<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sual-Cevap arşivleri - Risale-i Nur Külliyatı</title>
	<atom:link href="https://mutalaainur.com/category/sual-cevap/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://mutalaainur.com/category/sual-cevap/</link>
	<description>Gayemiz Kur&#039;an-ı Kerim&#039;in hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur&#039;dan istifade etmektir.</description>
	<lastBuildDate>Thu, 16 Oct 2025 07:14:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://mutalaainur.com/wp-content/uploads/2021/12/favicon.ico</url>
	<title>Sual-Cevap arşivleri - Risale-i Nur Külliyatı</title>
	<link>https://mutalaainur.com/category/sual-cevap/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gazze Meselesi ve Risale-i Nur Çizgisi</title>
		<link>https://mutalaainur.com/gazze-meselesi-ve-risale-i-nur-cizgisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Oct 2025 11:02:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sual-Cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=9538</guid>

					<description><![CDATA[<p>Giriş: Sualin Kalbi Gazze gibi yakıcı bir insanî imtihan, Nur Talebeleri için “öncelik–usûl–tesir” dengesini yeniden yoklamayı zarurî kılıyor. Risale-i Nur’un omurgası hükmünde olan ana esasatı burada berrak bir istikamet gösterir: “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir…” ve “Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içindeyiz.” (Emirdağ Lâhikası [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/gazze-meselesi-ve-risale-i-nur-cizgisi/">Gazze Meselesi ve Risale-i Nur Çizgisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[


<p><strong>Giriş: Sualin Kalbi</strong></p>



<p>Gazze gibi yakıcı bir insanî imtihan, Nur Talebeleri için “öncelik–usûl–tesir” dengesini yeniden yoklamayı zarurî kılıyor. Risale-i Nur’un omurgası hükmünde olan ana esasatı burada berrak bir istikamet gösterir:</p>



<p>“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir…” ve “Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içindeyiz.”</p>



<p class="has-text-align-right">(Emirdağ Lâhikası / Kastamonu Lâhikası)</p>



<p>Bu iki ölçü, dilde sükûneti, yöntemde meşruiyeti, amelde emniyet ve tesiri merkeze alır. Aynı zamanda belâgatin kalbindeki muktezâ-yı hâl ilkesine tam mutabıktır: devir, zemîn, makam ve muhatap neyi gerektiriyorsa söz ve tavır oraya yönelir. Dönemin en büyük yarası iman zafiyeti ve asayiş kırılganlığı ise, hitabın merkezi de buna göre tayin edilir; geniş dairenin gürültüsüne kapılmak yerine, yakın dairenin ıslahına yoğunlaşılır.</p>



<p><strong>I. Dünyaya Bakışın Mihveri: “Din İçin Dünya” ve Hâle Uygunluk</strong></p>



<p>Risale-i Nur dünyayı gayenin kendisi değil, gayeye vasıta olarak konumlar:</p>



<p>“Dünya bir misafirhanedir.”</p>



<p class="has-text-align-right">(Sözler)</p>



<p>Kıymetini dine ve âhirete vesile oluşundan alır:</p>



<p>“Biz dini severiz. Dünyayı da yine din için severiz.”</p>



<p class="has-text-align-right">(Hutbe-i Şâmiye)</p>



<p>Bu düstur, dünyevî meşguliyetlerin değerini niyete, usûle ve neticeye bağlar. Gazze’ye bakan çizgi de bu pencereden açıktır: fiilî yardım, adalet ve şefkatin dünyada tecessüm eden yüzüdür; iman hizmetinin zıddı değil, onunla tevafuk eden bir tamamlayıcıdır. Üstadın çerçevesi gayeyi sabit, vasıtayı hâle uygun tutar:</p>



<p>“Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı.”</p>



<p class="has-text-align-right">(İhlâs Risalesi)</p>



<p>Yani niyette rızâ, dilde sükûnet ve hakkaniyet, yöntemde şiddetsizlik ve meşruiyet, icrada ise şeffaflık ve süreklilik.</p>



<p><strong>II. Siyaset Meselesi: Red ve Kabulün İnce Çizgisi—Cezâlet ve Selâset</strong></p>



<p>Üstad siyasete dair çizgiyi iki kısa cümleyle tayin eder:</p>



<p>“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir…” ve “…âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti…”</p>



<p class="has-text-align-right">(Emirdağ / Kastamonu Lâhikası)</p>



<p>Esas olan, öfke yerine sükûneti, dayatma yerine iknayı, gösteriş yerine ihlâsı koymaktır. “Biz hizmetle mükellefiz; neticeler Cenâb-ı Hakk’a aittir.”</p>



<p class="has-text-align-right">(Emirdağ Lâhikası)</p>



<p>ikazı, netice baskısını değil vazife şuurunu büyütür. Yöntem tarafında da ölçü nettir:</p>



<p>“Dahildeki hareket, mânevî tahribata karşı mânevî hizmettir.”</p>



<p class="has-text-align-right">(Kastamonu Lâhikası)</p>



<p>Gazze bağlamında bunun manası açıktır: kavgacı partizanlık, hizmetin nurunu gölgeler; insanî–ahlâkî vazife ise onu görünür kılar. Bu çizgi belâgatin cezâlet ve selâsetini korur; kalbi ısıtan bir şefkat ve adalet dili doğurur.</p>



<p><strong>III. Üstad’ın Mektupları: İlkesel Mesafe, İlkesel Temas—Muhatap Ayarı</strong></p>



<p>Bediüzzaman’ın devlet ricaline, resmî makamlara ve dinî/ruhanî mercilere yazdığı mektuplar, partizanlığa sapmadan ilke ve hukuk üzerinden muhataba ulaşmanın mümkün olduğunu gösterir. Emirdağ Lâhikası’ndaki “Heyet-i Vekile ve Milletvekilleri Riyasetine” maruzatta “Otuz senedir siyasetten çekildiğim halde…” ifadesiyle siyaset-üstü konum beyan edilir; akabinde takibatın adalet ve asayişle bağdaşmadığı sükûnetle anlatılır. Emniyet ve Dâhiliye yazışmalarında Nur Talebelerinin asayişe sadakati ısrarla vurgulanır; “resmî değil, hakikî ve ciddî görüşme” talebiyle meşrû kanallar gösterilir. Reisicumhur Celâl Bayar’a ve Başvekil Adnan Menderes’e mektuplarda din–vicdan hürriyeti, adalet ve asayiş lehine dualı ama net bir üslup kullanılır; faydalı işte takdir, zararlı olanda ikaz esası gözetilir. Maarif Vekili Tevfik İleri’ye sunulan Medresetü’z-Zehra teklifi yıkıcı değil yapıcı bir vizyonu; Diyanet’le mektuplaşmalar kurumsal meşruiyet ve şeffaf prosedür hassasiyetini; Vatikan’a ulaşan eser ise ruhanî nezaket ve evrensel diyalog imkânını gösterir. Bütün bu muhatap ayarı, “siyasete girmek” değil; siyaseti gaye kılmadan muktezâ-yı hâle uygun bir dil ve yöntemle müsbet hareket etmenin tatbikatıdır.</p>



<p><strong>IV. Gazze’ye Tatbik: İlke ile Eylemin Bütünlüğü</strong></p>



<p>Gazze bağlamında belâgat yalnızca sözle değil, tavrın ve hâlin belâgatiyle de gerçekleşir. Niyet rızâ-yı İlâhîde sabit kaldığında, dilde sükûnet ve hakkaniyet benimsendiğinde, yöntem şiddetsiz ve hukukî seyrettiğinde, icraat şeffaf ve devamlı bir çizgiye oturduğunda, hâli vakti yerinde olanların yapacağı fiilî yardımlar da iman hizmetinin tamamlayıcısı hâline gelir. “Müsbet hareket; şefkatle, sabırla ve asayişe riayetle olur.” prensibi, hak ve hukuk zemininde barışçıl savunuculuğu dışlamak değil, onu doğru dil, doğru kanal ve doğru usûl içinde tutmaktır. Böyle yürüyen bir çizgi, diğer cemaat ve cemiyetler nezdinde ihtiramı artırır, uhuvveti besler ve Risale-i Nur hizmetinin nuruna gölge düşürmez.</p>



<p><strong>V. Dikkatin İktisadı ve “Radyoyu Dinlememe”: İcâzın Gücü</strong></p>



<p>Belâgatin bir vechesi de istitradı terk edip icâzla yetinmektir.</p>



<p>“Ömür sermayesi az, lüzumlu işler pek çoktur”</p>



<p class="has-text-align-right">(Meyve Risalesi, 4. Mesele)</p>



<p>düsturu, dikkatin iktisadını emreder. Bu pencereden “radyoyu büsbütün dinlememe” tercihi, dönemin dalgalı propaganda gündemine kapılmadan mesajın safiyetini koruyan ve tesirini artıran bir ihtiyat ve belâgat stratejisi olarak anlaşılmalıdır. Üstad’ın</p>



<p>“Siyasetin fena neticelerinden ürktüm…” ve “Euzubillah mine’ş-şeytân ve’s-siyâse diyerek siyasetten çekildim.”</p>



<p class="has-text-align-right">(Mektubat / Lâhikalar)</p>



<p>beyanı, hâlin çağrısına uygun bir suskunluğun ve mesafenin nasıl hikmet taşıyabileceğini gösterir. Bu tavır, Emirdağ Lâhikası’ndaki mektuplarla da çelişmez; bilakis onları tamamlar: geniş dairenin gürültüsünden uzak durulurken, Heyet-i Vekile’ye maruzat, Reisicumhur ve Başvekil’e hitaplar, Diyanet’le yazışmalar gibi seçici, meşrû ve hedefe dönük kanallar işletilir. Yani burada icâz ile müsbet hareket aynı çizgide buluşur: polemiğe değil faydaya, partizanlığa değil adalet ve asayişe hizmet eden sükûnetli temaslara kulak verilir.</p>



<p><strong>VI. Vazife Taksimi: İstidat, İmkân, İmtihan—Mecra ve Muhatap Dengesi</strong></p>



<p>Hizmetin fıtratı çeşitliliği ihtiva eder. Her Nur Talebesinden aynı tarz ve ölçüde davranış ve hareket beklenmez; istidatlar ve imkânlar mütefavittir.</p>



<p>“Bu zaman, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil; cemaat zamanıdır.”</p>



<p class="has-text-align-right">(Kastamonu Lâhikası)</p>



<p>düsturu iki dengeyi aynı anda ister: ana esaslar ve düsturlar sarsılmasın, fakat dine hizmet eden ve hayat-ı içtimaiyeye ve siyasiyeye bakan hizmetler ve vazifeler de atıl kalmasın. Tahkikî iman dersleri ve tebliğ, merkezin en merkezinde dururken, hayat-ı içtimaiye içinde bulunanlar konum ve imkânları nispetinde fiili ve vazifesi itibariyle geri durmamalıdır. Lâhikalardaki</p>



