="text-align: justify;">güya celal ve cemalini ifade etmek için semavatı;</p>
<p style="text-align: justify;">güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle süslendirdiği gibi,</p>
<p style="text-align: justify;">2- <strong>cevv-i semada</strong> dahi olan mevcudata öyle hikmetler ve manalar ve maksadlar takmış ki;</p>
<p style="text-align: justify;">güya o cevv-i semayı</p>
<p style="text-align: justify;">berkler, şimşekler, ra&#8217;dlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor. Ve kemal-i hikmet ve cemal-i rahmetini ders veriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">3- Ve nasıl <strong>zemin kafas</strong><strong>ı</strong><strong>n</strong><strong>ı</strong>, hayvanat ve nebatat denilen manidar kelimeleriyle söyleştirip kemalât-ı san&#8217;atını kâinata gösteriyor. Öyle de;</p>
<p style="text-align: justify;">4- o kafanın birer kelimesi olan <strong>nebatlar</strong><strong>ı</strong><strong> ve a</strong><strong>ğ</strong><strong>a</strong><strong>ç</strong><strong>lar</strong><strong>ı</strong> dahi;</p>
<p style="text-align: justify;">yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip yine kemal-i san&#8217;atını ve cemal-i rahmetini ilân ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">5- Ve birer kelime olan <strong>ç</strong><strong>i</strong><strong>ç</strong><strong>ekleri ve meyveleri</strong> dahi</p>
<p style="text-align: justify;">tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-ı san&#8217;atını ve kemal-i rububiyetini ehl-i şuura talim ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu hadsiz kelimat-ı tesbihiye içinde yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine kulak verip dinleyeceğiz. Nasıl şehadet eder, bileceğiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet herbir nebat, herbir ağaç, pekçok lisan ile Sâni&#8217;lerini öyle gösteriyorlar ki; ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara &#8220;Sübhanallah! Ne kadar güzel şehadet ediyor!&#8221; dedirtirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet,</p>
<p style="text-align: justify;">herbir nebatın çiçek açması zamanında ve</p>
<p style="text-align: justify;">sünbül vermesi anında,</p>
<p style="text-align: justify;">tebessümkârane manevî tekellümleri hengâmındaki tesbihleri,</p>
<p style="text-align: justify;">kendileri gibi güzel ve zahirdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünki herbir çiçeğin güzel ağzı ile ve</p>
<p style="text-align: justify;">muntazam sünbülün lisanıyla ve</p>
<p style="text-align: justify;">mevzun tohumların ve muntazam habbelerin kelimatıyla</p>
<p style="text-align: justify;">hikmeti gösteren o nizam, bilmüşahede ilmi gösteren bir mizan içindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve o mizan ise, meharet-i san&#8217;atı gösteren bir nakş-ı san&#8217;at içindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve o nakş-ı san&#8217;at, lütuf ve keremi gösteren bir zînet içindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve o zînet dahi, rahmet ve ihsanı gösteren latif kokular içindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve birbiri içinde bulunan şu manidar keyfiyetler, öyle bir lisan-ı şehadettir ki;</p>
<p style="text-align: justify;">hem Sâni&#8217;-i Zülcemal&#8217;ini esmasıyla tarif eder,</p>
<p style="text-align: justify;">hem evsafıyla tavsif eder,</p>
<p style="text-align: justify;">hem cilve-i esmasını tefsir eder,</p>
<p style="text-align: justify;">hem teveddüd ve taarrüfünü, yani sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Hem ağaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedî&#8217; bir surette, etleri çok muhtelif, san&#8217;atları çok acib, çekirdekleri çok hârika olarak yapılarak o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatların başlarına koyarak zîhayat misafirlerine göndermek cihetinde, lisan-ı hal olan tesbihatları, zuhurca lisan-ı kàl derecesine çıkar. Bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irade ve ihsanatınla, senin rahmet ve hikmetinle müsahhardırlar ve senin herbir emrine mutî&#8217;dirler. </span>Şualar 52)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İşte bir tek çiçekten böyle bir şehadet işitsen, acaba zemin yüzündeki Rabbanî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni&#8217;-i Zülcelal&#8217;in vücub-u vücudunu ve vahdetini ilân ettiklerini işitsen, hiç şübhen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa, sana insan ve zîşuur denilebilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Gel şimdi bir ağaca dikkatle bak!</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bahar mevsiminde</p>
<p style="text-align: justify;">yaprakların muntazaman çıkması,</p>
<p style="text-align: justify;">çiçeklerin mevzunen açılması,</p>
<p style="text-align: justify;">meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve</p>
<p style="text-align: justify;">dalların ellerinde, masum çocuklar gibi, nesimin esmesiyle oynaması</p>
<p style="text-align: justify;">içindeki latif ağzını gör.</p>
<p style="text-align: justify;">Nasıl bir dest-i kerem ile yeşillenen yaprakların dili ile ve</p>
<p style="text-align: justify;">bir neş&#8217;e-i lütuf ile tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve</p>
<p style="text-align: justify;">bir cilve-i rahmet ile gülen meyvelerin kelimatı ile</p>
<p style="text-align: justify;">ifade edilen</p>
<p style="text-align: justify;">hikmetli nizam <u>i</u><u>ç</u><u>indeki</u> adilli mizan; ve</p>
<p style="text-align: justify;">adli gösteren mizan <u>i</u><u>ç</u><u>inde</u> bulunan dikkatli san&#8217;atlar, nakışlar ve</p>
<p style="text-align: justify;">meharetli nakışlar ve zînetler <u>i</u><u>ç</u><u>inde</u> rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar ve</p>
<p style="text-align: justify;">ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar <u>i</u><u>ç</u><u>inde</u> birer mu&#8217;cize-i kudret olan tohumlar ve çekirdekler,</p>
<p style="text-align: justify;">gayet zahir bir surette bir Sâni&#8217;-i Hakîm, Kerim, Rahîm, Muhsin, Mün&#8217;im, Mücemmil, Mufaddıl&#8217;ın vücub-u vücudunu ve vahdetini ve cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte eğer bütün rûy-i zemindeki ağaçların lisan-ı hallerini birden dinleyebilsen, <span style="font-size: 20pt;">يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ</span> hazinesinde <span style="color: #ff0000;">(her şeyin tesbih etmesi hazine) <span style="color: #333333;">ne kadar güzel cevherler</span> (herbir nev ve ferdin tesbihleri cevherdir.)</span> bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gafil! Bu derece hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerim-i Zülcemal, tanımak istenilmezse bu lisanları susturmalı. Mademki susturulmaz, dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünki sen kulağını kapamakla kâinat sükût etmez, mevcudat susmaz, vahdaniyet şahidleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler&#8230;</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Yirminci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;"><em><i>______</i></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><i>{(Ha</i></em><em><i>ş</i></em><em><i>iye): </i></em><em><i>Ş</i></em><em><i>u Yirminci Pencere&#8217;nin hakikat</i></em><em><i>ı</i></em><em><i>, bir zaman Arab</i></em><em><i>î</i></em><em><i> bir surette </i></em><em><i>şö</i></em><em><i>yle kalbe gelmi</i></em><em><i>ş</i></em><em><i>ti:</i></em></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">تَلَئْلاُءُ الضِّيَاءِ مِنْ تَنْوِيرِكَ تَشْهِيرِكَ ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> تَمَوُّجُ اْلاِعْصَارِ مِنْ تَصْرِيفِكَ تَوْظِيفِكَ سُبْحَانَكَ مَا اَعْظَمَ سُلْطَانَكَ ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> تَفَجُّرُ اْلاَنْهَارِ مِنْ تَدْخِيرِكَ تَسْخِيرِكَ تَزَيُّنُ اْلاَحْجَارِ مِنْ تَدْبِيرِكَ تَصْوِيرِكَ ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> سُبْحَانَكَ مَا اَبْدَعَ حِكْمَتَكَ تَبَسُّمُ اْلاَزْهَارِ مِنْ تَزْيِينِكَ تَحْسِينِكَ ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> تَبَرُّجُ اْلاَثْمَارِ مِنْ اِنْعَامِكَ اِكْرَامِكَ سُبْحَانَكَ مَا اَحْسَنَ صَنْعَتَكَ ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> تَسَجُّعُ اْلاَطْيَارِ مِنْ اِنْطَاقِكَ اِرْفَاقِكَ تَهَزُّجُ اْلاَمْطَارِ مِنْ اِنْزَالِكَ اِفْضَالِكَ ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> سُبْحَانَكَ مَا اَوْسَعَ رَحْمَتَكَ ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> تَحَرُّكُ اْلاَقْمَارِ مِنْ تَقْدِيرِكَ تَدْبِيرِكَ تَدْوِيرِكَ تَنْوِيرِكَ ٭</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> سُبْحَانَكَ مَا اَنْوَرَ بُرْهَانَكَ مَا اَبْهَرَ سُلْطَانَكَ</span></p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ٭</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ٭</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;"> وَ اَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً (مُبَارَكًا) فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَ مَا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Nasıl cüz&#8217;iyat ve neticelerde ve teferruatta kemal-i hikmet ve cemal-i san&#8217;at görünüyor. Öyle de:</p>
<p style="text-align: justify;">Tesadüfî ve karışık tevehhüm edilen</p>
<p style="text-align: justify;">küllî unsurların, <span style="color: #ff0000;">(Küllî unsurlar; ziyanın parlaması nur unsuru, rüzgârlar hava unsuru,  çeşmeler çaylar ırmaklar su unsuru, taşlar toprak unsuru)</span></p>
<p style="text-align: justify;">büyük mahlukatın <span style="color: #ff0000;">(Büyük mahlukat; çiçekler meyveler nebatata, kuşlar hayvanata, bulutlar cevv-i semaya, gök semavata işarettir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">zahiren karışık vaziyetleri dahi, bir hikmet ve san&#8217;at ile vaziyetler alıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Muhakemat İkinci Makale İkinci Mes&#8217;ele&#8217;de cemadatın adeta nefh-i ruh edilmesiyle mükâlemeye başlayarak kelâmın hayatlanması ve neşv ü nema bulması izah ediliyor. Bu Yirminci Pencerede de küllî unsurlar ve büyük mahlukatın çıkardıkları sesler ve yaptıkları vazifeler ile bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in ve bir Vâcib-ül Vücud&#8217;un vahdetini ve kemal-i kudretini ve azamet-i saltanatını gösterdiği izah ediliyor.</span></p>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Kelâmın hayatlanması ve neşv ü neması; manaların tecessümüyle ve cemadata nefh-i ruh etmekle bir mükâleme ve mübahaseyi içlerine atmaktır.</span> Muhakemat </span><span style="color: #ff0000;">89)</span></div>
<div></div>
<p style="text-align: justify;">1- İşte <strong>ziyanın parlaması,</strong> sair hikmetli hidematının <em>delaletiyle</em>, yeryüzünde masnuat-ı İlahiyeyi izn-i Rabbanî ile teşhir ve ilân etmektir. Demek <strong>bir Sâni&#8217;-i Hakîm tarafından ziya istihdam</strong> ediliyor. Çarşı-yı âlem sergilerindeki antika san&#8217;atlarını onun ile irae ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Şimdi <strong>rüzgârlara</strong> bak ki: Sair hakîmane, kerimane faidelerinin ve vazifelerinin <em>şehadetiyle</em> gayet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak <strong>bir Sâni&#8217;-i Hakîm tarafından bir tavziftir,</strong> bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbanînin çabuk yerine getirilmesine sür&#8217;atle çalışmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">3- Şimdi bak <strong>çeşmelere, çaylara, ırmaklara</strong>&#8230; Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Çünki</p>
<p style="text-align: justify;">a- onlara terettüb eden âsâr-ı rahmet olan faidelerin ve semerelerin <em>şehadetiyle </em></p>
<p style="text-align: justify;">b- Ve dağlarda bir mizan-ı hacetle iddiharlarının <em>ifadesiyle </em></p>
<p style="text-align: justify;">c- Ve bir mizan-ı hikmetle gönderilmelerinin <em>delaletiyle </em></p>
<p style="text-align: justify;">gösteriliyor ki; bir Rabb-ı Hakîm&#8217;in teshiriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları ise, onun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">4- Şimdi yerdeki bütün <strong>taşların</strong> ve cevahirlerin ve madenlerin enva&#8217;ına bak. Bunların tezyinatları ve menfaatlı hâsiyetleri <strong>bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in tezyini ile, tertibi ile, tedbiri ile, tasviri</strong> ile olduğunu, onlara müteallik hakîmane faideleri ve mesalih-i hayatiye ve levazımat-ı insaniye ve hacat-ı hayvaniyeye muvafık bir tarzda ihzarları gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">5- Şimdi <strong>çiçeklere, meyvelere</strong> bak! Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; <strong>bir Sâni&#8217;-i Kerim&#8217;in, bir Mün&#8217;im-i Rahîm&#8217;in sofrasında birer tarife, birer davetname</strong> hükmünde olarak muhtelif renk ve koku ve tadlarla her nev&#8217;e ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Hem rızık olan nimetlerde gayet güzel süslü suretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar; şükrün davetçileridir, zîhayatı şevke davet eder ve şevk ile bir nevi istihsan ve ihtirama sevkeder, bir şükr-ü manevî ettirir.</span> Mektubat &#8211; 365)</span></p>
<p style="text-align: justify;">6- Şimdi <strong>kuşlara</strong> bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, <strong>bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in intak ve söyletmesi</strong> olduğuna delil-i kat&#8217;î ise, hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdavele-i hissiyat ve ifade-i maksad etmeleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">7- Şimdi <strong>bulutlara</strong> bak! Yağmurun şıpıltıları, manasız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat&#8217;î delil ise; hâlî bir boşlukta o acaibi icad etmek ve onlardan âb-ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara emzirmek, gösteriyor ki: O şırıltı, o gürültü gayet manidar ve hikmettardır ki; <strong>bir Rabb-i Kerim&#8217;in emriyle,</strong> müştaklara o yağmur bağırıyor ki, &#8220;Sizlere müjde, geliyoruz!&#8221; manasını ifade ederler.</p>
<p style="text-align: justify;">8- Şimdi <strong>göğe</strong> bak! Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız Kamer&#8217;e dikkat et! Onun hareketi, <strong>bir Kadîr-i Hakîm&#8217;in emriyle</strong> olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde beyan ettiğimizden kısa kesiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ziyadan tut, tâ Kamer&#8217;e kadar saydığımız küllî unsurlar gayet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyasta bir pencere açar. Bir Vâcib-ül Vücud&#8217;un vahdetini ve kemal-i kudretini ve azamet-i saltanatını gösterir, ilân ederler.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey gafil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sadâyı susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyayı söndürebilirsen, Allah&#8217;ı unut! Yoksa aklını başına al!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">سُبْحَانَ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ</span> de.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Yirmibirinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَ الشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat Sâni&#8217;inin vücuduna ve vahdaniyetine güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet, manzume-i şemsiye denilen küremizle beraber oniki seyyare;</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><strong>Cirmleri </strong>küçüklük-büyüklük itibariyle pekçok muhtelif ve</li>
<li><strong>Mevkileri </strong>uzaklık-yakınlık noktasında pekçok mütefavit ve</li>
<li><strong>S</strong><strong>ü</strong><strong>r&#8217;at</strong>-i hareketleri çok mütenevvi&#8217; olduğu halde</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Kemal-i intizam ve hikmet ile ve kemal-i mizan ile ve bir sâniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deveranları ve</p>
<p style="text-align: justify;">Güneş ile, cazibe kanunu tabir edilen bir kanun-u İlahî ile bağlanmaları, yani onlar imamlarına iktidaları;</p>
<p style="text-align: justify;">Büyük bir mikyasta <strong><b>bir azamet-i kudret-i ilahiyeyi ve vahdaniyet-i Rabbaniyeyi g</b></strong><strong><b>ö</b></strong><strong><b>sterir.</b></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çünki o camid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri,</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Nihayet derecede intizam ve mizan-ı hikmet içinde</li>
<li>Muhtelif şekillerde</li>
<li>Ve muhtelif mesafelerde</li>
<li>Ve muhtelif hareketlerde döndürmek,</li>
<li>İstihdam etmek,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbat ettiğini kıyas et.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu büyük ve ağır işe zerre mikdar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünki bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse,</p>
<p style="text-align: justify;">1- mihverinden çıkmasına sebebiyet verir,</p>
<p style="text-align: justify;">2- başkaları ile müsademe etmesine yol açar.</p>
<p style="text-align: justify;">Küre-i Arzdan bin defa büyük cirmlerle müsademenin</p>
<p style="text-align: justify;">ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.</p>
<p style="text-align: justify;">Manzume-i Şemsiyenin yani şemsin me&#8217;mumları ve meyveleri olan oniki seyyarenin acaibini ilm-i muhit-i İlahîye havale edip,</p>
<p style="text-align: justify;">Yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu seyyaremiz,</p>
<p style="text-align: justify;">1- bir azamet-i şevket-i rububiyeti ve</p>
<p style="text-align: justify;">2- haşmet-i saltanat-ı uluhiyeti ve</p>
<p style="text-align: justify;">3- kemal-i rahmet ve hikmeti</p>
<p style="text-align: justify;">gösterir bir surette Güneşin etrafında,</p>
<p style="text-align: justify;">emr-i Rabbanî ile (Üçüncü Mektub&#8217;da beyan edildiği gibi) pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ü seyahat ona ettiriliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir sefine-i Rabbaniye olarak</p>
<p style="text-align: justify;">acaib-i masnuat-ı İlahiye ile doldurulmuş ve</p>
<p style="text-align: justify;">zîşuur ibadullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi Kamer dahi</p>
<p style="text-align: justify;">1- dakik hesablarla,</p>
<p style="text-align: justify;">2- azîm hikmetlerle ona takılmış ve</p>
<p style="text-align: justify;">o Kamer&#8217;e başka menzillerde ayrı seyr ü seyahat verilmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri <span style="color: #ff0000;">(Üçüncü Mektubda seyyaremiz merkube teşbih edilmiş. Merkub olarak bize teshir edilen en’am tabir edilen mahlukattan ne kadar menfaatler görüyorsak bu mübarek seyyaremizden de ondan daha ziyade mefaatler görüyoruz.)</span>, küre-i arz kuvvetinde bir şehadetle, <strong><b>bir Kad</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>r-i Mutlak&#8217;</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>n v</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>cub-u v</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>cudunu ve vahdetini isbat eder</b></strong>.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem şu seyyaremiz böyledir, manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem şemse kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, <span style="color: #ff0000;">(Güneşi kuyunun çıkrığına teşbih etmekle, güneş çıkrığının dönmesiyle tevlid eden cazibe ipiyle kendine bağlanan gezegenleri hatıra getirmektedir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">1- Bir Kadîr-i Zülcelal&#8217;in emriyle döndürüp,</p>
<p style="text-align: justify;">2- O seyyaratı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve</p>
<p style="text-align: justify;">3- Güneşi bütün seyyaratıyla sâniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür&#8217;atle, bir tahmine göre &#8220;Herkül Burcu&#8221; tarafına veya Şems-üş Şümus canibine sevk etmek,</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette ezel ve ebed sultanı olan Zât-ı Zülcelal&#8217;in kudretiyle ve emriyledir. Güya haşmet-i rububiyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey kozmoğrafyacı efendi!</p>
<p style="text-align: justify;">Hangi tesadüf bu işlere karışabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Hangi esbabın eli buna ulaşabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Hangi kuvvet buna yanaşabilir? Haydi sen söyle&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelal, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı?</p>
<p style="text-align: justify;">Bahusus kâinatın meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası olan zîhayatları,</p>
<p style="text-align: justify;">başka ellere verir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Başkasını müdahale ettirir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Bahusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halifesi ve o sultanın âyinedar bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı?</p>
<p style="text-align: justify;">Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi,</p>
<p style="text-align: justify;">kemal-i hikmetini sukut ettirir mi?</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Yirmiikinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَلَمْ نَجْعَلِ اْلاَرْضَ مِهَادًا وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Bu üç âyetin mülk ve melekut âlemindeki tezahürünü ders vermek için hadis ve âyetin işaret ettiği manaları izah ediyor. Hadis, melekût âlemine âyet ise mülk âlemine bakıyor. Hadisde kâinatın intizamlı ve vüsatli idaresini melaikelerin âlem-i misaldeki vazifeleri ile nazara verilirken Âyette ise kâinatın intizamlı ve vüsatli idaresini âlem-i şehadete bakan yönüyle mevcudattaki nizam ve intizamı ile nazara veriliyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Küre-i Arz bir kafadır ki, yüzbin ağzı vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Herbir ağzında, yüzbin lisanı vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Her lisanında, yüzbin bürhanı var ki;</p>
<p style="text-align: justify;">Herbiri çok cihetle Vâcib-ül Vücud, Vâhid-i Ehad, herşeye kadîr, herşeye alîm bir Zât-ı Zülcelal&#8217;in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve evsaf-ı kudsiyesine ve esma-i hüsnasına şehadet ederler.</p>
<p style="text-align: justify;">A- Evet arzın evvel-i hilkatına bakıyoruz ki: <span style="font-size: 20pt; color: #ff0000;">اَلَمْ نَجْعَلِ اْلاَرْضَ مِهَادًا</span></p>
<p style="text-align: justify;">Mayi haline gelen bir madde-i seyyaleden taş ve taştan toprak halkedilmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Mayi kalsaydı, kabil-i sükna olmazdı. O mayi taş olduktan sonra, demir gibi sert olsa idi kabil-i istifade olmazdı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Elbette</strong> buna bu <strong>vaziyeti</strong> veren, yerin sekenelerinin hacetlerini gören bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in hikmetidir.</p>
<p style="text-align: justify;">B- Sonra tabaka-i turabiye, dağlar direği üzerine atılmış, <span style="font-size: 20pt; color: #ff0000;">وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Yani: &#8220;Dağları zemininize kazık ve direk yaptım&#8221; bir kelâmdır.</span> Sözler &#8211; 391)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1- t</strong><strong>â</strong> içindeki dâhilî inkılablardan gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip, zemini hareketinden ve vazifesinden şaşırtmasın.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2- Hem</strong> denizin istilâsından toprağı kurtarsın. <span style="color: #ff0000;">(Dağılmak, dökülmek, istila etmek fıtratın da olan sular)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3- Hem</strong> zîhayatların levazımat-ı hayatiyesine birer hazine olsun. <span style="color: #ff0000;">(Bitkiler ve ağaçlar dağın üstü)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4- Hem</strong> havayı tarasın, gazat-ı muzırradan tasfiye etsin, tâ teneffüse kabil olsun.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>5- Hem</strong> suları biriktirip iddihar etsin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>6- Hem</strong> zîhayata lâzım olan sair madenlere menşe&#8217; ve medar olsun.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İş</strong><strong>te</strong> bu vaziyet <span style="color: #ff0000;">(Bu vaziyetleri kim verebilir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">bir Kadîr-i Mutlak ve bir Hakîm-i Rahîm&#8217;in vücub-u vücuduna ve vahdetine gayet kat&#8217;î ve kuvvetli şehadet eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey coğrafyacı efendi! Bunu ne ile izah edersin? Hangi tesadüf şu acaib-i masnuat ile dolu sefine-i Rabbaniyeyi bir meşher-i acaib yaparak yirmidörtbin sene bir mesafede, bir senede sür&#8217;atle çevirip, onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin?</p>
<p style="text-align: justify;">C- Hem zeminin yüzündeki acib san&#8217;atlara bak!<span style="font-size: 20pt; color: #ff0000;"> وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا</span></p>
<p style="text-align: justify;">Anasırlar, ne derece hikmetle tavzif edilmişler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir Kadîr-i Hakîm&#8217;in emriyle zemin yüzündeki Rahman misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar, hizmetlerine koşuyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">D- Hem acib ve garib san&#8217;atlar içinde rengârenk acib hikmetli zemin yüzünün sîmasındaki bu nakışlı çizgilere bak! <span style="font-size: 20pt; color: #ff0000;">فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا</span></p>
<p style="text-align: justify;">1-  Nasıl sekenelerine</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>enhar ve çayları,</li>
<li>deniz ve ırmakları,</li>
<li>dağ ve tepeleri,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">ayrı ayrı mahluklarına ve ibadına lâyık birer <strong>mesken ve vesait-i nakliye yapm</strong><strong>ış</strong>.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Sonra yüzbinler ecnas-ı nebatat ve enva&#8217;-ı hayvanatıyla</p>
<p style="text-align: justify;">kemal-i hikmet ve intizam ile <strong>doldurup</strong> hayat vererek şenlendirmek,</p>
<p style="text-align: justify;">vakit-bevakit muntazaman mevt ile terhis ederek <strong>bo</strong><strong>ş</strong><strong>alt</strong><strong>ı</strong><strong>p</strong> yine muntazaman &#8220;Ba&#8217;sü ba&#8217;de-l mevt&#8221; suretinde doldurmak;</p>
<p style="text-align: justify;">Bir Kadîr-i Zülcelal&#8217;in ve bir Hakîm-i Zülkemal&#8217;in vücub-u vücuduna ve vahdetine yüzbinler lisanlarla şehadet ederler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Elhasıl: Y</strong><strong>ü</strong><strong>z</strong><strong>ü</strong>, acaib-i san&#8217;ata bir <strong><b>me</b></strong><strong><b>ş</b></strong><strong><b>her</b></strong> ve garaib-i mahlukata bir <strong><b>mah</b></strong><strong><b>ş</b></strong><strong><b>er</b></strong> ve kafile-i mevcudata bir <strong><b>memer</b></strong> ve sufûf-u ibadına bir <strong><b>mescid</b></strong> ve <strong><b>makarr</b></strong> olan zemin; bütün kâinatın kalbi hükmünde olduğundan, kâinat kadar nur-u vahdaniyeti gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey coğrafyacı efendi!</p>
<p style="text-align: justify;">Bu zemin kafası yüzbin ağız, herbirinde yüzbin lisan ile Allah&#8217;ı tanıttırsa ve sen Onu tanımazsan, başını tabiat bataklığına soksan, derece-i kabahatını düşün. Ne derece dehşetli bir cezaya seni müstehak eder, bil, ayıl ve başını bataklıktan çıkar.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">آمَنْتُ بِاللّٰهِ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ</span> de.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Yirmi</b></strong><strong><b>üçü</b></strong><strong><b>nc</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b> Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَلَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Hayat, <span style="color: #ff0000;">(Bu pencere enfüsîdir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">1- Kudret-i Rabbaniye mu&#8217;cizatının en nuranisidir, en güzelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Ve vahdaniyet bürhanlarının en kuvvetlisi ve en parlağıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">3- Ve tecelliyat-ı Samedaniye âyinelerinin en câmii ve en berrakıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet,<span style="color: #ff0000;"> (Bu üç hakikat tafsilli bir surette izah edilecek)</span></p>
<p style="text-align: justify;">1- <strong>Hayat</strong> tek başıyla bir Hayy-u Kayyum&#8217;u bütün esma ve şuunatıyla bildirir.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünki</p>
<p style="text-align: justify;">hayat, pekçok sıfâtın memzuç bir macunu hükmünde bir ziya, bir tiryaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Elvan-ı seb&#8217;a, ziyada; ve muhtelif edviyeler, tiryakta nasılki mümtezicen bulunur.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle de:</p>
<p style="text-align: justify;">Hayat dahi, pekçok sıfâttan yapılmış bir hakikattır.</p>
<p style="text-align: justify;">O hakikattaki sıfatlardan bir kısmı,</p>
<p style="text-align: justify;">duygular vasıtasıyla inbisat ederek inkişaf edip ayrılırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Kısm-ı ekseri ise</p>
<p style="text-align: justify;">hissiyat suretinde kendilerini ihsas ederler ve hayattan kaynama suretinde kendilerini bildirirler.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(İnsan hayatında bulunan ve inkişaf etmeyen ve his ve hassasiyet suretinde galeyan eden ve kesretli bir surette olan çok ince hayatî duygular, manalar ve hisler, Zât-ı Hayy-u Kayyum&#8217;un şuunat-ı kudsîyesine âyinedarlık ettiğinden Kudret-i Rabbaniye mu&#8217;cizatının en nuranisidir, en güzelidir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Hem <strong>hayat</strong>,</p>
<p style="text-align: justify;">2- Kâinatın tedbir ve idaresinde hükümferma olan <strong>rızk</strong> ve <strong>rahmet</strong> ve <strong>inayet</strong> ve <strong>hikmeti</strong> tazammun ediyor. Güya hayat onları arkasına takıp, girdiği yere çekiyor. <span style="color: #ff0000;">(Vahdaniyet Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatlarının birliğidir. Dolayısıyla hayat bütün esmayı içine almakla vahdaniyet bürhanıdır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Meselâ</p>
<p style="text-align: justify;">Hayat bir cisme, bir bedene girdiği vakit;</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><strong>Hakîm</strong> ismi dahi tecelli eder,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">hikmetle yuvasını güzelce yapıp tanzim eder.</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Aynı halde <strong>Kerim</strong> ismi de tecelli edip,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">meskenini hacatına göre tertib ve tezyin eder.</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Yine aynı halde <strong>Rahîm</strong> isminin cilvesi görünüyor ki,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">o hayatın devam ve kemali için türlü türlü ihsanlarla taltif eder.</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Yine aynı halde <strong>Rezzak</strong> isminin cilvesi görünüyor ki,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">o hayatın bekasına ve inkişafına lâzım maddî, manevî gıdaları yetiştiriyor. Ve kısmen bedeninde iddihar ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek hayat</p>
<p style="text-align: justify;">bir nokta-i mihrakıye hükmünde; muhtelif sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Güya hayat</p>
<p style="text-align: justify;">tamamıyla hem <strong>ilimdir</strong>,</p>
<p style="text-align: justify;">aynı halde <strong>kudrettir</strong>,</p>
<p style="text-align: justify;">aynı halde de <strong>hikmet</strong> ve <strong>rahmettir</strong> ve hâkeza&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İşte <strong>hayat</strong></p>