<p>“İhlâs, az ameli çokhükmüne geçirir”</p>



<p class="has-text-align-right">(İhlâs Risalesi)</p>



<p>ölçüsü, “az ama daimî” amellerin değerininin önemini hatırlatır. Bir başka ölçü de böyledir:</p>



<p>“Kardeşler arasında uhuvveti zedeleyen tarafgirlikten kaçınınız.”</p>



<p class="has-text-align-right">(Meyve Risalesi, 4. Mesele / Uhuvvet bahisleri)</p>



<p>Böylece kimisi <strong>hâssa hitabıyla</strong> –ders ve tebliğle– kalpleri tahkim eder; kimisi <strong>âmme hitabıyla</strong> –sahih bilgi ve hukuk temelli savunuculukla– zemini güçlendirir; kimisi de <strong>hayat-ı içtimaiyeye bakan vazifelerde</strong> –resmî izin, koordinasyon, tedarik–sevkiyat ve nakdî ve aynî gibi işlerde– somut katkı verir. Hepsinin ortak paydası müsbet hareket, hepsinin yönü rızâ-yı İlâhîdir.</p>



<p><strong>VII. Uygulamanın Hâli: İlkeyi Hayata Dönüştürmek</strong></p>



<p>Belâgatin üç direği birlikte ayakta tutulmalıdır. Makam–muhatap dengesi gözetilir; yani muktezâ-yı hâle uygun söz ve tavır seçilir. Maksada hizmet esası unutulmaz; gaye değişmez, vasıtalar hâle göre hikmetle ayarlanır. Lafız ve vasıta, cezâlet ve selâseti koruyacak biçimde seçilir; öfke değil sükûnet, gösteriş değil ihlâs, dayatma değil ikna tercih edilir. Bu zihnî omurga sahada gereksiz tekrarı ve dağınıklığı azaltır;</p>



<p>“Biz hizmetle mükellefiz; neticeler Cenâb-ı Hakk’a aittir”</p>



<p class="has-text-align-right">(Emirdağ Lâhikası)</p>



<p>şuurunu diri tutar,</p>



<p>“Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı”</p>



<p class="has-text-align-right">(İhlâs Risalesi)</p>



<p>ölçüsünü her adımda taze kılar.</p>



<p><strong>Sonuç: Belâgatin Üç Şartı—Makam, Maksat, Muhatap</strong></p>



<p><strong>Elhâsıl:</strong> Risale-i Nur’un çizgisi, Gazze gibi acil insanî meselelerde geri çekilmeyi değil, doğru yerden ve doğru usûlle yer almayı emreder.</p>



<p>“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir” ve “Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içindeyiz”</p>



<p class="has-text-align-right">(Emirdağ / Kastamonu Lâhikası)</p>



<p>prensipleri,</p>



<p>“Biz dini severiz. Dünyayı da yine din için severiz”</p>



<p class="has-text-align-right">(Hutbe-i Şâmiye)</p>



<p>ufkuyla birleştiğinde, iman hizmetinin omurgası sarsılmadan mazlumun meşru beklentisi karşılanır. Üstad’ın Heyet-i Vekile’den Reisicumhur’a, Başvekil’den Diyanet’e, Emniyet’ten Vatikan’a uzanan mektupları, partizanlığa düşmeden ilke ve hukuk üzerinden muhataba ulaşmanın mümkün olduğunu gösterir; bu örnek vaziyet bugün de muktezâ-yı hâli gözeten bir dil ve usûl çağrısı olarak konuşur. Herkes, bulunduğu yerden ve sahip olduğu imkânla; fakat ihlâs, itidal, asayiş ve belâgat çizgisinde aynı istikamete yürür. Böylece sözün nuru amel ile buluşur; şefkat ve adalet sahada tecessüm eder; ve nihayet, Lâhikalardan süzülen şu iki cümle bütün bu yolun hem özü hem nişanı olur:</p>



<p>“Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı.” Ve “Biz hizmetle mükellefiz; neticeler Cenâb-ı Hakk’a aittir.”</p>



<p>20 Rebîu’l-Âhir 1447</p>



<p class="has-text-align-right"><strong>Sedat</strong></p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/gazze-meselesi-ve-risale-i-nur-cizgisi/">Gazze Meselesi ve Risale-i Nur Çizgisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şuhûda yakın bir yakîn’ ile ‘iman-ı şuhûdî’ aynı şey midir;</title>
		<link>https://mutalaainur.com/suhuda-yakin-bir-yakin-ile-iman-i-suhudi-ayni-sey-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Oct 2025 11:03:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sual-Cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=9529</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sual: “Şuhûda yakın bir yakîn’ ile ‘iman-ı şuhûdî’ aynı şey midir; efdaliyet (üstünlük) bakımından hangisi öndedir? Cevaptan önce velâyet yollarını (İmâm-ı Rabbânî’nin suğrâ–vustâ–kübrâ tasnifini ve Risale-i Nur’daki çerçeveyi) ve ‘velâyet-i kâmile’nin yerini kısaca açıklar mısnız?” Cevap: Değerli Kardeşim, velâyet yolları Risale-i Nur’un beyanıyla iki ana cadde hâlinde görünür: tarikat yolu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/suhuda-yakin-bir-yakin-ile-iman-i-suhudi-ayni-sey-midir/">Şuhûda yakın bir yakîn’ ile ‘iman-ı şuhûdî’ aynı şey midir;</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[


<p><strong>Sual:</strong> “Şuhûda yakın bir yakîn’ ile ‘iman-ı şuhûdî’ aynı şey midir; efdaliyet (üstünlük) bakımından hangisi öndedir? Cevaptan önce velâyet yollarını (İmâm-ı Rabbânî’nin suğrâ–vustâ–kübrâ tasnifini ve Risale-i Nur’daki çerçeveyi) ve ‘velâyet-i kâmile’nin yerini kısaca açıklar mısnız?”</p>



<p><strong>Cevap: </strong>Değerli Kardeşim, velâyet yolları Risale-i Nur’un beyanıyla iki ana cadde hâlinde görünür: tarikat yolu (velâyet-i suğrâ/vustâ mertebeleriyle seyr u sülûke dayanan çizgi) ve verâset-i nübüvvet yolu (velâyet-i kübrâ). İmâm-ı Rabbânî, velâyeti; suğrâ–vustâ–kübrâ diye üçe ayırır; burada velâyet-i kübrâ, “tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikate yol açma”dır. Bu cadde-i kübrânın zirvesi Sahabe ve onların yolunu takip eden asfiyâdır:</p>



<p>“Halbuki, velâyet-i kübrâda bulunan, başta Hulefâ-i Erbaa olmak üzere Sahabeler ve hem başta Hamse-i Âl-i Abâ olarak Eimme-i Ehl-i Beyt ve hem başta Eimme-i Erbaa olarak Müçtehidîn ve Tâbiînden…”</p>



<p>Bu üstünlüğün temeli nübüvvet–velâyet mukayesesidir: “nübüvvetin velâyete nisbeti, güneşin ayn-ı zâtı ile, âyinelerde görülen güneşin misali gibidir”; bu yüzden “velâyet-i kübrâ olan veraset-i nübüvvet ve sıddıkıyet—ki Sahâbelerin velâyetidir—bir velî kazansa, yine saff-ı evvel olan Sahâbelerin makamına yetişmez.” Bu caddeyi taşıyan kuvvet, şahsî keramet değil, istikâmet–ihlâs– ile hizmet-i imaniye çizgisidir.</p>



<p>Risale-i Nur’un “dehşetli muannidlere karşı galibâne mukavemeti”, “sırr-ı ihlâstan hiçbir şeye âlet edilmemesinden” ve “keşf ve kerâmât-ı şahsiyeye ehemmiyet vermemesinden” gelir; “veraset-i Nübüvvet sırrıyla, yalnız iman nurlarını neşretmek ve ehl-i imanın imanlarını kurtarmaktır.” Bu bakımdan Nur talebesi “hizmet-i Nuriyeyi velâyet makamına tercih eder; keşf ve kerâmâtı aramaz… ‘Vazifemiz hizmettir, o yeter’ der.”</p>



<p>Zamanın şartlarında Kur’ân’ı tefsir edecek vasıflar da ferdî “dâhilik” yerine şahs-ı manevîde toplanır: “…bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle… dâhi bir şahs-ı mânevîde bulunur ve o şahs-ı mânevî Kur’ân’ı tefsir edebilir.”</p>



<p>Yine bu asır için metodoloji nettir: “Risale-i Nur, ibadet yerinde, ilim içinde hakikate bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî burhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikatü’l-hakaike yol açmış; … ilm-i akîde ve usûlü’d-din içinde bir velâyet-i kübrâ yolunu açmış.”</p>



<p>Bu genel çerçevede “velâyet-i kâmile”, suğrâ–vustâ hattında keşf ve şuhûd ile kemale ermiş tasavvufî olgunluğu anlatan bir niteleme olup kübrâ’yı kapsamaz; çünkü kübrâ, verâset-i nübüvvetin ayrı ve üstün caddesidir. Bu ayrım, “tarikat hevesi”ne karşı ikazlarda da görülür: “…tarikat hevesinin birkaç defa şiddetle ihtarımla önü alınmasıdır”; zira “Bu dünya dârü’l-hizmettir… ehl-i hakikat keşif ve kerâmetlerdeki ezvâk ve envâra ehemmiyet vermiyorlar.”</p>



<p>Şimdi sualin kendisine gelelim. “Şuhûda yakın bir yakîn”, tevhid-i hakikînin neticesi olan ve marifet pencereleriyle her şeyde “sikke–hâtem–nakş-ı kalem”i görerek iman-ı bilgaybın kesinlik derecesini tasvir eder: “Tevhid-i hakikîdir ki… şuhuda yakın bir yakîn ile tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir”. Buna karşılık “iman-ı şuhûdî”, velâyet-i kâmile çizgisinde keşf ve şuhûd tecrübeleriyle doğan imandır: “Bu iman-ı tahkikînin vusulüne vesile olan bir yolu, velayet-i kâmile ile keşf ve şuhud ile hakikate yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhûdîdir.”</p>



<p>Aynı bahis, tahkikî imana ikinci bir yol daha gösterir; o da bilgayb olan –burhanî–Kur’ânî yoldur: “İkinci yol, iman-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, burhanî ve Kur’ânî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacıyla… ilmelyakînle hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol, Risale-i Nur’un esası, mayası, temeli, ruhu, hakikati…” Bu iki yol mukayese edildiğinde efdaliyet ölçüsü açıktır: “HÂTİME: … derece-i şuhud, derece-i iman-ı bilgaybdan çok aşağıdır.”</p>