<p style="text-align: justify;">3- bu câmi&#8217; mahiyeti itibariyle şuun-u zâtiye-i Rabbaniyeye âyinedarlık eden bir âyine-i Samediyettir.<span style="color: #ff0000;"> (Bu yüzden hayat, tecelliyat-ı Samedaniye âyinelerinin en câmii ve en berrakıdır.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu sırdandır ki: Hayy-u Kayyum olan Zât-ı Vâcib-ül Vücud, hayatı pek çok kesretle ve mebzuliyetle halkedip, neşir ve teşhir eder. Ve herşeyi hayatın etrafına toplattırıp, ona hizmetkâr eder. Çünki hayatın vazifesi büyüktür. Evet Samediyetin âyinesi olmak kolay bir şey değil, âdi bir vazife değil.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte göz önünde her vakit gördüğümüz bu hadd ü hesaba gelmeyen yeni yeni hayatlar ve hayatların asılları ve zâtları olan ruhlar, birden ve hiçten vücuda gelmeleri ve gönderilmeleri, bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud ve Hayy-u Kayyum&#8217;un vücub-u vücudunu ve sıfât-ı kudsiyesini ve esma-i hüsnasını; lemaatın güneşi gösterdiği gibi gösteriyorlar. Güneşi tanımayan ve kabul etmeyen adam, nasıl gündüzü dolduran ziyayı inkâr etmeye mecbur oluyor. Öyle de: Hayy-u Kayyum, Muhyî ve Mümît olan Şems-i Ehadiyeti tanımayan adam, zeminin yüzünü belki mazi ve müstakbeli dolduran zîhayatların vücudunu inkâr etmeli ve yüz derece hayvandan aşağı düşmeli. Hayat mertebesinden düşüp camid bir cahil-i echel olmalı.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Yirmid</b></strong><strong><b>ö</b></strong><strong><b>rd</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>nc</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b> Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">A-</span> Mevt, hayat kadar bir<strong> bürhan-ı rububiyettir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">B- Mevt,</span> Gayet kuvvetli bir <strong>hüccet-i vahdaniyettir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">اَلَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ</span> delaletince,</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">A-</span> mevt; adem, i&#8217;dam, fena, hiçlik, fâilsiz bir inkıraz değil, <span style="color: #ff0000;">(Mevt üzerinde Cenab-ı Hakkın rububiyeti altta altı cihette izah ediliyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">1-</span> Belki bir Fâil-i Hakîm tarafından hizmetten terhis ve</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">2-</span> Tahvil-i mekân ve</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">3-</span> Tebdil-i beden ve</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">4-</span> Vazifeden paydos ve</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">5-</span> Haps-i bedenden âzad etmek ve</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">6-</span> Muntazam bir eser-i hikmet olduğu, Birinci Mektub&#8217;da gösterilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet nasıl zemin yüzündeki masnuat ve <em>zîhayatlar ve hayattar</em> zemin yüzü, bir <strong>Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücub-u vücuduna ve vahdaniyetine</strong> şehadet ediyorlar.<span style="color: #ff0000;"> (Bu evet cümlesiyle Yirmiüçüncü Pencereye baktırdı.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Öyle de: O zîhayatlar <em>ölümleriyle</em> <strong>bir Hayy-ı Bâki&#8217;nin sermediyetine ve vâhidiyetine</strong> şehadet ediyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">B- (Mevtin zemin yüzünü ihata etmesi itibariyle hüccet-i vahdaniyet olduğu altta iki cihette izah ediliyor.) </span>Yirmiikinci Söz&#8217;de; mevt, gayet kuvvetli <strong>bir bürhan-ı vahdet ve bir hüccet-i sermediyet</strong> olduğu isbat ve izah edildiğinden, şu bahsi o söze havale edip yalnız mühim bir nüktesini beyan edeceğiz. Şöyle ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Nasıl <em>zîhayatlar</em>, <strong>vücudlarıyla bir Vâcib-ül Vücud&#8217;un vücuduna</strong> delalet ediyorlar. Öyle de: O <em>zîhayatlar</em>, <strong>ölümleriyle bir Hayy-ı Bâki&#8217;nin sermediyetine, vâhidiyetine</strong> şehadet ediyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Meselâ yalnız birtek zîhayat olan zemin yüzü,</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">1- </span><strong>İntizamatıyla</strong>, ahvaliyle <strong>Sâni&#8217;i</strong> gösterdiği gibi, <strong>öldüğü </strong>vakit yani kış, beyaz kefeni ile ölmüş o zemin yüzünü kapaması ile nazar-ı beşeri ondan çeviriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">2-</span> Veyahut nazar, o giden bahar cenazesinin arkasından maziye gider, <strong>daha geniş bir manzarayı </strong>gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani herbiri birer mu&#8217;cize-i kudret olan zemin dolusu bütün geçen baharlar misillü yeni gelecek birer hârika-i kudret ve birer hayattar zemin olan, bahar dolusu hayattar mevcudat-ı arziyenin gelmelerini ihsas ve vücudlarına şehadet ettiklerinden; öyle geniş bir mikyasta, öyle parlak bir surette, öyle kuvvetli bir derecede bir Sâni&#8217;-i Zülcelal&#8217;in bir Kadîr-i Zülkemal&#8217;in, bir Kayyum-u Bâki&#8217;nin, bir Şems-i Sermedî&#8217;nin vücub-u vücuduna ve vahdetine ve beka ve sermediyetine şehadet ederler ve öyle parlak delaili gösterirler ki, ister istemez bedahet derecesinde <span style="font-size: 20pt;">آمَنْتُ بِاللّٰهِ الْوَاحِدِ اْلاَحَدِ</span> dedirtir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Elhasıl:</strong><span style="font-size: 20pt;"> وَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا</span> sırrınca;</p>
<p style="text-align: justify;">Hayattar bu zemin, <strong>bir baharda Sâni&#8217;a</strong> şehadet ettiği gibi; <strong>onun ölmesiyle,</strong> zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına dizilmiş mu&#8217;cizat-ı kudretine nazarı çeviriyor. <strong>Bir bahar yerine binler baharı gösteriyor.</strong> Bir mu&#8217;cize yerine binler mu&#8217;cizat-ı kudretine işaret eder.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">C-</span> Ve onlardan her bahar, şu hazır bahardan daha kat&#8217;î şehadet eder. Çünki mazi tarafına geçenler, zahirî esbablarıyla beraber gitmişler; arkalarında yine kendileri gibi başkalar yerlerine gelmişler. Demek <strong>esbab-ı zahiriye hiçtir.</strong> Yalnız bir Kadîr-i Zülcelal, onları halkedip, hikmetiyle esbaba bağlayarak gönderdiğini gösteriyor. <span style="color: #ff0000;">(Mazideki her baharın, şu hazır bahardan daha kat&#8217;î <strong>Sâni&#8217;a</strong> şehadet etmesinin sebebi mazide hayatın vücuda gelmesine vesile olan esbab hayata mazhar olan mahlukat gibi zevale gitmişlerdir. Şu hazır bahardaki hayat sahibleri esbablarıyla beraber hayattar olduğundan zahir nazara göre esbabın bir tesiri var zannedilebilir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Ve gelecek zamanda dizilmiş hayattar olan zemin yüzleri ise, daha parlak şehadet eder. Çünki yeniden, yoktan, hiçten yapılıp gönderilecek, yere konup vazife gördürüp sonra gönderilecekler. <span style="color: #ff0000;">(Gelecek zamanda dizilmiş her baharın, şu hazır bahardan daha kat&#8217;î <strong>Sâni&#8217;a</strong> şehadet etmesinin sebebi gelecekte hayatın vücuda gelmesine vesile olacak esbab daha hayata mazhar değildir. Hayatta mazhar olmayan bir esbab hayatı veren hakiki tesir sahibi olamaz. Şu hazır bahardaki hayat sahibleri esbablarıyla beraber hayattar olduğundan zahir nazara göre esbabın bir tesiri var zannedilebilir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey tabiata saplanan ve bataklıkta boğulmak derecesine gelen gafil! Bütün mazi ve müstakbele ulaşacak hikmetli ve kudretli manevî el sahibi olmayan bir şey, nasıl bu zeminin hayatına karışabilir? Senin gibi hiç ender hiç olan tesadüf ve tabiat buna karışabilir mi? Kurtulmak istersen: &#8220;Tabiat, olsa olsa bir defter-i kudret-i İlahiyedir. Tesadüf ise, cehlimizi örten gizli bir hikmet-i İlahiyenin perdesidir&#8221; de, hakikata yanaş.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Yirmibeşinci Pencere</b></strong></h4>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Nasılki madrub, elbette dâribe <strong>delalet</strong> eder.</li>
<li>San&#8217;atlı bir eser, san&#8217;atkârı <strong>îcab</strong> eder.</li>
<li>Veled, vâlidi <strong>iktiza</strong> eder.</li>
<li>Tahtiyet, fevkıyeti <strong>istilzam</strong> eder ve hâkeza&#8230;</li>
</ul>
<p>Bütün <strong>umûr-u izafiye</strong> tabir ettikleri biri birisiz olmayan evsaf-ı nisbiye misillü</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>şu kâinatın cüz&#8217;iyatında ve heyet-i umumiyesinde görünen imkân dahi, vücubu gösterir.</li>
<li>Ve bütün onlarda görünen infial, bir fiili gösterir.</li>
<li>Ve umumunda görünen mahlukıyet, hâlıkıyeti gösterir.</li>
<li>Ve umumunda görünen kesret ve terkib, vahdeti istilzam eder.</li>
</ul>
<ol>
<li style="text-align: justify;">Ve vücub</li>
<li style="text-align: justify;">ve fiil</li>
<li style="text-align: justify;">ve hâlıkıyet</li>
<li style="text-align: justify;">ve vahdet,</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">bilbedahe ve bizzarure</p>
<ol>
<li style="text-align: justify;">mümkin,</li>
<li style="text-align: justify;">münfail,</li>
<li style="text-align: justify;">kesîr, mürekkeb,</li>
<li style="text-align: justify;">mahluk</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">olmayan; <strong>vâcib</strong> ve <strong>fâil</strong>, <strong>vâhid</strong> ve <strong>hâlık</strong> olan mevsuflarını ister.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle ise bilbedahe bütün kâinattaki</p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">bütün imkânlar,</li>
<li style="text-align: justify;">bütün infialler,</li>
<li style="text-align: justify;">bütün mahlukıyetler,</li>
<li style="text-align: justify;">bütün kesret ve terkibler</li>
</ul>
<ol>
<li style="text-align: justify;">bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud,</li>
<li style="text-align: justify;">Fa&#8217;alün-Lima Yürîd,</li>
<li style="text-align: justify;">Hâlık-ı Külli Şey&#8217;,</li>
<li style="text-align: justify;">Vâhid-i Ehad&#8217;e şehadet eder.</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><strong>Elhasıl: </strong></p>
<p>Nasıl imkândan vücub görünüyor, infialden fiil ve kesretten vahdet; bunların vücudu, onların vücuduna kat&#8217;iyyen delalet eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle de: Mevcudat üstünde görünen mahlukıyet ve merzukıyet gibi sıfatlar dahi, sâni&#8217;iyet, rezzakıyet gibi şe&#8217;nlerin vücudlarına kat&#8217;î delalet ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu sıfâtın vücudu dahi, bizzarure ve bilbedahe bir Hallak ve bir Rezzak Sâni&#8217;-i Rahîm&#8217;in vücuduna delalet eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek herbir mevcud, taşıdığı yüzler bu çeşit sıfatlar lisanıyla, Zât-ı Vâcib-ül Vücud&#8217;un yüzler esma-i hüsnasına şehadet ederler. Bu şehadetler kabul edilmezse, mevcudatın bütün bu çeşit sıfatlarını inkâr etmek lâzım gelir&#8230;</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Yirmialtıncı Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;"><em><i>______</i></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em><i>{(Haşiye): Şu pencere umumî değil. Ehl-i kalb ve ehl-i muhabbete hususiyeti var. <span style="color: #ff0000;">(Zira hususi olan dört delili herkes göremez.)</span>}</i></em></p>
<p style="text-align: justify;">______</p>
<p style="text-align: justify;">Şu <span style="color: #ff0000;">(Kâinatta <strong>umumun</strong> gördüğü cemal ve hüsün gösterildikten sonra kâinatta <strong>hususi ferdlerin</strong> gördüğü cemal ve hüsün dört delik ile nazara verilecek.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Kâinatın mevcudatı yüzünde tazelenen ve gelip geçe<span style="color: #333333;">n <strong>cemaller ve hüsünler; </strong></span>bir Cemal-i Sermedî cilvelerinin bir nevi gölgeleri olduğunu gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, daimî bir şemsin şualarının âyineleri olduklarını gösterdikleri gibi; seyyal zaman ırmağında, seyyar mevcudatın üstünde parlayan lemaat-ı cemaliye dahi, bir cemal-i sermedîye işaret ederler ve onun bir nevi emareleridirler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hem</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1- Kâinat <strong>kalbindeki ciddî aşk</strong>, bir Maşuk-u Lâyezalî&#8217;yi gösterir. Evet, ağacın mahiyetinde olmayan bir şey, esaslı bir surette meyvesinde bulunmadığı delaletiyle; şecere-i kâinatın hassas meyvesi olan nev&#8217;-i insandaki ciddî aşk-ı lahutî gösterir ki; bütün kâinatta -fakat başka şekillerde- hakikî aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise kalb-i kâinattaki şu hakikî muhabbet ve aşk, bir Mahbub-u Ezelî&#8217;yi gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hem</strong></p>
<p style="text-align: justify;">2- Kâinatın <strong>sinesinde</strong> çok suretlerde tezahür eden <strong>incizablar, cezbeler, cazibeler;</strong> ezelî bir hakikat-ı cazibedarın cezbiyle olduğunu hüşyar kalblere gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hem</strong></p>
<p style="text-align: justify;">3- Mahlukatın en hassas ve nuranî taifesi olan <strong>ehl-i keşf ve velayetin</strong> ittifakıyla, <strong>zevk ve şuhuda istinad</strong> ederek, bir Cemil-i Zülcelal&#8217;in cilvesine, tecellisine mazhar olduklarını ve o Celil-i Zülcemal&#8217;in (kendini) tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile muttali olduklarını, müttefikan haber vermeleri, yine bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud&#8217;un, bir Cemil-i Zülcelal&#8217;in vücuduna ve insanlara kendini tanıttırmasına kat&#8217;iyyen şehadet eder.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hem </strong></p>
<p style="text-align: justify;">4- kâinat <strong>yüzünde ve mevcudat üstünde</strong> <span style="color: #ff0000;">(hey&#8217;atında) </span>işleyen kalem-i <strong>tahsin ve tezyin;</strong> o kalem sahibi zâtın esmasının güzelliğini vâzıhan gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte kâinat yüzündeki cemal ve kalbindeki aşk ve sinesindeki incizab ve gözlerindeki keşf ve şuhud ve hey&#8217;atındaki hüsün ve tezyinat; pek latif, nurani bir pencere açar. Onun ile, bütün esması cemile bir Cemil-i Zülcelal&#8217;i ve bir Mahbub-u Lâyezalî&#8217;yi ve bir Mabud-u Lemyezel&#8217;i, hüşyar olan akıl ve kalblere gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey maddiyat karanlığında, evham zulümatında, boğucu şübehat içinde çırpınan gafil! Kendine gel. İnsaniyete lâyık bir surette yüksel.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu dört delik ile bak; cemal-i vahdeti gör, kemal-i imanı kazan, hakikî insan ol!..</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Yirmiyedinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Kâinatta, &#8220;esbab ve müsebbebat&#8221; görünen eşyaya bakıyoruz ve görüyoruz ki:</p>
<p style="text-align: justify;">1- <strong><b>En a&#8217;l</b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b> bir sebeb, en </b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b>di bir m</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>sebbebe kuvveti yetmiyor.</b></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Demek esbab bir perdedir, müsebbebleri yapan başkadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Meselâ; hadsiz <strong>masnuattan</strong> yalnız cüz&#8217;î bir misal olarak insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve-i hâfızaya bakıyoruz. Görüyoruz ki: Öyle bir câmi&#8217; kitab belki kütübhane hükmündedir ki, bütün sergüzeşt-i hayatı, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Acaba şu mu&#8217;cize-i kudrete hangi sebeb gösterilebilir? Telâfif-i dimağiye mi? Basit, şuursuz hüceyrat zerreleri mi? Tesadüf rüzgârları mı? Halbuki o mu&#8217;cize-i <strong>san&#8217;at</strong>, öyle bir zâtın <strong>san&#8217;atı</strong> olabilir ki; beşerin haşirde neşredilecek büyük defter-i a&#8217;malinden muhasebe vaktinde hatıra getirilecek ve işlediği her fiilleri yazıldığını bildirmek için bir küçük sened istinsah edip, yazıp aklının eline verecek bir <strong>Sâni&#8217;-i</strong> Hakîm&#8217;in <strong>san&#8217;atı </strong>olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte beşerin kuvve-i hâfızasına misal olarak bütün yumurtaları, çekirdekleri, tohumları kıyas et ve bu câmi&#8217; küçücük mu&#8217;cizelere, sair müsebbebatı da kıyas et. Çünki hangi müsebbebe ve masnua baksan, o derece hârika bir <strong>san&#8217;at</strong> var ki, değil onun âdi, basit sebebi, belki bütün esbab toplansa, ona karşı izhar-ı acz edecekler. Meselâ: Büyük bir sebeb zannedilen güneşi; ihtiyarlı, şuurlu farz ederek ona denilse: &#8220;Bir sineğin vücudunu yapabilir misin?&#8221; Elbette diyecek ki: &#8220;Hâlıkımın ihsanıyla dükkânımda ziya, renkler, hararet çok. Fakat sineğin vücudunda göz, kulak, hayat gibi öyle şeyler var ki, ne benim dükkânımda bulunur ve ne de benim iktidarım dâhilindedir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Hem nasılki müsebbebdeki hârika <strong>san&#8217;at</strong> ve <strong>tezyinat</strong>, esbabı azledip Müsebbib-ül Esbab olan Vâcib-ül Vücud&#8217;a işaret ederek, <span style="font-size: 20pt;">وَ اِلَيْهِ يُرْجَعُ اْلاَمْرُ كُلُّهُ</span> sırrınca: Ona teslim-i umûr eder. Öyle de:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>2-</b></strong><strong><b> M</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>sebbebata tak</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>lan neticeler, gayeler, faideler; bilbedahe perde-i esbab arkas</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>nda bir Rabb-</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b> Kerim&#8217;in, bir Hak</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>m-i Rah</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>m&#8217;in i</b></strong><strong><b>ş</b></strong><strong><b>leri oldu</b></strong><strong><b>ğ</b></strong><strong><b>unu g</b></strong><strong><b>ö</b></strong><strong><b>sterir.</b></strong> Çünki şuursuz esbab, elbette bir <strong>gayeyi</strong> düşünüp çalışmaz. Halbuki görüyoruz: Vücuda gelen her mahluk, bir gaye değil, belki çok <strong>gayeleri</strong>, çok <strong>faideleri</strong>, çok <strong>hikmetleri</strong> takib ederek vücuda geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek bir Rabb-ı Hakîm ve Kerim, o şeyleri yapıp gönderiyor. O <strong>faideleri</strong> onlara gaye-i vücud yapıyor. Meselâ, yağmur geliyor. Yağmuru zahiren intac eden esbab; hayvanatı düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzak olduğu malûmdur. Demek hayvanatı halkeden ve rızıklarını taahhüd eden bir Hâlık-ı Rahîm&#8217;in <strong>hikmetiyle</strong> imdada gönderiliyor. Hattâ yağmura &#8220;rahmet&#8221; deniliyor. Çünki çok âsâr-ı rahmet ve <strong>faideleri</strong> tazammun ettiğinden, güya yağmur şeklinde rahmet tecessüm etmiş, takattur etmiş, katre katre geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">3- <strong><b>Hem b</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>t</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>n mahlukat</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>n y</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>z</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>ne tebess</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>m eden b</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>t</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>n z</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>netli nebatat ve hayvanattaki tezyinat ve g</b></strong><strong><b>ö</b></strong><strong><b>steri</b></strong><strong><b>ş</b></strong><strong><b>ler, bilbedahe perde-i gayb arkas</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>nda bu s</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>sl</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b> ve g</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>zel san&#8217;atlar ile kendini tan</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>tt</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>rmak ve sevdirmek ve bildirmek isteyen bir Z</b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b>t-</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b> Z</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>lcelal&#8217;in v</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>cub-u v</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>cuduna ve vahdetine delalet ederler.</b></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Demek eşyadaki süslü vaziyetler, gösterişli keyfiyetler; tanıttırmak ve sevdirmek sıfatlarına kat&#8217;iyyen delalet eder. Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise; bilbedahe Vedud, Maruf bir Sâni&#8217;-i Kadîr&#8217;in vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet eder.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Elhasıl:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1- Sebeb gayet âdi, âciz ve ona isnad edilen müsebbeb ise gayet <strong>san&#8217;atlı </strong>ve <strong>kıymetli</strong> olduğundan, sebebi azleder.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Hem müsebbebin <strong>gayesi</strong>, <strong>faidesi</strong> dahi, cahil ve camid olan esbabı ortadan atar, bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in eline teslim eder.</p>
<p style="text-align: justify;">3- Hem müsebbebin yüzündeki tezyinat ve meharetler, kendi kudretini zîşuurlara <strong>bildirmek</strong> isteyen ve kendini <strong>sevdirmek</strong> arzu eden bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;e işaret eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey esbab-perest bîçare! Bu üç mühim hakikatı ne ile izah edebilirsin? Sen nasıl kendini kandırabilirsin? Aklın varsa, esbab perdesini yırt. &#8220;Vahdehu lâ şerîke leh&#8221; de, hadsiz evhamdan kurtul.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Gafletten neş&#8217;et eden dalalet, pek garib ve acibdir. Mukareneti illiyete kalbeder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalaletin şe&#8217;nindendir. Halbuki devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz. </span>Mesnevi-i Nuriye &#8211; 72</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">İşte sebeb ve müsebbeb ortasındaki uzun mesafede, esma-i İlahiye birer yıldız gibi tulû&#8217; eder. Matla&#8217;ları, o mesafe-i maneviyedir.</span> Sözler &#8211; 422</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Mevcudatın icadındaki en mühim makasıd-ı Rabbaniye, kendini zîşuurlara tanıttırmak ve sevdirmek ve medh ü senasını ettirmek ve minnettarlıklarını kendine celbetmektir. </span>Şualar &#8211; 21)</span></p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Yirmisekizinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ</span></p>
<p style="text-align: justify;">1- Şu <strong>kâinata bakıyoruz,</strong> görüyoruz ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Hüceyrat-ı bedenden tut, tâ mecmu-u âleme şamil bir hikmet ve tanzim var.</p>
<p style="text-align: justify;">2- <strong>Hüceyrat-ı bedene</strong> bakıyoruz, görüyoruz ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Mesalih-i bedeni gören ve idare eden birisinin emriyle, kanunuyla o küçücük hüceyrelerde ehemmiyetli bir tedbir var. Mideye, nasıl bir kısım rızk, iç yağı suretinde iddihar olunup vakt-i hacette sarfedilir. Aynen o küçücük hüceyrelerde de, o tasarruf ve iddihar var.</p>
<p style="text-align: justify;">3- <strong>Nebatata bakıyoruz,</strong> gayet hakîmane bir terbiye, bir tedbir görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">4- <strong>Hayvanata bakıyoruz;</strong> nihayet derecede kerimane bir terbiye ve iaşe görüyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">5-<strong> Kâinatın erkân-ı azîmesine bakıyoruz;</strong> mühim gayeler için haşmetkârane bir tedvir ve tenvir görüyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">6- <strong>Âlemin mecmuuna bakıyoruz;</strong> muntazam bir memleket, bir şehir, bir saray hükmünde âlî hikmetler, galî gayeler için mükemmel bir tanzimat görüyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #333333;">(Otuzikinci Söz&#8217;ün Birinci Mevkıfında izah ve isbat edildiği üzere)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Bir zerreden tut, tâ yıldızlara kadar zerre mikdar şirke yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine manen münasebetdardırlar ki; bütün yıldızları müsahhar etmeyen ve elinde tutmayan, bir zerreye rububiyetini dinlettiremez. Bir zerreye hakikî Rab olmak için, bütün yıldızlara sahib olmak lâzım gelir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(<i>Zerreden seyyarata kadar her şey birbirinin emsali olmakla ve yaratılışlarındaki aynı tezgâhtan çıkmalarından gelen müşabehet ile beraber her yerde intişar etmesi ile tevhide delil oluyor.</i> <i>Zerreden seyyarata kadar herşey, gördüğü vazifeler itibariyle kendinde o vazifeyi görecek ilim, irade ve kudretin olmaması lisanıyla o vazifeyi ona gördüren bir Zâtı gösterir. Hem o şeye sahib olabilmesi için bütün misline sahib olması lazımdır. Hemde bütüne sahib olabilmek için o şeyin en küçük cüz’üne de sahib olması lazımdır.</i>)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Hem (Otuzikinci Söz&#8217;ün İkinci Mevkıfında izah ve isbat edildiği üzere) semavatın halk ve tesviyesine muktedir olmayan, beşerin sîmasındaki teşahhusu yapamaz. Demek bütün semavatın Rabbı olmayan, birtek insanın sîmasındaki alâmet-i farika olan nakş-ı sîmavîyi yapamaz.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><i>(Bütün kâinattaki silsilelerin herbiri, intizam lisanıyla Vâcib-ül Vücud&#8217;un ve Kadîr-i Mutlak&#8217;ın vücub-u vücuduna ve Vâhid-i Ehad olduğuna birer delil-i kat&#8217;îdir. Çünkü ehadiyet sırrıyla bütün semavatı halk ve tesviye edilmesinde tecelli eden ekser esma, birtek insanın sîmasındaki alâmet-i farika olan nakş-ı sîmavîyi yaparken de tecelli etmektedir.</i><i>) </i></span></p>
<p style="text-align: justify;">İşte kâinat kadar büyük bir pencere ki; onunla bakılsa <span style="font-size: 20pt;">اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ لَهُ مَقَالِيدُ السَّمٰوَاتِ وَ اْلاَرْضِ</span> âyetleri, büyük harflerle kâinat sahifelerinde yazılı olduğu, akıl gözüyle de görülecek. Öyle ise: Görmeyenin ya aklı yok, ya kalbi yok veya insan suretinde bir hayvandır!</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Yirmidokuzuncu Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Herbir şey yani herbir eser, herbir fiil-i icadî, herbir isim, doğrudan doğruya kendi Hâlıkını bütün eşya kadar gösteren bir bürhan-ı vahdaniyettir ve marifet-i İlahiyenin bir penceresidir. Sarı Çiçek ve tepecik, bir mektub-u Rahmanî ve bir pencere-i tevhiddir. Herbir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad’e mal etmekle Cenâb-ı Hakkı tesbih eder. Zira her şey de hususan zihayatlarda öyle bir nakış, öyle mucizekâr bir san’at var ki; onu öyle yapan ve öyle manidar nakşeden bütün eşyayı yapabilir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Bir bahar mevsiminde, garibane, mütefekkirane seyahata gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhatır ettirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">1- Şöyle bir mana <strong>kalbe geldi ki:</strong> Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise; elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Şu mühür tahayyülünden sonra şöyle bir <strong>tasavvur geldi ki:</strong> Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub; o mühür, o mektubun sahibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-ü Rahmanîdir. Şu enva&#8217;-ı nakışlarla ve manidar nebatat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâni&#8217;inin mektubudur.</p>
<p style="text-align: justify;">3- Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir MEKTUB-U RAHMANÎ hey&#8217;atını aldı.</p>
<p style="text-align: justify;">4- İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat <strong>zihne geldi ki:</strong> Herbir şey, bir mühr-ü Rabbanî hükmünde bütün eşyayı kendi Hâlıkına isnad eder. Kendi kâtibinin mektubu olduğunu isbat eder.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte herbir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad&#8217;e mal eder. Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mu&#8217;cizekâr bir san&#8217;at var ki; onu öyle yapan ve öyle manidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette o olacaktır. Demek bütün eşyayı yapamayan, birtek şeyi icad edemez. <span style="color: #ff0000;">(Çünkü bütün eşya aynı fabrikadan çıkıyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey gafil! Şu kâinatın yüzüne bak ki: Birbiri içinde hadsiz MEKTUBAT-I SAMEDANİYE hükmünde olan sahaif-i mevcudat ve her bir mektub üstünde hadsiz sikke-i tevhid mühürleriyle temhir edilmiş. Bütün bu mühürlerin şehadetlerini kim tekzib edebilir? Hangi kuvvet onları susturabilir? Kalb kulağı ile hangisini dinlesen, <span style="font-size: 20pt;">اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ</span> dediğini işitirsin.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Otuzuncu Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّٰهُ لَفَسَدَتَا ٭ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Şu pencere, imkân ve hudûsa müesses umum mütekellimînin penceresidir ve isbat-ı Vâcib-ül Vücud&#8217;a karşı caddeleridir. Bunun tafsilâtını, &#8220;Şerh-ül Mevakıf&#8221; ve &#8220;Şerh-ül Makasıd&#8221; gibi muhakkiklerin büyük kitablarına havale ederek, yalnız Kur&#8217;anın feyzinden ve şu pencereden ruha gelen bir-iki şuaı göstereceğiz.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Şerh-ül Mevakıf: Adudüddin el-Îcî’nin <i>el-Mevâḳıf </i>adlı eseri üzerine Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin (ö. 816/1413) yazdığı şerh.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Şerh-ül Makasıd: <span style="font-size: 16px;">Sa‘deddin et-Teftâzânî’nin (ö. 792/1390) kelâma dair </span><i style="font-weight: inherit;">el-Maḳāṣıd </i><span style="font-size: 16px;">adlı eserine yine kendisinin yazdığı şerh.)</span></span></p>
<p style="text-align: justify;">Şöyle ki: <span style="color: #ff0000;">(İmkân ve hudûs hakikatının anlaşılması âmiriyet ve hâkimiyetin hakikatının anlaşılmasına mebnidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"> Zira âlem, mütegayyirdir. Her mütegayyir, hâdistir. Her bir hâdisin, bir muhdisi, yani mûcidi vardır. Elbette âlem içinde her vakit âlemleri halkedip değiştiren zâtın âmiriyet ve hâkimiyetinde rakibi ve şeriki olmaması gerekir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Hem &#8220;İmkân, mütesaviy-üt tarafeyn&#8221;dir. Öyle ise mümkinat birbirini icad edip teselsül edemeyeceğinden vücuda gelen mümkinatın bir tahsis edicisi, bir tercih edicisi, bir mûcidi vardır. Elbette mümkinatı vücuda getirip silsile halinde değiştiren zâtın âmiriyet ve hâkimiyetinde rakibi ve şeriki olmaması gerekir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">1- Âmiriyet ve hâkimiyetin muktezası; rakib kabul etmemektir, iştiraki reddetmektir, müdahaleyi ref&#8217;etmektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Onun içindir ki; küçük bir köyde iki muhtar bulunsa, köyün rahatını ve nizamını bozarlar. Bir nahiyede iki müdür, bir vilayette iki vali bulunsa, herc ü merc ederler. Bir memlekette iki padişah bulunsa, fırtınalı bir karmakarışıklığa sebebiyet verirler. Madem hâkimiyet ve âmiriyetin gölgesinin zaîf bir gölgesi ve cüz&#8217;î bir nümunesi, muavenete muhtaç âciz insanlarda böyle rakib ve zıddı ve emsalinin müdahalesini kabul etmezse;</p>