<p>Bunun sebebi, şuhûdun şahsî tecrübe oluşu ve bazen “âlem-i misal” ile “âlem-i maddî”nin memzuç görülmesinden doğan ihatasız keşfiyat riskidir; hâlbuki verâset-i nübüvvet ehlinin hükmü, “şuhûda değil, Kur’ân’a ve vahye, gaybî fakat sâfi, ihatalı” ölçülere dayanır.</p>



<p>Bu yüzden ölçü ve mihenk de nettir: “Demek, bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve müşahedatın mizanı, Kitap ve Sünnettir.”</p>



<p><strong>El-hâsıl:</strong> “Şuhûda yakın yakîn”, bilgayb imanın kuvvet derecesidir; “iman-ı şuhûdî” ise keşf/şuhûd temelli, ehass-ı havassa mahsus bir yoldur. Risale-i Nur muvacehesinde efdal olan, verâset-i nübüvvet caddesinde burhanî–Kur’ânî tahkik ile elde edilen iman-ı bil-gaybtır. Bu caddeyi Sahabe ve asfiyânın taşıdığı açıkça belirtilir: “İşte şu sırdandır ki, cadde-i kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahabe ve asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur’ân’ın birinci tabaka şakirtleridir.”</p>



<p>Ve bu çerçevede velâyet tasnifi de şöyle yerini bulur: suğrâ–vustâ hattının kemal vasfı velâyet-i kâmile (şuhûdî yol), buna paralel fakat daha selâmetli ve umumî cadde ise velâyet-i kübrâdır (verâset-i nübüvvet; bil-gayb–burhanî yol). Cenab-ı Hakk bizleri velâyet-i kübrâ ehl-i olan Sahabe ve asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesinden eylesin sırat-ı müstakîmden ayırmasın.</p>



<p>13 Rebîu’l-Âhir 1447</p>



<p class="has-text-align-right"><strong>Sedat</strong></p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/suhuda-yakin-bir-yakin-ile-iman-i-suhudi-ayni-sey-midir/">Şuhûda yakın bir yakîn’ ile ‘iman-ı şuhûdî’ aynı şey midir;</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehadeti</title>
		<link>https://mutalaainur.com/bir-tek-sahifenin-yirmi-vechinden-bir-tek-vechinin-muhtasar-sehadeti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Mar 2025 09:08:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sual-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[bediuzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[sual-cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=9063</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sual: Aşağıdaki pasajda geçen yirmi sahifeden başka hangi sahifeler olabilir ve bu konuda neler söylenebilir? “İşte, küre-i arzın yirmiden ziyade büyük sahifelerinden bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehadeti ile …” Ayet-ül Kübra &#8211; 33 Cevap: Değerli kardeşim suali cevaplamadan önce büyük sahifelerden ilki olan ve buna [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/bir-tek-sahifenin-yirmi-vechinden-bir-tek-vechinin-muhtasar-sehadeti/">Bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehadeti</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[


<p>Sual: Aşağıdaki pasajda geçen yirmi sahifeden başka hangi sahifeler olabilir ve bu konuda neler söylenebilir?</p>



<p>“İşte, küre-i arzın yirmiden ziyade büyük sahifelerinden bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehadeti ile …” Ayet-ül Kübra &#8211; 33</p>



<p>Cevap: Değerli kardeşim suali cevaplamadan önce büyük sahifelerden ilki olan ve buna istinaden söylenilen sahife hangisidir ona bir bakalım.</p>



<p>“Bâblarındaki her bir sahifesi, binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sahife olan zîhayatın bahar faslında icad ve idaresine bakar, müşahede eder ki:”</p>



<p>Burdaki bablardan kastedilen “küre-i arz” üzerindeki masnuattır. Küre-i arzın yirmiden ziyade büyük olan sahifelerden birisi ise “zîhayatın bahar faslında icad ve idaresi” dir. Diğer sahifelerin neler olduğuna geçmeden önce her bir masnuun kendi san’atkârına yaptıkları delaleti üzerine geçen bazı bahislerden bazı iktibaslar verelim.</p>



<p>“Çünki her bir masnu, kendi nefsine birkaç vecihle aynen delalet eder. Fakat Sâni&#8217;ine, hem aynen, hem aklen çok vecihler ile delaletleri vardır.”</p>



<p>“Kezalik Kudret-i Ezelî kitabından olan bir masnu, kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delalet eder. Amma Nakkaş-ı Ezelî&#8217;ye pek çok vücuhla delalet eder.”</p>



<p>“Hattâ bir tek zîhayat şeyde, yalnız zahir olarak yirmi kadar esma-i İlahiyenin cilve-i nakşı görünebilir.”</p>



<p>“Cenab-ı Hakk&#8217;ın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım.”</p>



<p>Buradan da anlaşılacağı gibi her bir masnu bazen yirmi bazen ellibeş vecihle ve bazen de çok vecihlerle Kâinatın Sânii’nin vücub-u vücuduna ve vahdetine delalet etmektedirler. Kesret, çokluk ifade eden bu rakamların tam olarak kaç olduğuna fazla takılmadan verilen esasata ve hakikate muttali olmak gerekmektedir.</p>



<p>“Yedi, yetmiş, yedi yüz gibi tabirat, üslûb-u Arabîde kesreti ifade ettiği için, o küllî yedi tabaka çok kesretli tabakaları hâvi olabilir.”</p>



<p>Gelgelelim Küre-i Arzın yirmiden ziyade olan diğer büyük sahifelerinden diğerlerinin neler olduğuna.. bu büyük sahifelerden bazılarına dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci mertebelerde işaret edilmiştir. Bunlar:</p>



<p>1-Denizler<br>2-Nehirler<br>3-Dağlar<br>4-Sahralar<br>5-Ağaçlar<br>7-Bitkiler<br>8-Hayvanlar<br>9-Kuşlar</p>



<p>Burada verilen tevhidî bakış açısı ya da mâna-yı hakikî vechi aslında birer mebadî yani birer ilke olarak bizim nazarımızı çevirdiğimiz her bir mahluk ve masnua uyarlayabileceğimiz birer esasata işaret etmektedir. Diğer büyük masnulara, ki kısmen diğer mertebelerde de bazılarına kısaca değinilmiş, misal vermek istersek de belki şunlar söylenebilir:</p>



<p>10-Madenler<br>11-Hava<br>12-Su<br>13-Toprak<br>15-İklimler<br>16-Karalar<br>17-Balıklar<br>18-Mikroorganizmalar<br>19-Böcekler<br>20-Çiçekler<br>21-Meyveler<br>22-Sebzeler<br>23-…</p>



<p>Elhasıl, her bir sanatlı eser kendi nefsine cirmi, büyüklüğü kadar bir yönle delalet ettiği gibi sanatkârının ve nakşedeninin isimlerine ve sıfatlarına ise çok yönlerle işaret ve delalet ederek yaratanının azametini ve büyüklüğünü gözler önüne sermektedir. Umarım sualinize cevap olmuştur. Vesselam.</p>



<p>29 Ramazan 1446<br>Sedad&nbsp;</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/bir-tek-sahifenin-yirmi-vechinden-bir-tek-vechinin-muhtasar-sehadeti/">Bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehadeti</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tâlim-i esmanın hakikatına mufassalan mazhar nasıl olunur?</title>
		<link>https://mutalaainur.com/talim-i-esmanin-hakikatina-mufassalan-mazhar-nasil-olunur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jan 2025 17:39:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sual-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[bediuzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Mütalaa-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[sual-cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=8815</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sual: Aşağıdaki paragrafta geçen &#8220;tâlim-i esmanın hakikatına mufassalan mazhariyet&#8221; hususunda neler söylenebilir? “Elhasıl: Sair Enbiya Aleyhimüsselâm&#8217;ın mu&#8217;cizatları, birer havarik-ı san&#8217;ata işaret ediyor ve Hazret-i Âdem Aleyhisselâm&#8217;ın mu&#8217;cizesi ise; esasat-ı san&#8217;at ile beraber, ulûm ve fünunun, havarik ve kemalâtının fihristesini bir suret-i icmalîde işaret ediyor ve teşvik ediyor. Amma mu&#8217;cize-i kübra-i [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/talim-i-esmanin-hakikatina-mufassalan-mazhar-nasil-olunur/">Tâlim-i esmanın hakikatına mufassalan mazhar nasıl olunur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[


<p>Sual: Aşağıdaki paragrafta geçen &#8220;tâlim-i esmanın hakikatına mufassalan mazhariyet&#8221; hususunda neler söylenebilir?</p>



<p>“Elhasıl: Sair Enbiya Aleyhimüsselâm&#8217;ın mu&#8217;cizatları, birer havarik-ı san&#8217;ata işaret ediyor ve Hazret-i Âdem Aleyhisselâm&#8217;ın mu&#8217;cizesi ise; esasat-ı san&#8217;at ile beraber, ulûm ve fünunun, havarik ve kemalâtının fihristesini bir suret-i icmalîde işaret ediyor ve teşvik ediyor. Amma mu&#8217;cize-i kübra-i Ahmediye (A.S.M.) olan Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;ciz-ül Beyan ise, tâlim-i esmanın hakikatına mufassalan mazhariyetini; hak ve hakikat olan ulûm ve fünunun doğru hedeflerini ve dünyevî, uhrevî kemalâtı ve saadâtı vazıhan gösteriyor.”</p>



<p>Cevap: Değerli kardeşim, bu konuda bir şeyler söylemeden önce ilgili âyetleri tekrar hatırlamak ve tâlim-i esma üzerinde biraz durmak icab eder.</p>



<p>Bakara-30: Hani Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım” dediğinde onlar: “Orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek birini mi yaratacaksın? Halbuki biz, seni övgüyle tesbih ve takdîs ediyoruz” demişlerdi. Allah da onlara “Ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim” buyurmuştu.</p>



<p>Bakara-31: Allah Âdem’e isimlerin tamamını öğretti, sonra da onları meleklere gösterip: “Haydi, doğru söylüyorsanız bunların isimlerini bana haber verin” buyurdu.</p>



<p>Bakara-32: Melekler: “Seni tesbih ve her türlü noksanlıktan tenzîh ederiz! Senin öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Elbette her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olan ancak sensin!” dediler.</p>



<p>Bakara-33: Allah: “Ey Âdem, bunların isimlerini onlara söyle” dedi. Âdem isimleri onlara bildirince, Hak Teâlâ: “Size, «Göklerin ve yerin gaybını ben bilirim; ayrıca sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim» dememiş miydim?” buyurdu.</p>



<p>Yukarıdaki âyetlerden anlaşıldığına göre Hz. Âdem’in bir mu’cizesi olan tâlim-i esma sayesinde Hz. Âdem babamız meleklere karşı bir rüchaniyet ve üstünlük kazanmıştır.</p>