<p style="text-align: justify;">Acaba saltanat-ı mutlaka suretindeki hâkimiyet ve rububiyet derecesindeki âmiriyet, bir Kadîr-i Mutlak&#8217;ta ne derece o redd-i müdahale kanunu ne kadar esaslı bir surette hükmünü icra ettiğini kıyas et.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek uluhiyet ve rububiyetin en kat&#8217;î ve daimî lâzımı; vahdet ve infiraddır. Buna bir bürhan-ı bahir ve şahid-i katı&#8217;, kâinattaki intizam-ı ekmel ve insicam-ı ecmeldir. Sinek kanadından tut, tâ semavat kandillerine kadar öyle bir nizam var ki; akıl onun karşısında hayretinden ve istihsanından &#8220;Sübhanallah, mâşâallah, bârekâllah&#8221; der, secde eder. Eğer zerre miktar şerike yer bulunsa idi, müdahalesi olsa idi, <span style="font-size: 20pt;">لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّٰهُ لَفَسَدَتَا</span> âyet-i kerimesinin delaletiyle: Nizam bozulacaktı, suret değişecekti, fesadın âsârı görünecekti. Halbuki <span style="font-size: 20pt;">فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَ هُوَ حَسِيرٌ</span> delaletiyle ve şu ifade ile nazar-ı beşer, kusuru aramak için ne kadar çabalasa, hiçbir yerde kusuru bulamayarak, yorgun olarak menzili olan göze gelip, onu gönderen münekkid akla diyecek: &#8220;Beyhude yoruldum, kusur yok&#8221; demesiyle gösteriyor ki: Nizam ve intizam, gayet mükemmeldir. Demek intizam-ı kâinat, vahdaniyetin kat&#8217;î şahididir.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Gel gelelim &#8220;hudûs&#8221;a. Mütekellimîn demişler ki:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Âlem, mütegayyirdir. Her mütegayyir, hâdistir. Her bir hâdisin, bir muhdisi, yani mûcidi var. Öyle ise bu kâinatın kadîm bir mûcidi var.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Biz de deriz: Evet kâinat hâdistir. Çünki görüyoruz: Her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir. Demek bir Kadîr-i Zülcelal var ki, bu kâinatı hiçten icad ederek her senede belki her mevsimde, belki her günde birisini icad eder, ehl-i şuura gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp zincirleme bir surette zamanın şeridine asıyor. Elbette bu âlem gibi birer kâinat-ı müteceddide hükmünde olan her baharda gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinatları icad eden bir Zât-ı Kadîr&#8217;in mu&#8217;cizat-ı kudretidirler. Elbette âlem içinde her vakit âlemleri halkedip değiştiren zât, mutlaka şu âlemi dahi O halketmiştir. Ve şu âlemi ve rûy-i zemini, o büyük misafirlere misafirhane yapmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">3- Gelelim &#8220;imkân&#8221; bahsine. Mütekellimîn demişler ki:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İmkân, mütesaviy-üt tarafeyn&#8221;dir. Yani: Adem ve vücud, ikisi de müsavi olsa; bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır. Çünki mümkinat, birbirini icad edip teselsül edemez. <span style="color: #ff0000;">(Teselsül yoluyla eşyanın icadı, küngânla su taşımak temsilinde de izah edildiği gibi; bir meyvenin yaratılışında ağaç meyveyi yaratamayacağı gibi ağacın dikili olduğu toprakta meyveyi yaratamaz. Toprak yaratamadığı gibi topraktaki hayatiyeti zahiren devam ettiren yağmurda meyveyi yaratamaz. Yağmur yaratamadığı gibi zahiren suyu buharlaştırıp cevv-i semadan yağmurun inmesine vesile olan güneşte meyveyi yaratamaz. Ve hakeza bu silsile en son her şeyin yaratıcısı olan Allah&#8217;ta son buluyor.) </span> Yahut o onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. <span style="color: #ff0000;">(Devir yoluyla eşyanın icadını ise yumurta ile tavuğun, çekirdek ile ağacın birbirini netice vermesi itibariyle düşünebiliriz. Şöyle ki bir cihette bakılırsa tavuk yumurtanın vücuda delmesinde san&#8217;atkar iken diğer bir cihetle de tavuğun vücuda gelmesinde tavuğun san&#8217;atkarı bir yumurtadır. Dolayısıyla eşyanın yaratılışında bir şeyin hem san&#8217;at hemde san&#8217;atkar olmasıyla o şeyin vücuda gelmesi ki devir ile tabir edilmiş bu muhaldir.)</span> Öyle ise bir Vâcib-ül Vücud vardır ki, bunları icad ediyor. Devir ve teselsülü, oniki bürhan yani arşî ve süllemî gibi namlar ile müsemma meşhur oniki delil-i kat&#8217;î ile devri ibtal etmişler ve teselsülü muhal göstermişler. Silsile-i esbabı kesip, Vâcib-ül Vücud&#8217;un vücudunu isbat etmişler.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Eşyanın yaratılışında esbabın tesirinin olmadığını silsile-i esbabın nihayeti olan <strong>arşa</strong> kadar  isbat etmek yolu, İlm-i kelâmın <strong>arşî</strong> delilidir.) </span></p>
<p style="text-align: justify;">Biz de deriz ki: Esbab, teselsülün berahini ile âlemin nihayetinde kesilmesinden ise,</p>
<p style="text-align: justify;">Her şeyde Hâlık-ı Külli Şey&#8217;e has sikkeyi göstermek daha kat&#8217;î, daha kolaydır. Kur&#8217;anın feyziyle bütün Pencereler ve bütün Sözler, o esas üzerine gitmişler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bununla beraber imkân noktasının hadsiz bir vüs&#8217;atı var. Hadsiz cihetlerle Vâcib-ül Vücud&#8217;un vücudunu gösteriyor. Yalnız, mütekellimînin teselsülün kesilmesi yoluna, (elhak geniş ve büyük olan o caddeye) münhasır değildir. Belki hadd ü hesaba gelmeyen yollar ile, Vâcib-ül Vücud&#8217;un marifetine yol açar. Şöyle ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Herbir şey vücudunda, sıfâtında, müddet-i bekasında hadsiz imkânat, yani gayet çok yollar ve cihetler içinde mütereddid iken, görüyoruz ki;</p>
<p style="text-align: justify;">1- O hadsiz cihetler içinde <strong>vücudça</strong> muntazam bir yolu takib ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Herbir <strong>sıfatı </strong>da mahsus bir tarzda ona veriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">3- Müddet-i <strong>bekasında</strong> bütün değiştirdiği sıfat ve haller dahi, böyle bir tahsis ile veriliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek bir muhassısın iradesiyle, bir müreccihin tercihiyle, bir mûcid-i hakîmin icadıyladır ki; hadsiz yollar içinde, hikmetli bir yolda onu sevkeder, muntazam sıfâtı ve ahvali ona giydiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">4- Sonra infiraddan çıkarıp, bir terkibli cisme cüz&#8217; yapar, imkânat ziyadeleşir. Çünki o cisimde binler tarzda bulunabilir. Halbuki neticesiz o vaziyetler içinde neticeli, mahsus bir vaziyet ona verilir ki; mühim neticeleri ve faideleri ve o cisimde vazifeleri gördürülüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">5- Sonra o cisim dahi diğer bir cisme cüz&#8217; yaptırılıyor. İmkânat daha ziyadeleşir. Çünki binlerle tarzda bulunabilir. İşte o binler tarz içinde, birtek vaziyet veriliyor. O vaziyet ile mühim vazifeler gördürülüyor ve hâkeza&#8230; Gittikçe daha ziyade kat&#8217;î bir Hakîm-i Müdebbir&#8217;in vücub-u vücudunu gösteriyor. Bir Âmir-i Alîm&#8217;in emriyle sevk edildiğini bildiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz&#8217; olup giden bütün bu terkiblerde;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>nas</strong><strong>ı</strong><strong>l</strong> bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedâhil o heyetlerden herbirisine mahsus birer vazifesi, hikmetli birer nisbeti, intizamlı birer hizmeti bulunuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hem</strong> <strong>nas</strong><strong>ı</strong><strong>lki </strong>senin gözbebeğinden bir hüceyre; gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var. Senin başın heyet-i umumiyesi nisbetine dahi, hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre miktar şaşırsa, sıhhat ve idare-i beden bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket a&#8217;sablarına, hattâ bedenin heyet-i umumiyesinde birer mahsus vazifesi, hikmetli birer vaziyeti vardır. Binlerle imkânat içinde, bir Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in hikmetiyle o muayyen vaziyet verilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle de: Bu kâinattaki mevcudat, herbiri kendi zâtı ile, sıfâtı ile çok imkânat yolları içinde has bir vücudu ve hikmetli bir sureti ve faideli sıfatları, <strong>nasıl bir Vâcib-ül Vücud&#8217;a şehadet ederler. </strong><span style="color: #ff0000;">(Eşyanın imkanî vücuddan haricî <strong>vücud</strong> mertebesine çıkması ve ona mahsus <strong>sıfatlar</strong> verilip vücudunun devamı için <strong>beka</strong> verilmesi bir Vâcib-ül Vücud&#8217;a şehadet eder. Bu öylede cümlesiyle ilk üç delili icmalen gösterdi. Alttaki öyle cümlesiyle de dördüncü ve beşinci delil icmalen gösterilecek.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Öyle de: Mürekkebata girdikleri vakit, herbir mürekkebde daha başka bir lisanla yine Sâni&#8217;ini ilân eder. Git gide, tâ en büyük mürekkebe kadar nisbeti, vazifesi, hizmeti itibariyle Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in vücub-u vücuduna ve ihtiyarına ve iradesine şehadet eder. Çünki bir şeyi, bütün mürekkebata hikmetli münasebetleri muhafaza suretinde yerleştiren, bütün o mürekkebatın Hâlıkı olabilir. Demek birtek şey, binler lisanlarla ona şehadet eder hükmündedir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte kâinatın mevcudatı kadar değil, belki mevcudatın sıfât ve mürekkebatı adedince imkânat noktasından da Vâcib-ül Vücud&#8217;un vücuduna karşı şehadetler geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ey gafil! Kâinatı dolduran bu şehadetleri, bu sadâları işitmemek.. ne derece sağır ve akılsız olmak lâzım geliyor? Haydi sen söyle&#8230;</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Otuzbirinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ٭ وَ فِى اْلاَرْضِ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ وَ فِى اَنْفُسِكُمْ اَفَلاَ تُبْصِرُونَ</span></p>
<p>Şu pencere insan penceresidir ve enfüsîdir. Ve enfüsî cihetinde şu pencerenin tafsilâtını binler muhakkikîn-i evliyanın mufassal kitablarına havale ederek yalnız feyz-i Kur&#8217;andan aldığımız birkaç esasa işaret ederiz. Şöyle ki:</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(</span><span style="color: #0000ff;">Evet nasılki ehl-i tarîkat, seyr-i enfüsî ve âfâkî ile marifet-i İlahiyede iki yol ile gitmişler ve en kısa ve kolayı ve kuvvetli ve itminanlı yolunu enfüsîde, yani kalbinde zikr-i hafiyy-i kalble bulmuşlar. Aynen öyle de: Yüksek ehl-i hakikat dahi, marifet ve tasavvur değil, belki ondan çok âlî ve kıymetli olan iman ve tasdikte, iki cadde ile hareket etmişler:</span></p>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><strong>Biri:</strong> Kitab-ı kâinatı mütalaa ile, Âyet-ül Kübra ve Hizb-ün Nuriye ve Hülâsat-ül Hülâsa gibi <strong>âfâka</strong> bakmaktır.</span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;"><strong>Diğeri:</strong> Ve en kuvvetli ve hakkalyakîn derecesinde vicdanî ve hissî, bir derece şuhudî olan hakikat-ı insaniye haritasını ve enaniyet-i beşeriye fihristesini ve mahiyet-i nefsiyesini mütalaa ile, imanın şübhesiz ve vesvesesiz mertebesine çıkmaktır ki; sırr-ı akrebiyete ve veraset-i nübüvvete bakar. Ve <strong>enfüsî</strong> tefekkür-ü imanî hakikatının bir parçası, Otuzuncu Söz&#8217;ün &#8220;ene ve enaniyet&#8221;te ve Otuzüçüncü Mektub&#8217;un Hayat Penceresinde ve İnsan Penceresinde ve bazı parçaları da sair ecza-yı Nuriyede bir derece beyan edilmiş.</span> Emirdağ Lahikası-1 146 &#8211; 147)</span></div>
<p style="text-align: justify;">Onbirinci Söz&#8217;de beyan edildiği gibi: &#8220;İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır ki: Cenab-ı Hak bütün esmasını, insanın nefsi ile insana ihsas ediyor.&#8221; Tafsilâtını başka Sözlere havale edip yalnız üç noktayı göstereceğiz.</p>
<h5 style="text-align: justify;"><strong><b>BİRİNCİ NOKTA:</b></strong></h5>
<p style="text-align: justify;">İnsan, üç cihetle esma-i İlahiyeye bir âyinedir.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Birinci Vecih:</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir. Öyle de: İnsan, za&#8217;f u acziyle, fakr u hacatıyla, naks u kusuruyla, bir Kadîr-i Zülcelal&#8217;in kudretini, kuvvetini, gınasını, rahmetini bildiriyor ve hâkeza pek çok evsaf-ı İlahiyeye bu suretle âyinedarlık ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hattâ hadsiz</strong> <span style="text-decoration: underline;">aczinde </span>ve nihayetsiz <span style="text-decoration: underline;">za&#8217;fında</span>, hadsiz a&#8217;dasına karşı bir <strong>nokta-i istinad</strong> aramakla, vicdan daima Vâcib-ül Vücud&#8217;a bakar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hem nihayetsiz</strong> <span style="text-decoration: underline;">fakrında</span>, nihayetsiz <span style="text-decoration: underline;">hacatı</span> içinde, nihayetsiz maksadlara karşı bir <strong>nokta-i istimdad</strong> aramağa mecbur olduğundan, vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahîm&#8217;in dergâhına dayanır, dua ile el açar.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek her vicdanda şu <strong>nokta-i istinad </strong>ve<strong> nokta-i istimdad</strong> cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîm&#8217;in bârigâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>İkinci Vecih </b></strong>âyinedarlık ise:</h4>
<p style="text-align: justify;">İnsana verilen <strong><b>nümuneler</b></strong> nev&#8217;inden cüz&#8217;î ilim, kudret, basar, sem&#8217;, mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz&#8217;iyat ile kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem&#8217;ine, hâkimiyet-i rububiyetine âyinedarlık eder. Onları anlar, bildirir. Meselâ: Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve hâkeza&#8230;</p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Üçüncü Vecih</b></strong> <strong>âyinedarlık ise:</strong></h4>
<p style="text-align: justify;">İnsan, üstünde <strong><b>nakışları</b></strong> görünen esma-i İlahiyeye âyinedarlık eder. Otuzikinci Söz&#8217;ün Üçüncü Mevkıfının başında bir nebze izah edilen insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zahir olan yetmişten ziyade esma vardır. <strong>Meselâ:</strong></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Yaradılışından <strong>Sâni</strong>&#8216;, <strong>Hâlık</strong> ismini ve</li>
<li>Hüsn-ü takviminden <strong>Rahman</strong> ve <strong>Rahîm</strong> isimlerini ve</li>
<li>Hüsn-ü terbiyesinden <strong>Kerim</strong>, <strong>Latif</strong> isimlerini ve hâkeza&#8230;</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Bütün a&#8217;za ve âlâtıyla, cihazat ve cevarihiyle, letaif ve maneviyatıyla, havas ve hissiyatıyla ayrı ayrı esmanın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(</span><span style="color: #ff0000;">Hattâ birtek zîhayat şeyde, yalnız zahir olarak yirmi kadar esma-i İlahiyenin cilve-i nakşı görünebilir. Hattâ birtek güzel çiçek ve hasna bir insan yalnız maddî ve zahir suretinde <strong>Sekiz sahifede Ondokuz esmayı</strong> gösterirse; acaba umum çiçekler ve bütün zîhayat ve büyük ve küllî mevcudat, ne derece ulvî ve küllî esmayı okutuyor, kıyas edebilirsin.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><b>Birinci sahife:</b><b> </b>Umumî şekil ve mikdarını gösteren heyettir ki: tasvir, tanzim ve takdir fiilleri arkasında “Ya <u>Musavvir</u>, ya <u>Mukaddir</u>, ya <u>Munazzım</u>” isimlerini yâdeder. <b>3</b><b></b></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><b>İkinci sahife:</b><b> </b>Suretlerinde ayrı ayrı a’zaların inkişafıyla hasıl olan çiçek ve insanın basit heyetidir ki; ilim ve hikmet manaları arkasında o sahifede “<u>Alîm</u>, <u>Hakîm</u>” isimleri gibi çok isimler yazılıyor. <b>2</b></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><b>Üçüncü sahife:</b><b> </b>O iki mahlukun ayrı ayrı a’zalarının verilmesinde, sun’ ve inayet manaları arkasında, “<u>Sâni’ </u>ve <u>Bâri’</u>” isimleri gibi çok isimler yazılıyor. <b>2</b></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><b>Dördüncü sahife:</b><b> </b>Öyle bir zînet ve hüsün, o iki masnua veriliyor ki; güya lütuf ve kerem tecessüm etmiş, onlar olmuş. O sahife “Ya <u>Latîf</u>, Ya <u>Kerim</u>” gibi çok isimleri yâdeder, okur.  <b>2</b></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><b>Beşinci sahife:</b><b> </b>O çiçeğe leziz meyveler, o hasnaya sevimli evlâdlar, güzel ahlâklar takmakla; kendini tanıttırıp sevdirmekle “Ya <u>Vedud</u>, ya <u>Rahîm</u>, ya <u>Mün’im</u>” gibi isimleri okutturuyor. <b>3</b></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><b>Altıncı sahife:</b><b> </b>Tanıttırıp sevdirmekle mahlukata acımak ve şefkat edip in’am ve ihsan etmesinde, “Ya <u>Rahman</u>, ya <u>Hannan</u>” gibi isimler okunuyor. <b>2</b></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><b>Yedinci sahife: </b>Acımak ve şefkat etmekle ihsan ve in’am edilen o nimetlerde, o neticelerde, öyle lemaat-ı hüsün ve cemal görünüyor ki, hakikî bir şevk ve şefkatle yoğrulmuş hâlis bir şükür ve safi bir muhabbete lâyık olur. O sahifede “Ya <u>Cemil-i Zülkemal</u>, ya <u>Kâmil-i Zülcemal</u>” isimleri yazılı okunuyor. <b>2</b></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><b>Sekizinci sahife:</b><b> (İnsan sahifesi)</b> Hem insan ruh, kalb, akıl cihetiyle ve hayat ve letaif sahifeleriyle “<u>Hayy</u>, <u>Kayyum </u>ve <u>Muhyî</u>” gibi ne kadar esma-i kudsîye-i nuranîyeyi okur ve okutturur, kıyas edebilirsin. <b>3</b></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">3+2+2+2+3+2+2+3=19 Sekiz sahifede 19 Esma okundu.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Demek nasıl esmada bir ism-i a&#8217;zam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı a&#8217;zam var ki, o da insandır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku&#8230; Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!</p>
<h5 style="text-align: justify;"><strong><b>İKİNCİ NOKTA: </b></strong></h5>
<p style="text-align: justify;">Mühim bir sırr-ı ehadiyete işaret eder. Şöyle ki:</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki: Bütün a&#8217;zasını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani, irade-i İlahiye cilvesi olan evamir-i tekviniye ve o emirden vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve latife-i Rabbaniye olan ruh, onların idaresinde onların manevî seslerini hissetmesinde ve hacetlerini görmesinde birbirine mani olmaz, ruhu şaşırtmaz. Ruha nisbeten uzak-yakın bir hükmünde. Birbirine perde olmaz. İsterse, çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her cüz&#8217;ü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ çok nuraniyet kesbetmiş ise, herbir cüz&#8217;ü ile görebilir ve işitebilir. Öyle de: <span style="font-size: 20pt;">وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى</span> Cenab-ı Hakk&#8217;ın madem onun bir kanun-u emri olan ruh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve a&#8217;zasında bu vaziyeti gösteriyor. Elbette âlem-i ekber olan kâinatta o Zât-ı Vâcib-ül Vücud&#8217;un irade-i külliyesine ve kudret-i mutlakasına hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz dualar, hadsiz işler, hiçbir cihette ona ağır gelmez, birbirine mani olmaz. O Hâlık-ı Zülcelal&#8217;i meşgul etmez, şaşırtmaz. Bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın uzak birdir. İsterse, bütününü birinin imdadına gönderir. Herşey ile her şeyi görebilir, seslerini işitebilir ve her şey ile herşeyi bilir ve hâkeza&#8230;</p>
<h5 style="text-align: justify;"><strong><b>ÜÇÜNCÜ NOKTA: </b></strong></h5>
<p style="text-align: justify;">Hayatın pek mühim bir mahiyeti ve ehemmiyetli bir vazifesi var. Fakat o bahis, Hayat Penceresinde ve Yirminci Mektub&#8217;un Sekizinci Kelimesinde tafsili geçtiğinden ona havale edip yalnız bunu ihtar ederiz ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Hayatta hissiyat suretinde kaynayan memzuç nakışlar; pekçok esma ve şuunat-ı zâtiyeye işaret eder. Gayet parlak bir surette Hayy-u Kayyum&#8217;un şuunat-ı zâtiyesine âyinedarlık eder. Şu sırrın izahı, Allah&#8217;ı tanımayanlara ve daha tam tasdik etmeyenlere karşı zamanı olmadığından kapıyı kapıyoruz&#8230; <span style="color: #ff0000;">(Şefkat ve muhabbet etmek gibi hissiyatlarımız Cenab-ı Hakk&#8217;ın esma ve şuunat-ı zâtiyesini anlamamız için hayatımıza takılmıştır. Nasılki Cenab-ı Hakk, Hayy isminin tecelliyatıyla bizi ademden çıkarıp vücud vermekle rahmet şuunatıyla bize şefkatini göstermiş. Öylede Cenab-ı Hakk, Kayyum isminin tecelliyatıyla da biz mahlukatın üzerinde esmasını daim tecelli ettirmekle esmasının güzelliğine karşı muhabbet şuunatını göstermiştir.)</span></p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Otuzikinci Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَ كَفَى بِاللّٰهِ شَهِيدًا</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">قُلْ يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنِّى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِى لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَ اْلاَرْضِ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ يُحْيِى وَ يُمِيتُ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Şu pencere, sema-i risaletin güneşi, belki güneşler güneşi olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın penceresidir. Şu gayet <strong>parlak</strong> ve pek <strong>büyük</strong> ve çok <strong>nurani</strong> <strong>pencere</strong> Otuzbirinci Söz olan Mi&#8217;rac Risalesiyle, Ondokuzuncu Söz olan Nübüvvet-i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) Risalesinde ve ondokuz işaretli olan Ondokuzuncu Mektub&#8217;da, ne derece nurani ve zahir olduğu isbat edildiğinden, o iki Sözü ve o Mektubu ve o Mektubun Ondokuzuncu İşaretini bu makamda düşünüp, sözü onlara havale edip, yalnız deriz ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Tevhidin bir bürhan-ı nâtıkı olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm <strong>risalet</strong> ve <strong>velayet</strong> cenahlarıyla, yani kendinden evvel bütün <strong>enbiyanın</strong> <em>tevatürle icma&#8217;larını</em> ve ondan sonraki bütün <strong>evliyanın ve asfiyanın</strong> <em>icma&#8217;kârane tevatürlerini</em> tazammun eden bir kuvvetle bütün hayatında bütün kuvvetiyle <strong>vahdaniyeti gösterip ilân</strong> etmiş. Ve Âlem-i İslâmiyet gibi <strong>geniş</strong>, <strong>parlak</strong>, <strong>nurani</strong> bir <strong>pencereyi</strong>, marifetullaha açmıştır. İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylanî gibi milyonlar muhakkikîn-i asfiya ve sıddıkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar. Acaba böyle bir pencereyi kapatacak bir perde var mı? Ve onu ittiham edip, bu pencereden bakmayanın aklı var mı? Haydi sen söyle!</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Hiç kapanmayacak pencere risaleti ile verdiği tevhid dersi ile ubudiyeti ile yükseldiği her esmanın iktiza ettiği hali yapmaktan gelen sünnet-i seniyyesidir. Bu iki cenahla milyonlar muhakkikîn-i asfiya ve sıddıkîn o pencereden bakıyorlar.)</span></p>
<h4 style="text-align: justify;"><strong><b>Otuz</b></strong><strong><b>üçü</b></strong><strong><b>nc</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b> Pencere</b></strong></h4>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى اَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا قَيِّمًا ٭ الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Bütün geçmiş pencereler, Kur&#8217;an denizinden bazı katreler olduğunu düşün. Sonra Kur&#8217;anda ne kadar âb-ı hayat hükmünde olan envâr-ı tevhid var olduğunu kıyas edebilirsin. Fakat bütün o pencerelerin menbaı ve madeni ve aslı olan Kur&#8217;ana gayet mücmel bir surette, gayet basit bir tarzda bakılsa dahi, yine gayet parlak, nurani bir pencere-i câmiadır. O pencere ne kadar kat&#8217;î ve parlak ve nurani olduğunu, Yirmibeşinci Söz olan İ&#8217;caz-ı Kur&#8217;an Risalesine ve Ondokuzuncu Mektub&#8217;un Onsekizinci İşaretine havale ediyoruz. Ve Kur&#8217;anı bize gönderen Zât-ı Zülcelal&#8217;in Arş-ı Rahmanîsine niyaz edip deriz:</p>
<p style="text-align: justify;">(Kur’an’ın her bir âyeti sarih, işari ve remzi olarak tevhide işaret etmesinden dolayı en teferruat mes’elesi dahi tevhide gayet parlak, nurani bir pencere açar.)</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا ٭ رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا ٭ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ ٭ وَ تُبْ عَلَيْنَا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ</span></p>
<h5 style="text-align: justify;"><strong><b>İ</b></strong><strong><b>HTAR</b></strong></h5>
<p style="text-align: justify;">Şu Otuzüç Pencereli olan Otuzüçüncü Mektub,</p>
<p style="text-align: justify;">imanı olmayanı inşâallah imana getirir.</p>
<p style="text-align: justify;">İmanı zaîf olanın imanını kuvvetleştirir.</p>
<p style="text-align: justify;">İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar.</p>
<p style="text-align: justify;">İmanı tahkikî olanın imanını genişlettirir.</p>
<p style="text-align: justify;">İmanı geniş olana bütün kemalât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir; daha nurani, daha parlak manzaraları açar.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bunun için, &#8220;Bir pencere bana kâfi geldi, yeter&#8221; diyemezsin. Çünki senin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise; kalbin de hissesini ister, ruhun da hissesini ister. Hattâ hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh herbir pencerenin ayrı ayrı faideleri vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mi&#8217;rac Risalesi&#8217;nde asıl muhatab, mü&#8217;min idi; mülhid ikinci derecede istima&#8217; makamında idi. Şu risalede ise muhatab, münkirdir; istima&#8217; makamlarında mü&#8217;mindir. Bunu düşünüp öylece bakmalı.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat maatteessüf mühim bir sebebe binaen şu mektub gayet sür&#8217;atle yazıldığından ve hattâ müsvedde halinde kaldığından, elbette bana ait olan tarz-ı ifadede müşevveşiyet ve kusurlar olacaktır. Nazar-ı müsamaha ile bakmalarını ve ellerinden gelirse ıslahlarını ve mağfiret ile bana dua eylemelerini ihvanlarımdan isterim.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَالسَّلاَمُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى وَالْمَلاَمُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوَى</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ آمِينَ</span></p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzucuncu-soz/">Otuzüçüncü Söz</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf Mühim Bir Sual ve Münacat</title>
		<link>https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ucuncu-mevkif-muhim-bir-sual-ve-munacat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Dec 2021 20:30:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütalaalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Mühim Bir Sual]]></category>
		<category><![CDATA[Münacat]]></category>
		<category><![CDATA[Otuzikinci Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Üçüncü Mevkıf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=2514</guid>

					<description><![CDATA[<p>MÜHİM BİR SUAL: Diyorsunuz ki: &#8220;Muhabbet, ihtiyarî değil. Hem ihtiyac-ı fıtrîye binaen, leziz taamları ve meyveleri severim. Peder ve vâlide ve evlâdlarımı severim. Refika-i hayatımı severim. Dost ve ahbablarımı severim. Enbiya ve evliyayı severim. Hayatımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ucuncu-mevkif-muhim-bir-sual-ve-munacat/">Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf Mühim Bir Sual ve Münacat</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4 style="text-align: center;"><strong><b>MÜHİM BİR SUAL:</b></strong></h4>
<p>Diyorsunuz ki: &#8220;Muhabbet, ihtiyarî değil. Hem ihtiyac-ı fıtrîye binaen, leziz taamları ve meyveleri severim. Peder ve vâlide ve evlâdlarımı severim. Refika-i hayatımı severim. Dost ve ahbablarımı severim. Enbiya ve evliyayı severim. Hayatımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu muhabbetleri, Cenab-ı Hakk&#8217;ın zât ve sıfât ve esmasına verebilirim? Bu ne demektir?</p>
<p><strong><b>Elcevab: </b></strong>&#8220;Dört Nükte&#8221;yi dinle.</p>
<h5><strong><b>BİRİNCİ NÜKTE:</b></strong></h5>
<p>Muhabbet, çendan ihtiyarî değil. Fakat ihtiyar ile, muhabbetin yüzü, bir mahbubdan diğer bir mahbuba dönebilir. Meselâ:</p>
<ul>
<li>Bir mahbubun çirkinliğini göstermekle</li>
<li>Veyahut asıl lâyık-ı muhabbet olan diğer bir mahbuba perde veya âyine olduğunu göstermekle,</li>
</ul>
<p>muhabbetin yüzü, mecazî mahbubdan hakikî mahbuba çevrilebilir.</p>
<h5><strong><b>İKİNCİ NÜKTE:</b></strong></h5>
<p>Ta&#8217;dad ettiğin sevdiklerini, sevme demiyoruz. Belki onları Cenab-ı Hakk&#8217;ın hesabına ve onun muhabbeti namına sev, deriz.</p>
<p>Meselâ: Leziz taamları, güzel meyveleri, Cenab-ı Hakk&#8217;ın ihsanı ve o Rahman-ı Rahîm&#8217;in in&#8217;amı cihetinde sevmek, &#8220;Rahman&#8221; ve &#8220;Mün&#8217;im&#8221; isimlerini sevmektir, hem manevî bir şükürdür.</p>
<p>Şu muhabbet, yalnız nefis hesabına olmadığını ve Rahman namına olduğunu gösteren;</p>
<ol>
<li>Meşru dairesinde</li>
<li>Kanaatkârane kazanmak</li>
<li>Ve mütefekkirane,</li>
<li>Müteşekkirane yemektir.</li>
</ol>
<p>Hem peder ve vâlideyi şefkat ile teçhiz eden ve seni onların merhametli elleriyle terbiye ettiren hikmet ve rahmet hesabına onlara hürmet ve muhabbet, Cenab-ı Hakk&#8217;ın muhabbetine aittir.</p>
<ol>
<li>Muhabbet ve hürmet, şefkat lillah için olduğuna alâmeti şudur ki:</li>
<li>Onlar ihtiyar oldukları</li>
<li>Ve sana hiçbir faideleri kalmadığı</li>
<li>Ve seni zahmet ve meşakkate attıkları zaman, daha ziyade muhabbet ve merhamet ve şefkat etmektir.</li>
</ol>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَا اَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُلْ لَهُمَا اُفٍّ</span></p>
<p>İsra Suresi 23 Âyetin Birinci Sureti: Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara &#8220;öf&#8221; bile deme</p>
<p><span style="font-size: 20pt;">وَلاَ تَنْهَرْهُمَا</span> 23 Âyetin İkinci Sureti: Ve onları azarlama.</p>
<p><span style="font-size: 20pt;">وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا</span>  23 Âyetin Üçüncü Sureti: İkisine de tatlı ve güzel söz söyle.</p>
<p><span style="font-size: 20pt;">وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ</span> 24 Âyetin Dördüncü Sureti: İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir.</p>
<p><span style="font-size: 20pt;">وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِى صَغِيرًا </span> 24 Âyetin Beşinci Sureti: Ve şöyle de: &#8220;Ey Rabbim! Onların beni küçükten terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.&#8221;</p>
<p>âyeti beş mertebe hürmet ve şefkate evlâdı davet etmesi; Kur&#8217;anın nazarında vâlideynin hukukları ne kadar ehemmiyetli ve ukukları ne derece çirkin olduğunu gösterir. (Bu âyetin evvelinde mi’racdan bahseden bir âyet olması hasebiyle âyetin siyak ve sibak itibariyle münasebetine bakıldığında Mi’rac Allah’a olan yakınlığın bir gılafı olduğundan şöyle bir manayı ifade eder ki: Allah’a yakın olan bir insan, Allah nam ve hesabıyla diğer insanlarada yakınlık gösterir, onların hukukunu çiğnemez. Maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa eder.)</p>
<p>Madem peder; kimseyi değil, yalnız veledinin kendinden daha ziyade iyi olmasını ister. Ona mukabil veled dahi, pedere karşı hak dava edemez. Demek vâlideyn ve veled ortasında fıtraten sebeb-i münakaşa yok. Zira münakaşa, ya gıbta ve hasedden gelir. Pederde oğluna karşı o yok. Veya münakaşa, haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki, pederine karşı hak dava etsin. Pederini haksız görse de, ona isyan edemez. Demek pederine isyan eden ve onu rencide eden, insan bozması bir canavardır.</p>
<p>(İkinci sualin ise, peder ve vâlidenin arzuları pek mühimdir. Kur&#8217;an-ı Hakîm bir âyet-i kerimede, beş tarzda onlara karşı şefkat ve hürmete emreder. Eğer sühuletle arzuları yerine gelmek kabilse yaparsınız. Barla Lahikası 260)</p>
<p>Ve evlâdlarını, o Zât-ı Rahîm-i Kerim&#8217;in hediyeleri olduğu için kemal-i şefkat ve merhamet ile onları sevmek ve muhafaza etmek, yine Hakk&#8217;a aittir. Ve o muhabbet ise, Cenab-ı Hakk&#8217;ın hesabına olduğunu gösteren alâmet ise: Vefatlarında sabır ile şükürdür, me&#8217;yusane feryad etmemektir. &#8220;Hâlıkımın benim nezaretime verdiği sevimli bir mahluku idi, bir memlukü idi, şimdi hikmeti iktiza etti, benden aldı, daha iyi bir yere götürdü. Benim o memlukte bir zahirî hissem varsa, hakikî bin hisse onun Hâlıkına aittir. &#8220;El-hükmü Lillah&#8221; deyip teslim olmaktır. (Bizim evladımızla olan münasebetimiz onların kabiliyetlerinin ortaya çıkması için menfaatleri etrafına toplayıp mazarratı uzaklaştırmak suretindedir. Çocuğun tercihleri ile olacak neticeden biz mes’ul değiliz. Cenab-ı Hakk’ın bizimle olan muamelesi bizim tercihlerimize göre bize mükafat veya ceza vermek suretindedir. Bizler tercihlerimizin neticesinden mes’ul değiliz. Zira Cenab-ı Hak bizim hayılı tercihlerimize hikmetine binaen şer neticeler takabilir, fakat bununla bizi mes’ul tutmaz.)</p>
<p>Hem dost ve ahbab ise: Eğer onlar iman ve amel-i sâlih sebebiyle Cenab-ı Hakk&#8217;ın dostları iseler, &#8220;El-hubbu Fillah&#8221; sırrınca o muhabbet dahi, Hakk&#8217;a aittir.</p>
<p>Hem refika-i hayatını, rahmet-i İlahiyenin munis, latîf bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü suretine muhabbetini bağlama. Belki kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymetdar ve en şirin cemali ise; ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemal-i şefkat ve hüsn-ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyadeleşir. Ve o zaîfe, latife mahlukun hukuk-u hürmeti, o muhabbetle muhafaza edilir. Yoksa hüsn-ü suretin zevaliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda bîçare hakkını kaybeder.</p>
<p>Hem enbiya ve evliyayı sevmek, Cenab-ı Hakk&#8217;ın makbul ibadı olmak cihetiyle, Cenab-ı Hakk&#8217;ın namına ve hesabınadır ve o nokta-i nazardan ona aittir.</p>
<p>Hem hayatı, Cenab-ı Hakk&#8217;ın insana ve sana verdiği en kıymetdar ve hayat-ı bâkiyeyi kazandıracak bir sermaye ve bir define ve bâki kemalâtın cihazatını câmi&#8217; bir hazine cihetiyle onu sevmek, muhafaza etmek, Cenab-ı Hakk&#8217;ın hizmetinde istihdam etmek, yine o muhabbet bir cihette Mabud&#8217;a aittir.</p>
<p>Hem gençliğin letafetini, güzelliğini; Cenab-ı Hakk&#8217;ın latif, şirin, güzel bir nimeti nokta-i nazarından istihsan etmek, sevmek, hüsn-ü istimal etmek, şâkirane bir nevi muhabbet-i meşruadır.</p>
<p>Hem baharı; Cenab-ı Hakk&#8217;ın nurani esmalarının en latif, güzel nakışlarının sahifesi ve Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in antika san&#8217;atının en müzeyyen ve şaşaalı bir meşher-i san&#8217;atı olduğu cihetiyle mütefekkirane sevmek, Cenab-ı Hakk&#8217;ın esmasını sevmektir.</p>
<p>Hem dünyayı; âhiretin mezraası ve esma-i İlahiyenin âyinesi ve Cenab-ı Hakk&#8217;ın mektubatı ve muvakkat bir misafirhanesi cihetinde sevmek, -nefs-i emmare karışmamak şartıyla- Cenab-ı Hakk&#8217;a ait olur.</p>
<p><strong><b>Elhasıl: </b></strong>Dünyayı ve ondaki mahlukatı mana-yı harfiyle sev. Mana-yı ismiyle sevme. &#8220;Ne kadar güzel yapılmış&#8221; de. &#8220;Ne kadar güzeldir&#8221; deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünki bâtın-ı kalb, âyine-i Samed&#8217;dir ve ona mahsustur. <span style="font-size: 20pt;">اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا حُبَّكَ وَ حُبَّ مَا يُقَرِّبُنَا اِلَيْكَ</span> de.</p>
<p>(Cenab-ı Hakk&#8217;ın masivasına (yani kâinata) mana-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.</p>
<p>Evet her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk&#8217;a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk&#8217;a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk&#8217;a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün&#8217;im, san&#8217;ata bakıldığı zaman Sâni&#8217;, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir. Mesnevi-i Nuriye 51) İşte bütün ta&#8217;dad ettiğimiz muhabbetler, eğer bu suretle olsa, hem elemsiz bir lezzet verir, hem bir cihette zevalsiz bir visaldir. Hem muhabbet-i İlahiyeyi ziyadeleştirir. Hem meşru bir muhabbettir. Hem ayn-ı lezzet bir şükürdür. Hem ayn-ı muhabbet bir fikirdir.</p>
<p><strong>Meselâ:</strong> Nasılki bir padişah-ı âlî, <em><i>{(Ha</i></em><em><i>ş</i></em><em><i>iye): Bir zaman iki a</i></em><em><i>ş</i></em><em><i>iret reisi, bir padi</i></em><em><i>ş</i></em><em><i>ah</i></em><em><i>ı</i></em><em><i>n huzuruna girmi</i></em><em><i>ş</i></em><em><i>ler, yaz</i></em><em><i>ı</i></em><em><i>lan ayn</i></em><em><i>ı</i></em><em><i> vaziyette bulunmu</i></em><em><i>ş</i></em><em><i>lar.}</i></em> sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var: Biri; elma, elma olduğu için sevilir ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet padişaha ait değil. Belki huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazan olur ki; padişah o nefisperverane olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti dahi cüz&#8217;îdir. Hem zeval bulur; elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır. İkinci muhabbet ise: Elma içindeki elma ile gösterilen iltifatat-ı şahanedir. Güya o elma, iltifat-ı şahanenin nümunesi ve mücessemidir diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem iltifatın gılafı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir.</p>
<p>Aynen onun gibi bütün nimetlere ve meyvelere, zâtları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleriyle gafilane telezzüz etse, o muhabbet nefsanîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenab-ı Hakk&#8217;ın iltifatat-ı rahmeti ve ihsanatının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifatatın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemal-i iştiha ile lezzet alsa; hem manevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir&#8230;</p>
<h5><strong><b>ÜÇÜNCÜ NÜKTE:</b></strong></h5>
<p>Cenab-ı Hakk&#8217;ın esmasına karşı olan muhabbetin tabakatı var: Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi;</p>
<p>Bazan âsâra muhabbet suretiyle esmayı sever.</p>
<p>Bazan esmayı, kemalât-ı İlahiyenin ünvanları olduğu cihetle sever.</p>
<p>Bazan insan, câmiiyet-i mahiyet cihetiyle hadsiz ihtiyacat noktasında esmaya muhtaç ve müştak olur ve o ihtiyaçla sever. (Rahim ve Kerim isminin tecelliyatına olan hadsiz ihtiyactan dolayı bu ihtiyaçların yerine getirilmesi sebebiyle sever.)</p>
<p>(Nokta: Cenab-ı Hakk&#8217;ın masivasına yapılan muhabbet iki çeşit olur. Birisi, yukarıdan aşağıya nâzil olur. Diğeri, aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki:</p>
<p>Bir insan en evvel muhabbetini Allah&#8217;a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah&#8217;ın sevdiği herşeyi sever ve mahlukata taksim ettiği muhabbeti, Allah&#8217;a olan muhabbetini tenkis değil, tezyid eder.</p>
<p>İkinci kısım ise, en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini Allah&#8217;ı sevmeğe vesile yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhafaza edemez, dağılır. Ve bazan da kavî bir esbaba rast gelir. Onun muhabbetini mana-yı ismiyle tamamen cezbeder, helâkete sebeb olur. Şayet Allah&#8217;a vâsıl olsa da, vusulü nâkıs olur&#8230; Mesnevi-i Nuriye 73)</p>
<p>Meselâ: Sen bütün <strong><b>şefkat</b></strong> ettiğin akraba ve fukara ve zaîf ve muhtaç mahlukata karşı, âcizane istimdad ihtiyacını hissettiğin halde; biri çıksa, istediğin gibi onlara iyilik etse, o zâtın in&#8217;am edici ünvanı ve kerim ismi ne kadar senin hoşuna gider, ne kadar o zâtı, o ünvan ile seversin. Öyle de: Yalnız Cenab-ı Hakk&#8217;ın <strong><b>Rahman</b></strong> ve <strong><b>Rahîm</b></strong> isimlerini düşün ki: Sen sevdiğin ve şefkat ettiğin bütün mü&#8217;min âbâ ve ecdadını ve akraba ve ahbabını dünyada nimetlerin enva&#8217;ıyla ve Cennet&#8217;te enva&#8217;-ı lezaiz ile ve saadet-i ebediyede onları sana gösterip ve kendini onlara göstermesiyle mes&#8217;ud ettiği cihette o &#8220;<strong><b>Rahman</b></strong>&#8221; ismi ve &#8220;<strong><b>Rahîm</b></strong>&#8221; ünvanı, ne kadar sevilmeğe lâyıktırlar ve ne derece o iki isme ruh-u beşer muhtaç olduğunu kıyas edebilirsin. Ve ne derece, <span style="font-size: 20pt;">اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى رَحْمَانِيَّتِهِ وَ عَلَى رَحِيمِيَّتِهِ</span>yerindedir anlarsın.</p>
<p>Hem <strong><b>al</b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b>kadar</b></strong> olduğun ve <strong><b>peri</b></strong><strong><b>ş</b></strong><strong><b>aniyetlerinden</b></strong> müteessir olduğun; senin bir nevi hanen ve içindeki mevcudat, senin o hanenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli müzeyyenatı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlukatı kemal-i hikmet ile tanzim ve tedbir ve terbiye eden zâtın &#8220;<strong><b>Hak</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>m</b></strong>&#8221; ismine ve &#8220;<strong><b>M</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>rebbi</b></strong>&#8221; ünvanına senin ruhun ne kadar muhtaç, ne kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın.</p>
<p>Hem bütün <strong><b>al</b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b>kadar</b></strong> olduğun ve <strong><b>zevalleriyle</b></strong> müteellim olduğun insanları, mevtleri hengâmında adem zulümatından kurtarıp şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir zâtın &#8220;<strong><b>V</b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b>ris</b></strong>, <strong><b>B</b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b>is</b></strong>&#8221; isimlerine, &#8220;<strong><b>B</b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b>ki</b></strong>, <strong><b>Kerim</b></strong>, <strong><b>Muhy</b></strong><strong><b>î</b></strong> ve <strong><b>Muhsin</b></strong>&#8221; ünvanlarına ne kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.</p>
<p>İşte insanın mahiyeti ulviye, fıtratı câmia olduğundan; binler enva&#8217;-ı hacat ile binbir esma-i İlahiyeye, herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır. Ruhun tekemmülatına göre meratib-i muhabbet, meratib-i esmaya göre inkişaf eder. Bütün esmaya muhabbet dahi -çünki o esma Zât-ı Zülcelal&#8217;in ünvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyeye döner.</p>
<p>Şimdi yalnız nümune olarak binbir esmadan yalnız &#8220;<strong><b>Adl</b></strong>&#8221; ve &#8220;<strong><b>Hakem</b></strong>&#8221; ve &#8220;<strong><b>Hak</b></strong>&#8221; ve &#8220;<strong><b>Rah</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>m</b></strong>&#8221; isimlerinin binbir mertebelerinden bir mertebeyi beyan edeceğiz. Şöyle ki:</p>
<p><strong><b>Hikmet</b></strong> ve <strong><b>adl</b></strong> içindeki &#8220;<strong><b>Rahmanurrah</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>m</b></strong>&#8221; ve &#8220;<strong><b>Hak</b></strong>&#8221; ismini a&#8217;zamî bir dairede görmek istersen, şu temsile bak: Nasılki bir orduda dörtyüz muhtelif taifeler bulunduğunu farz ediyoruz ki; herbir taife beğendiği elbiseleri ayrı, hoşuna gittiği erzakı ayrı, rahatla istimal edeceği silâhları ayrı ve mizacına deva olacak ilâçları ayrı oldukları halde; bütün o dörtyüz taife, ayrı ayrı takım, bölük tefrik edilmeyerek, belki birbirine karışık olduğu halde onları kemal-i şefkat ve merhametinden ve hârikulâde iktidarından ve mu&#8217;cizane ilim ve ihatasından ve fevkalâde adalet ve hikmetinden, misilsiz birtek padişah onların hiçbirini şaşırmayarak, hiçbirini unutmayarak, bütün ayrı ayrı onlara lâyık elbise, erzak, ilâç ve silâhlarını muinsiz olarak bizzât kendisi verse, o zât acaba ne kadar muktedir, müşfik, âdil, kerim bir padişah olduğunu anlarsın. Çünki bir taburda on milletten efrad bulunsa, onları ayrı ayrı giydirmek ve teçhiz etmek çok müşkil olduğundan, bilmecburiye ne cinsten olursa olsun, bir tarzda teçhiz edilir.</p>
<p>İşte öyle de: Cenab-ı Hakk&#8217;ın <strong><b>adl</b></strong> ve <strong><b>hikmet</b></strong> içindeki İsm-i &#8220;<strong><b>Hak</b></strong> ve <strong><b>Rahmanurrah</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>m</b></strong>&#8220;in cilvesini görmek istersen, bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş, muhteşem dörtyüzbin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordusuna bak ki; bütün o milletler, o taifeler, birbiri içinde oldukları halde, herbirinin libası ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, talimatı ayrı, terhisatı ayrı oldukları halde ve o hacatlarını tedarik edecek iktidarları ve o metalibi isteyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl içinde, mizan ve intizam ile &#8220;Hak&#8221; ve &#8220;Rahman&#8221;, &#8220;Rezzak&#8221; ve &#8220;Rahîm&#8221;, &#8220;Kerim&#8221; ünvanlarını seyret, gör. Nasıl hiçbirini şaşırmayarak, unutmayarak, iltibas etmeyerek terbiye ve tedbir ve idare eder.</p>
<p>İşte, böyle hayret verici muhit bir intizam ve mizan ile yapılan bir işe, başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid-i Ehad, Hakîm-i Mutlak, Kadir-i Külli Şey&#8217;den başka, bu san&#8217;ata, bu tedbire, bu rububiyete, bu tedvire hangi şey elini uzatabilir? Hangi sebeb müdahale edebilir?</p>
<h5> <strong><b>DÖRDÜNCÜ NÜKTE:</b></strong></h5>
<p>Diyorsun: Benim taamlara, nefsime, refikama, vâlideynime, evlâdıma, ahbabıma, evliyaya, enbiyaya, güzel şeylere, bahara, dünyaya müteallik ayrı ayrı muhtelif muhabbetlerimin (Kur&#8217;anın emrettiği tarzda olsa) neticeleri, faideleri nedir?</p>
<p><strong><b>Elcevab: </b></strong>Bütün neticeleri beyan etmek için büyük bir kitab yazmak lâzımgelir. Şimdilik yalnız icmalen bir iki neticeye işaret edilecek. Evvelâ, dünyadaki muaccel neticeleri beyan edilecek. Sonra âhirette tezahür eden neticeleri zikredilecek. Şöyle ki:</p>
<p>Sâbıkan beyan edildiği gibi; ehl-i gaflet ve ehl-i dünya tarzında ve nefis hesabına olan muhabbetlerin; dünyada belaları, elemleri, meşakkatleri çoktur. Safaları, lezzetleri, rahatları azdır. Meselâ: Şefkat, acz yüzünden elemli bir musibet olur. Muhabbet, firak yüzünden belalı bir hirkat olur. Lezzet, zeval yüzünden zehirli bir şerbet olur. Âhirette ise; Cenab-ı Hakk&#8217;ın hesabına olmadıkları için, ya faidesizdir veya azabdır. (Eğer harama girmiş ise.)</p>
<p><strong><b>Sual: </b></strong>Enbiya ve evliyaya muhabbet, nasıl faidesiz kalır?</p>
<p><strong><b>Elcevab: </b></strong>Ehl-i Teslis&#8217;in İsa Aleyhisselâm&#8217;a ve Râfızîlerin Hazret-i Ali Radıyallahü Anh&#8217;a muhabbetleri faidesiz kaldığı gibi.</p>
<p>Eğer o muhabbetler, Kur&#8217;anın irşad ettiği tarzda ve Cenab-ı Hakk&#8217;ın hesabına ve muhabbet-i Rahman namına olsalar, o zaman hem dünyada, hem âhirette güzel neticeleri var.</p>
<p>Amma dünyada ise</p>
<p><strong>Leziz taamlara, güzel meyvelere muhabbetin,</strong> elemsiz bir nimet ve ayn-ı şükür bir lezzettir.</p>
<p><strong><b>Nefsine muhabbet ise: </b></strong>Ona acımak, terbiye etmek, (Nefis terbiyesi hakaikın talimi suretinde olur.) zararlı hevesattan men&#8217;etmektir. O vakit nefis sana binmez, seni hevasına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevaya değil, hüdaya sevkedersin.</p>
<p><strong><b>Refika-i hayatına muhabbetin, </b></strong>madem hüsn-ü sîret ve maden-i şefkat ve hediye-i rahmet olduğuna bina edilmiş. O refikaya samimî muhabbet ve merhamet edersen, o da sana ciddî hürmet ve muhabbet eder. İkiniz ihtiyar oldukça o hal ziyadeleşir, mes&#8217;udane hayatını geçirirsin. Yoksa hüsn-ü surete muhabbet nefsanî olsa, o muhabbet çabuk bozulur, hüsn-ü muaşereti de bozar.</p>
<p><strong><b>Peder ve vâlideye karşı muhabbetin, </b></strong>Cenab-ı Hak hesabına olduğu için hem bir ibadet, hem de onlar ihtiyarlandıkça hürmet ve muhabbeti ziyadeleştirirsin. En âlî bir his ile, en merdane bir himmet ile onların tûl-ü ömrünü ciddî arzu edip bekalarına dua etmek, tâ onların yüzünden daha ziyade sevab kazanayım diye samimî hürmetle onların elini öpmek, ulvî bir lezzet-i ruhanî almaktır. Yoksa nefsanî, dünya itibariyle olsa, onlar ihtiyar oldukları ve sana bâr olacak bir vaziyete girdikleri zaman; en süflî ve en alçak bir his ile vücudlarını istiskal etmek, sebeb-i hayatın olan o muhterem zâtların mevtlerini arzu etmek gibi vahşi, kederli, ruhanî bir elemdir.</p>
<p><strong><b>Evlâdına muhabbet ise: </b></strong>Cenab-ı Hakk&#8217;ın senin nezaretine ve terbiyene emanet ettiği sevimli, ünsiyetli o mahluklara muhabbet ise; saadetli bir muhabbet, bir nimettir. Ne musibetleriyle fazla elem çekersin, ne de ölümleriyle me&#8217;yusane feryad edersin. Sâbıkan geçtiği gibi; onların Hâlıkları hem Hakîm, hem Rahîm olduğundan, onlar hakkında o mevt bir saadettir dersin. Senin hakkında da, onları sana veren zâtın rahmetini düşünürsün, firak eleminden kurtulursun.</p>
<p><strong><b>Ahbablara muhabbetin ise: </b></strong>Madem &#8220;Lillah&#8221; içindir. O ahbabların firakları, hattâ ölümleri, sohbetinize ve uhuvvetinize mani olmadığı için, o manevî muhabbet ve ruhanî irtibattan istifade edersin. Ve mülâkat lezzeti daimî olur. &#8220;Lillah&#8221; için olmazsa, bir günlük mülâkat lezzeti, yüz günlük firak elemini netice verir. <em><i>{(Haşiye): Lillah için bir sâniye mülâkat, bir senedir. Dünya için olsa; bir sene, bir sâniyedir.}</i></em></p>
<p><strong><b>Enbiya ve evliyaya muhabbetin ise: </b></strong>Ehl-i gaflete karanlıklı bir vahşetgâh görünen âlem-i berzah, o nuranîlerin vücudlarıyla tenevvür etmiş menzilgâhları suretinde sana göründüğü için o âleme gitmeğe tevahhuş, tedehhüş değil; belki bilakis temayül ve iştiyak hissini verir; hayat-ı dünyeviyenin lezzetini kaçırmaz. Yoksa onların muhabbeti, ehl-i medeniyetin meşahir-i insaniyeye muhabbeti nev&#8217;inden olsa; o kâmil insanların fena ve zevallerini ve mazi denilen mezar-ı ekberinde çürümelerini düşünmekle, elemli hayatına bir keder daha ilâve eder. Yani &#8220;Öyle kâmilleri çürüten bir mezara, ben de gideceğim&#8221; diye düşünür; mezaristana endişeli bir nazarla bakar. &#8220;Ah!&#8221; çeker. Evvelki nazarda ise: Cisim libasını mazide bırakıp, kendileri istikbal salonu olan berzah âleminde kemal-i rahatla ikametlerini düşünür, mezaristana ünsiyetkârane bakar.</p>
<p><strong><b>Hem güzel şeylere muhabbetin, </b></strong>madem Sâni&#8217;leri hesabınadır. &#8220;Ne güzel yapılmışlar&#8221; tarzındadır. O muhabbetin bir leziz tefekkür olduğu halde, hüsün-perest, cemal-perest zevkinin nazarını daha yüksek, daha mukaddes ve binler defa daha güzel cemal mertebelerinin definelerine yol açar, baktırır. Çünki o güzel âsârdan ef&#8217;al-i İlahiyenin güzelliğine intikal ettirir. Ondan esmanın güzelliğine, ondan sıfâtın güzelliğine, ondan Zât-ı Zülcelal&#8217;in cemal-i bîmisaline karşı kalbe yol açar. İşte bu muhabbet bu surette olsa, hem lezzetlidir, hem ibadettir ve hem tefekkürdür.</p>
<p><strong><b>Gençliğe muhabbetin ise: </b></strong>Madem Cenab-ı Hakk&#8217;ın güzel bir nimeti cihetinde sevmişsin; elbette onu ibadette sarfedersin, sefahette boğdurup öldürmezsin. Öyle ise o gençlikte kazandığın ibadetler, o fâni gençliğin bâki meyveleridir. Sen ihtiyarlandıkça, gençliğin iyilikleri olan bâki meyvelerini elde ettiğin halde, gençliğin zararlarından, taşkınlıklarından kurtulursun. Hem ihtiyarlıkta daha ziyade ibadete muvaffakıyet ve merhamet-i İlahiyeye daha ziyade liyakat kazandığını düşünürsün. Ehl-i gaflet gibi beş-on senelik bir gençlik lezzetine mukabil, elli senede &#8220;Eyvah gençliğim gitti&#8221; diye teessüf edip, gençliğe ağlamayacaksın. Nasılki, öylelerin birisi demiş: <span style="font-size: 20pt;">لَيْتَ الشَّبَابَةَ يَعُودُ يَوْمًا فَاُخْبِرُهُ بِمَا فَعَلَ الْمَشِيبُ</span> Yani: Keşke gençliğim bir gün dönse idi; ihtiyarlık benim başıma neler getirdiğini şekva ederek haber verecektim.&#8221;</p>
<p><strong><b>Bahar gibi zînetli meşherlere muhabbet ise: </b></strong>Madem san&#8217;at-ı İlahiyeyi seyran itibariyledir. O baharın gitmesiyle, temaşa lezzeti zâil olmaz. Çünki bahar yaldızlı bir mektub gibi, verdiği manaları her vakit temaşa edebilirsin. Senin hayalin ve zaman, ikisi de sinema şeridleri gibi sana o temaşa lezzetini idame ettirmekle beraber o baharın manalarını, güzelliklerini sana tazelendirirler. O vakit muhabbetin esefli, elemli, muvakkat olmaz. Lezzetli, safalı olur.</p>
<p><strong><b>Dünyaya muhabbetin ise: </b></strong>Madem Cenab-ı Hakk&#8217;ın namınadır. O vakit dünyanın dehşetli mevcudatı, sana ünsiyetli bir arkadaş hükmüne geçer. Mezraa-i âhiret cihetiyle sevdiğin için, her şeyinde, âhirete faide verecek bir sermaye, bir meyve alabilirsin. Ne musibetleri sana dehşet verir, ne zeval ve fenası sana sıkıntı verir. Kemal-i rahatla o misafirhanede müddet-i ikametini geçirirsin. Yoksa ehl-i gaflet gibi seversen, yüz defa sana söylemişiz ki: Sıkıntılı, ezici, boğucu, fenaya mahkûm, neticesiz bir muhabbet içinde boğulur, gidersin.</p>
<p>İşte bazı mahbubların, Kur&#8217;anın irşad ettiği surette olduğu vakit, herbirisinden yüzde ancak bir letafetini gösterdik. Kur&#8217;anın gösterdiği yolda olmazsa, yüzden bir mazarratına işaret ettik. Şimdi şu mahbubların dâr-ı bekada, âlem-i âhirette, Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in âyât-ı beyyinatıyla işaret ettiği neticeleri işitmek ve anlamak istersen, işte o çeşit meşru muhabbetlerin dâr-ı âhiretteki neticelerini bir Mukaddeme ve dokuz &#8220;İşaret&#8221;le yüzden bir faidesini icmalen göstereceğiz:</p>
<h4><strong><b>MUKADDEME:</b></strong></h4>
<p>Cenab-ı Hak celil uluhiyetiyle, cemil rahmetiyle, kebîr rububiyetiyle, kerim re&#8217;fetiyle, azîm kudretiyle, latif hikmetiyle, şu küçük insanın vücudunu bu kadar havas ve hissiyat ile, bu derece cevarih ve cihazat ile ve muhtelif a&#8217;za ve âlât ile ve mütenevvi letaif ve maneviyat ile, techiz ve tezyin etmiştir ki;</p>
<p><strong>tâ,</strong> mütenevvi ve pekçok âlât ile, hadsiz enva&#8217;-ı nimetini, aksam-ı ihsanatını, tabakat-ı rahmetini, o insana ihsas etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın.</p>
<p><strong>Hem tâ</strong> binbir esmasının hadsiz enva&#8217;-ı tecelliyatlarını, insana o âlât ile bildirsin, tarttırsın, sevdirsin.</p>
<p>Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihazatın herbirisinin ayrı ayrı hizmeti, ubudiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfatı vardır.</p>
<p><strong>Meselâ göz,</strong> suretlerdeki güzellikleri ve âlem-i mubsıratta güzel mu&#8217;cizat-ı kudretin enva&#8217;ını temaşa eder. Vazifesi, nazar-ı ibretle Sâni&#8217;ine şükrandır. Nazara mahsus lezzet ve elem malûmdur, tarife hacet yok.</p>
<p><strong>Meselâ kulak,</strong> sadâların enva&#8217;larını, latif nağmelerini ve mesmuat âleminde Cenab-ı Hakk&#8217;ın letaif-i rahmetini hisseder. Ayrı bir ubudiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfatı var.</p>
<p><strong>Meselâ kuvve-i şâmme,</strong> kokular taifesindeki letaif-i rahmeti hisseder. Kendine mahsus bir vazife-i şükraniyesi, bir lezzeti vardır. Elbette mükâfatı dahi vardır.</p>
<p><strong>Meselâ dildeki kuvve-i zaika,</strong> bütün mat&#8217;umatın ezvakını anlamakla gayet mütenevvi bir şükr-ü manevî ile vazife görür ve hâkeza&#8230;</p>
<p>Bütün cihazat-ı insaniyenin ve kalb ve akıl ve ruh gibi büyük ve mühim letaifin böyle ayrı ayrı vazifeleri, lezzetleri ve elemleri vardır.</p>
<p>İşte Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, bu insanda istihdam ettiği bu cihazatın elbette her birerlerine lâyık ücretlerini verecektir. O müteaddid enva&#8217;-ı muhabbetin sâbıkan beyan edilen dünyadaki muaccel neticelerini, herkes vicdan ile hisseder ve bir hads-i sadık ile isbat edilir. Âhiretteki neticeleri ise; kat&#8217;iyyen vücudları ve tahakkukları, icmalen Onuncu Söz&#8217;ün oniki hakikat-ı katıa-i satıasıyla ve Yirmidokuzuncu Söz&#8217;ün altı esas-ı bahiresiyle isbat edildiği gibi, tafsilen <span style="font-size: 20pt;">اَصْدَقُ الْكَلاَمِ وَاَبْلَغُ النِّظَامِ كَلاَمُ اللّٰهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ</span> olan Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in âyât-ı beyyinatıyla tasrih ve telvih ve remiz ve işaratıyla kat&#8217;iyyen sabittir. Daha uzun bürhanları getirmeğe lüzum yok. Zâten başka Sözlerde ve Cennet&#8217;e dair Yirmisekizinci Söz&#8217;ün arabî olan ikinci makamında ve Yirmidokuzuncu Söz&#8217;de çok bürhanlar geçmiştir.</p>
<h4><strong><b>BİRİNCİ İŞARET:</b></strong></h4>
<p>Leziz taamlara, hoş meyvelere şâkirane muhabbet-i meşruanın uhrevî neticesi, Kur&#8217;anın nassıyla, Cennet&#8217;e lâyık bir tarzda leziz taamları, güzel meyveleridir. Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyane bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin &#8220;Elhamdülillah&#8221; kelimesi, cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin, orada &#8220;Elhamdülillah&#8221; yersin. Ve nimette ve taam içinde in&#8217;am-ı İlahîyi ve iltifat-ı Rahmanîyi gördüğünden o lezzetli şükr-ü manevî, Cennet&#8217;te gayet leziz bir taam suretinde sana verileceği, hadîsin nassıyla, Kur&#8217;anın işaratıyla ve hikmet ve rahmetin iktizasıyla sabittir.</p>
<h4><strong><b>İKİNCİ İŞARET:</b></strong></h4>
<p>Dünyada meşru bir surette nefsine muhabbet, <span style="color: #ff0000;">(6. 11. 23. Sözler ve 24. Sözün 5. Dalının 1. Meyvesinde nefse meşru muhabbetin ölçüsü gösterilmiştir. Nefse meşru muhabbetin en kısa tarifi ise Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmektir.)</span></p>
<p>yani mehasinine bina edilen muhabbet değil, belki noksaniyetlerini görüp tekmil etmeğe bina edilen şefkat ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevketmek neticesi; o nefse lâyık mahbubları, Cennet&#8217;te veriyor. Nefis, madem dünyada heva ve hevesini Cenab-ı Hak yolunda hüsn-ü istimal etmiş. Cihazatını, duygularını hüsn-ü suretle istihdam etmiş. Kerim-i Mutlak, ona dünyadaki meşru ve ubudiyetkârane muhabbetin neticesi olarak Cennet&#8217;te, Cennet&#8217;in yetmiş ayrı ayrı enva&#8217;-ı zînet ve letafetinin nümuneleri olan yetmiş muhtelif hulleyi giydirip, nefisteki bütün hasseleri memnun edecek, okşayacak yetmiş enva&#8217;-ı hüsün ile vücudunu süslendirip; herbiri, ruhlu küçük birer cennet hükmünde olan hurileri, o dâr-ı bekada vereceği, pekçok âyât ile tasrih ve isbat edilmiştir.</p>
<p>Hem dünyada gençliğe muhabbet, yani ibadette gençlik kuvvetini sarfetmenin neticesi: Dâr-ı saadette ebedî bir gençliktir.</p>
<h4><strong><b>ÜÇÜNCÜ İŞARET:</b></strong></h4>
<p>Refika-i hayatına meşru dairesinde, yani latif şefkatine, güzel hasletine, hüsn-ü sîretine binaen samimî muhabbet ile, refika-i hayatını da naşizelikten, sair günahlardan muhafaza etmenin netice-i uhreviyesi ise: Rahîm-i Mutlak, o refika-i hayatı, hurilerden daha güzel bir surette ve daha zînetli bir tarzda, daha cazibedar bir şekilde, ona dâr-ı saadette ebedî bir refika-i hayatı ve dünyadaki eski maceraları birbirine mütelezzizane nakletmek ve eski hatıratı birbirine tahattur ettirecek enis, latif, ebedî bir arkadaş, bir muhib ve mahbub olarak verileceğini va&#8217;detmiştir. Elbette va&#8217;dettiği şeyi kat&#8217;î verecektir.</p>
<h4><strong><b>DÖRDÜNCÜ İŞARET:</b></strong></h4>
<p>Vâlideyn ve evlâda muhabbet-i meşruanın neticesi: (Nass-ı Kur&#8217;an ile) Cenab-ı Erhamürrâhimîn, onların makamları ayrı ayrı da olsa yine o mes&#8217;ud aileye safi olarak lezzet-i sohbeti, Cennet&#8217;e lâyık bir hüsn-ü muaşeret suretinde, dâr-ı bekada ebedî mülâkat ile ihsan eder. Ve onbeş yaşına girmeden, yani hadd-i büluğa vâsıl olmadan vefat eden çocuklar, <span style="font-size: 20pt;">وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ</span> ile tabir edilen Cennet çocukları şeklinde ve Cennet&#8217;e lâyık bir tarzda gayet süslü, sevimli bir surette, onları Cennet&#8217;te dahi peder ve vâlidelerinin kucaklarına verir. Veledperverlik hislerini memnun eder. Ebedî o zevki ve o lezzeti onlara verir. Zira çocuklar sinn-i teklife girmediklerinden; ebedî, sevimli, şirin çocuk olarak kalacaklar. Dünyadaki her lezzetli şeyin en a&#8217;lâsı Cennet&#8217;te bulunur, yalnız çok şirin olan veledperverlik, yani çocuklarını sevip okşamak zevki -Cennet tenasül yeri olmadığından- Cennet&#8217;te yoktur zannedilirdi. İşte bu surette o dahi vardır. Hem en zevkli ve en şirin bir tarzda vardır. İşte kabl-el büluğ evlâdı vefat edenlere müjde&#8230;</p>
<h4><strong><b>BEŞİNCİ İŞARET:</b></strong></h4>
<p>Dünyada &#8220;El-hubbu fillah&#8221; hükmünce sâlih ahbablara muhabbetin neticesi: Cennet&#8217;te <span style="font-size: 20pt;">عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ</span> ile tabir edilen, karşı karşıya kurulmuş Cennet iskemlelerinde oturup hoş, şirin, güzel, tatlı bir surette, dünya maceralarını ve kadîm olan hatıratlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri suretinde; firaksız, safi bir muhabbet ve sohbet suretinde ahbablarıyla görüştüreceği, Kur&#8217;anın nassıyla sabittir.</p>
<h4><strong><b>ALTINCI İŞARET:</b></strong></h4>
<p>Enbiya ve evliyaya Kur&#8217;anın tarif ettiği tarzda muhabbetin neticesi: O enbiya ve evliyanın şefaatlarından berzahta, haşirde istifade etmekle beraber; gayet ulvî ve onlara lâyık makam ve füyuzattan o muhabbet vasıtasıyla istifaza etmektir.</p>
<p>Evet <span style="font-size: 20pt;">اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ</span> <span style="color: #ff0000;">(“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Buhârî, Edeb, 96)</span>. sırrınca, âdi bir adam, en yüksek bir makama, muhabbet ettiği âlî makam bir zâtın tebaiyetiyle girebilir.</p>
<h4><strong><b>YEDİNCİ İŞARET:</b></strong></h4>
<p>Güzel şeylere ve bahara meşru muhabbetin, yani &#8220;ne kadar güzel yapılmış&#8221; nazarıyla, o âsârın arkasındaki ef&#8217;alin güzelliğini ve intizamını ve intizam-ı ef&#8217;al arkasındaki güzel esmanın cilvelerini ve o güzel esmanın arkasında sıfâtın tecelliyatını ve hâkeza sevmekliğin neticesi ise: Dâr-ı bekada o güzel gördüğü masnuattan bin defa daha güzel bir tarzda esmanın cilvesini ve esma içindeki cemal ve sıfâtını, Cennet&#8217;te görmektir. Hattâ İmam-ı Rabbanî (Radıyallahü Anhü) demiş ki: &#8220;Letaif-i Cennet, cilve-i esmanın temessülâtıdır.&#8221; (Teemmel!..)</p>
<h4><strong><b>SEKİZİNCİ İŞARET:</b></strong></h4>
<p>Dünyada, dünyanın âhiret mezraası ve esma-i İlahiye âyinesi olan iki güzel yüzüne karşı mütefekkirane muhabbetin uhrevî neticesi: Dünya kadar, fakat fâni dünya gibi fâni değil, bâki bir Cennet verilecektir. Hem dünyada yalnız zaîf gölgeleri gösterilen esma, o Cennet&#8217;in âyinelerinde en şaşaalı bir surette gösterilecektir.</p>
<p>Hem dünyayı, mezraa-i âhiret yüzünde sevmenin neticesi: Dünyayı fidanlık, yani ancak fidanları bir derece yetiştiren küçük bir mezraası hükmünde olacak öyle bir Cennet&#8217;i verecek ki: Dünyada havas ve hissiyat-ı insaniye, küçük fidanlar olduğu halde, Cennet&#8217;te en mükemmel bir surette inkişaf ve dünyada tohumcuklar hükmünde olan istidadları, enva&#8217;-ı lezaiz ve kemalât ile sünbüllenecek surette ona verileceği, rahmetin ve hikmetin muktezası olduğu gibi, hadîsin nususuyla ve Kur&#8217;anın işaratıyla sabittir.</p>
<p>Hem madem dünyanın; her hatanın başı olan mezmum muhabbeti değil, belki esmaya ve âhirete bakan iki yüzünü, esma ve âhiret için sevmiş ve ibadet-i fikriye ile o yüzleri ma&#8217;mur etmiş, güya bütün dünyasıyla ibadet etmiş. Elbette dünya kadar bir mükâfat alması, mukteza-yı rahmet ve hikmettir.</p>
<p>Hem madem âhiretin muhabbetiyle onun mezraasını sevmiş ve Cenab-ı Hakk&#8217;ın muhabbetiyle âyine-i esmasını sevmiş. Elbette dünya gibi bir mahbub ister. O da, dünya kadar bir Cennet&#8217;tir.</p>
<p><strong><b>Sual: </b></strong>O kadar büyük ve hâlî bir Cennet neye yarar?</p>
<p><strong><b>Elcevab: </b></strong>Nasılki eğer mümkün olsa idi, hayal sür&#8217;atiyle zeminin aktarını ve yıldızların ekserini gezsen, &#8220;Bütün âlem benimdir&#8221; diyebilirsin. Melaike ve insan ve hayvanların iştirakleri, senin o hükmünü bozmaz. Öyle de: O Cennet dahi dolu olsa, &#8220;O Cennet benimdir&#8221; diyebilirsin. Hadîste bazı ehl-i Cennet&#8217;e verilen beşyüz senelik bir Cennet sırrı, Yirmisekizinci Söz&#8217;de ve İhlas Lem&#8217;asında beyan edilmiştir.</p>
<h4><strong><b>DOKUZUNCU İŞARET:</b></strong></h4>
<p>İman ve muhabbetullahın neticesi: Ehl-i keşif ve tahkikin ittifakıyla; dünyanın bin sene hayat-ı mes&#8217;udanesi, bir saatine değmeyen Cennet hayatı ve Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşahedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemal ve kemal sahibi olan Zât-ı Zülcelal&#8217;in müşahedesi, rü&#8217;yetidir ki; <em><i>{(Haşiye): Hadîsin nassıyla &#8220;O şuhud, bütün lezaiz-i Cennet&#8217;in o derece fevkindedir ki, onları unutturur. Ve şuhuddan sonra ehl-i şuhudun hüsn-ü cemali o derece fazlalaşır ki; döndükleri vakit, saraylarındaki aileleri çok dikkat ile zor ile onları tanıyabilirler.&#8221; hadîste vârid olmuştur.}</i></em> hadîs-i kat&#8217;î ile ve Kur&#8217;anın nassıyla sabittir. Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm gibi muhteşem bir kemal ile meşhur bir zâtın rü&#8217;yetine iştiyaklı bir merak, Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir cemal ile mümtaz bir zâtın şuhuduna meraklı bir iştiyak; herkes vicdanen hisseder. Acaba dünyanın bütün mehasin ve kemalâtından binler derece yüksek olan Cennet&#8217;in bütün mehasin ve kemalâtı, bir cilve-i cemali ve kemali olan bir zâtın rü&#8217;yeti, ne kadar mergub, merak-aver ve şuhudu ne derece matlub ve iştiyak-aver olduğunu kıyas edebilirsen et&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا فِى الدُّنْيَا حُبَّكَ وَ حُبَّ مَا يُقَرِّبُنَا اِلَيْكَ وَ اْلاِسْتِقَامَةَ كَمَا اَمَرْتَ وَ فِى اْلآخِرَةِ رَحْمَتَكَ وَ رُؤْيَتَكَ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ آمِينَ</span></p>
<h5><strong><b>TENB</b></strong><strong><b>İ</b></strong><strong><b>H</b></strong></h5>
<p>Şu sözün âhirinde uzun tafsilâtı uzun görme; ehemmiyetine nisbeten kısadır, daha uzun ister.</p>
<p>Bütün Sözlerde konuşan ben değilim. Belki, işarat-ı Kur&#8217;aniye namına hakikattır. Hakikat ise hak söyler, doğru konuşur. Eğer yanlış bir şey gördünüz, muhakkak biliniz ki; haberim olmadan fikrim karışmış, karıştırmış, yanlış etmiş.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<h4 style="text-align: center;"><strong><b>M</b></strong><strong><b>Ü</b></strong><strong><b>NACAT</b></strong></h4>