<p>“Bu talim-i esma mes&#8217;elesi ya Hazret-i Âdem Aleyhisselâm&#8217;ın melaikenin inkârlarına karşı mu&#8217;cizesi olup, melaikeyi inkârdan ikrara icbar etmiştir; yahut melaikenin, hilafetine itiraz ettikleri nev&#8217;-i beşerin hilafete liyakatını melaikeye kabul ettirmek için izhar ettiği bir mu&#8217;cizedir.”</p>



<p>Hz. Âdem’e bu üstünlüğü kazandıran vasıf ise bütün isimlere olan vukufiyetidir tabir-i diğerle ona verilen ilimdir, kabiliyet ve istidattır. Aslında bu vakıa tüm insanlığı temsilen Âdem babamıza müyesser olmuş bir hadisedir ve her bir insan da bu küllîyatın içinde bir cüz’isidir.</p>



<p>“Âdem&#8217;in melaikeden cihet-i imtiyazı ve melaikenin muarazadan sebeb ve medar-ı aczi, esmanın heyet-i mecmuası olduğuna işarettir. Yoksa esmanın bir kısmını, belki kısm-ı a&#8217;zamını melekler de bilirler.”</p>



<p>Akla şöyle bir sual de gelebilir. Acaba Hz. Âdem’ öğretilen bu isimler nelerdir? Sadece eşyanın isimleri midir? Yoksa eşyanın hakikatleri olan vazifeleri, amaçları, ne işe yaradıkları ve hikmetlerini de kapsamakta mıdır?</p>



<p>“Şahs-ı Âdem&#8217;e tâlim-i esma ünvanıyla nev&#8217;-i benî-Âdeme ilham olunan bütün ulûm ve fünunun talimini ifade eder. Ve Âdem&#8217;e, melaikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hâdisesiyle nev&#8217;-i insana semekten meleğe kadar ekser mevcudat müsahhar olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır mahlukatın dahi ona itaat etmeyip düşmanlık ettiğini ifade ediyor.”</p>



<p>Üstteki ifade de verildiği üzere Hz. Âdem’in şahsıyla bizzat mazhar olduğu ve insanlığın nev olarak aynı hakikate ilhamlar yoluyla ulaştığı bütün ilimler, fenler ve teknolojik gelişmeler bu tâlim-i esmanın kapsamındadır. Hatta onun zorlu ve meşakkatli olan bu yolunda ona hizmetkar olan bir kısım mahluklar olduğu gibi ona zarar verecek ve yolundan alıkoymaya çalışacak, bir nevi şeytanın itaat etmemesi gibi, bir kısım düşmanları da olacaktır.</p>



<p>Elbetteki Hz. Âdem’in mazhar olduğu tâlim-i esma mu&#8217;cizesi gibi bütün peygamberlere verilen mu’cizelerden iki küllî gaye ve hikmet gözetilmiştir. Bunlar ise:</p>



<p>“Birincisi: Nübüvvetlerini halka tasdik ve kabul ettirmektir.</p>



<p>İkincisi: Terakkiyat-ı maddiye için lâzım olan örnekleri nev&#8217;-i beşere göstererek, o mu&#8217;cizelerin benzerlerini meydana getirmek için nev&#8217;-i beşeri teşvik ve teşci&#8217; etmektir.”</p>



<p>İşte Hz. Âdem’e özet ve fihriste şeklinde aktarılan ve insan nevinin hem maddî hem de manevî rehberi olan Kur’an’ı Mu’cizü’l Beyan’da detayları ile aktarılan kıssalar ve peygamberlerin mu’cizelerinden temel amaçlar bu şekilde özetlenebilir. Kur’an’daki bu tafsilatlardan birkaçını şöylece sıralayabiliriz:</p>



<p>“Evet şu terakkiyat-ı hazıra tamamıyla dinlerden alınan işaretlerden, vecizelerden hasıl olan ilhamlar üzerine vücuda gelmişlerdir. Evet:</p>



<p>1-İlk saat ve sefine, mu&#8217;cize eliyle beşere verilmiştir.</p>



<p>2-Kâinatın ihtiva ettiği bütün nevi&#8217;lerin isimlerini, sıfatlarını, hâssalarını beyan zımnında; beşerin telahuk-u efkârıyla meydana gelen binlerce fünun sayesinde<br>‎​وَ عَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا âyetiyle işaret edilen Hazret-i Âdem&#8217;in mu&#8217;cizesine mazhar olmuştur.</p>



<p>3-Bütün san&#8217;atların medarı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sayesinde icad edilen bu kadar terakkiyatla nev&#8217;-i insan,<br>‎​وَ اَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Davud&#8217;un mu&#8217;cizesine mazhardır.</p>



<p>4-Yine telahuk-u efkâr ile, tayyare gibi icad edilen terakkiyat-ı havaiye sayesinde nev&#8217;-i beşer,<br>​غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَ رَوَاحُهَا شَهْرٌ<br>âyetiyle sür&#8217;ati beyan edilen Hazret-i Süleyman&#8217;ın mu&#8217;cizesine yaklaşıyor.</p>



<p>5-Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrafüj âleti,<br>​اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ<br>âyetiyle işaret edilen Hazret-i Musa&#8217;nın (A.S.) asâsından ders almıştır.</p>



<p>6-Tecrübeler sayesinde ve telahuk-u efkâr ile husule gelen terakkiyat-ı tıbbiye, Hazret-i İsa&#8217;nın (A.S.) mu&#8217;cizesinin ilhamatındandır. Hakikaten şu mu&#8217;cizeler ile bu terakkiyat arasında pek büyük münasebet ve muvafakat vardır. Evet dikkat eden adam, bilâ-tereddüd o mu&#8217;cizeler bu terakkiyata birer mikyas ve nümunelerdir diye hükmeder. Ve keza<br>‎​يَا نَارُ كُون۪ى بَرْدًا وَ سَلَامًا<br>âyet-i kerimesinin delaletine göre, Hazret-i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harareti bürudete inkılab etmesi; beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nâriyeye örnek ve me&#8217;hazdir.”</p>



<p>7-<br>‎​لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪<br>âyet-i kerimesinin -bir kavle göre- işaret ettiği gibi, Hazret-i Yusuf&#8217;un (A.S.) Ken&#8217;an&#8217;da bulunan babasının timsalini görür görmez Zeliha&#8217;dan geri çekilmesi; ve kervanları Mısır&#8217;dan avdet ettiğinde Hazret-i Ya&#8217;kub&#8217;un<br>‎​اِنّ۪ى لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ<br>yani &#8220;Ben Yusuf&#8217;un kokusunu alıyorum&#8221; demesi; ve bir ifritin Hazret-i Süleyman&#8217;a &#8220;Gözünü açıp yummazdan evvel Belkıs&#8217;ın tahtını getiririm&#8221; demesine işaret eden<br>​اَنَا اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ<br>âyet-i kerimesi; pek uzak mesafelerden celb-i savt, suret vesaire gibi beşerin keşfettiği veya edeceği icadata nümune ve me&#8217;hazdirler.</p>



<p>8- Hazret-i Süleyman&#8217;a kuş dilini öğrettik manasında<br>‎​عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ<br>olan âyet-i kerime; beşerin keşfiyatından radyo, papağan, güvercin gibi âlât ve hayvanların konuşmalarına ve mühim işlerde kullanılmasına me&#8217;hazdir. Ve hâkeza beşerin henüz keşfedemediği çok mu&#8217;cizeler vardır, istikbalde yavaş yavaş keşfine muvaffak olur.”</p>



<p>Elhasıl: Kur’an bir dua, zikir ve fikir kitabı olduğu gibi aynı zamanda beşerin maddî ve manevî kemalat yolculuğunda da ona hakiki bir rehber ve mürşiddir.</p>



<p>“Hem bir kitab-ı hikmet ve şeriat, hem bir kitab-ı dua ve ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir ve marifet gibi; beşerin bütün hacat-ı maneviyesine karşı birer kitab ve bütün muhtelif ehl-i mesalik ve meşarib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve muhakkikînin (her birinin) meşreblerine lâyık birer risale ibraz eden bir &#8220;Kütübhane-i Mukaddese&#8221;dir.”</p>



<p>İşte biz insanlara düşen ise bu kudsi birer kütüphane hükmünde olan ve ehline detaylarıyla maddî ve manevî bir rehber olabilecek olan bu mürşidden âzami istifadeye çalışmaktır. Mi’rac gecenizi tebrik ederim. Vesselam.</p>



<p>26 Receb 1446<br>Sedad</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/talim-i-esmanin-hakikatina-mufassalan-mazhar-nasil-olunur/">Tâlim-i esmanın hakikatına mufassalan mazhar nasıl olunur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi</title>
		<link>https://mutalaainur.com/mariz-bir-asrin-hasta-bir-unsurun-alil-bir-uzvun-recetesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2024 08:45:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sual-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[bediuzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Mütalaa-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[sual-cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=8713</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sual: “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi” ifadesinden ne anlamalıyız ve bu konuda neler söylenebilir? Cevap: Hem Muhâkemat’ın kapak sayfasında hem de Hakikat Çekirdekleri’nde geçen “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi” ifadesi üzerine birçok şey söylenmiş ve söylenmeye de devam edilecektir. Ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/mariz-bir-asrin-hasta-bir-unsurun-alil-bir-uzvun-recetesi/">Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[


<p>Sual: “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi” ifadesinden ne anlamalıyız ve bu konuda neler söylenebilir?</p>



<p>Cevap: Hem Muhâkemat’ın kapak sayfasında hem de Hakikat Çekirdekleri’nde geçen “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi” ifadesi üzerine birçok şey söylenmiş ve söylenmeye de devam edilecektir. Ve Üstad’ın bu ifadeyle tam olarak hangi anlamları kasdettiği konusunda da farklı yorumlar yapılmaktadır. Ancak, özellikle Eski Said dönemi eserleri dikkatlice incelendiğinde, bu ifadeden zamanın, toplumun ve bireylerin manevi rahatsızlıklarına çözüm getiren bir reçeteyi temsil ettiği anlaşılmaktadır. Bu ifade ayrıca, Risale-i Nur&#8217;un içeriğini ve amacını tanımlayan etkili bir metafor niteliğindedir.</p>



<p>Anlamı parçalayarak açıklayalım:</p>



<p>Mariz bir asır: &#8220;Hasta bir çağ&#8221; anlamına gelir. Ahirzamanda insanların inanç, ahlak ve maneviyat açısından yaşadığı problemlere ve bozulmalara işaret eder. Özellikle maddiyunluk, tabiatperestlik ve dinsizlik ideolojilerinin yaygın olduğu bir dönemde ve hususan İngilizler’in Kur’an’ı tahrip maksadıyla yapmış olduğu çalışmalara binaen “&#8221;Kur&#8217;ân&#8217;ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim&#8221; diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu saikle çalışır.” Tarihçe-i Hayat’ta geçen bu ifadeden asrın ne kadar bozulduğu ve hastalıklı olduğu anlaşılır. Ayrıca “ve sırf bir inayet-i Rabbaniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda Kur&#8217;ân&#8217;ın eczahane-i kudsiyesinden çıkan ve rahmet-i İlâhiye ile elimize verilen Risale-i Nur&#8217;daki hakikatlere o şahıs masdar ve menba ve medar olamaz.” Emirdağ Lahikası’nda da bu manayı farklı ibarelerle ifade etmektedir.</p>



<p>Hasta bir unsur: Toplumun bir parçasının, yani milletin veya insanlığın bir kesiminin manevi bir hastalığa tutulduğunu ifade eder. Bu ise hamiyet sahibi olmayı ve milleti için yaşamak gibi bazı değerlerin yeşertilmesini ve toplumsal bozulmanın, maneviyat eksikliğinin giderilmesi gerektiğinin bir ifadesi olabilir. Bu unsurdan kastedilen mana ise Osmanlı bünyesindeki bir milleti de temsil edebilir veya her bir millete de hususan baktırabilir. Âsâr-ı Bediiye’de geçen farklı ifadeler bu iddiayı teyit etmektedir:</p>



<p>“Millet-i Osmaniye meyanında mühim bir unsur teşkil eden Kürdistan ahâlisinin ahvâli hükümetçe ma&#8217;lûm ise de, hizmet-i mukaddese-i ilmiyeye dair bâzı metalibatı arz etmeğe müsaade dilerim.”</p>



<p>“Ve onu tehyic eden hasiyet, ruhanî manyetizmaya malik olan şeriat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) emr-i nafiziyle olacaktır. Kürdistan, Arabistan, Arnavutluk&#8217;ta gezenler, bu müddeada tereddüt etmezler. Onların ezhanını ruhanî manyetizma ile manyetizmelendirmek ancak şeriat namıyla olacaktır. Marazımızı teşrih edelim, ona göre deva arayalım. marazımız atalet, cehalet ve muhalefet-i şeriatla hasıl olan sû-i ahlâk ve onların neticeleri olan fakr u zaruret ve irtikâb-ı hile ve başka nam ile sirkat-ı âlenidir. Âlem-i medeniyet, bu seyyiatın izalesini bizden istiyorlar.”</p>



<p>“Yazık! Eyvahlar olsun! Bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir. Su gibi memzuç olmamışlar. İnşaallah, elektrik-i hakaik-i İslâmiyetle imtizaç ederek, ziya-yı maarif-i İslâmiye hararetiyle kuvvet tevlid ederek bir mizâc-ı mutedile-i adalet vücuda gelecektir.”</p>



<p>“Mevcudiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslâmiyettir. Zira Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lâzların en kuvvetli ve hakikatli revâbıt ve milliyetleri İslâmiyetten başka birşey değildir. Nasıl ki az ihmal ile tevâif-i mülûk temelleri atılmakta ve on üç asır evvel ölmüş olan asabiyet-i cahiliyeyi ihyâ ile fitne ikaz olunmaktadır. Ve oldu gördük…”</p>



<p>Yine bu minvalde, özellikle Osmanlı memleketinin önemli bir unsuru olan Kürtlere yönelik olarak aşiretlere verdiği dersin “Ekrâd Reçetesi” (Münâzarât) adıyla anılması ve yine büyük ve muazzam bir unsur olan Arap milletine yönelik “Hutbe-i Şâmiye” adlı hutbesinin ders niteliğinde olması, bu anlamla uyum göstermektedir.</p>



<p>Alîl bir uzuv: &#8220;Rahatsız bir organ&#8221; anlamındadır. Burada birey, toplumu oluşturan bir organ gibi düşünülmüş ve bireysel sıkıntılara, özellikle iman ve ahlak açısından yaşanan problemlere vurgu yapılmıştır. Ayrıca bir toplumun en önemli uzuvlarından olan ve o toplumun manen diri kalmasına sebebiyet veren ve o topluma karşı gelen sellere karşı bir nevi set görevi yapan ulema yani âlimler kısmına da hususan bakmaktadır. Milletin en önemli uzvu ise herkesçe malum olacağı üzere kalptir. O bozulursa diğer hiçbir uzvun sağ kalamayacağı da aşikârdır. &#8220;Âlimler peygamberlerin mirasçılarıdırlar.&#8221; ile &#8220;Ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir.&#8221; hadisleri de bir nevi kalp hükmünde olan bu müddeamıza da kuvvet vermektedir.</p>



<p>“Dünya için din feda olunmaz. Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesâil-i şeriat rüşvet verilirdi. Dinin meseleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faydası görüldü? Milletin kalb hastalığı zaaf-ı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.”</p>



<p>Reçete: Tıbbi bir çözüm önerisi gibi, burada da maneviyat, inanç ve ahlaki sorunlara çözüm sunan bir yöntem veya kılavuz anlamına gelir. Muhâkemat adlı bu eser üç makale ile bu vazifeyi beliğane bir ifade ile hususan ulema nazar-ı dikkate alınarak telif edilmiş sonrasında ise üç kitap olarak bahsedilen Risale-i Nur ise bu bağlamda bir &#8220;manevi reçete&#8221; olarak eczahanelerde yerini almıştır.</p>



<p>Elhasıl bu ifade ile, hem Muhâkemat hem de Risale-i Nur&#8217;un birey, toplum ve çağın manevi problemlerine yönelik bir tedavi metodu olduğunu ifade eder. Risale-i Nur, Kur&#8217;an&#8217;ın iman hakikatlerini modern çağın ihtiyaçlarına göre açıklayarak, insanlığa manevi bir yol gösterici olmayı hedefler. Bu metafor ile çağın, toplumun ve bireyin sorunlarını bir hastalık, çözümlerini ise bir reçete olarak görme yaklaşımını yansıtır.</p>



<p>Sedad <br>21 Cemaziye’l Ahir 1446</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/mariz-bir-asrin-hasta-bir-unsurun-alil-bir-uzvun-recetesi/">Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi” ifadesinden ne anlamalıyız?</title>
		<link>https://mutalaainur.com/mariz-bir-asrin-hasta-bir-unsurun-alil-bir-uzvun-recetesi-ifadesinden-ne-anlamaliyiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Dec 2024 21:33:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sual-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[bediuzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Mütalaa-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[sual-cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=8698</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sual: “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi” ifadesinden ne anlamalıyız ve bu konuda neler söylenebilir? Cevap: Hem Muhâkemat’ın kapak sayfasında hem de Hakikat Çekirdekleri’nde geçen “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi” ifadesi üzerine birçok şey söylenmiş ve söylenmeye de devam edilecektir. Ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/mariz-bir-asrin-hasta-bir-unsurun-alil-bir-uzvun-recetesi-ifadesinden-ne-anlamaliyiz/">“Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi” ifadesinden ne anlamalıyız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[


<p>Sual: “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi” ifadesinden ne anlamalıyız ve bu konuda neler söylenebilir?</p>



<p>Cevap: Hem Muhâkemat’ın kapak sayfasında hem de Hakikat Çekirdekleri’nde geçen “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi” ifadesi üzerine birçok şey söylenmiş ve söylenmeye de devam edilecektir. Ve Üstad’ın bu ifadeyle tam olarak hangi anlamları kasdettiği konusunda da farklı yorumlar yapılmaktadır. Ancak, özellikle Eski Said dönemi eserleri dikkatlice incelendiğinde, bu ifadeden zamanın, toplumun ve bireylerin manevi rahatsızlıklarına çözüm getiren bir reçeteyi temsil ettiği anlaşılmaktadır. Bu ifade ayrıca, Risale-i Nur&#8217;un içeriğini ve amacını tanımlayan etkili bir metafor niteliğindedir.</p>



<p>Anlamı parçalayarak açıklayalım:</p>



<p>Mariz bir asır: &#8220;Hasta bir çağ&#8221; anlamına gelir. Ahirzamanda insanların inanç, ahlak ve maneviyat açısından yaşadığı problemlere ve bozulmalara işaret eder. Özellikle maddiyunluk, tabiatperestlik ve dinsizlik ideolojilerinin yaygın olduğu bir dönemde ve hususan İngilizler’in Kur’an’ı tahrip maksadıyla yapmış olduğu çalışmalara binaen “&#8221;Kur&#8217;ân&#8217;ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim&#8221; diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu saikle çalışır.” Tarihçe-i Hayat’ta geçen bu ifadeden asrın ne kadar bozulduğu ve hastalıklı olduğu anlaşılır. Ayrıca “ve sırf bir inayet-i Rabbaniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda Kur&#8217;ân&#8217;ın eczahane-i kudsiyesinden çıkan ve rahmet-i İlâhiye ile elimize verilen Risale-i Nur&#8217;daki hakikatlere o şahıs masdar ve menba ve medar olamaz.” Emirdağ Lahikası’nda da bu manayı farklı ibarelerle ifade etmektedir.</p>



<p>Hasta bir unsur: Toplumun bir parçasının, yani milletin veya insanlığın bir kesiminin manevi bir hastalığa tutulduğunu ifade eder. Bu ise hamiyet sahibi olmayı ve milleti için yaşamak gibi bazı değerlerin yeşertilmesini ve toplumsal bozulmanın, maneviyat eksikliğinin giderilmesi gerektiğinin bir ifadesi olabilir. Bu unsurdan kastedilen mana ise Osmanlı bünyesindeki bir milleti de temsil edebilir veya her bir millete de hususan baktırabilir. Âsâr-ı Bediiye’de geçen farklı ifadeler bu iddiayı teyit etmektedir:</p>



<p>“Millet-i Osmaniye meyanında mühim bir unsur teşkil eden Kürdistan ahâlisinin ahvâli hükümetçe ma&#8217;lûm ise de, hizmet-i mukaddese-i ilmiyeye dair bâzı metalibatı arz etmeğe müsaade dilerim.”</p>



<p>“Ve onu tehyic eden hasiyet, ruhanî manyetizmaya malik olan şeriat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) emr-i nafiziyle olacaktır. Kürdistan, Arabistan, Arnavutluk&#8217;ta gezenler, bu müddeada tereddüt etmezler. Onların ezhanını ruhanî manyetizma ile manyetizmelendirmek ancak şeriat namıyla olacaktır. Marazımızı teşrih edelim, ona göre deva arayalım. marazımız atalet, cehalet ve muhalefet-i şeriatla hasıl olan sû-i ahlâk ve onların neticeleri olan fakr u zaruret ve irtikâb-ı hile ve başka nam ile sirkat-ı âlenidir. Âlem-i medeniyet, bu seyyiatın izalesini bizden istiyorlar.”</p>