<p>Yâ Rab! Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbul bir zâtın sarayca me&#8217;nus sadâsıyla çalar; tâ ona açılsın. Öyle de: Bîçare ben dahi, senin dergâh-ı rahmetini, mahbub abdin olan Üveys-el Karanî&#8217;nin nidasıyla ve münacatıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اَقُولُ كَمَا قَالَ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">اِلهِى اَنْتَ رَبِّى وَ اَنَا الْعَبْدُ ٭ وَ اَنْتَ الْخَالِقُ وَ اَنَا الْمَخْلُوقُ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَ اَنْتَ الرَّزَّاقُ وَ اَنَا الْمَرْزُوقُ ٭ وَ اَنْتَ الْمَالِكُ وَ اَنَا الْمَمْلُوكُ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَ اَنْتَ الْعَزِيزُ وَ اَنَا الذَّلِيلُ ٭ وَ اَنْتَ الْغَنِىُّ وَ اَنَا الْفَقِيرُ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَ اَنْتَ الْحَىُّ وَ اَنَا الْمَيِّتُ ٭ وَ اَنْتَ الْبَاقِى وَ اَنَا الْفَانِى</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَ اَنْتَ الْكَرِيمُ وَ اَنَا اللَّئِيمُ ٭ وَ اَنْتَ الْمُحْسِنُ وَ اَنَا الْمُسِىءُ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَ اَنْتَ الْغَفُورُ وَ اَنَا الْمُذْنِبُ ٭ وَ اَنْتَ الْعَظِيمُ وَ اَنَا الْحَقِيرُ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">َ اَنْتَ الْقَوِىُّ وَ اَنَا الضَّعِيفُ ٭ وَ اَنْتَ الْمُعْطِى وَ اَنَا السَّائِلُ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَ اَنْتَ اْلاَمِينُ وَ اَنَا الْخَائِفُ ٭ وَ اَنْتَ الْجَوَّادُ وَ اَنَا الْمِسْكِينُ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَ اَنْتَ الْمُجِيبُ وَ اَنَا الدَّاعِى ٭ وَ اَنْتَ الشَّافِى وَ اَنَا الْمَرِيضُ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">فَاغْفِرْلِى ذُنُوبِى وَ تَجَاوَزْ عَنِّى وَ اشْفِ اَمْرَاضِى يَا اَللّٰهُ يَا كَافِى</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">يَا رَبُّ يَا وَافِى ٭ يَا رَحِيمُ يَا شَافِى ٭ يَا كَرِيمُ يَا مُعَافِى</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">فَاعْفُ عَنِّى مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَ عَافِنِى مِنْ كُلِّ دَاءٍ وَارْضَ عَنِّى اَبَدًا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</span></p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ucuncu-mevkif-muhim-bir-sual-ve-munacat/">Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf Mühim Bir Sual ve Münacat</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf İkinci Nokta&#8217;nın İkinci Mebhası</title>
		<link>https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ucuncu-mevkif-ikinci-noktanin-ikinci-mebhasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Dec 2021 20:20:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütalaalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Mebhas]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Nokta]]></category>
		<category><![CDATA[Otuzikinci Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Üçüncü Mevkıf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=2511</guid>

					<description><![CDATA[<p>İKİNCİ NOKTANIN İKİNCİ MEBHASI Ehl-i dalaletin vekili, tutunacak ve dalaletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki: (Ehl-i dalaletin mesleği bir esasata dayanmadağından mesleğin çirkinliği gösterilmekte takip edilen adımlar; İnsanın fıtratı izah ediliyor. Bu fıtratta bir insanın ahireti düşünmemekle dünyadan lezzet alabilmesinin mümkün olmadığı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ucuncu-mevkif-ikinci-noktanin-ikinci-mebhasi/">Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf İkinci Nokta&#8217;nın İkinci Mebhası</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4 style="text-align: center;"><strong><b>İKİNCİ NOKTANIN İKİNCİ MEBHASI</b></strong></h4>
<p>Ehl-i dalaletin vekili, tutunacak ve dalaletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki:</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Ehl-i dalaletin mesleği bir esasata dayanmadağından mesleğin çirkinliği gösterilmekte takip edilen adımlar;</span></p>
<ul>
<li><span style="color: #ff0000;">İnsanın fıtratı izah ediliyor.</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Bu fıtratta bir insanın ahireti düşünmemekle dünyadan lezzet alabilmesinin mümkün olmadığı izah edilecek.</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Allah’ı tanımamanın verdiği dehşetli azapla tanımaktaki lezzet izah edilecek.</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Kendi kendine mâlikiyetteki hürriyetin insana verdiği zahmetle, Kadîr-i Rahîm’in memlükü olmanın insana verdiği saadet izah verilecek.</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Kendine güvenmekte değil Allah’a güvenmekte saadet olduğu izah edilecek.</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Muhabbetimizi nefsimize ve kâinata değil Allah’a sarfetmekte saadet olduğu izah edilecek.)</span></li>
</ul>
<p>&#8220;Ben, saadet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyat-ı medeniyeti ve kemal-i san&#8217;atı; kendimce,</p>
<ul>
<li>Âhireti düşünmemekte</li>
<li>Ve Allah&#8217;ı tanımamakta</li>
<li>Ve hubb-u dünyada</li>
<li>Ve hürriyette</li>
<li>Ve kendine güvenmekte</li>
</ul>
<p>gördüğüm için, insanın ekserisini bu yola şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum.&#8221;</p>
<p><strong><b>Elcevab: </b></strong>Biz dahi Kur&#8217;an namına diyoruz ki: Ey bîçare insan! Aklını başına al! Ehl-i dalaletin vekilini dinleme! Eğer onu dinlersen hasaretin o kadar büyük olur ki, tasavvurundan ruh, akıl ve kalb ürperir. Senin önünde iki yol var:</p>
<p><strong><b>Birisi: </b></strong>Ehl-i dalaletin vekilinin gösterdiği şekavetli yoldur.</p>
<p><strong><b>Diğeri: </b></strong>Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in tarif ettiği saadetli yoldur. İşte o iki yolun pekçok müvazenelerini, çok Sözlerde, hususan Küçük Sözlerde gördün ve anladın. Şimdi makam münasebetiyle binde bir müvazenelerini yine gör, anla. Şöyle ki:</p>
<p>Şirk ve dalaletin ve fısk ve sefahetin yolu, insanı nihayet derecede sukut ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihayetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(İnsanın fıtratı izah ediliyor.)</span></p>
<p>Çünki insan, Cenab-ı Hakk&#8217;ı tanımazsa ve Ona tevekkül etmezse,</p>
<p>o vakit insan,</p>
<ul>
<li>gayet derecede âciz ve zaîf,</li>
<li>nihayet derecede muhtaç, fakir,</li>
<li>hadsiz musibetlere maruz, elemli, kederli bir fâni hayvan hükmünde olup,</li>
<li>bütün sevdiği ve alâka peyda ettiği bütün eşyadan mütemadiyen firak elemini çeke çeke, nihayette, bâki kalan bütün ahbabını bir firak-ı elîm içinde bırakıp,</li>
<li>kabrin zulümatına yalnız olarak gider.</li>
</ul>
<p>Hem müddet-i hayatında gayet</p>
<ul>
<li>Cüz&#8217;î bir ihtiyar</li>
<li>Ve küçük bir iktidar</li>
<li>Ve kısacık bir hayat</li>
<li>Ve az bir ömür</li>
<li>Ve sönük bir fikir ile</li>
<li>nihayetsiz elemler ile</li>
<li>Ve emeller ile</li>
<li>faydasız çarpışır</li>
</ul>
<p>Ve hadsiz arzuların ve makasıdın tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Bu fıtratta bir insanın âhireti düşünmemekle dünyadan lezzet alabilmesinin mümkün olmadığı izah verilecek.)</span></p>
<p>Hem kendi vücudunu yüklenemediği halde,</p>
<p>koca dünya yükünü bîçare beline ve kafasına yüklenir.</p>
<p>Daha cehenneme gitmeden cehennem azabını çeker.</p>
<p>Evet şu elîm elemi ve dehşetli manevî azabı hissetmemek için, ehl-i dalalet ibtal-i his nev&#8217;inden gaflet sarhoşluğuyla muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman yani kabre yakın olduğu vakit birden hisseder.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Allah’ı tanımamanın verdiği dehşetli azapla tanımaktaki lezzet izah verilecek.)</span></p>
<p>Çünki Cenab-ı Hakk&#8217;a hakikî abd olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Halbuki o cüz&#8217;î ihtiyar, o küçük iktidarı ile şu fırtınalı dünyada vücudunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler taife düşmanları, hayatına karşı tehacüm vaziyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor.</p>
<p><strong>Hem</strong> bu vaziyette iken insaniyet itibariyle nev&#8217;-i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu halde, dünyayı ve insanı Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerim bir zâtın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesadüf ve tabiata havale ettiği için, dünyanın ehvali ve insanın ahvali onu daima iz&#8217;ac eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, taunu, tufanı, kaht u galası, fena ve zevali, ona gayet müz&#8217;iç ve karanlıklı birer musibet suretinde onu tazib eder.</p>
<p><strong>Hem</strong> şu haldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünki kendi kendine bu dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Söz&#8217;de kuyuya girmiş iki kardeşin müvazene-i halinde denildiği gibi; nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel bir ziyafette, güzel ahbablar içinde, nezahetli, tatlı, namuslu, hoş, meşru bir lezzet ve eğlenceye kanaat etmeyip, gayr-ı meşru ve mülevves bir lezzet için çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir yerde ve hattâ canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa nasıl merhamete lâyık değil. Çünki ehl-i namus ve mübarek arkadaşlarını canavar tasavvur eder, onlara karşı hakaret eder.</p>
<p><strong>Hem</strong> ziyafetteki leziz taamları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmağa başlar.</p>
<p><strong>Hem</strong> mecliste muhterem kitabları ve manidar mektubları manasız ve âdi nakışlar tasavvur eder, yırtarak ayak altına atar ve hâkeza&#8230; Böyle bir şahıs, nasıl merhamete müstehak değil, belki tokata müstehaktır.</p>
<p>Öyle de: Sû&#8217;-i ihtiyarından neş&#8217;et eden küfür sarhoşluğuyla ve dalalet divaneliğiyle</p>
<ul>
<li>Sâni&#8217;-i Hakîm&#8217;in şu <strong>misafirhane-i dünyasını, </strong><u>tesadüf ve tabiat oyuncağı olduğunu</u> <u>tevehhüm edip</u></li>
<li>Ve cilve-i esma-i İlahiyeyi tazelendiren masnuatın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden <strong>âlem-i gayba geçmelerini, </strong><u>adem ile i&#8217;dam tasavvur ederek</u></li>
<li>Ve <strong>tesbihat sadâlarını, </strong>zeval ve firak-ı ebedî vaveylâsı olduklarını <u>tahayyül ettiğinden</u></li>
<li>Ve mektubat-ı Samedaniye olan şu <strong>mevcudat sahifelerini,</strong>manasız, karmakarışık <u>tasavvur ettiğinden</u></li>
<li>Ve âlem-i rahmete yol açan <strong>kabir kapısını </strong>zulümat-ı adem ağzı <u>tasavvur ettiğinden</u></li>
<li>Ve <strong>eceli, </strong>hakikî ahbablara visal daveti olduğu halde, bütün ahbablardan firak nöbeti <u>tasavvur ettiğinden;</u></li>
</ul>
<p><strong>hem</strong> kendini dehşetli <u>bir azab-ı elîmde bırakıyor</u>,</p>
<p><strong>hem</strong> mevcudatı, <strong>hem</strong> Cenab-ı Hakk&#8217;ın esmasını, <strong>hem</strong> mektubatını inkâr ve tezyif ve tahkir ettiğinden, merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi,</p>
<p><u>şiddetli bir azaba da müstehaktır</u>. Hiçbir cihette merhamete lâyık değildir.</p>
<p>İşte ey bedbaht ehl-i dalalet ve sefahet!</p>
<p>Şu dehşetli sukuta karşı ve ezici me&#8217;yusiyete mukabil;</p>
<ul>
<li>Hangi tekemmülünüz,</li>
<li>Hangi fünununuz,</li>
<li>Hangi kemaliniz,</li>
<li>Hangi medeniyetiniz,</li>
<li>Hangi terakkiyatınız karşı gelebilir?</li>
</ul>
<p>Ruh-u beşerin eşedd-i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakikî teselliyi nerede bulabilirsiniz?</p>
<p>Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr-ı İlahiyeyi ve ihsanat-ı Rabbaniyeyi onlara isnad ettiğiniz</p>
<ul>
<li>Hangi tabiatınız,</li>
<li>Hangi esbabınız,</li>
<li>Hangi şerikiniz,</li>
<li>Hangi keşfiyatınız,</li>
<li>Hangi milletiniz,</li>
<li>Hangi bâtıl mabudunuz,</li>
</ul>
<p>Sizi sizce i&#8217;dam-ı ebedî olan mevtin zulümatından kurtarıp,</p>
<ul>
<li>Kabir hududundan,</li>
<li>Berzah hududundan,</li>
<li>Mahşer hududundan,</li>
<li>Sırat köprüsünden</li>
</ul>
<p>hâkimane geçirebilir, saadet-i ebediyeye mazhar edebilir? Halbuki kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat&#8217;î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki, bütün bu daire-i azîme ve bu geniş hududlar, onun taht-ı emrinde ve tasarrufundadır.</p>
<p>Hem dahi, ey bedbaht ehl-i dalalet ve gaflet!</p>
<p>&#8220;Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azab çekmektir.&#8221; kaidesi sırrınca, siz, fıtratınızdaki Cenab-ı Hakk&#8217;ın zât ve sıfât ve esmasına sarfedilecek</p>
<ul>
<li>Muhabbet ve marifet istidadını</li>
<li>Ve şükür ve ibadat cihazatını,</li>
</ul>
<p>nefsinize ve dünyaya gayr-ı meşru bir surette sarfettiğinizden,</p>
<p>bil-istihkak cezasını çekiyorsunuz.</p>
<p>Çünki Cenab-ı Hakk&#8217;a ait muhabbeti, nefsinize verdiniz.</p>
<p>Mahbubunuz olan nefsinizin hadsiz belasını çekiyorsunuz.</p>
<p>Çünki hakikî bir rahatı o mahbubunuza vermiyorsunuz.</p>
<p><strong>Hem</strong> onu, hakikî mahbub olan Kadîr-i Mutlak&#8217;a tevekkül ile teslim etmiyorsunuz, daima elem çekiyorsunuz.</p>
<p><strong>Hem</strong> Cenab-ı Hakk&#8217;ın esma ve sıfâtına ait muhabbeti, dünyaya verdiniz ve âsâr-ı san&#8217;atını, âlemin esbabına taksim ettiniz; belasını çekiyorsunuz.</p>
<p>Çünki o hadsiz mahbublarınızın bir kısmı size Allahaısmarladık demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı sizi hiç tanımıyor, tanısa da sizi sevmiyor. Sevse de size bir fayda vermiyor. Daima hadsiz firaklardan ve ümidsiz dönmemek üzere zevallerden azab çekiyorsunuz.</p>
<p>İşte ehl-i dalaletin</p>
<ul>
<li>Saadet-i hayatiye</li>
<li>Ve tekemmülât-ı insaniye</li>
<li>Ve mehasin-i medeniyet</li>
<li>Ve lezzet-i hürriyet</li>
</ul>
<p>dedikleri şeylerin içyüzleri ve mahiyetleri budur.</p>
<p>Sefahet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez.</p>
<p>&#8220;Tuh onların aklına!&#8221; de&#8230;</p>
<p>Amma Kur&#8217;anın cadde-i nuraniyesi ise: Bütün ehl-i dalaletin çektiği yaraları, hakaik-i imaniye ile tedavi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümatı dağıtır. Bütün dalalet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki:</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(İnsanın fıtratı izah ediliyor.)</span></p>
<ol>
<li>İnsanın <strong><b>za&#8217;f u aczini </b></strong>ve <strong><b>fakr u ihtiyacını</b></strong>, bir Kadîr-i Rahîm&#8217;e tevekkül ile <strong>tedavi eder.</strong></li>
<li><strong>Hayat ve vücudun yükünü,</strong></li>
</ol>
<p>Onun kudretine, rahmetine teslim edip;</p>
<p>kendine yüklemeyip</p>
<p>belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur.</p>
<ol start="3">
<li><strong>Kendisinin </strong>&#8220;nâtık bir hayvan&#8221; değil,</li>
</ol>
<p>belki hakikî bir insan ve makbul bir misafir-i Rahman olduğunu bildirir.</p>
<ol start="4">
<li><strong>Dünyayı, </strong>bir misafirhane-i Rahman <u>olduğunu</u> göstermekle</li>
</ol>
<p>Ve <strong>dünyadaki mevcudat</strong> ise, esma-i İlahiyenin âyineleri <u>olduklarını</u></p>
<p>Ve <strong>masnuatı</strong> ise, her vakit tazelenen mektubat-ı Samedaniye <u>olduklarını</u> bildirmekle,</p>
<p><strong><b>İnsanın</b></strong> fena-i dünyadan ve zeval-i eşyadan ve hubb-u fâniyattan gelen yaralarını güzelce <strong>tedavi eder</strong> ve evhamın zulümatından kurtarır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Bu fıtratta bir insanın âhireti düşünmemekle dünyadan lezzet alabilmesinin mümkün olmadığı izah verilecek.)</span></p>
<ol start="5">
<li><strong>Hem mevt ve eceli, </strong>âlem-i berzaha giden ve âlem-i bekada olan ahbablara visal ve mülâkat mukaddemesi olarak gösterir.</li>
</ol>
<p>Ehl-i dalaletin nazarında bütün ahbabından bir firak-ı ebedî telakki ettiği ölüm yaralarını böylece <strong>tedavi eder.</strong></p>
<ol start="6">
<li><strong>Ve o firak, </strong>ayn-ı lika olduğunu isbat eder.</li>
<li><strong>Hem kabrin </strong>âlem-i rahmete ve dâr-ı saadete ve bağistan-ı cinana ve nuristan-ı Rahman&#8217;a açılan bir kapı olduğunu isbat etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izale edip, en elîm ve kasavetli ve sıkıntılı olan berzah seyahatini, en leziz ve ünsiyetli ve ferahlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani kabir ejderha ağzı olmadığını, belki bağistan-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.</li>
</ol>
<p>Allah’ı tanımamanın verdiği dehşetli azapla tanımaktaki lezzet izah verilecek.</p>
<ol start="8">
<li>Hem mü&#8217;mine der:</li>
</ol>
<p>&#8220;<strong>İhtiyarın</strong> cüz&#8217;î ise; kendi mâlikinin irade-i külliyesine işini bırak.</p>
<p><strong>İktidarın</strong> küçük ise, Kadîr-i Mutlak&#8217;ın kudretine itimad et.</p>
<p><strong>Hayatın</strong> az ise, hayat-ı bâkiyeyi düşün.</p>
<p><strong>Ömrün</strong> kısa ise; ebedî bir ömrün var, merak etme.</p>
<p><strong>Fikrin</strong> sönük ise; Kur&#8217;anın güneşi altına gir, imanın nuruyla bak ki: Yıldız böceği olan fikrin yerine herbir âyet-i Kur&#8217;an, birer yıldız misillü sana ışık verir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">O hakaik-i gaybiyeyi hadsiz dalalet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhî hükemaları o mesailin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği malûmdur. Hem Kur&#8217;an, gösterdiği o hakaik-i İlahiye ve o hakaik-i kevniyeyi beyandan sonra ve safa-yı kalb ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukûlü &#8220;Sadakte&#8221; deyip o hakaikı kabul eder.</span> Sözler 406</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">Ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil&#8217;ittifak, teferruattaki hatiatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Eş&#8217;arîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlahî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla&#8217; ile teklif takarrur eder.</span> Mektubat 385)</span></p>
<p><strong>Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa</strong>, nihayetsiz bir sevab ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor.</p>
<p><strong>Hem hadsiz arzuların, makasıdın varsa</strong>, onları düşünüp muztarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır ve onları veren de başkadır.&#8221;</p>
<p>Kendi kendine mâlikiyetteki hürriyetin insana verdiği zahmetle, Kadîr-i Rahîm’in memlükü olmanın insana verdiği saadet izah verilecek.</p>
<ol start="9">
<li>Hem der:</li>
</ol>
<p>&#8220;Ey insan! Sen kendine mâlik değilsin.</p>
<p>Sen, kudreti nihayetsiz bir Kadîr, rahmeti hadsiz bir Rahîm-i Zât-ı Zülcelal&#8217;in memluküsün.</p>
<p>Öyle ise <strong>sen</strong>, kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme; çünki hayatı veren odur, idare eden de odur.</p>
<p>Hem <strong>dünya</strong> sahibsiz değil ki, sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek ehvalini düşünüp merak etme; çünki onun sahibi Hakîm&#8217;dir, Alîm&#8217;dir. Sen de misafirsin; fuzulî olarak karışma, karıştırma.</p>
<p><strong>Hem insanlar, hayvanlar gibi mevcudat</strong>, başı boş değiller; belki vazifedar memurdurlar. Bir Hakîm-i Rahîm&#8217;in nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlarını düşünüp, ruhuna elem çektirme. Ve onların Hâlık-ı Rahîm&#8217;inin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme.</p>
<p><strong>Hem sana düşmanlık</strong> vaziyetini alan mikroptan tâ taun ve tufan ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyanın dizginleri, o Rahîm-i Hakîm&#8217;in elindedirler. O Hakîm&#8217;dir, abes iş yapmaz. Rahîm&#8217;dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nevi lütuf var.&#8221;</p>
<ol start="10">
<li>Hem der:</li>
</ol>
<p>&#8220;Şu âlem</p>
<p>Çendan <strong>fânidir</strong>, fakat ebedî bir âlemin levazımatını yetiştiriyor.</p>
<p>Çendan <strong>zâildir</strong>, <strong>geçicidir;</strong> fakat bâki meyveler veriyor, bâki bir zâtın bâki esmasının cilvelerini gösteriyor.</p>
<p>Ve çendan <strong>lezzetleri az, elemleri çoktur;</strong> fakat Rahman-ı Rahîm&#8217;in iltifatatı, zevalsiz hakikî lezzetlerdir. Elemler ise sevab cihetiyle manevî lezzet yetiştiriyor. Madem meşru daire; ruh ve kalb ve nefsin bütün lezzetlerine, safalarına, keyiflerine kâfidir. Gayr-ı meşru daireye girme. Çünki o dairedeki bir lezzetin bazan bin elemi var. Hem hakikî ve daimî lezzet olan iltifatat-ı Rahmaniyeyi kaybetmeğe sebebdir.&#8221;</p>
<p>Kendine güvenmekte değil Allah’a güvenmekte saadet olduğu izah edilecek.</p>
<ol start="11">
<li>Hem dalaletin yolunda sâbıkan beyan edildiği gibi</li>
</ol>
<p>esfel-i safilîne insanı öyle bir sukut ettiriyor ki;</p>
<ul>
<li>Hiçbir <strong>medeniyet</strong>,</li>
<li>Hiçbir <strong>felsefe </strong>ona çare bulamadıkları ve o derin zulümat kuyusundan</li>
<li>Hiçbir <strong>terakkiyat-ı beşeriye,</strong></li>
<li>Hiçbir <strong>kemalât-ı fenniye </strong>insanı çıkaramadığı halde,</li>
</ul>
<p>Kur&#8217;an-ı Hakîm iman ve amel-i sâlih ile</p>
<p>o esfel-i safilîne sukuttan insanı a&#8217;lâ-yı illiyyîne çıkarır</p>
<p>Ve delail-i kat&#8217;iyye ile çıkarmasını isbat ediyor</p>
<p>Ve o derin kuyuyu terakkiyat-ı maneviyenin basamaklarıyla ve</p>
<p>tekemmülât-ı ruhiyenin cihazatıyla dolduruyor.</p>
<ol start="12">
<li>Hem beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gayet derecede teshil eder ve kolaylaştırır. Bin, belki ellibin senelik mesafeyi bir günde kestirecek vesaiti gösterir.</li>
<li>Hem Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelal&#8217;i tanıttırmakla,</li>
</ol>
<p><strong>insanı</strong> Ona bir memur abd ve bir vazifedar misafir vaziyetini verir.</p>
<ol start="14">
<li><strong>Hem dünya misafirhanesinde</strong>, hem berzahî ve uhrevî menzillerde kemal-i rahatla seyahatini temin eder. Nasılki bir padişahın müstakim bir memuru, onun daire-i memleketinde, hem her vilayetin hududlarından sühuletle ve tayyare, gemi, şimendifer gibi sür&#8217;atli vasıta-i seyahatle gezer, geçer.</li>
</ol>
<p>Öyle de: Sultan-ı Ezelî&#8217;ye iman ile intisab eden ve amel-i sâlih ile itaat eden bir insan,</p>
<p>Şu misafirhane-i dünya menzillerinden</p>
<ul>
<li>Ve âlem-i berzah ve âlem-i mahşer dairelerinden</li>
<li>Ve hâkeza kabirden sonraki bütün âlemlerin geniş hududlarından</li>
</ul>
<p>berk ve burak sür&#8217;atinde geçer. Tâ saadet-i ebediyeyi bulur.</p>
<p>Ve şu hakikatı kat&#8217;î isbat eder ve asfiya ve evliyaya gösterir.</p>
<p>Muhabbetimizi nefsimize ve kâinata değil Allah’a sarfetmekte saadet olduğu izah edilecek.</p>
<ol start="15">
<li>Hem de Kur&#8217;anın hakikatı der ki:</li>
</ol>
<p>&#8220;Ey mü&#8217;min! Sendeki nihayetsiz <strong>muhabbet</strong> kabiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs-i emmarene verme. Onu mahbub ve onun hevasını kendine mabud ittihaz etme. Belki sendeki o <strong>nihayetsiz</strong> muhabbet kabiliyetini,</p>
<p><strong>nihayetsiz</strong> bir muhabbete lâyık,</p>
<p>Hem <strong>nihayetsiz</strong> sana ihsan edebilen,</p>
<p>Hem istikbalde seni <strong>nihayetsiz</strong> mes&#8217;ud eden,</p>
<p>Hem bütün alâkadar olduğun ve onların saadetleriyle mes&#8217;ud olduğun bütün zâtları, ihsanatıyla mes&#8217;ud eden,</p>
<p>Hem <strong>nihayetsiz</strong> kemalâtı bulunan</p>
<p>Ve <strong>nihayetsiz</strong> derecede kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevalsiz cemal sahibi olan</p>
<p>Ve bütün esması, nihayet derecede güzel olan</p>
<p>Ve her isminde pek çok envâr-ı hüsün ve cemal bulunan</p>
<p>Ve cennet bütün güzellikleriyle ve nimetleriyle,</p>
<p>Onun cemal-i rahmetini ve rahmet-i cemalini gösteren</p>
<p>Ve sevimli ve sevilen bütün kâinattaki bütün hüsün ve cemal ve mehasin ve kemalât, onun cemaline ve kemaline</p>
<p>işaret eden ve delalet eden ve emare olan bir zâtı, mahbub ve mabud ittihaz et&#8230;&#8221;</p>
<ol start="16">
<li>Hem der:</li>
</ol>
<p>&#8220;Ey insan! Onun esma ve sıfâtına ait istidad-ı muhabbetini, sair bekasız mevcudata verme; faidesiz mahlukata dağıtma.</p>
<p>Çünki âsâr ve mahlukat fânidirler.</p>
<p>Fakat o âsârda ve o masnuatta nakışları, cilveleri görünen esma-i hüsna bâkidirler, daimîdirler.</p>
<p>Ve esma ve sıfâtın herbirisinde binler meratib-i ihsan ve cemal ve binler tabakat-ı kemal ve muhabbet var.</p>
<p>Sen yalnız Rahman ismine bak ki:</p>
<p>Cennet bir cilvesi ve saadet-i ebediye bir lem&#8217;ası ve dünyadaki bütün rızk ve nimet, bir katresidir.&#8221;</p>
<p style="text-align: left;">İşte şu müvazene, <strong><b>ehl-i dalaletle ehl-i imanın hayat ve vazife </b></strong>cihetindeki mahiyetlerine işaret eden</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ اِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Ehl-i dalaletin mesleğinde gitmek insanı esfel-i safiline düşürdüğü gibi Kur’anın desatirine uymakla alâ-yı iliyyine yüksenildiği izah edilecek şöyle ki;</span></p>
<ul>
<li><span style="color: #ff0000;">İnsanın fıtratına muvafık hareket ederse alâ-yı iliyyineyükselir. Eğer etmezse esfel-i safiline düşer.</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Bu fıtratta bir insanın âhireti düşünür ve ona göre hareket ederse alâ-yı iliyyine yükselir. Eğer etmezse esfel-i safiline düşer.</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Allah’ı tanırsa alâ-yı iliyyineyükselir. Eğer tanımazsa esfel-i safiline düşer.</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Kadîr-i Rahîm’in memlükü olmakla insan alâ-yı iliyyineyükselir. Eğer kendi kendine mâlikiyet dava ederse esfel-i safiline düşer.</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Allah’a güvenmekle insan alâ-yı iliyyineyükselir. Eğer kendine güvenirse esfel-i safiline düşer.</span></li>
<li><span style="color: #ff0000;">Muhabbetini Allah’a sarfetmekle insan alâ-yı iliyyineyükselir. Eğer muhabbetini nefsine ve kâinata sarfetse esfel-i safiline düşer.)</span></li>
</ul>
<p><span style="color: #ff0000;">(Onbirinci Söz&#8217;de insan, hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-ı salâtın rumuzunu fehmetmek ile hakiki vazifesini yerine getirirse mükerrem bir varlık olabileceğini aksi takdirde zalimlerden olacağını;</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Ve Yirmiüçüncü Söz&#8217;de iki mebhastan birincisinde insan, insanı saadete götüren beş noktanın bilinip yerine getirilmesi ile mükerrem varlık olabileceğini aksi takdirde zalimlerden olacağını izah ediyor. İkinci mebhasta ise ahsen-i takvim sırrı beş nükte içinde anlatılarak bu sırrı üzerinde taşıyanların mükerrem bir insan olacağını aksi takdirde zalimlerden olacağını;</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;">Ve Yirmidördüncü&#8217;nün Beşinci Dalı&#8217;nın İkinci Meyvesi&#8217;nde insana verilen nimetleri beş mertebede izah edilmesi ile bu nimetlere iman ve ubudiyetle mukabele edenlerin mükerrem etmeyenlerin ise zalimlerden olacağının izahı vardır.)</span></p>
<p>Hem netice ve akibetlerine işaret eden <span style="font-size: 20pt;">فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَ اْلاَرْضُ</span></p>
<p>olan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu&#8217;cizane, beyan ettiğimiz müvazeneyi ifade ederler. Birinci âyet, Onbirinci Söz&#8217;de tafsilen o âyetin i&#8217;cazkârane ve îcazkârane ifade ettiği hakikatı, o Sözde beyan edildiğinden, onu oraya havale ederiz. İkinci âyet ise, yalnız bir küçük işaretle göstereceğiz ki, ne kadar ulvî bir hakikatı ifade ediyor. Şöyle ki:</p>
<p>Şu âyet, mefhum-u muvafık ile şöyle ferman ediyor:</p>
<p>&#8220;Ehl-i dalaletin ölmesiyle, semavat ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.&#8221;</p>
<p>Ve mefhum-u muhalif ile delalet ediyor ki:</p>
<p>&#8220;Ehl-i imanın dünyadan gitmesiyle, semavat ve zemin, onların üstünde ağlıyor.&#8221; Yani:</p>
<ul>
<li>Ehl-i dalalet, madem semavat ve arzın vazifelerini inkâr ediyor.</li>
<li>Manalarını bilmiyor.</li>
<li>Onların kıymetlerini iskat ediyor.</li>
<li>Sâni&#8217;lerini tanımıyor.</li>
<li>Onlara karşı bir hakaret, bir adavet ettiğinden</li>
</ul>
<p>Elbette semavat ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrin eder, onların gebermesiyle memnun olurlar.</p>
<p><strong><u>Ve mefhum-u muhalif ile der:</u></strong></p>
<p>&#8220;Semavat ve arz, ehl-i imanın ölmesiyle ağlarlar.&#8221; Zira</p>
<ul>
<li>Ehl-i iman ise (çünki) semavat ve arzın vazifelerini bilir.</li>
<li>Hakikî hakikatlarını tasdik ediyor.</li>
<li>Ve onların ifade ettikleri manaları iman ile anlıyor.</li>
<li>&#8220;Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar.&#8221; diyor.</li>
<li>Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtiram ediyor.</li>
<li>Cenab-ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları esmaya muhabbet ediyor.</li>
</ul>
<p>İşte bu sır içindir ki, semavat ve zemin, ağlar gibi ehl-i imanın zevaline mahzun oluyorlar.</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ucuncu-mevkif-ikinci-noktanin-ikinci-mebhasi/">Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf İkinci Nokta&#8217;nın İkinci Mebhası</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf Birinci Mebhas</title>
		<link>https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ucuncu-mevkif-birinci-mebhas/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Dec 2021 20:15:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütalaalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Mebhas]]></category>
		<category><![CDATA[Otuzikinci Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Üçüncü Mevkıf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=2508</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÜÇÜNCÜ MEVKIF بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ Şu Üçüncü Mevkıf &#8220;İkinci Nokta&#8221;dır. O da iki mebhastır. BİRİNCİ MEBHAS وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ sırrınca: (Bu sır külliyatta; Onüçüncü Sözde, Otuzüçüncü Sözün Onüç, Ondokuz ve Yirmidokuzuncu Penceresinde, Âyet-ül Kübrada, Hem bütün Lahika Mektupları bir cihette insanlık âleminde bu âyetin tefsiridir.) Herşeyden Cenab-ı Hakk&#8217;a karşı pencereler hükmünde çok [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ucuncu-mevkif-birinci-mebhas/">Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf Birinci Mebhas</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align: center;"><strong><b>ÜÇÜNCÜ MEVKIF</b></strong></h3>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Şu Üçüncü Mevkıf &#8220;İkinci Nokta&#8221;dır. O da iki mebhastır.</p>
<h4 style="text-align: center;"><strong><b>B</b></strong><strong><b>İ</b></strong><strong><b>R</b></strong><strong><b>İ</b></strong><strong><b>NC</b></strong><strong><b>İ</b></strong><strong><b> MEBHAS</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;">وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</span> sırrınca: <span style="color: #ff0000;">(Bu sır külliyatta; Onüçüncü Sözde, Otuzüçüncü Sözün Onüç, Ondokuz ve Yirmidokuzuncu Penceresinde, Âyet-ül Kübrada, Hem bütün Lahika Mektupları bir cihette insanlık âleminde bu âyetin tefsiridir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Herşeyden Cenab-ı Hakk&#8217;a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı; esma-i İlahiyeye istinad eder. Herbir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmaya istinad eder. Eşyadaki sıfatlar, san&#8217;atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Hattâ hakikî fenn-i hikmet, &#8220;Hakîm&#8221; ismine ve hakikatlı fenn-i tıp &#8220;Şâfî&#8221; ismine ve fenn-i hendese &#8220;Mukaddir&#8221; ismine ve hâkeza herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i İlahiyeye istinad eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Hattâ muhakkikîn-i evliyanın bir kısmı demişler: &#8220;Hakikî hakaik-i eşya, esma-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Hattâ birtek zîhayat şeyde, yalnız zahir olarak yirmi kadar esma-i İlahiyenin cilve-i nakşı görünebilir. Şu ince ve dakik ve pek büyük ve geniş hakikatı, bir temsil ile fehme takribe çalışacağız. İki üç ayrı ayrı elek ile elemek suretinde tahlil edeceğiz. Ne kadar uzun beyan etsek yine kısadır. Usanmamak gerek. Şöyle:</p>
<p style="text-align: justify;">Nasılki gayet mahir bir tasvirci ve heykeltraş bir zât, gayet güzel bir çiçekle ve insan cins-i latifinden gayet güzel bir hasna&#8217;nın suret ve heykelini yapmak istese;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #ff0000;">Birinci sahife:</span></strong> Umumî <strong><b>şekil ve mikdarını</b></strong> gösteren heyettir ki: &#8220;Ya Musavvir, ya Mukaddir, ya Munazzım&#8221; isimlerini yâdeder.</p>