<p>“Yazık! Eyvahlar olsun! Bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir. Su gibi memzuç olmamışlar. İnşaallah, elektrik-i hakaik-i İslâmiyetle imtizaç ederek, ziya-yı maarif-i İslâmiye hararetiyle kuvvet tevlid ederek bir mizâc-ı mutedile-i adalet vücuda gelecektir.”</p>



<p>“Mevcudiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslâmiyettir. Zira Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lâzların en kuvvetli ve hakikatli revâbıt ve milliyetleri İslâmiyetten başka birşey değildir. Nasıl ki az ihmal ile tevâif-i mülûk temelleri atılmakta ve on üç asır evvel ölmüş olan asabiyet-i cahiliyeyi ihyâ ile fitne ikaz olunmaktadır. Ve oldu gördük…”</p>



<p>Yine bu minvalde, özellikle Osmanlı memleketinin önemli bir unsuru olan Kürtlere yönelik olarak aşiretlere verdiği dersin “Ekrâd Reçetesi” (Münâzarât) adıyla anılması ve yine büyük ve muazzam bir unsur olan Arap milletine yönelik “Hutbe-i Şâmiye” adlı hutbesinin ders niteliğinde olması, bu anlamla uyum göstermektedir.</p>



<p>Alîl bir uzuv: &#8220;Rahatsız bir organ&#8221; anlamındadır. Burada birey, toplumu oluşturan bir organ gibi düşünülmüş ve bireysel sıkıntılara, özellikle iman ve ahlak açısından yaşanan problemlere vurgu yapılmıştır. Ayrıca bir toplumun en önemli uzuvlarından olan ve o toplumun manen diri kalmasına sebebiyet veren ve o topluma karşı gelen sellere karşı bir nevi set görevi yapan ulema yani âlimler kısmına da hususan bakmaktadır. Milletin en önemli uzvu ise herkesçe malum olacağı üzere kalptir. O bozulursa diğer hiçbir uzvun sağ kalamayacağı da aşikârdır. &#8220;Âlimler peygamberlerin mirasçılarıdırlar.&#8221; ile &#8220;Ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir.&#8221; hadisleri de bir nevi kalp hükmünde olan bu müddeamıza da kuvvet vermektedir.</p>



<p>“Dünya için din feda olunmaz. Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesâil-i şeriat rüşvet verilirdi. Dinin meseleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faydası görüldü? Milletin kalb hastalığı zaaf-ı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.”</p>



<p>Reçete: Tıbbi bir çözüm önerisi gibi, burada da maneviyat, inanç ve ahlaki sorunlara çözüm sunan bir yöntem veya kılavuz anlamına gelir. Muhâkemat adlı bu eser üç makale ile bu vazifeyi beliğane bir ifade ile hususan ulema nazar-ı dikkate alınarak telif edilmiş sonrasında ise üç kitap olarak bahsedilen Risale-i Nur ise bu bağlamda bir &#8220;manevi reçete&#8221; olarak eczahanelerde yerini almıştır.</p>



<p>Elhasıl bu ifade ile, hem Muhâkemat hem de Risale-i Nur&#8217;un birey, toplum ve çağın manevi problemlerine yönelik bir tedavi metodu olduğunu ifade eder. Risale-i Nur, Kur&#8217;an&#8217;ın iman hakikatlerini modern çağın ihtiyaçlarına göre açıklayarak, insanlığa manevi bir yol gösterici olmayı hedefler. Bu metafor ile çağın, toplumun ve bireyin sorunlarını bir hastalık, çözümlerini ise bir reçete olarak görme yaklaşımını yansıtır.</p>



<p>Sedad <br>21 Cemaziye’l Ahir 1446</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/mariz-bir-asrin-hasta-bir-unsurun-alil-bir-uzvun-recetesi-ifadesinden-ne-anlamaliyiz/">“Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi” ifadesinden ne anlamalıyız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cism-i devletin birden memurîni ref&#8217; ve yenilerini ikame eylemesi muhal olmasa da, müteazzirdir.</title>
		<link>https://mutalaainur.com/cism-i-devletin-birden-memurini-ref-ve-yenilerini-ikame-eylemesi-muhal-olmasa-da-muteazzirdir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Dec 2024 05:55:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sual-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[bediuzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Mütalaa-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[sual-cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=8685</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sual: Aşağıdaki paragraftan ne anlamalıyız ve bu konuda neler söyleyebiliriz? “Bir cisim birden zerrattan tahallül, yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından, cism-i devletin birden memurîni ref&#8217; ve yenilerini ikame eylemesi muhal olmasa da, müteazzirdir. Binaenaleyh isti&#8217;dadı habis ve kabil-i ıslah olmayan adamları zâten cism-i devlet def&#8217;-i tabiî ile ifraz edecektir. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/cism-i-devletin-birden-memurini-ref-ve-yenilerini-ikame-eylemesi-muhal-olmasa-da-muteazzirdir/">Cism-i devletin birden memurîni ref&#8217; ve yenilerini ikame eylemesi muhal olmasa da, müteazzirdir.</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[


<p>Sual: Aşağıdaki paragraftan ne anlamalıyız ve bu konuda neler söyleyebiliriz?</p>



<p>“Bir cisim birden zerrattan tahallül, yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından, cism-i devletin birden memurîni ref&#8217; ve yenilerini ikame eylemesi muhal olmasa da, müteazzirdir. Binaenaleyh isti&#8217;dadı habis ve kabil-i ıslah olmayan adamları zâten cism-i devlet def&#8217;-i tabiî ile ifraz edecektir. Amma kabil-i ıslah olanlar, zâten güneş daha garbdan tulû&#8217; etmediğinden tövbenin kapısı açıktır. Bunların tecrübelerinden istifade etmeli. Bunların yerini dolduracak kırk sene lâzım. Yoksa umum aleyhinde idare-i lisan ve terzil etmek, bu şanlı olan ittihad-ı milleti -bozulmuş olan bazı efkâr ve ahlâklarına binaen- bir hastalığa hedef edecektir.<br>Âsâr-ı Bediiye”</p>



<p>Cevap: Nasıl ki bir cismin zerrelerinden teşekkülü, vücud bulması ve bir yapıyı meydana getirmesi zamana mütevakkıf ve tedricidir. Aynen öyle de sıfırdan bir devleti teşkil etmek ve vücuda çıkarmak da buna benzer. Tüm kurumları yenilemek ve mevcut tecrübeli insanların yerine yenilerini ikame etmek de hem zahmetli hem de uzun yıllar gerektirecektir.</p>



<p>Her devlette olduğu gibi kabiliyetsiz, yeteneksiz kişiler veya düzeltilmeye muvafık olmayan memurlar zamanla devletin bünyesinden çıkarılıp atılacaktır. Tabii ki burda en önemli esas kaide; liyakat ve ehil olma eksenli bir yönetim ve liderlik anlayışı olmalıdır. Aksi takdirde daha da kokuşmuş bir vaziyete giriftar olunacaktır.</p>



<p>Eski rejim taraftarı olup muhaliflere karşı hareket eden ve ağır bir suç işlememiş olanlara yapılacak olan muamele ise şu olmalıdır: Madem ki güneş henüz batıdan doğmamış ve tövbe kapısı hâlâ açıktır, bu durumda onların içinden tövbe edenlerden faydalanılması gerekmektedir. Çünkü bunların yerine yeni memurları istihdam etmek ve aynı seviyeye getirmek için kırk sene gibi bir zamana ihtiyaç bulunmaktadır.</p>



<p>Eğer böyle yapılmazsa, toplumun bu kesimini bölücü bir dil kullanarak ayrıştırmak ve küçümsemek, zaten bozulmuş olan fikir ve ahlak hastalığının yayılmasına yol açacaktır. Bu durum, milletin birlik ve dayanışmasına daha fazla zarar vererek, toplumu âdeta kangren olmaya doğru sürükleyecektir. Zaten yabancı güçlerin, ecnebîlerin istediği de bu değil midir?</p>



<p>Ey zafer kokan şehir, ey mefahirle dolu Dımaşk!<br>Târih sana şâhittir, her sayfası bambaşka bir aşk.</p>



<p>Mescitlerinde yankılanır ezanların sadası,<br>Hüznü bile nûra çevirir minberlerinin duası.</p>



<p>Sancakların gölgesinde birleşir mazlumlar,<br>Zalimlere dar gelir bu kutlu topraklar.</p>



<p>Her taşında okunur bir şehidin destânı,<br>Her vadisi yazar bir iman fermânı.</p>



<p>Ey Salahaddin’in kılıcı, Hâlid gibi cesaretin,<br>Tarih boyunca sarsılmaz, vakarın heybetin!</p>



<p>Şimdi yeniden doğuyor sabahın nûru,<br>Sıra geldi kaldırmaya ümmetin sûrunu.</p>



<p>Ey Dımaşk! Fethinle gül kokar bu diyar,<br>Her köşende saklıdır zaferden bir iş’ar.</p>



<p>Yol ver artık yiğitlere, yol ver hakka,<br>Bu kutlu kervan erer vuslat sabahına.</p>



<p>Bitti artık yüzyıllık hasret sensiz gurbet,<br>Belki kavuşursun o gün ey Sedad! Dua et.</p>



<p>Hayırlı bereketli cumalarınız olsun.</p>



<p>Sedad <br>19 Cemaziyel Ahir 1446</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/cism-i-devletin-birden-memurini-ref-ve-yenilerini-ikame-eylemesi-muhal-olmasa-da-muteazzirdir/">Cism-i devletin birden memurîni ref&#8217; ve yenilerini ikame eylemesi muhal olmasa da, müteazzirdir.</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cebrail (A.S.) ın vazifesi bitmiş midir?</title>
		<link>https://mutalaainur.com/cebrail-a-s-in-vazifesi-bitmis-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Nov 2024 18:21:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sual-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[bediuzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[sual-cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=8650</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sual: Aşağıda geçen bahiste Cebrail AS’ın hesapsız yerlerde İlahî emirleri tebliğ etmesinden ne anlamalıyız? Genel kanaat olarak sadece vahiyleri getiren bir Mukarrebîn melek olan Cebrail &#160;(A.S.)’ın başka vazifelerinin olduğu da mı kastediliyor ve acaba bu vazifeler neler olabilir? “Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, Dıhye suretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu bir anda, huzur-u İlahîde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/cebrail-a-s-in-vazifesi-bitmis-midir/">Cebrail (A.S.) ın vazifesi bitmiş midir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[


<p><strong>Sual:</strong> Aşağıda geçen bahiste Cebrail AS’ın hesapsız yerlerde İlahî emirleri tebliğ etmesinden ne anlamalıyız? Genel kanaat olarak sadece vahiyleri getiren bir Mukarrebîn melek olan Cebrail &nbsp;(A.S.)’ın başka vazifelerinin olduğu da mı kastediliyor ve acaba bu vazifeler neler olabilir?</p>



<p><em>“Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, Dıhye suretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu bir anda, huzur-u İlahîde haşmetli kanatlarıyla Arş-ı A&#8217;zam&#8217;ın önünde secdeye gider. Hem o anda hesabsız yerlerde bulunur, evamir-i İlahiyeyi tebliğ ederdi.”</em></p>



<p><strong>Cevap:</strong> Değerli Kardeşim, elbette bu mesele ile ilgili bir cevap vermeden önce ilham ve vahiy arasındaki farkları bilmek ve ince nüanslarını tekrar hatırlamak gerekir. Bu nedenle ilgili bahislerden bazı alıntılar yaparak mevzuyu bir derece açmaya çalışalım.</p>



<p><em>“Sâdık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbâniyedir; fakat iki fark vardır.</em></p>



<p><em>Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melâike vasıtasıyla; ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır. Mesela, nasıl ki, bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var.</em></p>



<p><em>Birisi: Haşmet-i saltanat ve hakimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yaverini, bir valiye gönderir. O hakimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için, bazan, vasıta ile beraber bir içtima yapar, sonra ferman tebliğ edilir.</em></p>



<p><em>İkincisi: Sultanlık ünvanıyla ve padişahlık umumî ismiyle değil, belki kendi şahsıyla hususî bir münasebeti ve cüz&#8217;î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisiyle veya bir âmi raiyetiyle ve hususî telefonuyla hususî konuşmasıdır.</em></p>



<p><em>Öyle de, Padişah-ı Ezelînin, &#8220;umum âlemlerin Rabbi&#8221; ismiyle ve &#8220;kâinat Hâlıkı&#8221; ünvanıyla, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlarıyla mükâlemesi olduğu gibi; her bir ferdin, her bir zîhayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle, hususi bir surette, fakat perdeler arkasında onların kàbiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.”</em></p>



<p>Üstteki bahislerden kısaca şunlar anlaşılabilir. Birincisi, ilhamın ekseriyeti vasıtasız olması fakat vasıtalı olan ilham türlerinin de var olduğudur. İkincisi, ilham kelimesi daha üst bir kavram olarak karşımıza çıkmakta ve üç nevi bulunmaktadır. Bunlar; ilham eğer ekseriyetle vasıtalı olursa ve şer’i olarak bildiğimiz peygamberlere has olursa vahiy olarak adlandırılır, eğer ilham ekseriyetle vasıtasız olursa ki bu yukarıda detaylı şekilde anlatıldı ve arada perdelerin bulunduğu şekli ki buna normal ilham diyoruz. Eğer ilham daha şamil yani mertebe olarak daha üst seviyede olursa buna vahiy denilmemekle birlikte fakat vahyin hizmetini gören şümullü ilham denilmektedir.</p>



<p>Sabık bahislerde ilham ve vahiy arasındaki farklar anlatılırken her ne kadar vasıtalı veya vasıtasız denilerek kesin olarak bir ayrım yapılmamasına rağmen ve ilaveten ekseriyet kelimesinin kullanılmasının hikmeti şu olabilir. Cenab-ı Hakk’ın izzeti ve azameti noktasında ve hikmetinin iktizası üzerine esbabın vücudunun şart olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat tevhid ve celal noktasında ise esbabın tesirinin olmaması gerekiyor. Dolayısıyla vahiy ve ilhamın aralarındaki farkların genel kaideleri konuşulurken vasıtalı ve vasıtasız kelimeleri kullanılmaktadır. Fakat hakikat noktasında bu dünya hikmet dünyası olduğu için arada perdelerin olması gerekmektedir. Bundan sonra gelecek olan bahislere ise bu pencereden bakarsak bir derece hakikate ulaşabiliriz.</p>



<p><em>“Demek, daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebliğatı o daireden yapılıyor. Çünkü, izzet ve azamet perdeyi iktizâ eder; tevhid ve celâl dahi şirketi reddeder, tesiri esbaba vermiyor.”</em></p>



<p><em>“Bu münâcâtın sırrına göre, ölümün ve vefatın ehl-i iman hakkında hakikî güzel yüzünü görmeyen ve ondaki rahmetin cilvesini bilmeyenlerin küsmeleri ve itirazları Zât-ı Hayy-ı Kayyûma gitmemek için Hazret-i Azrail&#8217;in (a.s.) vazifesi de bir perde olduğu gibi, sair esbablar dahi zâhirî perdedirler. Evet, izzet, azamet ister ki, esbab perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Fakat vahdet ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.”</em></p>



<p><em>“Meleklerin çoban ve çiftçiler mesabesinde olanlarının insanlara müşabehetleri yoktur. Çünkü onların nezaretleri sırf Cenâb-ı Hakkın hesabıyladır ve Onun namıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir. Belki nezaretleri, yalnız Rububiyetin tecelliyâtını, memur olduğu nevide müşahede etmek ve kudret ve rahmetin cilvelerini o nevide mütalâa etmek ve evâmir-i İlâhiyeyi o nev&#8217;e bir nevi ilham etmek ve o nev&#8217;in ef&#8217;âl-i ihtiyariyesini bir nevi tanzim etmekten ibarettir. Ve bilhassa zeminin tarlasındaki nebâtâta nezaretleri, onların tesbihat-ı mâneviyelerini melek lisanıyla temsil etmek ve onların hayatlarıyla Fâtır-</em></p>



<ul class="wp-block-list">
<li><em>Zülcelâle karşı takdim ettiği tahiyyât-ı mâneviyelerini melek lisanıyla ilân etmek, hem onlara verilen cihâzâtı hüsn-ü istimal etmek ve bazı gayelere tevcih etmek ve bir nevi tanzim etmekten ibarettir.”</em></li>
</ul>



<p><em>“Melâikelerin şu hizmetleri, cüz-ü ihtiyarîleriyle bir nevi kisbdir. Belki bir nevi ubûdiyet ve ibadettir. Tasarruf-u hakikîleri yoktur. Çünkü herşeyde Hâlık-ı Külli Şeye has bir sikke vardır; başkaları parmağını icada karıştıramaz. Demek melâikelerin şu nevi amelleri ise onların ibadetidir; insan gibi âdetleri değildir.”</em></p>



<p>Aşağıdaki bahislerde ise ilhamın mertebeleri daha net olarak anlatılmaktadır.</p>



<p><em>“İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi, çeşit, hem pek çok envâlarıyla, denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbâniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor.”</em></p>



<p><em>“Amma sair kelimât-ı İlâhiye ise, bir kısmı has bir itibar ile ve cüz&#8217;î bir ünvan ve hususî bir ismin cüz&#8217;î tecellîsiyle ve has bir rububiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususî bir rahmetle zahir olan kelâmdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir. Ekser ilhamat bu kısımdandır. Fakat derecatı çok mütefavittir. Meselâ, en cüz&#8217;îsi ve basiti, hayvanatın ilhamatıdır. Sonra avâm-ı nâsın ilhamatıdır. Sonra avâm-ı melâikenin ilhamatıdır. Sonra evliya ilhamatıdır. Sonra melâike-i izam ilhamatıdır.”</em></p>



<p>Yukarıda geçen bahisler ışığında Allah’ın meleklere olan vahyi ya da ilhamı, Bedir savaşıyla alakalı ayetler içinde de geçer: <em>“Hani, Rabbin meleklere, &#8216;Ben sizinle beraberim. Haydi, iman edenlere sebat ilham edin. Ben kafirlerin kalplerine korku salacağım.&#8217; diye vahyediyordu.” (Enfal, 8/12).</em></p>



<p>Aynı şekilde Allah’ın Hz. Musa’nın annesine olan vahyi ya da ilhamı, onun şiddetli endişe ve sıkıntı halinde iken bir nevi teselli vermek ve teskin etmek için ayette şöyle denilmiştir: <em>“Onu emzir. Onun başına bir şey gelmesinden korktuğunda onu (sandık içinde) denize bırak. Korkma ve üzülme! Biz onu tekrar sana kavuşturacağız ve onu peygamberlerden yapacağız.” (Kasas, 28/7)</em></p>



<p>Yine başka bir ayet-i kerimede Hz İsa’nın &nbsp;(A.S.) Havarilerine şöyle ilham etmişti. <em>“Hani havarilere ‘Bana ve Resulüme iman edin.’ diye vahyetmiştim&#8230;” (Mâide, 5/111)</em></p>



<p>Vahiy ve ilham hakikati o kadar geniş bir mana içeriyor ki neredeyse bütün kainatı ihata ediyor ve yıldızlardan en küçük zerreye varıncaya kadar uzanıyor. Her şuur görünen yerde bir tesir sahibinin olduğu düşünüldüğü takdirde acaba orada ona müekkel bir melaikenin varlığını ve o melaikeye gelen bir ilham hakikatinin vücudunu göstermiyor mu?</p>



<p><em>De ki: &#8220;Rabbimin kelimelerini (sonsuz bilgi hazinesini, Kur’an’ın işaret ettiği hikmet ve hakikatleri yazmak) için deniz mürekkep olsa, (hatta o deniz yetmeyip) yardım için bir mislini daha getirip ona</em> <em>katsak; (yine de) Rabbimin kelimeleri (bilgi ve hikmetleri) tükenmeden önce elbette deniz tükeniverirdi. Kehf-109&#8243;</em></p>



<p>Yukarıdaki ayet-i kerimede geçen ifade haşa sadece bir iddia mı yoksa bir tasvir midir? Yoksa bütün kainatta mütemadiyen tecellisi câri olan bir tekellümü ifade eden bir mana olabilir mi? Aşağıda geçen bahislere bu minvalden bakmak gerekir.</p>



<p><em>“Gayet kuvvetli bir tezahüratla, vahiylerin hakikati, âlem-i gaybın her tarafında, her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlûkatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet-i vücud ve tevhid, Allâmü&#8217;l-Guyûbdan vahiy ve ilham hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnularının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir. Ve kelâmının mânâsı Onu bildirdiği gibi, tekellümü dahi Onu sıfâtıyla bildiriyor.”</em></p>



<p><em>“Emir ve izn-i İlâhî ve havl ve kuvvet-i Rabbâniye ile, umum hayvanatın, melâikeden bir çobanı, bir nâzırı olduğu gibi, kuş taifesinin de bir çobanı var. Onlar bilmese de, emr-i İlâhî ile ve ilham-ı Rabbânî ile, çobanları onları sevk eder. O sevk-i fıtrî ise, kuşlara gelen ilhama dayanır. Kuşlar, ilhama mazhardırlar ki, yaşı bir günlük bir arı yavrusu, havada, bir gün mesafede gider, o ilham-ı fıtrî ile, o sevk-i Rabbânî ile yolunu şaşırmadan dönüp, gelip yuvasına girer.”</em></p>