<p style="text-align: justify;">Evvelâ, o iki şeyin umumî şekillerini bazı hatlarla tayin eder. Şu tayini, bir tanzim iledir, bir takdir ile yapıyor. Hendeseye istinaden hudud tayin ediyor. Şu tanzim ve takdir, bir hikmet ve ilim ile yapıldığını gösteriyor ki, <strong><b>tanzim ve tahdid</b></strong> fiilleri, ilim ve hikmet pergeliyle dönüyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>İkinci sahife:</strong></span> Suretlerinde ayrı ayrı <strong><b>a&#8217;zaların</b></strong> inkişafıyla hasıl olan çiçek ve insanın basit heyetidir ki; o sahifede &#8220;Alîm, Hakîm&#8221; isimleri gibi çok isimler yazılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle ise, tanzim ve tahdid arkasında, ilim ve hikmet manaları hükmediyor. Öyle ise, ilim ve hikmet pergeli, kendini gösterecek. İşte kendini gösterdi ki, o hududlar içinde, göz, kulak, burun, yaprak ve incecik püskülcükler gibi şeylerin tasvirine başladı. Şimdi görüyoruz ki: İçindeki pergelin harekâtıyla tayin edilen <strong><b>a&#8217;zalar,</b></strong> san&#8217;atkârane ve inayetkârane düşüyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Üçüncü sahife:</strong></span> O iki mahlukun ayrı ayrı a&#8217;zalarına, ayrı ayrı <strong><b>hüsün ve zînet</b></strong> vermekle, o sahifede &#8220;Sâni&#8217; ve Bâri'&#8221; isimleri gibi çok isimler yazılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle ise o ilim ve hikmet pergelini çeviren, arkada sun&#8217; ve inayet manaları var, hükmediyorlar ve kendilerini gösterecekler. İşte ondandır ki; bir <strong><b>h</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>s</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>n ve z</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>nete</b></strong> kabiliyet gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Dördüncü sahife:</strong> </span>Öyle bir zînet ve hüsün, o iki masnua veriliyor ki; güya <strong><b>lütuf ve kerem </b></strong>tecessüm etmiş, onlar olmuş. O sahife &#8220;Ya Latif, Ya Kerim&#8221; gibi çok isimleri yâdeder, okur.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle ise; sun&#8217; ve inayeti çalıştıran, irade-i tahsin ve kasd-ı tezyindir. Öyle ise onlar hükmediyorlar ki; tezyine, tenvire başladı. Bir tebessüm vaziyetini gösterdi ve hayatdarlık heyetini verdi. Elbette şu tahsin ve tenvir manasını çalıştıran, <strong><b>l</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>tuf ve kerem </b></strong>manasıdır. Evet o iki mana, onda o derece hükmeder ki; âdeta o çiçek bir lütf-u mücessem, o heykel bir kerem-i mütecessiddir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Beşinci sahife:</strong></span> O çiçeğe <u>leziz meyveler</u>, o hasnaya <u>sevimli evlâdlar</u>, güzel ahlâklar takmakla; o sahife &#8220;Ya Vedud, ya Rahîm, ya Mün&#8217;im&#8221; gibi isimleri okutturuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi bu mana-yı kerem ve lütfu çalıştıran ve tahrik eden, &#8220;teveddüd ve taarrüf&#8221; manalarıdır. Yani: Kendini, hüneri ile tanıttırmak ve halka kendini sevdirmek manaları arkada hükmediyor. Bu tanıttırmak ve sevdirmek, elbette <u>meyl-i merhamet</u> ve <u>irade-i nimetten</u> geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Altıncı sahife:</strong></span> O in&#8217;am ve ihsan sahifesinde, &#8220;Ya <u>Rahman</u>, ya <u>Hannan</u>&#8221; gibi isimler okunuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem rahmet ve irade-i nimet, arkada hükmediyor. Öyle ise o heykeli, nimetin enva&#8217;ıyla dolduracak, tezyin edecek, o çiçeğin suretini de bir hediyeye takacak. İşte o heykelin ellerini, kucağını ve ceplerini kıymetdar nimetler ile doldurdu ve o çiçek suretini de bir mücevherata taktı. Demek bu <strong><b>rahmet</b></strong> ve <strong><b>irade-i nimeti</b></strong> çalıştıran, <strong><b>terahhum</b></strong> ve <strong><b>tahann</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>nd</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>r</b></strong>. Yani &#8220;<u>ac</u><u>ı</u><u>mak</u> ve <u>ş</u><u>efkat etmek</u>&#8221; manası, rahmet ve nimeti tahrik ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Yedinci sahife:</strong> </span>O nimetlerde, o neticelerde, öyle lemaat-ı <strong><b>hüsün ve cemal</b></strong> görünüyor ki, hakikî bir şevk ve şefkatle yoğrulmuş hâlis bir şükür ve safi bir muhabbete lâyık olur. O sahifede &#8220;Ya Cemil-i Zülkemal, ya Kâmil-i Zülcemal&#8221; isimleri yazılı okunuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve o müstağni ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan zâtta olan terahhum ve tahannün manasını tahrik eden ve izhara sevkeden, elbette o zâttaki manevî cemal ve kemaldir ki, tezahür etmek isterler. Ve o cemalin en şirin cüz&#8217;ü olan muhabbet ve en tatlı kısmı olan rahmet ise, san&#8217;at âyinesiyle görünmek ve müştakların gözleriyle kendilerini görmek isterler. Yani cemal ve kemal, <span style="color: #ff0000;">(çünki bizzât sevilirler)</span> her şeyden ziyade kendi kendini severler. Hem <strong><b>h</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>s</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>nd</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>r</b></strong>, hem aşktırlar. Hüsün ve aşkın ittihadı bu noktadandır. <strong><b>Cemal</b></strong> madem kendini sever, kendini âyinelerde görmek ister. İşte heykele konulan ve surete takılan sevimli nimetler, güzel meyveler, o cemal-i manevînin -kendi kabiliyetlerine göre- birer lem&#8217;asını taşıyorlar. O lem&#8217;aları hem cemal sahibine, hem başkasına gösteriyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Aynen öyle de: </b></strong>Sâni&#8217;-i Hakîm, cenneti ve dünyayı, semavatı ve zemini, nebatat ve hayvanatı, cin ve insi, melek ve ruhaniyatı, küllî ve cüz&#8217;î bütün eşyayı; cilve-i esmasıyla eşkalini <u>tahdid</u> ediyor, <u>tanzim</u> ediyor, birer <u>miktar</u>-ı muayyene veriyor. Onun ile bunlara <strong><b>&#8220;Mukaddir, Munazzım, Musavvir&#8221;</b></strong> isimlerini okutturuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle bir tarzda şekl-i umumîsinin hududunu tayin eder ki, <strong><b>&#8220;Alîm, Hakîm&#8221;</b></strong> ismini gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonra</strong> ilim ve hikmet cedveliyle, o hudud içinde, o şeyin tasvirine başlar. Öyle bir tarzda ki, sun&#8217; ve inayet manalarını ve <strong><b>&#8220;Sâni&#8217; ve Kerim&#8221;</b></strong> isimlerini gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonra</strong> san&#8217;atın yed-i beyzasıyla, inayetin fırçasıyla o suretin,</p>
<p style="text-align: justify;">-Eğer birtek insan ve birtek çiçek ise- göz, kulak, yaprak, püskül gibi a&#8217;zalarına bir hüsün, bir zînet renkleri veriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer zemin ise; maadin, nebatat ve hayvanatına bir hüsün ve zînet renkleri veriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer Cennet ise; bağlarına, kasırlarına, hurilerine bir hüsün ve zînet renkleri veriyor ve hâkeza&#8230; Başkalarını kıyas et.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hem</strong> öyle bir tarzda tezyin ve tenvir eder ki: Lütuf ve Kerem manaları, onda o derece hükmediyor ki; âdeta o mevcud-u müzeyyen, o masnu-u münevver; bir lütf-u mücessem, bir kerem-i mütecessid hükmüne geçer. <strong><b>&#8220;Latif ve Kerim&#8221;</b></strong> ismini zikreder.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonra</strong> o lütuf ve keremi şu cilveye sevkeden, elbette teveddüd ve taarrüftür, yani kendini zîhayata sevdirmek ve zîşuura bildirmek şe&#8217;nleridir ki, &#8220;Latif, Kerim&#8221; isimlerinin arkalarında <strong><b>&#8220;Vedud ve Maruf&#8221;</b></strong> isimlerini okutuyor ve masnuun lisan-ı halinden işitiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonra</strong> o müzeyyen mevcudu, o güzel mahluku, leziz meyveler, sevimli neticelerle süslendirip, zînetten nimete, lütuftan rahmete çevirir. <strong><b>&#8220;Mün&#8217;im ve Rahîm&#8221;</b></strong> ismini okutturur ve zahirî perdeler arkasında, o iki ismin cilvesini gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonra</strong> bu Rahîm ve Kerim&#8217;i, (Müstağni-i Ale-l ıtlak olan Zât&#8217;ta) bu cilveye sevkeden, elbette bir terahhum, tahannün şe&#8217;nleridir ki; ism-i &#8220;Hannan ve Rahman&#8221;ı okutturuyor ve gösteriyor. Şu terahhum, tahannün manalarını cilveye sevkeden, elbette bir cemal ve kemal-i zâtîdir ki, tezahür etmek ister. <strong><b>&#8220;Cemil&#8221;</b></strong> ismini ve Cemil isminde münderiç olan <strong><b>&#8220;Vedud ve Rahîm&#8221;</b></strong> isimlerini okutturuyor. Çünki cemal, bizzât sevilir. Zîcemal ve cemal, kendi kendini sever. Hem hüsündür, hem muhabbettir. Kemal dahi, bizzât mahbubdur, sebebsiz olarak sevilir. Hem muhibdir, hem mahbubdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem nihayetsiz derece-i kemalde bir cemal ve nihayetsiz derece-i cemalde bir kemal; nihayet derecede sevilir, muhabbete ve aşka lâyıktır. Elbette âyinelerde ve âyinelerin kabiliyetlerine göre lemaatını ve cilvelerini görmek ve göstermekle tezahür etmek ister. Demek <strong><b>Sâni&#8217;-i Zülcelal&#8217;in</b></strong> ve <strong><b>Hakîm-i Zülcemal&#8217;in</b></strong> ve <strong><b>Kadîr-i Zülkemal&#8217;in</b></strong> zâtındaki cemal-i zâtî ve kemalât-ı zâtiyesi, terahhum ve tahannün ister ve <strong><b>&#8220;Rahman ve Hannan&#8221; </b></strong>isimlerini tecelliye sevkeder. Terahhum ve tahannün ise, rahmet ve nimeti göstermekle <strong><b>&#8220;Rahîm ve Mün&#8217;im&#8221; </b></strong>isimlerini cilveye sevkeder. Rahmet ve nimet ise; teveddüd, taarrüf şe&#8217;nlerini iktiza edip <strong><b>&#8220;Vedud ve Maruf&#8221;</b></strong> isimlerini tecelliye sevkeder. Masnuun bir perdesinde onları gösterir, teveddüd ve taarrüf ise; lütuf ve kerem manalarını tahrik eder. <strong><b>&#8220;Latif ve Kerim&#8221;</b></strong> isimlerini masnuun bazı perdelerinde okutturuyor. Lütuf ve kerem şe&#8217;nleri ise, tezyin ve tenvir fiillerini tahrik eder. <strong><b>&#8220;Müzeyyin ve Münevvir&#8221;</b></strong> isimlerini masnuun hüsün ve nuraniyeti lisanıyla okutturur. Ve o tezyin ve tahsin şe&#8217;nleri ise, sun&#8217; ve inayet manalarını iktiza eder. Ve <strong><b>&#8220;Sâni&#8217; ve Muhsin&#8221;</b></strong> isimlerini, o masnuun güzel sîmasıyla okutturur. Ve o sun&#8217; ve inayet ise, bir ilim ve hikmeti iktiza eder. Ve İsm-i <strong><b>&#8220;Alîm ve Hakîm&#8221;</b></strong>i, o masnuun intizamlı, hikmetli a&#8217;zasıyla okutturur. O ilim ve hikmet ise tanzim, tasvir, teşkil fiillerini iktiza ediyor. <strong><b>&#8220;Musavvir ve Mukaddir&#8221;</b></strong> isimlerini masnuun heyetiyle, şekliyle okutturur, gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte Sâni&#8217;-i Zülcelal, bütün masnuatını öyle bir tarzda yapmış ki; ekserisi, hususan zîhayat kısmı, çok esma-i İlahiyeyi okutturur. Güya herbir masnuuna ayrı ayrı, birbiri üstünde yirmi gömlek giydirmiş, yirmi perdeye sarmış. Her gömlekte, her perdede ayrı ayrı esmasını yazmış. Meselâ: Temsilde gösterildiği gibi, tek güzel bir çiçekle, insanın kısm-ı sânisinden bir ferd-i hasnanın yalnız zahirî hilkatlerinde, çok sahifeler vardır. Başka büyük ve küllî masnuatı, o iki cüz&#8217;î misale kıyas et.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Birinci sahife: </b></strong>Umumî şekil ve mikdarını gösteren heyettir ki: &#8220;Ya <strong><b>Musavvir</b></strong>, ya <strong><b>Mukaddir</b></strong>, ya <strong><b>Munazzım</b></strong>&#8221; isimlerini yâdeder.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>İkinci sahife: </b></strong>Suretlerinde ayrı ayrı a&#8217;zaların inkişafıyla hasıl olan çiçek ve insanın basit heyetidir ki; o sahifede &#8220;<strong><b>Alîm</b></strong>, <strong><b>Hakîm</b></strong>&#8221; isimleri gibi çok isimler yazılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Üçüncü sahife: </b></strong>O iki mahlukun ayrı ayrı a&#8217;zalarına, ayrı ayrı hüsün ve zînet vermekle, o sahifede &#8220;<strong><b>Sâni&#8217;</b></strong> ve <strong><b>Bâri&#8217;</b></strong>&#8221; isimleri gibi çok isimler yazılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Dördüncü sahife: </b></strong>Öyle bir zînet ve hüsün, o iki masnua veriliyor ki; güya lütuf ve kerem tecessüm etmiş, onlar olmuş. O sahife &#8220;Ya <strong><b>Latif</b></strong>, Ya <strong><b>Kerim</b></strong>&#8221; gibi çok isimleri yâdeder, okur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Beşinci sahife: </b></strong>O çiçeğe leziz meyveler, o hasnaya sevimli evlâdlar, güzel ahlâklar takmakla; o sahife &#8220;Ya <strong><b>Vedud</b></strong>, ya <strong><b>Rahîm</b></strong>, ya <strong><b>Mün&#8217;im</b></strong>&#8221; gibi isimleri okutturuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Altıncı sahife: </b></strong>O in&#8217;am ve ihsan sahifesinde, &#8220;Ya <strong><b>Rahman</b></strong>, ya <strong><b>Hannan</b></strong>&#8221; gibi isimler okunuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Yedinci sahife: </b></strong>O nimetlerde, o neticelerde, öyle lemaat-ı hüsün ve cemal görünüyor ki, hakikî bir şevk ve şefkatle yoğrulmuş hâlis bir şükür ve safi bir muhabbete lâyık olur. O sahifede &#8220;Ya <strong><b>Cemil-i Zülkemal</b></strong>, ya <strong><b>Kâmil-i Zülcemal</b></strong>&#8221; isimleri yazılı okunuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte yalnız bir güzel çiçek ve hasna bir insan ve yalnız maddî ve zahir suretinde bu kadar esmayı gösterirse; acaba umum çiçekler ve bütün zîhayat ve büyük ve küllî mevcudat, ne derece ulvî ve küllî esmayı okutuyor, kıyas edebilirsin.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem insan ruh, kalb, akıl cihetiyle ve hayat ve letaif sahifeleriyle &#8220;<strong><b>Hayy</b></strong>, <strong><b>Kayyum</b></strong> ve <strong><b>Muhyî</b></strong>&#8221; gibi ne kadar esma-i kudsiye-i nuraniyeyi okur ve okutturur, kıyas edebilirsin.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte,</p>
<p style="text-align: justify;">Cennet bir çiçektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Huri taifesi dahi bir çiçektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Rûy-i zemin dahi bir çiçektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bahar da bir çiçektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sema da bir çiçektir; yıldızlar, o çiçeğin yaldızlı nakışlarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Güneş de bir çiçektir; ziyasındaki yedi rengi, o çiçeğin nakışlı boyalarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Âlem, güzel ve büyük bir insandır; nasılki insan, küçük bir âlemdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Huriler nev&#8217;i ve ruhanîler cemaatı ve melek cinsi ve cin taifesi ve insan nev&#8217;i, birer güzel şahıs hükmünde tasvir ve tanzim ve icad edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem herbiri külliyetiyle;</p>
<p style="text-align: justify;">hem herbir ferdi, tek başıyla Sâni&#8217;-i Zülcemal&#8217;inin esmasını gösterdikleri gibi;</p>
<p style="text-align: justify;">onun cemaline, kemaline, <strong><b>rahmetine</b></strong> ve <strong><b>muhabbetine</b></strong> birer ayrı ayrı âyinelerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve nihayetsiz cemal ve kemaline ve rahmet ve muhabbetine birer şahid-i sadıktır. Ve o cemal ve kemalin ve rahmet ve muhabbetin birer âyâtıdır, birer emaratıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İşte şu nihayetsiz enva&#8217;-ı kemalât, daire-i vâhidiyette ve ehadiyette hasıldır. Demek o daire haricinde tevehhüm olunan kemalât, kemalât değildir.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İşte</p>
<p style="text-align: justify;">hakaik-i eşyanın esma-i İlahiyeye dayandığını ve istinad ettiğini,</p>
<p style="text-align: justify;">belki hakikî hakaik, o esmanın cilveleri olduğunu ve</p>
<p style="text-align: justify;">herşeyin çok cihetlerle, çok dillerle Sâni&#8217;ini zikir ve tesbih ettiğini anla.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 20pt;"> وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ</span> nin bir manasını bil ve <span style="font-size: 20pt;">سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفَى بِشِدَّةِ ظُهُورِهِ</span>  de.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve âyetlerin âhirlerinde olan <span style="font-size: 20pt;">وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ٭ وَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ ٭ وَ هُوَ الْعَلِيمُ الْقَدِيرُ</span>  gibi zikir ve tekrarlarındaki bir sırrı fehmet.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer bir çiçekte esmayı okuyamıyorsan ve vâzıh göremiyorsan; Cennet&#8217;e bak, bahara dikkat et, zeminin yüzünü temaşa et. Rahmetin şu büyük çiçekleri olan Cennet ve bahar ve zeminde yazılan esmayı vâzıhan okuyabilirsin, cilvelerini ve nakışlarını anlar, görürsün.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ucuncu-mevkif-birinci-mebhas/">Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf Birinci Mebhas</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Otuzikinci Söz İkinci Mevkıf Üçüncü Maksad</title>
		<link>https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ikinci-mevkif-ucuncu-maksad/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Dec 2021 20:08:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütalaalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Mevkıf]]></category>
		<category><![CDATA[Otuzikinci Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Üçüncü Maksad]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=2505</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÜÇÜNCÜ MAKSAD Umum ehl-i dalaletin vekili, İkinci Sualine ______ {(Haşiye): İkinci Maksad&#8217;ın başındaki sual demektir. Yoksa, hâtimenin âhirindeki bu küçücük sual değildir (İkinci Maksad’ın Başındaki Sual: Hâlık-ı âlem birdir; Ehad&#8217;dir, Samed&#8217;dir. Hem, herşeyin Hâlık&#8217;ı odur. Müşahhas bir tek zât, nihayetsiz yerlerde, nihayetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi? Elcevab: Şu suale, sırr-ı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ikinci-mevkif-ucuncu-maksad/">Otuzikinci Söz İkinci Mevkıf Üçüncü Maksad</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4 style="text-align: center;"><strong><b>ÜÇÜNCÜ MAKSAD</b></strong></h4>
<p>Umum ehl-i dalaletin vekili, İkinci Sualine</p>
<p><em><i>______</i></em></p>
<p><em><i>{(Haşiye): İkinci Maksad&#8217;ın başındaki sual demektir. Yoksa, hâtimenin âhirindeki bu küçücük sual değildir</i></em> <em><i>(İkinci Maksad’ın Başındaki Sual: Hâlık-ı âlem birdir; Ehad&#8217;dir, Samed&#8217;dir. Hem, herşeyin Hâlık&#8217;ı odur. Müşahhas bir tek zât, nihayetsiz yerlerde, nihayetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?</i></em></p>
<p><em><i>Elcevab: Şu suale, sırr-ı Ehadiyet ve Samediyetin beyanıyla cevab verilir. Cenâb-ı Hakk&#8217;ın zât ve sıfâtında misil ve misali yok. Fakat mesel ve temsil ile bir derece şuunatına bakılabilir. İşte biz de, güneş ve ağaç temsilâtı ile o sırra işaret edilmiştir.)</i></em></p>
<p>______</p>
<p>karşı, kat&#8217;î ve mukni&#8217; ve mülzim cevabı aldıktan sonra, şöyle üçüncü bir sual ediyor, diyor ki:</p>
<p>Kur&#8217;anda: <span style="font-size: 20pt;">&#8221; اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ &#8221; &#8221; اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ &#8220;</span> gibi kelimat, başka hâlıklar, râhimler bulunduğunu iş&#8217;ar eder. Hem diyorsunuz ki: &#8220;Hâlık-ı Âlem&#8217;in nihayetsiz kemalâtı var. Bütün enva&#8217;-ı kemalâtın en nihayet mertebelerini câmi&#8217;dir.&#8221; Halbuki eşyanın kemalâtı, ezdad ile bilinir; elem olmazsa lezzet bir kemal olmaz, zulmet olmazsa ziya tahakkuk etmez, firak olmazsa visal lezzet vermez ve hâkeza?</p>
<p><strong><b>Elcevab: </b></strong>Birinci şıkka &#8220;beş işaret&#8221; ile cevab veririz:</p>
<h5><strong><b>BİRİNCİ İŞARET:</b></strong></h5>
<p>Kur&#8217;an baştan başa tevhidi isbat ettiği ve gösterdiği için, bir delil-i kat&#8217;îdir ki; Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in o nevi kelimeleri sizin fehmettiğiniz gibi değildir. Belki <span style="font-size: 20pt;">اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ</span> demesi, &#8220;Hâlıkıyet mertebelerinin en ahsenindedir&#8221; demektir ki, başka Hâlık bulunduğuna hiç delaleti yok. Belki <strong><b>H</b></strong><strong><b>â</b></strong><strong><b>l</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>k</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>yetin sair s</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>fatlar gibi </b></strong><strong><b>ç</b></strong><strong><b>ok meratibi</b></strong> var. <span style="font-size: 20pt;">اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ</span> demek, &#8220;Meratib-i Hâlıkıyetin en güzel, en münteha mertebesinde bir Hâlık-ı Zülcelal&#8217;dir&#8221; demektir. (Cenab-ı Hak canibinden baktığımızda Hâlıkıyet sıfatının çok mertebeleri var olduğunu görüyoruz. İnsanları yaratmak bir mertebe olup bu mertebenin en nihayetinde bir yaratıcı olduğunu gösteriyor. Hayvanların yaratılması diğer bir mertebe olup hayvanları yaratma mertebesinin en nihayetinde bir yaratıcı olduğunu gösteriyor. Diğer yaratılan hayvanat ve küre-i arzı da bu şekilde düşünebiliriz. Meselâ: Sen, ona Hâlık ismiyle yanaşmak istersen; senin hâlıkın hususiyetiyle, sonra bütün insanların hâlıkı cihetiyle, sonra bütün zîhayatların hâlıkı ünvanıyla, sonra bütün mevcudatın hâlıkı ismiyle münasebettarlık lâzım gelir. Yoksa zılde kalırsın, yalnız cüz&#8217;î bir cilveyi bulursun. Sözler 198)</p>
<h5><strong><b>İKİNCİ İŞARET:</b></strong></h5>
<p><span style="font-size: 20pt;">اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ</span> gibi tabirler, Hâlıkların taaddüdüne bakmıyor. Belki <strong><b>mahluk</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>yetin</b></strong> <strong><b>enva&#8217;</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>na</b></strong> bakıyor. Yani &#8220;herşeyi, herşeye lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede halkeder bir Hâlıktır.&#8221; Nasılki şu manayı <span style="font-size: 20pt;">اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ</span> gibi âyetler ifade eder. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Mahlukat canibinden bakılarak her mahluku yaratılabileceği en güzel şekilde yaratmak demektir. Yani: &#8220;Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî&#8217; daha güzel yoktur.&#8221; </span>Şualar 30)</span></p>
<h5><strong><b>ÜÇÜNCÜ İŞARET: </b></strong></h5>
<p><span style="font-size: 20pt;">&#8221; اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ &#8221; &#8221; اَللّٰهُ اَكْبَرُ &#8221; &#8221; خَيْرُ الْفَاصِلِينَ &#8221; &#8221; خَيْرُ الْمُحْسِنِينَ &#8220;</span> gibi tabirattaki müvazene, Cenab-ı Hakk&#8217;ın vaki&#8217;deki sıfât ve ef&#8217;ali, sair o sıfât ve ef&#8217;alin nümunelerine mâlik olanlarla müvazene ve tafdil değildir. Çünki bütün kâinatta cin ve ins ve melekte olan kemalât, onun kemaline nisbeten zaîf bir gölgedir; nasıl müvazeneye gelebilir? Belki müvazene, insanların ve bahusus <strong><b>ehl-i gafletin</b></strong> <strong><b>nazarına</b></strong> göredir. Meselâ: Nasılki bir nefer, onbaşısına karşı kemal-i itaat ve hürmeti gösteriyor, bütün iyilikleri ondan görüyor; padişahı az düşünür. Onu düşünse de yine teşekküratını onbaşıya veriyor. İşte böyle bir nefere karşı denilir: &#8220;Yahu, padişah senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür et.&#8221; Şimdi şu söz, vaki&#8217;deki padişahın haşmetli hakikî kumandanlığıyla, onbaşısının cüz&#8217;î, surî kumandanlığını müvazene değil; çünki o müvazene ve tafdil, manasızdır. Belki neferin nazar-ı ehemmiyet ve irtibatına göredir ki, onbaşısını tercih eder, teşekküratını ona verir, yalnız onu sever.</p>
<p>İşte bunun gibi, Hâlık ve Mün&#8217;im tevehhüm olunan zahirî esbab, ehl-i gafletin nazarında Mün&#8217;im-i Hakikî&#8217;ye perde olur. Ehl-i gaflet onlara yapışır, nimet ve ihsanı, onlardan bilir. Medh ü senalarını, onlara verir. Kur&#8217;an der ki: &#8220;Cenab-ı Hak daha büyüktür, daha güzel bir Hâlıktır, daha iyi bir Muhsindir. Ona bakınız, ona teşekkür ediniz.&#8221;</p>
<h5><strong><b>DÖRDÜNCÜ İŞARET: </b></strong></h5>
<p>Müvazene ve tafdil, vaki&#8217; mevcudlar içinde olduğu gibi; imkânî, hattâ farazî eşyalar içinde dahi olabilir. Nasılki ekser mahiyetlerde, müteaddid meratib bulunur. Öyle de: Esma-i İlahiye ve sıfât-ı kudsiyenin mahiyetlerinde de, <strong><b>akıl itibariyle</b></strong> hadsiz meratib bulunabilir. Halbuki Cenab-ı Hak, o sıfât ve esmanın mümkün ve mutasavver bütün meratibinin en ekmelinde, en ahsenindedir. Bütün kâinat, kemalâtıyla bu hakikata şahiddir. &#8220;Lehül Esma-ül Hüsna&#8221; bütün esmasını ahseniyet ile tavsif, şu manayı ifade ediyor.</p>
<h5><strong><b>BEŞİNCİ İŞARET:</b></strong></h5>
<p>Şu müvazene ve müfadale; Cenab-ı Hakk&#8217;ın masivaya mukabil değil, belki <strong><b>iki nevi tecelliyat ve sıfâtı</b></strong> var.</p>
<p>Biri: Vâhidiyet sırrıyla ve vesait ve esbab perdesi altında ve bir kanun-u umumî suretinde tasarrufatıdır.</p>
<p>İkincisi: Ehadiyet sırrıyla; perdesiz, doğrudan doğruya, hususî bir teveccüh ile tasarruftur. İşte ehadiyet sırrıyla, doğrudan doğruya olan ihsanı ve icadı ve kibriyası ise; vesait ve esbabın mezahiriyle görünen âsâr-ı ihsanından ve icad ve kibriyasından daha büyük, daha güzel, daha yüksektir, demektir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Sonra o kavanin-i külliye ve desatir-i umumiye meydanlarında esmalarını tecelli ettirip tenvir etti. Sonra bu kanun-u küllînin tazyikinden feryad eden ferdlere Rahman-ı Rahîm isimlerini hususî bir surette imdada yetiştirdi. Demek o küllî ve umumî desatiri içinde hususî ihsanatı, hususî imdadları, hususî cilveleri var ki: Herşey, her vakit, her haceti için ondan istimdad eder, ona bakabilir.</span> Sözler 654</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><span style="color: #0000ff;">İkincisi, hususî rububiyetidir ve has iltifat ve imdad-ı Rahmanîsidir ki, umumî kanunların tazyikatı altında tahammül edemeyen ferdlerin imdadına Rahman-ür Rahîm isimleri imdada yetişirler. Hususî bir surette muavenet ederler, o tazyikattan kurtarırlar. Onun için her zîhayat, hususan insan, her anda ondan istimdad eder ve meded alabilir. İşte bu hususî rububiyetindeki ihsanatı, ehl-i gaflete karşı da tesadüf altına gizlenmez ve tabiata havale edilmez. </span>Mektubat 379)</span></p>
<p>Meselâ nasıl bir padişahın, -fakat veli bir padişahın- ki, umum memurları ve kumandanları sırf bir perde olup, bütün hüküm ve icraat onun elinde farzediyoruz. O padişahın tasarrufat ve icraatı iki çeşittir. Birisi: Umumî bir kanunla, zahirî memurların ve kumandanların suretinde ve makamların kabiliyetine göre verdiği emirler ve gösterdiği icraatlardır. İkincisi: Umumî kanunla değil ve zahirî memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya ihsanat-ı şahanesi ve icraatı daha güzel, daha yüksek denilebilir. Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Hâlık-ı Kâinat, çendan vesait ve esbabı icraatına perde yapmış, haşmet-i rububiyetini göstermiş. Fakat ibadının kalbinde hususî bir telefon bırakmış ki, esbabı arkada bırakıp, doğrudan doğruya ona teveccüh etmek için, ubudiyet-i hâssa ile mükellef edip <span style="font-size: 20pt;">اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ</span> deyiniz diye, kâinattan yüzlerini kendine çevirir.</p>
<p>İşte <span style="font-size: 20pt;">&#8221; اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ &#8221; &#8221; اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ &#8221; &#8221; اَللّٰهُ اَكْبَرُ &#8220;</span> meânîsi, şu manaya da bakıyor.</p>
<p><strong><b>Vekilin ikinci şık sualine &#8220;Beş Remiz&#8221; </b></strong>ile cevabdır:</p>
<h5><strong><b>BİRİNCİ REMİZ:</b></strong></h5>
<p>Sualde diyor ki: &#8220;Bir şeyin zıddı olmazsa, o şeyin nasıl kemali olabilir?&#8221;</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Birinci Remiz: Zâtında olan kemal hakiki kemaldir. Sonradan verilen arızî kemalat ise başkasına nisbet edilmekle kemalat olmasından hakiki değildir. Zâtî kemalat, ayinelerde gözüken kemalattır.)</span></p>
<p><strong><b>ELCEVAB: </b></strong>Şu sual sahibi, hakikî kemali bilmiyor. Yalnız nisbî bir kemal zannediyor. Halbuki gayra bakan ve gayra nisbeten hasıl olan meziyetler, faziletler, tefevvuklar; hakikî değiller, nisbîdirler, zaîftirler. Eğer gayr, nazardan sâkıt olsalar; onlar da sukut ederler. Meselâ: Sıcaklığın nisbî lezzeti ve fazileti, soğuğun tesiri iledir. Yemeğin nisbî lezzeti, açlık eleminin tesiri iledir. Onlar gitse, bunlar da azalır. Halbuki hakikî lezzet ve muhabbet ve kemal ve fazilet odur ki; gayrın tasavvuruna bina edilmesin, zâtında bulunsun ve bizzât bir hakikat-ı mukarrere olsun. &#8220;Lezzet-i vücud ve lezzet-i hayat ve lezzet-i muhabbet ve lezzet-i marifet ve lezzet-i iman ve lezzet-i beka ve lezzet-i rahmet ve lezzet-i şefkat ve hüsn-ü nur ve hüsn-ü basar ve hüsn-ü kelâm ve hüsn-ü kerem ve hüsn-ü sîret ve hüsn-ü suret ve kemal-i zât ve kemal-i sıfât ve kemal-i ef&#8217;al&#8221; gibi bizzât meziyetler; gayr olsun olmasın, şu meziyetler tebeddül etmez.</p>
<p>İşte Sâni&#8217;-i Zülcelal ve Fâtır-ı Zülcemal ve Hâlık-ı Zülkemal&#8217;in bütün kemalâtı hakikiyedir, <strong><b>zâtiyedir</b></strong>; gayr ve masiva, ona tesir etmez. Yalnız mezahir olabilirler.</p>
<h5><strong><b>İKİNCİ REMİZ:</b></strong></h5>
<p><span style="color: #ff0000;">(</span><span style="color: #ff0000;">İkinci Remiz: Zira Cenab-ı Hak cemalini sıfatını esmasını sever ve Ve bunların kemalatını gösteren san’at, masnu’at ve mahlukatını dahi sever. Ve bunları ilan, takdir, tahsin edenleri ve mazhar-ı câmi’ olanları dahi sever.)</span></p>
<p>Seyyid Şerif-i Cürcanî &#8220;Şerh-ül Mevakıf&#8221;ta demiş ki: &#8220;Sebeb-i muhabbet</p>
<ol>
<li>Ya lezzet veya menfaat,</li>
<li>Ya müşakelet (yani meyl-i cinsiyet),</li>
<li>Ya kemaldir.</li>
</ol>
<p>Çünki kemal, mahbub-u lizâtihîdir.&#8221; Yani, ne şeyi seversen</p>
<ol>
<li>Ya lezzet için seversin, ya menfaat için,</li>
<li>Ya evlâda meyil gibi bir müşakele-i cinsiye için,</li>
<li>Ya kemal olduğu için seversin.</li>
</ol>
<p>Eğer kemal ise, başka bir sebeb, bir garaz lâzım değil. O bizzât sevilir. Meselâ; eski zamanda sahib-i kemalât insanları herkes sever, onlara karşı hiçbir alâka olmadığı halde istihsankârane muhabbet edilir.</p>
<p>İşte Cenab-ı Hakk&#8217;ın bütün kemalâtı ve esma-i hüsnasının bütün meratibleri ve bütün faziletleri, hakikî kemalât olduklarından bizzât sevilirler. &#8220;Mahbubetün Lizâtihâ&#8221;dırlar.</p>
<ol>
<li>Mahbub-u Bilhak ve Habib-i Hakikî olan Zât-ı Zülcelal, hakikî olan <strong><b>kemalâtını</b></strong>ve <strong><b>sıfât</b></strong> ve <strong><b>esmasının güzelliklerini</b></strong> kendine lâyık bir tarzda sever, muhabbet eder.</li>
<li>Hem o kemalâtın mazharları, âyineleri olan <strong><b>san&#8217;atını </b></strong><span style="color: #ff0000;">(Fotoğraf makinasının aynasında görünen san’at (ilmi vücut))</span> ve <strong><b>masnuatını</b></strong> <span style="color: #ff0000;">(Sanatın fotoğraf makinasının aynasında sıfatı şekline gelmiş haline masnuat) </span>ve <strong><b>mahlukatının</b></strong> <span style="color: #ff0000;">(san’atın hariçte vücud giymiş şekline mahlukat)</span> mehasinini sever, muhabbet eder.</li>
<li>Enbiyasını ve evliyasını, hususan Seyyid-ül Mürselîn ve Sultan-ül Evliya olan Habib-i Ekremini sever.</li>
</ol>
<p>Yani</p>
<ol>
<li>Kendi <strong><b>cemalini </b></strong>sevmesiyle, o cemalin âyinesi olan Habibini sever.</li>
<li>Ve kendi <strong><b>esmasını </b></strong>sevmesiyle, o esmanın mazhar-ı câmii ve zîşuuru olan o Habibini ve ihvanını sever.</li>
<li>Ve <strong><b>san&#8217;atını </b></strong>sevmesiyle, o san&#8217;atın <u>dellâl</u> ve <u>teşhircisi</u> olan o Habibini ve emsalini sever.</li>
<li>Ve <strong><b>masnuatını </b></strong>sevmesiyle, o masnuata karşı &#8220;Mâşâallah, Bârekâllah, ne kadar güzel yapılmışlar&#8221; diyen ve <u>takdir</u> eden ve <u>istihsan</u> eden o Habibini ve onun arkasında olanları sever.</li>
<li>Ve <strong><b>mahlukatının mehasinini </b></strong>sevmesiyle, o mehasin-i ahlâkın umumunu <u>câmi&#8217;</u> <u>olan</u> o Habib-i Ekremini ve onun etba ve ihvanını sever, muhabbet eder.</li>
</ol>
<p><span style="color: #ff0000;">(Cemal ile Kemal’in arasındaki fark: Kâinata Cenab-ı Hak canibinden baktığımızda Kemalatını görüyoruz. Kâinata bizim istifademiz canibinden baktığımızda Cemali görüyoruz.)</span></p>
<h5><strong><b>ÜÇÜNCÜ REMİZ:</b></strong></h5>
<p><span style="color: #ff0000;">(Üçüncü Remiz: San’at, masnu’at ve mahlukat yani kâinatta görünen kemalin beş hüccetine işaret edeceğiz.)</span></p>
<p>Umum kâinattaki umum kemalât, bir Zât-ı Zülcelal&#8217;in kemalinin âyâtıdır ve cemalinin işaratıdır. Belki hakikî kemaline nisbeten bütün kâinattaki hüsün ve kemal ve cemal, zaîf bir gölgedir. Şu hakikatın beş hüccetine icmalen işaret ederiz.</p>
<h4><strong><b>Birinci Hüccet:</b></strong></h4>
<p>Nasılki mükemmel, muhteşem, münakkaş, müzeyyen bir saray; mükemmel bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedahe delalet eder. Ve mükemmel fiil olan o dülgerlik, o nakkaşlık; bizzarure mükemmel bir fâile, bir ustaya, bir mühendise ve &#8220;nakkaş ve musavvir&#8221; gibi ünvan ve isimleriyle beraber delalet eder. Ve mükemmel o isimler dahi, şübhesiz o ustanın mükemmel, san&#8217;atkârane sıfatına delalet eder. Ve o kemal-i san&#8217;at ve sıfat, bilbedahe o ustanın kemal-i istidadına ve kabiliyetine delalet eder. Ve o kemal-i istidad ve kabiliyet, bizzarure o ustanın kemal-i zâtına ve ulviyet-i mahiyetine delalet eder.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Sıfatlar isim olarak kullanılabiliyor. İlim sıfatı Alim ismi gibi.. Ünvan ise yalnız isim olarak kullanılır.)</span></p>
<p>Aynen öyle de: Şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser; bilbedahe gayet kemaldeki ef&#8217;ale delalet eder. Çünki eserdeki kemalât, o ef&#8217;alin kemalâtından ileri gelir ve onu gösterir. Kemal-i ef&#8217;al ise, bizzarure bir fâil-i mükemmele ve o fâilin kemal-i esmasına, yani âsâra nisbeten müdebbir, musavvir, hakîm, rahîm, müzeyyin gibi isimlerin kemaline delalet eder. İsimlerin ve ünvanların kemali ise, şeksiz şübhesiz o fâilin kemal-i evsafına delalet eder. Zira sıfat mükemmel olmazsa, sıfattan neş&#8217;et eden isimler, ünvanlar mükemmel olamaz. Ve o evsafın kemali, bilbedahe şuunat-ı zâtiyenin kemaline delalet eder. Çünki sıfâtın mebde&#8217;leri, o şuun-u zâtiyedir. Ve şuun-u zâtiyenin kemali ise; biilmelyakîn zât-ı zîşuunun kemaline ve öyle lâyık bir kemaline delalet eder ki; o kemalin ziyası, şuun ve sıfât ve esma ve ef&#8217;al ve âsâr perdelerinden geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemali ve kemali göstermiş.</p>
<p>İşte şu derece hakikî kemalât-ı zâtiyenin bürhan-ı kat&#8217;î ile vücudu sabit olduktan sonra, gayra bakan ve emsal ve ezdada tefevvuk cihetiyle olan nisbî kemalâtın ne ehemmiyeti kalır, ne derece sönük düşer, anlarsın&#8230;</p>
<h4><strong><b>İkinci Hüccet:</b></strong></h4>
<p>Şu kâinata nazar-ı ibretle bakıldığı vakit, vicdan ve kalb bir hads-i sadıkla hisseder ki: Şu kâinatı bu derece güzelleştiren ve süslendiren ve enva&#8217;-ı mehasin ile tezyin edenin, nihayet derecede bir cemal ve kemalâtı vardır ki, şöyle yapıyor.</p>
<h4><strong><b>Üçüncü Hüccet:</b></strong></h4>
<p>Malûmdur ki; mevzun ve muntazam ve mükemmel ve güzel san&#8217;atlar, gayet güzel bir proğrama istinad eder. Mükemmel ve güzel bir proğram ise, mükemmel ve güzel bir ilme ve güzel bir zihne ve güzel bir kabiliyet-i ruhiyeye delalet eder. Demek ruhun manevî güzelliğidir ki; ilim vasıtasıyla san&#8217;atında tezahür ediyor.</p>
<p>İşte şu kâinat, hadsiz mehasin-i maddiyesiyle, bir manevî ve ilmî mehasinin tereşşuhatıdır. Ve o ilmî ve manevî mehasin ve kemalât, elbette hadsiz bir sermedî hüsün ve cemalin ve kemalin cilveleridir.</p>
<h4><strong><b>Dördüncü Hüccet:</b></strong></h4>
<p>Malûmdur ki; ziyayı verenin ziyadar olması lâzım, tenvir edenin nuranî olması gerek, ihsan gınadan gelir, lütuf latiften zuhur eder. Madem öyledir; kâinata bu kadar hüsün ve cemal vermek ve mevcudata muhtelif kemalât vermek; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir cemal-i sermedîyi gösterirler.</p>
<p>Madem mevcudat, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi kemalâtın lem&#8217;alarıyla parlar geçer. O nehir, güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcudat dahi, hüsün ve cemal ve kemalin lem&#8217;alarıyla muvakkaten parlar gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem&#8217;aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki: Cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler, nasıl kendilerinden değil; belki bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. Öyle de: Şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehasin ve kemalât, bir Şems-i Sermedî&#8217;nin lemaat-ı cemal-i esmasıdır.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">نَعَمْ تَفَانِى الْمِرْآتِ زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ تَجَلِّى الدَّائِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلاَزِمِ مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكَ الْمَظَاهِرِ مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ ِلْلاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ لِلْبَاقِى الْوَدُودِ</span></p>
<h4><strong><b>Beşinci Hüccet:</b></strong></h4>
<p>Malûmdur ki; üç dört muhtelif yoldan gelenler, aynı bir hâdiseyi söyleseler, yakîni ifade eden tevatür derecesinde o hâdisenin kat&#8217;î vukuuna delalet eder.</p>
<p>İşte meşrebce ve meslekçe ve istidadca ve asırca gayet muhtelif ayrı ayrı bütün muhakkikînin muhtelif tabakatından ve evliyanın muhtelif turuklarından ve asfiyanın muhtelif mesleklerinden ve hükema-yı hakikiyenin muhtelif mezheblerinden olan bütün ehl-i keşif ve zevk ve şuhud ve müşahede, keşif ve zevk ve şuhud ile ittifak etmişler ki: Kâinat mezahirinde ve mevcudat âyinelerinde görülen mehasin ve kemalât, bir tek Zât-ı Vâcib-ül Vücud&#8217;un tecelliyat-ı kemalidir ve cilve-i cemal-i esmasıdır.</p>
<p>İşte bunların icmaı, sarsılmaz bir hüccet-i katıadır.</p>
<p>Tahmin ederim ki: Şu remizde ehl-i dalaletin vekili, işitmemek için kulağını kapayıp kaçmağa mecburdur. Zâten zulmetli kafaları, huffaş misillü, bu nurları görmeğe tahammül edemezler. Öyle ise bundan sonra onları, pek de nazara almayacağız.</p>
<h4><strong><b>DÖRDÜNCÜ REMİZ:</b></strong></h4>
<p>Bir şeyin lezzeti, hüsnü, cemali, emsal ve ezdadına bakmaktan ziyade, mazharlarına bakarlar.</p>
<p>Meselâ: Kerem, güzel ve hoş bir sıfattır. Kerim olan zât, başka mükrimlere tefevvuk cihetiyle aldığı lezzet-i nisbiyeden bin defa daha hoş bir lezzeti, ikram ettiği adamların telezzüzleriyle, ferahlarıyla alır. Hem bir şefkat ve merhamet sahibi, şefkat ettiği mahlukların istirahatleri derecesinde hakikî bir lezzet alır.</p>
<p><strong>Meselâ:</strong> Bir vâlidenin evlâdının mes&#8217;udiyetlerinden ve istirahatlerinden, şefkat vasıtasıyla aldığı lezzet, o derece kuvvetlidir ki; onların rahatı için ruhunu feda eder derecesine getirir. Hattâ o şefkatin lezzeti, tavuğu civcivlerini himaye etmek için arslana saldırtır.</p>
<p>İşte madem evsaf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemal, akran ve ezdada bakmıyor. Belki mezahir ve müteallikatına bakıyor. Elbette Hayy-u Kayyum ve Han.çönan-ı Mennan ve Rahîm ve Rahman olan Zât-ı Zülcemal ve-l Kemal&#8217;in rahmetindeki cemal ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan cennet-i bâkiyede nihayetsiz enva&#8217;-ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların derece-i saadetlerine ve tena&#8217;umlarına ve ferahlarına göre o Zât-ı Rahmanurrahîm, ona lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi (ona lâyık şuunatla tabir edilen) ulvî, kudsî, güzel, münezzeh manaları vardır. &#8220;Lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye&#8221; tabir edilen, izn-i şer&#8217;î olmadığından yâd edemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes şuunatı vardır ki; herbiri kâinatta gördüğümüz ve mevcudat mabeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyetten nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde isbat etmişiz. O manaların birer lem&#8217;asına bakmak istersen, gelecek temsilâtın dûrbîni ile bak:</p>
<p><strong>Meselâ:</strong> Nasılki sehavetli, âlîcenab, müşfik bir zât, güzel bir ziyafeti, gayet fakir ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnetdarane tena&#8217;umları ve o aç olanların müteşekkirane telezzüzleri ve o muhtaç olanların senakârane memnuniyetleri; ne derece o kerim zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın.</p>
<p>İşte küçücük bir sofranın hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde olan bir insanın mesruriyeti böyle ise; cin ve insi ve hayvanatı, feza-yı âlem denizinde seyr ü seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbaniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz enva&#8217;-ı mat&#8217;umatı câmi&#8217; bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nev&#8217;inde o ziyafete davet etmekle beraber, gayet mükemmel ve bütün enva&#8217;-ı lezaizi câmi&#8217;, sermedî, ebedî bir dâr-ı bekada cennetleri, herbirisini birer sofra-i nimet ederek hadsiz lezaizi ve letaifi câmi&#8217; bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibadına, hakikî yemek için ziyafet açan bir Rahman-ur Rahîm&#8217;e ait ve tabirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netaic-i rahmeti kıyas edebilirsin.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(Eser, fiil, fail, isim, unvan, sıfat, şuunat ve Zât hepsi birbiri içinde olduğundan esma, unvan ve sıfat adedince şuunat vardır. Mesela Rahim isminin merhamet ettiği mevcudat adedince Cenab-ı Hakkın şuunatıyla aldığı mukaddes lezzetler vardır. Adl isminin ihkak-ı bilhak adedince Cenab-ı Hakkın şuunatıyla aldığı mukaddes lezzetler vardır.)</span></p>
<p><strong>Hem meselâ:</strong> Mahir bir san&#8217;atperver meharetini göstermeyi sever bir usta; güzel, plâksız konuşan fonoğraf gibi bir san&#8217;atı icad ettikten sonra, onu kurup tecrübe ediyor, gösteriyor. O san&#8217;atkârın düşündüğü ve istediği neticeleri en mükemmel bir tarzda gösterse; onun mucidi ne kadar iftihar eder, ne kadar memnun olur, ne derece hoşuna gider. Kendi kendine &#8220;Bârekâllah&#8221; der.</p>
<p>İşte küçücük bir insan, icadsız, sırf surî bir san&#8217;atçığı ile, bir fonoğrafın güzel işlemesiyle böyle memnun olsa; acaba bir Sâni&#8217;-i Zülcelal, koca kâinatı, bir musikî, bir fonoğraf hükmünde icad ettiği gibi, zemini ve zemin içindeki bütün zîhayatı ve bilhâssa zîhayat içinde insanın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbanî ve bir musika-i İlahî tarzında yapmış ki; hikmet-i beşer, o san&#8217;at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor.</p>
<p>İşte bütün o masnuat, bütün onlardan matlub neticeleri, nihayet derecede ve gayet güzel bir surette gösterdiklerinden ve ibadat-ı mahsusa ve tesbihat-ı hususiye ve tahiyyat-ı muayyene ile tabir edilen evamir-i tekviniyeye karşı onların itaatları ve onlardan matlub olan makasıd-ı Rabbaniyenin husulünden hasıl olan ve iftihar ve memnuniyet ve ferahla tabir edemediğimiz maânî-i mukaddese ve şuun-u münezzeh, o derece âlî ve mukaddestir ki; bütün ukûl-ü beşer ittihad edip bir akıl olsa, yine onların künhüne yetişemez ve ihata edemez.</p>
<p><strong>Hem meselâ</strong> adaletperver, ihkak-ı hakkı sever ve ondan zevk alır bir hâkim, mazlumların haklarını vermekten ve mazlumların teşekkürlerinden ve zalimleri tecziye etmekle mazlumların intikamlarını almaktan nasıl memnun olur, bir zevk alır. İşte Hakîm-i Mutlak ve Âdil-i Bilhak ve Kahhar-ı Zülcelal, değil yalnız cin ve inste, belki bütün mevcudatta ihkak-ı haktan, yani herşeye hakk-ı vücudu ve hakk-ı hayatı vermekten ve vücud ve hayatını mütecavizlerden muhafaza etmekten ve dehşetli mevcudları tecavüzlerden tevkif ve durdurmaktan, hususan mahşerde ve dâr-ı âhirette cin ve insin muhakemesinden başka bütün zîhayata karşı tecelli-i kübra-yı adl ü hikmetten gelen maânî-i mukaddeseyi kıyas edebilirsin.</p>
<p>İşte şu üç misal gibi, binbir esma-i İlahiyenin herbirinde pek çok tabakat-ı hüsün ve cemal ve fazl ve kemal bulunduğu gibi, pek çok meratib-i muhabbet ve iftihar ve izzet ve kibriya vardır. İşte bundandır ki: &#8220;Vedud&#8221; ismine mazhar olan muhakkikîn-i evliya; &#8220;Bütün kâinatın mayesi, muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı, muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizab ve cezbe ve cazibe kanunları, muhabbettendir.&#8221; demişler. Onlardan birisi demiş:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">فَلَكْ مَسْتْ مَلَكْ مَسْتْ نُجُومْ مَسْتْ سَمٰوَاتْ مَسْتْ شَمْسْ مَسْتْ قَمَرْ مَسْتْ زَمِينْ مَسْتْ عَنَاصِرْ مَسْتْ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">نَبَاتْ مَسْتْ شَجَرْ مَسْتْ بَشَرْ مَسْتْ سَرَاسَرْ ذِى حَيَاتْ مَسْتْ هَمَه ذَرَّاتِ مَوْجُودَاتْ بَرَابَرْ مَسْتْ دَرْمَسْتَسْتْ</span></p>
<p>Yani: Muhabbet-i İlahiyenin tecellisinde ve o şarab-ı muhabbetten herkes istidadına göre mesttir. Malûmdur ki: Her kalb, kendine ihsan edeni sever ve hakikî kemale muhabbet eder ve ulvî cemale meftun olur. Kendiyle beraber sevdiği ve şefkat ettiği zâtlara dahi ihsan edeni daha pek çok sever. Acaba, -sâbıkan beyan ettiğimiz gibi- herbir isminde binler ihsan defineleri bulunan ve bütün sevdiklerimizi ihsanatıyla mes&#8217;ud eden ve binler kemalâtın menbaı olan ve binler tabakat-ı cemalin medarı olan binbir esmasının müsemması olan Cemil-i Zülcelal, Mahbub-u Zülkemal, ne derece aşk ve muhabbete lâyık olduğu ve bütün kâinat, onun muhabbetiyle mest ve sergerdan olmasının şayeste bulunduğu anlaşılmaz mı?</p>
<p>İşte şu sırdandır ki; &#8220;Vedud&#8221; ismine mazhar bir kısım evliya, &#8220;Cennet&#8217;i istemiyoruz. Bir lem&#8217;a-i muhabbet-i İlahiye, ebeden bize kâfidir.&#8221; demişler. (Cenab-ı Hakkın muhabbeti, bütün esmayı içine aldığı için o muhabbetin bir lem’ası cennette tecelli eden esmaya kâfi gelir.)</p>
<p>Hem ondandır ki; hadîste geldiği gibi: &#8220;Cennet&#8217;te bir dakika rü&#8217;yet-i cemal-i İlahî, bütün Cennet lezaizine faiktir.&#8221; <span style="color: #ff0000;">(Cenab-ı Hakkın zâtı, bütün esma ve sıfatı içine aldığı için o Zâtın bir dakika rü&#8217;yet-i cemali, cennette tecelli eden esmaya kâfi gelir.)</span></p>
<p>İşte şu nihayetsiz kemalât-ı muhabbet, vâhidiyet ve ehadiyet dairesinde Zât-ı Zülcelal&#8217;in kendi esma ve mahlukatıyla hasıl olur. Demek o daire haricinde tevehhüm olunan kemalât, kemalât değildir.<span style="color: #ff0000;"> (Cenab-ı Hakkın şeriki olsa idi, vâhidiyet ve ehadiyetinden bahsedilmezdi. Zira esmanın kemalâtı zıddının müdahalesi olmaması ile mümkündür. Hem mahlukatın  kemalâtı başka ellerin karışmayarak intizamın korunmasıyla olabilir.)</span></p>
<h5><strong><b>BEŞİNCİ REMİZ:</b></strong></h5>
<p>Beş noktadır:</p>
<h4><strong><b>Birinci Nokta:</b></strong></h4>
<p>Ehl-i dalaletin vekili der ki:</p>
<p>&#8220;Ehadîsinizde dünya tel&#8217;in edilmiş, &#8220;cîfe&#8221; ismiyle yâdedilmiş.</p>
<p>Hem bütün ehl-i velayet ve ehl-i hakikat, dünyayı tahkir ediyorlar. &#8220;Fenadır, pistir&#8221; diyorlar.</p>
<p>Halbuki sen, bütün kemalât-ı İlahiyeye medar ve hüccet, onu gösteriyorsun ve âşıkane ondan bahsediyorsun?&#8221;</p>
<p><strong><b>ELCEVAB: </b></strong>Dünyanın üç yüzü var:</p>
<p><strong><b>Birinci yüzü: </b></strong>Cenab-ı Hakk&#8217;ın esmasına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mana-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubat-ı Samedaniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;"><strong><b>Birinci Meziyet-i Cezalet:</b></strong> Kur&#8217;an-ı Hakîm, i&#8217;cazkâr beyanatıyla Sâni&#8217;-i Zülcelal&#8217;in ef&#8217;al ve eserlerini nazara karşı serer, basteder. Sonra o âsâr ve ef&#8217;alinde esma-i İlahiyeyi istihrac eder; veya haşir ve tevhid gibi bir makasıd-ı asliye-i Kur&#8217;aniyeyi isbat ediyor. </span>Sözler 415)</span></p>
<p><strong><b>İkinci yüzü: </b></strong>Âhirete bakar. Âhiretin <span style="color: #ff0000;">(hem cennet hemde cehennemin)</span> tarlasıdır, Cennet&#8217;in mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Hem dünyayı; âhiretin mezraası ve esma-i İlahiyenin âyinesi ve Cenab-ı Hakk&#8217;ın mektubatı ve muvakkat bir misafirhanesi cihetinde sevmek, -nefs-i emmare karışmamak şartıyla- Cenab-ı Hakk&#8217;a ait olur. Madem Cenab-ı Hakk&#8217;ın namınadır. O vakit dünyanın dehşetli mevcudatı, sana ünsiyetli bir arkadaş hükmüne geçer. Mezraa-i âhiret cihetiyle sevdiğin için, her şeyinde, âhirete faide verecek bir sermaye, bir meyve alabilirsin. Ne musibetleri sana dehşet verir, ne zeval ve fenası sana sıkıntı verir. Kemal-i rahatla o misafirhanede müddet-i ikametini geçirirsin.)</span></p>
<p><strong><b>Üçüncü yüzü: </b></strong>İnsanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel&#8217;abe-i hevesatı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünki fânidir, zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadîste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret, bu yüzdedir.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in kâinattan ve mevcudattan ehemmiyetkârane, istihsankârane bahsi ise; evvelki iki yüze bakar. Sahabelerin ve sair ehlullahın mergub dünyaları, evvelki iki yüzdedir.</p>
<p><strong><b>Şimdi, dünyayı tahkir edenler dört sınıftır:</b></strong></p>
<p><strong><b>Birincisi: </b></strong>Ehl-i marifettir ki, Cenab-ı Hakk&#8217;ın marifetine ve muhabbet ve ibadetine sed çektiği için tahkir eder.</p>
<p><strong><b>İkincisi: </b></strong>Ehl-i âhirettir ki; ya dünyanın zarurî işleri onları amel-i uhrevîden men&#8217;ettiği için veyahut şuhud derecesinde iman ile Cennet&#8217;in kemalât ve mehasinine nisbeten dünyayı çirkin görür. Evet Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm&#8217;a güzel bir adam nisbet edilse, yine çirkin göründüğü gibi; dünyanın ne kadar kıymetdar mehasini varsa, Cennet&#8217;in mehasinine nisbet edilse, hiç hükmündedir.</p>
<p><strong><b>Üçüncüsü: </b></strong>Dünyayı tahkir eder. Çünki eline geçmez. Şu tahkir, dünyanın nefretinden gelmiyor; muhabbetinden ileri geliyor.</p>
<p><strong><b>Dördüncüsü: </b></strong>Dünyayı tahkir eder. Zira dünya, eline geçiyor. Fakat durmuyor, gidiyor. O da kızıyor. Teselli bulmak için tahkir eder. &#8220;Pistir&#8221; der. Şu tahkir ise; o da, dünyanın muhabbetinden ileri geliyor. Halbuki makbul tahkir odur ki, hubb-u âhiretten ve marifetullahın muhabbetinden ileri gelir.</p>
<p>Demek makbul tahkir, evvelki iki kısımdır. Cenab-ı Hak, bizi onlardan yapsın. Âmîn bi-hürmeti Seyyid-il Mürselîn.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ikinci-mevkif-ucuncu-maksad/">Otuzikinci Söz İkinci Mevkıf Üçüncü Maksad</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Otuzikinci Söz İkinci Mevkıf İkinci Maksad</title>
		<link>https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ikinci-mevkif-ikinci-maksad/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Dec 2021 19:57:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütalaalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Maksad]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Mevkıf]]></category>
		<category><![CDATA[Otuzikinci Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=2501</guid>

					<description><![CDATA[<p>İKİNCİ MAKSAD Ehl-i şirkin vekili, meslek-i şirki hiçbir cihette isbat edemediğinden ve onun isbatından me&#8217;yus kaldığından; ehl-i tevhidin mesleğini, teşkikatıyla ve şübheleriyle tahrib etmeğe çalışmak istediğinden; şöyle ikinci bir sual ediyor. Diyor ki: Ey ehl-i tevhid! Siz diyorsunuz ki: قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ Hâlık-ı âlem birdir; Ehad&#8217;dir, Samed&#8217;dir. Hem, herşeyin Hâlık&#8217;ı odur. Ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber doğrudan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ikinci-mevkif-ikinci-maksad/">Otuzikinci Söz İkinci Mevkıf İkinci Maksad</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align: center;"><strong><b>İKİNCİ MAKSAD</b></strong></h3>
<p style="text-align: justify;">Ehl-i şirkin vekili, meslek-i şirki hiçbir cihette isbat edemediğinden ve onun isbatından me&#8217;yus kaldığından; ehl-i tevhidin mesleğini, teşkikatıyla ve şübheleriyle tahrib etmeğe çalışmak istediğinden; şöyle ikinci bir sual ediyor. Diyor ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Ey ehl-i tevhid! Siz diyorsunuz ki: <span style="font-size: 20pt;">قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ</span> Hâlık-ı âlem birdir; Ehad&#8217;dir, Samed&#8217;dir. Hem, herşeyin Hâlık&#8217;ı odur. Ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber doğrudan doğruya herşeyin dizgini <span style="color: #ff0000;">(Dizgin, iradeye bakıyor.)</span> onun elinde; herşeyin anahtarı kabzasında <span style="color: #ff0000;">(Anahtar, kudrete bakıyor. Hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Bu kapının anahtarı Cenab-ı Hakkın kudretidir.)</span>, herşeyin nasiyesini tutuyor; <span style="color: #ff0000;">(Nasiye, ilme bakıyor.)</span> bir iş bir işe mani olmuyor. Bütün eşyada, bütün ahvaliyle bir anda tasarruf edebilir.&#8221; Böyle acib bir hakikata nasıl inanılabilir? Müşahhas bir tek zât, nihayetsiz yerlerde, nihayetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, &#8220;Nur-un Nur, Münevvir-un Nur, Mukaddir-un Nur&#8221; olan Zât-ı Zülcelal, herşeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzır ve eşya ondan gayet uzak olduğuna, hem o derece külfetsiz, mualecesiz, sühuletle işleri yapar ki, yalnız mahz-ı emrin sür&#8217;at ve sühuletiyle icad eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz&#8217;î-küllî, küçük-büyük, daire-i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyası ihata ettiğine şuhud derecesinde bir yakîn-i imanî ile iman ederiz ve iman etmek gerektir.</span> Sözler 166)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>ELCEVAB: </b></strong>Şu suale, gayet derin ve ince ve gayet yüksek ve geniş olan bir sırr-ı Ehadiyet ve Samediyetin beyanıyla cevab verilir. Fikr-i beşer ise o sırra, ancak bir temsil dûrbîniyle ve mesel rasadıyla bakabilir. Cenab-ı Hakk&#8217;ın zât ve sıfâtında misil ve misali yok. Fakat mesel ve temsil ile bir derece şuunatına bakılabilir. İşte biz de, temsilât-ı maddiye ile o sırra işaret edeceğiz.</p>
<p><span style="color: #ff0000;">(İki temsil ile Cenâb-ı Hakkın Ehadiyeti ve Samediyeti isbat edilecek.)</span></p>
<h5> <strong><b>Birinci Temsil:</b></strong></h5>
<p>Şöyle ki: Onaltıncı Söz&#8217;de isbat edildiği gibi: Birtek zât-ı müşahhas, muhtelif âyineler vasıtasıyla külliyet kesbeder. Bir cüz&#8217;i-yi hakikî iken, şuunat-ı kesîreye mâlik bir küllî hükmüne geçer. <span style="color: #ff0000;">(Bu cümleler akla vazıh olduğunu gösteren iddia cümlesidir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Evet nasıl cismanî şeylere cam ve su gibi maddeler âyine olup, cismanî birtek şey, o âyinelerde bir külliyet kesbeder. Öyle de: Nurani şeylere ve ruhaniyata dahi, hava ve esîr ve âlem-i misalin bazı mevcudatı, âyineler hükmünde ve berk ve hayal sür&#8217;atinde birer vasıta-i seyr ü seyahat suretine geçerler ki, o nuraniler ve o ruhanîler, hayal sür&#8217;atiyle o meraya-yı nazifede ve o menazil-i latifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Ve her âyinede, nurani oldukları ve akisleri onların aynı ve onların hâsiyetine mâlik oldukları için, cismaniyetin aksine olarak, her yerde bizzât bulunur gibi hükmederler. Kesif cismanilerin akisleri ve misalleri, o cismaniyetin aynları olmadığı gibi, hâsiyetine dahi mâlik değil, ölü sayılırlar. Meselâ: Güneş, müşahhas bir cüz&#8217;î olduğu halde, parlak eşya vasıtasıyla bir küllî hükmüne geçer. Zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hattâ herbir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, birer misalî güneşi, onların kabiliyetine göre verir. <span style="color: #ff0000;">(Yani her mahlûk aynı seviyede ayînedar olamıyor. Zühre, katre ve reşha gibi..)</span> Güneşin hararet ve ziyası ve ziyasındaki yedi rengi ve zâtının bir nevi misali, herbir parlak cisimde bulunur. Faraza güneşin ilmi, şuuru bulunsa idi; her âyine onun bir nevi menzili ve tahtı ve iskemlesi hükmünde olup, her şeyle bizzât temas eder, her zîşuurla âyineleri vasıtasıyla, hattâ gözbebeğiyle birer telefon hükmünde muhabere edebilirdi. Bir şey, bir şeye mani olmazdı. Bir muhabere, bir muhabereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber, hiçbir yerde bulunmazdı. <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Meselâ:<span style="font-size: 20pt;"> </span><span style="font-size: 20pt;">اَلرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى </span>bir temsil ile rububiyet-i İlahiyeyi saltanat misalinde ve âlemin tedbirinde mertebe-i rububiyetini, bir Sultanın taht-ı saltanatında durup icra-yı hükûmet ettiği gibi bir misalde gösteriyor.</span> Sözler 390)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Onaltıncı Söz Birinci Şua’da Cenab-ı Hakkın Kudsî mahiyetinin Nuraniyeti izah ediliyor. Mes’elenin akla vazıh olması için güneş temsili ile bir tek Zât’ın muhtelif ayineler vasıtasıyla külliyet kesbettiği gösteriliyor. Güneş temsili mes&#8217;eleyi akla vazıh hale getirdi ama kalbe nurani olması için temessül bahsine geçildi. Çünkü insan kalben Cenab-ı Hakkın Kudsî mahiyetini ışık gibi, güneş gibi bir şey zannedebilir. Kalbe nurani olması, kalbi karartmaması içinde temessül bahsine geçiliyor.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Acaba: Bir zâtın binbir isminden yalnız Nur isminin maddî ve cüz&#8217;î ve camid bir âyinesi hükmünde olan güneş, böyle teşahhusu ile beraber, küllî yerlerde küllî işlere mazhar olsa; o Zât-ı Zülcelal, ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber nihayetsiz işleri bir anda yapamaz mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Meselâ: &#8220;Güneş nuraniyet vasıtasıyla, birtek zât iken her parlak şeyin yanında bulunuyor.&#8221; temsiliyle bir kanun-u hakikat gösteriliyor ki, nur ve nurani için kayıd olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsavi olur. Mekân onu zabtedemez.</span> Sözler 615)</span></p>
<h5> <strong><b>İkinci Temsil:</b></strong></h5>
<p style="text-align: justify;">Kâinat bir şecere hükmünde olduğu için, herbir şecere, kâinatın hakaikına misal olabilir. İşte biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını, kâinata bir misal-i musaggar hükmünde tutup, kâinattaki cilve-i ehadiyeti onun ile göstereceğiz. Şöyle ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Şu ağacın, lâakal on bin meyvesi var. Herbir meyvesinin, lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek; bir anda, beraber bir san&#8217;at ve icada mazhardırlar. Halbuki şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz&#8217;î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye tabir edilen</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Bir cilve-i irade-i İlahiye <span style="color: #ff0000;">(Cenâb-ı Hak canibinden bakarsak bir cilve-i irade-i İlahiye olanukde-i hayatiye) (kudret ve iradeden gelen Kitab-ı Mübin)</span></li>
<li>Ve bir nüve-i emr-i Rabbanî ile, <span style="color: #ff0000;">(Cenâb-ı Hakkın iradesi ile imtisale sevk edilmesi noktasında bir nüve-i emr-i Rabbanîolan ukde-i hayatiye) (İlim ve emirden gelen İmam-ı Mübin)</span></li>
<li>Şu ağacın kavanin-i teşkiliyesinin merkeziyeti; <span style="color: #ff0000;">(Veyahut ağac canibinden bakarsak ağacın teşekkül merkezine ukde-i hayatiye denir.)</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">her dalın başında, herbir meyvenin içinde, herbir çekirdeğin yanında bulunur ki, hiçbirinin bir şeyini, noksan bırakmayarak, birbirine mani olmayarak; onunla yapılır. Ve o birtek cilve-i irade ve o kanun-u emrî; ziya, hararet, hava gibi dağılıp her yere gitmiyor. Çünki gittiği yerlerin ortalarındaki uzun mesafelerde ve muhtelif masnularda hiçbir iz bırakmıyor, hiçbir eseri görülmüyor. Eğer intişar ile olsa idi; izi ve eseri görülecekti. Belki bizzât, tecezzi ve intişar etmeden her birisinin yanında bulunuyor. Ehadiyetine ve şahsiyetine o küllî işler, münafî olmuyor. Hattâ denilebilir ki: O cilve-i irade, <span style="color: #ff0000;">(Kitab-ı Mübin)</span> o kanun-u emrî, <span style="color: #ff0000;">(İmam-ı Mübin) </span>o ukde-i hayatiye; herbirinin yanında bulunur, hiçbir yerde de bulunmaz. Güya şu muhteşem ağaçta meyveler, çekirdekler adedince o kanun-u emrînin birer gözü, birer kulağı var. Belki ağacın herbir cüz&#8217;ü, o kanun-u emrînin duygularının birer merkezi hükmündedir ki; uzun vasıtaları perde olup bir mani teşkil etmek değil, belki telefon telleri gibi birer vesile-i teshil ve takrib olur. En uzak, en yakın gibidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem bilmüşahede Zât-ı Ehad-i Samed&#8217;in, irade gibi bir sıfatının birtek cilve-i cüz&#8217;îsi, bilmüşahede milyon yerde, milyonlar işe vasıtasız medar olur. Elbette Zât-ı Zülcelal&#8217;in tecelli-i kudret ve iradesiyle, şecere-i hilkatı bütün ecza ve zerratıyla beraber tasarruf edebilmesine şuhud derecesinde yakîn etmek lâzımgelir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Yukarıdaki izah, mes&#8217;eleyi akla vazıh hale getirdi ama kalbe nurani olması için Cenâb-ı Hakk&#8217;ın Kudsî mahiyeti nazara verilecek. Böylelikle mümkinat cinsinden verilen temsildeki kusur Cenâb-ı Hakk&#8217;ın kudsî mahiyetini anlamamız da kalbimizi karartmayacak.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Onaltıncı Söz&#8217;de isbat ve izah edildiği gibi deriz ki: Madem, güneş gibi âciz ve müsahhar mahluklar ve ruhanî gibi madde ile mukayyed nim-nuranî masnular ve şu çınar ağacının manevî nuru, ruhu hükmünde olan ukde-i hayatiyesi ve merkez-i tasarrufu olan emrî kanunlar ve iradevî cilveler, nuraniyet sırrıyla bir yerde iken ve birtek müşahhas cüz&#8217;î oldukları halde, pekçok yerlerde ve pekçok işlerde bilmüşahede bulunabilirler. Ve madde ile mukayyed bir cüz&#8217;î oldukları halde, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Ve bir anda bir cüz&#8217;-i ihtiyarî ile, pekçok muhtelif işleri bilmüşahede kesbederler. Sen de görüyorsun ve inkâr edemezsin.</p>
<p style="text-align: justify;">Acaba: Maddeden mücerred ve muallâ, hem kaydın tahdidinden ve kesafetin zulmetinden münezzeh ve müberra, hem şu umum envâr ve şu bütün nuraniyat onun envâr-ı kudsiye-i esmaiyesinin kesif bir gölgesi ve zılali, hem umum vücud <span style="color: #ff0000;">(Umum vücud yani ademin zıddı olduğundan var olan her şey demektir.)</span> ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i berzah ve âlem-i misal nim-şeffaf birer âyine-i cemali, hem sıfâtı muhita ve şuunatı külliye olan birtek Zât-ı Akdes&#8217;in irade-i külliye <span style="color: #ff0000;">(Dizgin)</span> ve kudret-i mutlaka <span style="color: #ff0000;">(Anahtar)</span> ve ilm-i muhit <span style="color: #ff0000;">(Nasiye)</span> ile zahir olan tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef&#8217;ali içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden hangi şey saklanabilir? Hangi iş ona ağır gelebilir? Hangi yer ondan gizlenebilir? Hangi ferd ondan uzak kalabilir? Hangi şahıs külliyet kesbetmeden ona yanaşabilir? Hiç eşya ondan gizlenebilir mi? Hiç bir iş, bir işe mani olur mu? Hiçbir yer, onun huzurundan hâlî kalır mı? <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Hem tevhid sırrıyla, şecere-i hilkatın meyveleri olan zîhayatta bir şahsiyet-i İlahiye, bir ehadiyet-i Rabbaniye ve sıfât-ı seb&#8217;aca manevî bir sîma-i Rahmanî ve temerküz-ü esmaî…</span> Şualar 9)</span></p>
<p style="text-align: justify;">İbn-i Abbas Radıyallahü Anh&#8217;ın dediği gibi: &#8220;Herbir mevcuda bakar birer manevî basarı ve işitir birer manevî sem&#8217;i&#8221; bulunmaz mı? Silsile-i eşya, onun evamir ve kanunlarının sür&#8217;atle cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçmez mi? Mevani&#8217; ve avaik, onun tasarrufuna vesail ve vesait olamaz mı? Esbab ve vesait, sırf zahirî bir perde olamaz mı? Hiçbir yerde bulunmadığı halde, her yerde bulunmaz mı? Hiç tahayyüz ve temekküne muhtaç olur mu? Hiç uzaklık ve küçüklük ve tabakat-ı vücudun perdeleri, Onun kurbiyetine ve tasarrufuna ve şuhuduna mani olabilir mi? Hem hiç maddîlerin, mümkinlerin, kesiflerin, kesîrlerin, mukayyedlerin, mahdudların hâssaları ve maddenin ve imkânın ve kesafetin ve kesretin ve takayyüdün ve mahdudiyetin mahsus ve münhasır lâzımları olan tegayyür, tebeddül, tahayyüz ve tecezzi gibi emirler; maddeden mücerred ve Vâcib-ül Vücud ve Nur-ul Envâr ve Vâhid-i Ehad ve kuyuddan münezzeh ve hududdan müberra ve kusurdan mukaddes ve noksandan muallâ bir Zât-ı Akdes&#8217;e lâhik olabilir mi? Acz, hiç ona yakışır mı? Kusur, hiç onun damen-i izzetine yanaşır mı?</p>
<h4 style="text-align: center;"><strong><b>İKİNCİ MAKSAD&#8217;IN HÂTİMESİ</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;">Bir zaman ehadiyete dair bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar ağacının meyvelerine baktım: Arabiyy-ül ibare bir silsile-i tefekkür kalbe geldi. Nasıl gelmiş ise, öyle arabî olarak yazıp, sonra kısa bir mealini söyleyeceğim. İşte:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">نَعَمْ فَاْلاَثْمَارُ وَالْبُذُورُ مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ هَدَايَاءُ الرَّحْمَةِ بَرَاهِينُ الْوَحْدَةِ بَشَائِرُ لُطْفِهِ فِى دَارِ اْلآخِرَةِ شَوَاهِدُ صَادِقَةٌ بِاَنَّ خَلاَّقَهَا لِكُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ كُلُّ اْلاَثْمَارِ وَالْبُذُورِ مَرَايَاءُ الْوَحْدَةِ فِى اَطْرَافِ الْكَثْرَةِ اِشَارَاتُ الْقَدَرِ رُمُوزَاتُ الْقُدْرَةِ بِاَنَّ تَاكَ الْكَثْرَةَ مِنْ مَنْبَعِ الْوَحْدَةِ تَصْدُرُ شَاهِدَةً لِوَحْدَةِ الْفَاطِرِ فِى الصُّنْعِ وَالتَّصْوِيرِ ثُمَّ اِلَى الْوَحْدَةِ تَنْتَهِى ذَاكِرَةً لِحِكْمَةِ الْقَادِرِ فِى الْخَلْقِ وَالتَّدْبِيرِ وَكَذَاهُنَّ تَلْوِيحَاتُ الْحِكْمَةِ بِاَنَّ صَانِعَ الْكُلِّ بِكُلِّيَّةِ النَّظَرِ اِلَى الْجُزْئِىِّ يَنْظُرُ ثُمَّ اِلَى جُزْئِهِ اِذْ اِنْ كَانَ ثَمَرًا فَهُوَ الْمَقْصُودُ اْلاَظْهَرُ مِنْ خَلْقِ هذَا الشَّجَرِ فَالْبَشَرُ ثَمَرٌ لِهذِهِ الْكَائِنَاتِ فَهُوَ الْمَطْلُوبُ اْلاَظْهَرُ لِخَالِقِ الْمَوْجُودَاتِ وَالْقَلْبُ كَالنَّوَاةِ فَهُوَ الْمِرْآةُ اْلاَنْوَرُ لِصَانِعِ الْكَائِنَاتِ مِنْ هذِهِ الْحِكْمَةِ صَارَ اْلاِنْسَانُ اْلاَصْغَرُ فِى هذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ هُوَ الْمَدَارُ اْلاَظْهَرُ لِلنَّشْرِ وَالْمَحْشَرِ فِى هذِهِ الْمَوْجُودَاتِ وَالتَّخْرِيبِ وَالتَّبْدِيلِ لِهذِهِ الْكَائِنَاتِ</span></p>
<p>Bu arabî fıkranın mebdei şudur:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">فَسُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَدِيقَةَ اَرْضِهِ مَشْهَرَ صَنْعَتِهِ مَحْشَرَ حِكْمَتِهِ مَظْهَرَ قُدْرَتِهِ مَزْهَرَ رَحْمَتِهِ مَزْرَعَ جَنَّتِهِ مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ مَسِيلَ الْمَوْجُودَاتِ مَكِيلَ الْمَصْنُوعَاتِ فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ مُزَهَّرُ النَّبَاتَاتِ مُعْجِزَاتُ عِلْمِهِ خَوَارِقُ صُنْعِهِ هَدَايَاءُ جُودِهِ بَشَائِرُ لُطْفِهِ تَبَسُّمُ اْلاَزْهَارِ مِنْ زِينَةِ اْلاَثْمَارِ تَسَجُّعُ اْلاَطْيَارِ فِى نَسْمَةِ اْلاَسْحَارِ تَهَزُّجُ اْلاَمْطَارِ عَلَى خُدُودِ اْلاَزْهَارِ تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَى اْلاَطْفَالِ الصِّغَارِ تَعَرُّفُ وَدُودٍ تَوَدُّدُ رَحْمنٍ تَرَحُّمُ حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَ اْلاِنْسَانِ وَ الرُّوحِ وَ الْحَيْوَانِ وَ الْمَلَكِ وَ الْجَانِّ</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>İşte bu arabî tefekkürün kısa bir meali şudur ki:</b></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bütün <strong><b>meyveler ve içindeki tohumcuklar</b></strong>;</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Hikmet-i Rabbaniyenin birer mu&#8217;cizesi.. <span style="color: #ff0000;">(Maslahat ve gayelere riayet etmekte insanın aciz bırakan Rabbanî bir mu’cize)</span></li>
<li>San&#8217;at-ı İlahiyenin birer hârikası.. <span style="color: #ff0000;">(Herşeyle alâkadar bir surette olmasından san’at hârikası)</span></li>
<li>Rahmet-i İlahiyenin birer hediyesi.. <span style="color: #ff0000;">(Zemin yüzünde rahmet eseri olarak yapılan Rahmanî sofralar birer hediye-i İlahiyedir.)</span></li>
<li>Vahdet-i İlahiyenin birer bürhan-ı maddîsi.. <span style="color: #ff0000;">(Mümaselet ve müşabehet sikkesi ile çekirdeklerin birbirine benzemesi ve aynı fabrikada dokunması noktasında Cenab-ı Hakk’ın vahdetine maddî bir bürhandır.)</span></li>
<li>Âhirette eltaf-ı İlahiyenin birer müjdecisi.. <span style="color: #ff0000;">(Cennetteki nimetlerin nümunesi)</span></li>
<li>Kudretinin ihatasına ve ilminin şümulüne birer şahid-i sadık oldukları gibi;</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">şunlar, âlem-i kesretin aktarında ve şu ağaç gibi tekessür etmiş bir nevi âlemin etrafında vahdet âyineleridirler. Enzarı, kesretten vahdete çeviriyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Lisan-ı hal ile herbirisi der:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Dal budak salmış şu koca ağacın içinde dağılma, boğulma, bütün o ağaç bizdedir. Onun kesreti, vahdetimizde dâhildir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Hattâ her meyvenin kalbi hükmünde olan herbir <strong><b>çekirdek</b></strong> dahi, vahdetin birer maddî âyinesi oldukları gibi;</p>
<p style="text-align: justify;">zikr-i kalbi-yi hafî ile koca ağacın zikr-i cehrî suretiyle çektiği ve okuduğu bütün esmayı zikreder, okur.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem o <strong><u><b>meyveler</b></u></strong>, <strong><b>tohumlar</b></strong>; vahdetin âyineleri oldukları gibi, kaderin meşhud işaratı ve kudretin mücessem rumuzatıdır ki;</p>
<p style="text-align: justify;">kader onlar ile işaret eder ve <strong><u><b>kudret</b></u></strong> o kelimeler ile remzen der:</p>
<p style="text-align: justify;">Nasılki şu ağacın kesretli dal ve budakları, birtek çekirdekten gelmiş ve şu ağacın san&#8217;atkârının icad ve tasvirde vahdetini gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonra şu ağaç, dal ve budak salıp tekessür ve intişar ettikten sonra, bütün hakikatını bir meyvede toplar. Bütün manasını bir çekirdekte derceder. Onunla Hâlık-ı Zülcelalinin halk ve tedbirindeki <strong><b>hikmetini</b></strong> gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle de: Şu şecere-i kâinat, bir menba-ı vahdetten vücud alır, terbiye görür. Ve o kâinatın meyvesi olan insan, şu kesret-i mevcudat içinde, vahdeti gösterdiği gibi; kalbi dahi, iman gözüyle kesret içinde sırr-ı vahdeti görür.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem o <strong><b>meyveler ve tohumlar</b></strong>, hikmet-i Rabbaniyenin telvihatıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Hikmet onlarla ehl-i şuura şöyle ifade ediyor ve diyor ki:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Nasıl şu ağaca müteveccih küllî nazar, küllî tedbir, külliyetiyle ve umumiyetiyle birtek meyveye bakar. Çünki o meyve, o ağaca bir misal-i musaggardır. Hem o ağaçtan maksud, odur.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem o küllî nazar ve umumî tedbir, bir meyvenin içinde herbir çekirdeğe dahi nazar eder. Çünki çekirdek, umum ağacın manasını, fihristesini taşıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek ağacın tedbirini gören zât, o tedbir ile alâkadar bütün esmasıyla, ağacın vücudundan maksud ve icadının gayesi olan herbir semereye müteveccihtir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem şu koca ağaç, o küçük meyveler için bazan budanır, kesilir, tecdid için bazı cihetleri tahrib edilir. Daha güzel, bâki meyveler vermek için, aşılanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyle de: Şu şecere-i kâinatın semeresi olan beşer; kâinatın vücudundan ve icadından maksud odur ve icad-ı mevcudatın gayesi de odur. Ve o meyvenin çekirdeği olan insanın kalbi dahi, Sâni&#8217;-i Kâinat&#8217;ın en münevver ve en câmi&#8217; bir âyinesidir. İşte şu hikmettendir ki: Şu küçücük insan, neşir ve haşir gibi muazzam inkılablara medar olmuş. Kâinatın tahrib ve tebdiline sebeb olur. Onun muhakemesi için dünya kapısı kapanıp, âhiret kapısı açılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem haşrin bahsi geldi. Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan&#8217;ın haşrin isbatına dair cezalet-i beyanını ve kuvvet-i ifadesini gösteren bir nükte-i hakikatını beyan etmeğe münasebet geldi. Şöyle ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Şu tefekkür neticesi gösteriyor ki: Beşerin muhakemesi ve saadet-i ebediye kazanması için lüzum olsa bütün kâinat tahrib edilir ve tahrib ve tebdil edecek bir kudret görünüyor ve vardır. Fakat haşrin meratibi var.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir kısmına iman farzdır, marifeti lâzımdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer kısmı, terakkiyat-ı ruhiye ve fikriyenin derecatına göre görünür. Ve ilim ve marifeti lâzım olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;an-ı Hakîm, en basit ve kolay olan mertebeyi kat&#8217;î ve kuvvetli isbat için en geniş ve en büyük bir daire-i haşri açacak bir kudreti gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte umuma iman lâzım olan haşrin mertebesi şudur ki: İnsanlar öldükten sonra, ruhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor. Fakat insanın cesedinden bir çekirdek, bir tohum hükmünde olacak &#8220;acb-üz zeneb&#8221; tabir edilen küçük bir cüz&#8217;ü bâki kalıp Cenab-ı Hak, onun üstünde cesed-i insanîyi haşirde halkeder, onun ruhunu ona gönderir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu mertebe o kadar kolaydır ki; her baharda milyonlarla misali görülüyor. İşte bazan şu mertebeyi isbat için âyât-ı Kur&#8217;aniye öyle bir daireyi gösteriyor ki:</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Bütün zerratı haşr ü neşredecek bir kudretin tasarrufatını gösterir.</li>
<li>Bazan da bütün mahlukatı fenaya gönderip, yeniden getirecek bir kudret ve hikmetin âsârını gösterir.</li>
<li>Bazı, yıldızları dağıtıp, semavatı parçalayabilir bir kudret ve hikmetin tasarrufatını ve âsârını gösterir.</li>
<li>Bazı, bütün zîhayatı öldürecek, yeniden def&#8217;aten bir sayha ile diriltecek bir kudret ve hikmetin tasarrufatını ve tecelliyatını gösterir.</li>
<li>Bazı, bütün rûy-i zeminde zîhayat olanları ayrı ayrı haşr ü neşredecek bir kudret ve hikmetin tecelliyatını gösterir.</li>
<li>Bazan, küre-i arzı bütün bütün dağıtacak, dağları uçuracak, düzeltip daha güzel bir surete çevirecek bir kudret ve hikmetin âsârını gösterir.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Demek, herkese imanı ve marifeti farz olan haşirden başka, çok mertebe-i haşirleri dahi o kudret ve hikmetle yapabilir. Hikmet-i Rabbaniye iktiza etmiş ise, elbette haşr ü neşr-i insanî ile beraber umum onları dahi yapacak veyahut bazı mühimlerini yapar.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>BİR SUAL:</b></strong></h5>
<p style="text-align: justify;">Diyorsunuz ki: &#8220;Sen Sözler&#8217;de kıyas-ı temsili çok istimal ediyorsun. Halbuki Fenn-i Mantıkça kıyas-ı temsilî, yakîni ifade etmiyor. Mesail-i yakîniyede bürhan-ı mantıkî lâzımdır. Kıyas-ı temsilî, Usûl-ü Fıkıh ülemasınca zann-ı galib kâfi olan metalibde istimal edilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem de sen, temsilâtı bazı hikâyeler suretinde zikrediyorsun. Hikâye hayalî olur, hakikî olmaz, vakıa muhalif olur?&#8221;</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>ELCEVAB:</b></strong></h5>
<p style="text-align: justify;">İlm-i Mantıkça çendan &#8220;Kıyas-ı temsilî, yakîn-i kat&#8217;î ifade etmiyor&#8221; denilmiş. Fakat kıyas-ı temsilînin bir nev&#8217;i var ki; mantıkın yakînî bürhanından çok kuvvetlidir ve mantıkın birinci şeklinin birinci darbından daha yakînîdir. O kısım da şudur ki: Bir temsil-i cüz&#8217;î vasıtasıyla bir hakikat-ı küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakikata bina ediyor. O hakikatın kanununu, bir hususî maddede gösteriyor. Tâ o hakikat-ı uzma bilinsin ve cüz&#8217;î maddeler, ona irca&#8217; edilsin. Meselâ: &#8220;Güneş nuraniyet vasıtasıyla, birtek zât iken her parlak şeyin yanında bulunuyor.&#8221; temsiliyle bir kanun-u hakikat gösteriliyor ki, nur ve nurani için kayıd olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsavi olur. Mekân onu zabtedemez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hem meselâ:</strong> &#8220;Ağacın meyveleri, yaprakları; bir anda, bir tarzda kolaylıkla ve mükemmel olarak birtek merkezde, bir kanun-u emrî ile teşkili ve tasviri&#8221; bir temsildir ki, muazzam bir hakikatın ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakikat ve o hakikatın kanununu gayet kat&#8217;î bir surette isbat eder ki, o koca kâinat dahi şu ağaç gibi o kanun-u hakikatın ve o sırr-ı ehadiyetin bir mazharıdır, bir meydan-ı cevelanıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bütün Sözlerdeki kıyasat-ı temsiliyeler bu çeşittirler ki, bürhan-ı kat&#8217;î-yi mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler.</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>İKİNCİ SUALE CEVAB:</b></strong></h5>
<p style="text-align: justify;">Malûmdur ki: Fenn-i Belâgatta bir lafzın, bir kelâmın mana-yı hakikîsi, başka bir maksud manaya sırf bir âlet-i mülahaza olsa, ona &#8220;lafz-ı kinaî&#8221; denilir. Ve &#8220;kinaî&#8221; tabir edilen bir kelâmın mana-yı aslîsi, medar-ı sıdk ve kizb değildir. Belki kinaî manasıdır ki, medar-ı sıdk ve kizb olur. Eğer o kinaî mana doğru ise, o kelâm sadıktır. Mana-yı aslî, kâzib dahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer mana-yı kinaî doğru değilse; mana-yı aslîsi doğru olsa, o kelâm kâzibdir. Meselâ: Kinaî misallerinden: (Filanün tavîl-ün necad) denilir. Yani: &#8220;Kılıncının kayışı, bendi uzundur.&#8221; Şu kelâm, o adamın kametinin uzunluğuna kinayedir. Eğer o adam uzun ise, kılıncı ve kayışı ve bendi olmasa de, yine bu kelâm sadıktır, doğrudur. Eğer o adamın boyu uzun olmazsa; çendan uzun bir kılıncı ve uzun bir kayışı ve uzun bir bendi bulunsa, yine bu kelâm kâzibdir. Çünki mana-yı aslîsi, maksud değil.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte Onuncu Söz&#8217;ün ve Yirmiikinci Söz&#8217;ün hikâyeleri gibi, sair Sözlerin hikâyeleri, kinaiyat kısmındandırlar ki, begayet doğru ve gayet sadık ve mutabık-ı vaki&#8217; olan hikâyelerin sonlarındaki hakikatlar, o hikâyelerin mana-yı kinaiyeleridir. Mana-yı aslîleri, bir temsil-i dûrbînîdir. Nasıl olursa olsun, sıdkına ve hakkaniyetine zarar vermez. Hem o hikâyeler birer temsildirler. Yalnız umuma tefhim için lisan-ı hal, lisan-ı kal suretinde ve şahs-ı manevî, bir şahs-ı maddî şeklinde gösterilmiştir.</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ikinci-mevkif-ikinci-maksad/">Otuzikinci Söz İkinci Mevkıf İkinci Maksad</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Otuzikinci Söz İkinci Mevkıf Birinci Maksad</title>
		<link>https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ikinci-mevkif-birinci-maksad/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Dec 2021 18:52:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütalaalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Maksad]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Mevkıf]]></category>
		<category><![CDATA[Otuzikinci Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=2498</guid>

					<description><![CDATA[<p>İKİNCİ MEVKIF بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ Şu mevkıfın üç maksadı var: BİRİNCİ MAKSAD (Bir yıldızın tokatıyla yere sukut eden ehl-i şirk ve dalaletin vekili, zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre miktar şirke yer bulamadığından, o tarzdaki davadan vazgeçip, fakat şeytan gibi, vahdete dair teşkikat yapmak için üç mühim sual ile, ehadiyete ve vahdete dair ehl-i tevhide [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ikinci-mevkif-birinci-maksad/">Otuzikinci Söz İkinci Mevkıf Birinci Maksad</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align: center;"><strong><b>İKİNCİ MEVKIF</b></strong></h3>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ</span></p>
<h5 style="text-align: justify;"></h5>
<p style="text-align: justify;">Şu mevkıfın üç maksadı var:</p>
<h4 style="text-align: center;"><strong><b>B</b></strong><strong><b>İ</b></strong><strong><b>R</b></strong><strong><b>İ</b></strong><strong><b>NC</b></strong><strong><b>İ</b></strong><strong><b> MAKSAD</b></strong></h4>
<p style="text-align: justify;">(Bir yıldızın tokatıyla yere sukut eden ehl-i şirk ve dalaletin vekili, zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre miktar şirke yer bulamadığından, o tarzdaki davadan vazgeçip, fakat şeytan gibi, vahdete dair teşkikat yapmak için üç mühim sual ile, ehadiyete ve vahdete dair ehl-i tevhide vesvese yapmak istedi.)</p>
<h5 style="text-align: justify;"> <strong><b>BİRİNCİ SUAL:</b></strong></h5>
<p style="text-align: justify;">Zındıka lisanıyla diyor ki: &#8220;Ey ehl-i tevhid! Ben, kendi müekkillerim namına bir şey bulamadım, mevcudatta bir hisse çıkaramadım, mesleğimi isbat edemedim.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong><b>Birinci </b></strong><strong><b>Sualin Birinci Şıkkı:</b></strong></span> Fakat siz ne ile nihayetsiz bir kudret sahibi bir Vâhid-i Ehad&#8217;i isbat ediyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong><b>Birinci </b></strong><strong><b>Sualin İkinci Şıkkı:</b></strong></span> Neden onun kudretiyle beraber başka eller karışmasını kabil görmüyorsunuz?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>ELCEVAB:</b></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Birinci Sualin Birinci Şıkkının Cevabı:</strong> (Bu cevab içinde Cenab-ı Hakkın Kudretinin nihayetsiz olduğunun semavattan simalara kadar delilleri gösterilmiştir. Böylelikle ehadiyet sırrıyla Cenab-ı Hakkın mutlak Kudreti tanıtılarak marifetullahda terakki edilmiştir.)</span> Yirmiikinci Söz&#8217;de kat&#8217;î isbat edilmiş ki; bütün mevcudat, bütün zerrat, bütün yıldızlar, herbiri Vâcib-ül Vücud&#8217;un ve Kadîr-i Mutlak&#8217;ın vücub-u vücuduna birer bürhan-ı neyyirdir. Bütün kâinattaki silsilelerin herbiri, onun vahdaniyetine birer delil-i kat&#8217;îdir. Kur&#8217;an-ı Hakîm hadsiz bürhanlarında isbat ettiği gibi, umumun nazarına en zahir bürhanları daha ziyade zikreder. Ezcümle:</p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ ٭ وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ</span></p>
<p style="text-align: justify;">gibi pekçok âyâtla, Kur&#8217;an-ı Hakîm; hilkat-ı arz ve semavatı, vahdaniyete bedahet derecesinde bir bürhan gösteriyor ki, ister istemez zîşuur olan her adam, hilkat-ı arz ve semavatta bizzarure Hâlık-ı Zülcelalini tasdik etmeğe mecburdur ki, <span style="font-size: 20pt;">لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ</span> der.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Yukarıdaki âyetin ifade ettiği semavattan simaya kadar olan intizam aşağıdaki mademlerle tefsir edilmiştir)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Mevkıf&#8217;ta nasıl bir zerreden başladık, tâ yıldızlara ve semavata kadar sikke-i tevhidi gösterdik. Kur&#8217;an-ı Hakîm şu nevi âyâtla, yıldızlardan ve semavattan tutup, tâ zerrelere kadar, şirki tard eder. Şöyle işaret eder ve manen der:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Semavat</b></strong> ve <strong><b>arz</b></strong><strong><b>ı</b></strong> böyle muntazam halkeden bir Kadîr-i Mutlak&#8217;ın, elbette devair-i masnuatından olan <strong><b>manzume-i </b></strong><strong><b>ş</b></strong><strong><b>emsiye</b></strong> bilbedahe onun kabza-i tasarrufundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem o Kadîr-i Mutlak, <strong><b>ş</b></strong><strong><b>emsi seyyarat</b></strong><strong><b>ı</b></strong><strong><b>yla</b></strong> kabza-i tasarrufunda tutuyor ve tanzim ve teshir ve tedvir ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette o <strong><b>manzume-i </b></strong><strong><b>ş</b></strong><strong><b>emsiyenin</b></strong> bir cüz&#8217;ü ve şems ile bağlanan <strong><b>k</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>re-i arz</b></strong> dahi kabza-i tasarrufunda ve tedbir ve tedvirindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem <strong><b>k</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>re-i arz,</b></strong> kabza-i tasarrufunda ve tedbir ve tedvirindedir;</p>
<p style="text-align: justify;">bilbedahe arzın yüzünde yazılan ve icad edilen ve yerin meyveleri ve gayatı hükmünde olan <strong><b>masnuat</b></strong> dahi, onun kabza-i rububiyetinde ve terbiyesindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem bütün zeminin yüzüne serilen ve serpilen ve yüzünü yaldızlayan ve zînetlendiren ve her zaman tazelenen, gelip giden ve zemin onlarla dolup boşalan umum <strong><b>masnuat</b></strong>, kabza-i kudret ve ilmindedir ve adl ü hikmetinin mizanıyla ölçülüp ve tanzim edilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem bütün <strong><b>enva&#8217;</b></strong>, onun kabza-i kudretindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette o enva&#8217;ın muntazam ve mükemmel ferdleri ve âlemin küçük misal-i musaggarları ve enva&#8217;-ı kâinatın blançoları ve kitab-ı âlemin küçücük fihristeleri hükmünde olan cüz&#8217;î <strong><b>ferdleri</b></strong>, bilbedahe onun kabza-i rububiyetinde ve icadındadır ve tedvir ve terbiyesindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem herbir <strong><b>z</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>hayat</b></strong>, kabza-i tedbir ve terbiyesindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette o zîhayatın vücudunu teşkil eden <strong><b>h</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>ceyrat</b></strong> ve <strong><b>k</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>reyvat</b></strong> ve <strong><b>a&#8217;za</b></strong> ve <strong><b>a&#8217;sab</b></strong>; bilbedahe onun kabza-i ilim ve kudretindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem herbir <strong><b>h</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>ceyre</b></strong> ve kandaki herbir <strong><b>k</b></strong><strong><b>ü</b></strong><strong><b>reyvat</b></strong>, onun taht-ı emrindedir ve daire-i tasarrufundadır ve onun kanunuyla hareket ederler.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette bütün bunların madde-i esasiyesi ve bütün onlardaki nakş-ı san&#8217;ata ve nesc-i nakşa mekikler ve yaylar hükmünde olan <strong><b>zerrat</b></strong> dahi bizzarure onun kabza-i kudretinde ve daire-i ilmindedir ve onun emriyle, izniyle, kuvvetiyle muntazam harekât yapar, mükemmel vezaif görürler.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem herbir <strong><b>zerrenin</b></strong> hareketi ve vazife görmesi, onun kanunuyla, izniyle, emriyledir.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette teşahhusat-ı vechiye ve herkesin yüzünde herkesten onu temyiz edecek birer alâmet-i farika bulunması ve <strong><b>s</b></strong><strong><b>î</b></strong><strong><b>malar</b></strong> gibi <strong><b>seslerde</b></strong>, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedahe onun ilim ve hikmetiyledir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte şu silsileye mebde&#8217; ve müntehayı zikrederek işaret eden şu âyete bak:</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi deriz: Ey ehl-i şirkin vekili! İşte silsile-i kâinat kadar kuvvetli bürhanlar, meslek-i tevhidi isbat eder. Ve bir Kadîr-i Mutlak&#8217;ı gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Madem hilkat-ı semavat ve arz, bir Sâni&#8217;-i Kadîr&#8217;i ve o Sâni&#8217;-i Kadîr&#8217;in nihayetsiz bir kudretini ve o nihayetsiz bir kudretin, nihayetsiz bir kemalde olduğunu gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette şeriklerden istiğna-yı mutlak var. Yani, hiçbir cihette şeriklere ihtiyaç yok. İhtiyaç olmadığı halde neden bu zulümatlı meslekte gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki, oraya giriyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;"><strong><b>Birinci </b></strong><strong><b>Sualin İkinci Şıkkının Cevabı:</b></strong></span> Hem de şürekaya hiçbir ihtiyaç olmadığı ve kâinat onlardan müstağni-i mutlak oldukları halde, şerik-i uluhiyet gibi, rububiyet ve icad şerikleri dahi mümteni&#8217;dirler, vücudları muhaldir. Çünki semavat ve arzın Sâni&#8217;indeki kudret hem nihayet kemalde, hem nihayetsiz olduğunu isbat ettik.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Sualin ikinci şıkkının cevabında nihayetsiz kudrete karşı başka ellerin karışamayacağının üç delili gösterilmiştir.)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Eğer şerik bulunsa,</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Mütenahî diğer bir kudret, o nihayetsiz ve gayet kemaldeki kudreti mağlub edip, bir kısım yer zabtetmek ve ona nihayet vermek</li>
<li>Ve manen âciz bırakıp, hadsiz olduğu halde tahdid etmek</li>
<li>Ve hiçbir mecburiyet olmadan bir mütenahîşey, nihayetsiz bir şeye, nihayetsiz olduğu bir vakitte nihayet vermek ve mütenahî yapmak lâzımgelir ki; bu, muhalatın en gayr-ı makulü ve mümteniatın en katmerlisidir.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(Kibriya ve azamet noktasında şirkin olmadığının 5 delili vardır.)</span></p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><span style="color: #0000ff;">O kudrete acz veya ihtiyaç</span><span style="color: #ff0000;"> (en kavî bir kudreti en zayıf bir acze sukut ettirmek)</span></li>
<li><span style="color: #0000ff;">Ve o kibriyaya kusur</span> <span style="color: #ff0000;">(Zâtının büyüklüğü noktasında kibriyaya kusur getirir.)</span></li>
<li><span style="color: #0000ff;">Ve o kemale noksaniyet</span> <span style="color: #ff0000;">(Zâtının kemali noktasında noksaniyet getirir.)</span></li>
<li><span style="color: #0000ff;">Ve o ihataya kayd</span> <span style="color: #ff0000;">(Her yeri ihata eden ıtlakını gösteren fiillere kayıt getirir.)</span></li>
<li><span style="color: #0000ff;">Ve o nihayetsizliğe nihayet</span> <span style="color: #ff0000;">(Nihayetsiz bir kudrete, nihayetsiz olduğu bir vakitte, bir mütenahî ile nihayet vermek)</span></li>
<li><span style="color: #0000ff;">Veren bir şirke meydan vermesi ve müsaade etmesi, hiçbir vecihle mümkün değ Fıtratını bozmayan hiçbir akıl kabul etmez.</span> <span style="color: #ff0000;">Şualar 155)</span></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Hem şerikler &#8220;müstağniyetün anhâ&#8221; ve &#8220;mümteniatün bizzât&#8221; yani hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi, vücudları muhal oldukları halde onları dava etmek, sırf tahakkümîdir. Yani aklen, mantıkan, fikren o davayı ettirecek bir sebeb olmadığı için, manasız sözler hükmündedir. İlm-i Usûlce &#8220;tahakkümî&#8221; tabir edilir. Yani manasız dava-yı mücerreddir. İlm-i Kelâm ve İlm-i Usûl&#8217;ün düsturlarındandır ki, denilir:</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">(İmkânın enva&#8217;ı var.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">İmkân-ı vehmi muhaldir. Bir delilden neş&#8217;et etmez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">İmkân-ı aklî, imkân-ı örfî, imkân-ı âdi gibi kısımları vardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Bir hâdise, eğer imkân-ı aklî dairesinde olmazsa, reddedilir;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">imkân-ı örfî dairesinde olmazsa dahi, mu&#8217;cize olur fakat kolayca keramet olamaz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #ff0000;">Eğer örfen ve kaideten naziri bulunmazsa, şuhud derecesinde bir bürhan-ı kat&#8217;î ile ancak kabul edilir.)</span></p>
<p dir="rtl" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20pt;">لاَ عِبْرَةَ ْلاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِى عَنْ دَلِيلٍ ٭ وَ لاَ يُنَافِى اْلاِمْكَانُ الذَّاتِىُّ الْيَقِينَ الْعِلْمِىَّ</span></p>
<p style="text-align: justify;">Yani: &#8220;Bir delilden, bir emareden neş&#8217;et etmeyen bir ihtimalin ehemmiyeti yok. Kat&#8217;î ilme şek katmaz. Yakîn-i hükmîyi sarsmaz.&#8221; Meselâ; zâtında Barla denizi (yani Eğirdir Gölü) imkân ve ihtimal var ki, pekmez olsun; yağa inkılab etmiş olsun. Fakat madem bir emareden, o imkân ve ihtimal neş&#8217;et etmiyor; onun vücuduna ve su olduğuna, kat&#8217;î ilmimize tesir etmez, şek ve vesvese vermez.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bunun gibi, mevcudatın her tarafından, kâinatın her köşesinden sorduk: Birinci Mevkıf&#8217;ta gösterildiği gibi, zerrattan yıldızlara kadar ve İkinci Mevkıf&#8217;ta görüldüğü gibi; hilkat-ı semavat ve arzdan, tâ sîmalardaki teşahhusata kadar hangi şeyden soruldu ise, lisan-ı hal ile vahdaniyete şehadet ve sikke-i tevhidi gösterdi. Sen de gördün&#8230; Öyle ise; kâinatın mevcudatında bir emare yok ki, bir şirk ihtimali ona bina edilsin. Demek dava-yı şirk, sırf tahakkümî ve manasız söz ve dava-yı mücerred olduğundan; şirki iddia etmek, mahz-ı cehalet, ayn-ı belâhettir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte ehl-i dalaletin vekili, buna karşı diyeceği kalmıyor. <strong>Yalnız diyor ki:</strong> &#8220;Şirke emare, kâinattaki tertib-i esbabdır. Herşeyin bir sebeble bağlı olduğudur. Demek esbabın hakikî tesirleri vardır. Tesirleri varsa, şerik olabilirler?&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><b>Elcevab:</b></strong></p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Meşiet <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">Hem meselâ: Rızık vermek ve muayyen bir sîma vermek, birer ihsan-ı mahsus eseri gibi ummadığı tarzda olması; ne kadar güzel bir surette meşiet ve ihtiyar-ı Rabbaniyeyi gösteriyor. Daha tasrif-i hava ve teshir-i sehab gibi şuunat-ı İlahiyeyi bunlara kıyas et&#8230;</span> Sözler 201)</span></li>
<li>Ve hikmet-i İlahiyenin muktezasıyla <span style="color: #ff0000;">(Cenab-ı Hakkın kudsî hikmeti eşyanın yaratılışında imtihan sırrı bozulmaması ve haksız itirazlar Cenab-ı Hakka gelmemesi için esbabın vücudunu iktiza ediyor.)</span></li>
<li>Ve çok esmanın tezahür etmek istemesiyle; <span style="color: #ff0000;">(<span style="color: #0000ff;">İşte sebeb ve müsebbeb ortasındaki uzun mesafede, esma-i İlahiye birer yıldız gibi tulû&#8217; eder. </span>Sözler 422)</span></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">müsebbebat, esbaba rabtedilmiş. Herbir şey, bir sebeble bağlanmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat çok yerlerde ve müteaddid Sözlerde kat&#8217;î isbat etmişiz ki: &#8220;Esbabda hakikî tesir-i icadî yok.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi yalnız bu kadar deriz ki: Esbab içinde, bilbedahe en eşrefi ve ihtiyarı en geniş ve tasarrufatı en vasi&#8217;, insandır. İnsanın dahi en zahir ef&#8217;al-i ihtiyariyesi içinde en zahiri; ekl ve kelâm ve fikirdir. Yani: Yemek, söylemek, düşünmektir. Şu yemek, söylemek, düşünmek ise gayet muntazam, acib, hikmetli birer silsiledir. O silsilenin yüz cüz&#8217;ünden, insanın dest-i ihtiyarına verilen ancak bir cüz&#8217;üdür.</p>
<p style="text-align: justify;">Meselâ: Yemekten, bedenin tegaddi-i hüceyratından tut, tâ semeratın teşekkülüne kadar olan silsile-i ef&#8217;al içinde, insanın dest-i ihtiyarına verilen yalnız ağızdaki dişlerin değirmenini tahrik edip onu çiğnemektir. Ve söylemek silsilesinden yalnız meharic-i huruf kalıplarına, havayı sokup çıkarmaktır. Halbuki ağzında birtek kelime, bir çekirdek gibi iken, bir ağaç hükmündedir. Hava içinde milyonlar aynı kelime gibi meyveler verir. Milyonlarla dinleyenlerin kulaklarına girer. Bu misalî sünbüle, insandaki hayalin eli ancak yetişebilir. İhtiyarın kısacık eli, nasıl yetişir? Madem esbab içinde en eşrefi ve en ziyade ihtiyar sahibi olan insan, böyle hakikî icaddan eli bağlansa, sair cemadat ve behimat ve anasır ve tabiat; nasıl hakikî mutasarrıf olabilirler?</p>
<p style="text-align: justify;">Yalnız o esbab,</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Birer zarftır <span style="color: #ff0000;">(Herşey Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatını tanıttıran bir mektub hükmündedir. Cenab-ı Hak bu mektubları zahiri sebeb zarflarının içine koymuştur.)</span></li>
<li>Ve masnuat-ı rabbaniyeye birer kılıftırlar <span style="color: #ff0000;">(</span></li>
<li>Ve hedaya-yı rahmaniyeye birer tablacıdırlar. <span style="color: #ff0000;">(Birinci Sözdeki gibi zahirî mün&#8217;im görünen esbab hakikatta bir tablacıdır.)</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Elbette bir padişahın</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Hediyesinin kabı</li>
<li>Veya hediyeye sarılan mendil</li>
<li>Veyahut hediye eline verilip getiren nefer,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">O padişahın saltanatına şerik olamazlar. Ve onları şerik tevehhüm eden, saçma bir hezeyan eder. Öyle de esbab-ı zahiriye ve vesait-i suriyenin, rububiyet-i İlahiyeden hiçbir cihette hisseleri olamaz. Hizmet-i ubudiyetten başka nasîbleri yoktur.</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/otuzikinci-soz-ikinci-mevkif-birinci-maksad/">Otuzikinci Söz İkinci Mevkıf Birinci Maksad</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