<p><em>“Hemen herkesin dediği gibi &#8220;Hatırıma geldi,&#8221; yahut &#8220;Fikrime geldi,&#8221; yahut &#8220;Fikrime ihtar edildi&#8221; gibi tabirleri herkes istimal ediyor. Benim de bunu söylemekten maksadım bu ki: &#8220;Benim hünerim, benim zekâm değil. Sünuhat kabilinden&#8221; demektir. Bu da herkesin dediği gibi bir sözdür. Eğer vukufsuz ehl-i vukufun verdiği mânâ ilham da olsa, hayvanattan tut, tâ melâikelere, tâ insanlara, tâ herkese bir nevi ilhama ve sünuhata mazhar oldukları, ehl-i fen ve ehl-i ilim ittifak etmişler.”</em></p>



<p>Yukarıda verilen ibarelerde arılardan tut ta kuşlara, hayvanlardan ta insanlara ve melaikelere kadar çok farklı mertebelerde ve tecellilerde bir ilham hakikatinin varlığı bilindi ve kalp gözüyle göründü. İnsanlara gelen bu ilhamlar aynı zamanda teknolojinin ve terakkimizin de zembereği hükümünde değil midir?</p>



<p><em>“Demek, şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet, celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş.”</em></p>



<p>Buraya kadar anlatılanlardan şu hakikat ortaya çıktı ki demek kainatın her nev’inde görünen şuurlu ve hikmetli vaziyetler ve insanın hatırat-ı kalbiyesine gelen bütün deruni manalar birer ilham neticesidir ve bir nevi ehadiyet noktasında, esbabın tesirinin olmadığını düşünürsek, birer kelimat-ı İlahiye’ye mazhariyettir. Fakat hikmet dünyasında bu ilhamların vasıtaları olan varlık sahnesinde hangi ecnas vardır diye bir sual akla gelmiyor mu? İşte Kur’anın nassıyla sabit olan bu varlıklar çeşitli mertebelerde tecelliler ile ilhamı bütün nevilere neşreden ilham meleği ya da meleklerinden başkası değildirler. Peki nasıl oluyor da bu vazifeleri yapıyorlar ya da bu nedenden ötürü hadsiz sayıda melaikeye ihtiyaç olmaz mı ya da bu hakikat zihne nasıl yerleştirilebilir? Bu konunun cevabı üç farklı meslek ile ifade edilmektedir. Bu meslekleri Mukarrebin olan dört büyük melek için de düşünebiliriz. Her biri asırlardır kendilerine verilen hususi görevler dışında diğer küllî görevlerini de icra etmekteydiler, ediyorlar ve etmeye de devam edeceklerdir.</p>



<p>Birinci meslek nuraniyet sırrıyla izah ediliyor:</p>



<p><em>Çünkü nuranîdir. Nuranî bir şey, hadsiz âyineler vasıtasıyla hadsiz yerlerde bizzat bulunabilir ve temessül eder. Nuranînin temessülâtı, o nuranî zâtın hassasına maliktir; onun aynı sayılır, gayrı değildir.</em></p>



<p><em>Güneşin âyinelerdeki misalleri güneşin ziya ve hararetini gösterdiği gibi, melâike gibi ruhanîlerin dahi, âlem-i misalin ayrı ayrı âyinelerinde misalleri, onların aynılarıdır, hassalarını gösterirler. Fakat âyinelerin kàbiliyetine göre temessül ediyorlar.</em></p>



<p><em>“Nasıl ki Hazret-i Cebrail aleyhisselâm, bir vakitte Dıhye suretinde Sahabeler içinde göründüğü dakikada, binler yerde başka suretlerde ve Arş-ı Âzam önünde, şarktan garba kadar geniş ve muhteşem kanatlarıyla secde ediyordu. Her yerde, o yerin kàbiliyetine göre temessülü varmış; bir anda binler yerde bulunuyormuş.”</em></p>



<p>İkinci mesleğe göre ise aveneleri ve bir nevi yardımcıları vasıtasıyla bu küllî işleri deruhte ediyor:</p>



<p><em>“İkinci meslek odur ki, Hazret-i Cebrail, Mikail, Azrail gibi melâike-i izâm, birer nâzır-ı umumî hükmünde, kendi nevilerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda avâneleri vardır. Ve o muavinler, envâ-ı mahlûkata göre ayrı ayrıdırlar.”</em></p>



<p>Üçüncü mesleğe göre ise nasıl bir ağacın kökünden tut ta gövdesine oradan dallarına ta en nihayet uçtaki kılcallarına kadar hayretengiz bir işleyişle hakikatini neşrediyor veyahut elektriğin ilk üretildiği noktadan ta her evin içindeki lambaya varıncaya kadar nurunu neşretmesi şeklinde ifade ediliyor:</p>



<p><em>“Bazı melâikeler var ki, kırk bin başı var. Her başında kırk bin dili var (demek seksen bin gözü dahi var). Her bir dilde kırk bin tesbihat var.”</em></p>



<p>Elhasıl, buraya kadar verilen bahislerden şu anlaşılıyor ki kainatın her nevinde farklı derecelerde ve seviyelerde bir tekellüm-ü İlahiyeye mazhariyet bulunmakta ve bir ilham hakikati ile bu neşredilmektedir. Azrail &nbsp;(A.S.) nasıl ki bir perdedir ve bütün canlıların ruhlarını yukarıda verilen üç mesleğe göre bu vazifeyi yerine getirmektedir. Aynı şekilde İsrafil &nbsp;(A.S.) ve Mikail &nbsp;(A.S.) dahi kendilerine verilen büyük ve hususi görevler dışında diğer küllî işleri de deruhte etmektedirler ve sualinizi teşkil eden Cebrail &nbsp;(A.S.) dahi ilham hakikatinin reisi ve pederi hükmünde bir nezaret-i umumiye vazifesini yerine getirmektedir. Buradan sakın şu mana anlaşılmasın bana da Cebrail &nbsp;(A.S.) dan bir vahiy mi geliyor? Haşa yüzbin defa haşa buna hiçkimse cesaret edemez! Aşağıda verilen ifadeden de anlaşılabileceği ve yukarıda da defaatle vurgulandığı gibi vahiy ve ilham arasında farkı bilmeyen ancak ve ancak birtakım echel ve ahmak insanlar tarafından buna cesaret edilebilir!</p>



<p><em>“Kalbine ilhamî bir tarzda gelen cüz&#8217;î mânâları &#8220;kelâmullah&#8221; tahayyül edip, âyet tabir etmeleridir. Ve onunla, vahyin mertebe-i ulyâ-yı akdesine bir hürmetsizlik gelir. Evet, balarısının ve hayvânâtın ilhâmâtından tut, tâ avâm-ı nâsın ve havâss-ı beşeriyenin ilhâmâtına kadar ve avâm-ı melâikenin ilhâmâtından tâ havâss-ı kerrûbiyyûnun ilhâmâtına kadar bütün ilhâmat, bir nevi kelimât-ı Rabbâniyedir. Fakat mazharların ve makamların kàbiliyetine göre, kelâm-ı Rabbânî, yetmiş bin perdede telemmu eden ayrı cilve-i hitab-ı Rabbânîdir.”</em></p>



<p><em>“Ve şu sırdandır ki, &#8220;Kelâmullah&#8221; ünvanı, kemâl-i liyakatle Kur&#8217;ân&#8217;a verilmiş ve daima da veriliyor. Kur&#8217;ân&#8217;dan sonra sair enbiyanın kütüp ve suhufları derecesi gelir. Sair nihayetsiz kelimât-ı İlâhiyenin ise, bir kısmı dahi has bir itibarla, cüz&#8217;î bir ünvanla, hususî bir tecelliyle, cüz&#8217;î bir isimle ve has bir rububiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususî bir rahmetle zahir olan ilhâmât suretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvânâtın ilhamları, külliyet ve hususiyet itibarıyla çok muhteliftir.”</em></p>



<p><em>Var mıdır istisnası ne melek ne de semek ona mazhar olmayan? Ne ins ne cin midir müstesnası ne de felek buna mazhar olmayan? Bazen uykuda bazen de yakazada her an ona yakînen muttaliyet, İşte O sen de, sen de O’na irtibatta mutlaka her anen mukarenet.</em></p>



<p class="has-text-align-right"><br>Kardeşiniz Sedad,<br>15 Cemaziye’l-Evvel 1446</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/cebrail-a-s-in-vazifesi-bitmis-midir/">Cebrail (A.S.) ın vazifesi bitmiş midir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur&#8217;daki “belki ve sanki” gibi kelimeler hangi anlamda kullanılmaktadır?</title>
		<link>https://mutalaainur.com/risale-i-nurdaki-belki-ve-sanki-gibi-kelimeler-hangi-anlamda-kullanilmaktadir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Oct 2024 12:19:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sual-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[sual-cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=8269</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sual: Risale-i Nur&#8217;da “belki, herhalde” gibi bazı kelimeler “belli ki, daimi olarak ve her halükârda” anlamında yani kesinlik ifade eden anlamda kullanılmaktadır. Aynen bu kullanım gibi &#8220;Sanki bu zerrat âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir. İşarat-ül İ&#8217;caz &#8211; 76&#8221; cümlesinde geçen &#8220;sanki&#8221; kelimesi “biraz veya çoğunlukla veya tamamen benzemek” [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/risale-i-nurdaki-belki-ve-sanki-gibi-kelimeler-hangi-anlamda-kullanilmaktadir/">Risale-i Nur&#8217;daki “belki ve sanki” gibi kelimeler hangi anlamda kullanılmaktadır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Sual:</strong> Risale-i Nur&#8217;da “belki, herhalde” gibi bazı kelimeler “belli ki, daimi olarak ve her halükârda” anlamında yani kesinlik ifade eden anlamda kullanılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynen bu kullanım gibi &#8220;Sanki bu zerrat âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir.<br />
İşarat-ül İ&#8217;caz &#8211; 76&#8221; cümlesinde geçen &#8220;sanki&#8221; kelimesi “biraz veya çoğunlukla veya tamamen benzemek” gibi burada ve her yerde hangi anlamda kullanılıyor ve bu konuda neler söylenebilir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cevap:</strong> Değerli kardeşim, sizler de bilirsiniz. Kelimeler birer canlı gibi doğar, büyür, gençleşir. Bunlardan bir kısmı gençliğini muhafaza eder hayatta kalmayı başarır, bir kısmı ise hâdisat ve ahvale dayanamaz söner gider ve diğer bir kısmı ise kavimlerin iç içe girmesiyle veya farklı nedenlerden ötürü varlığını ve hayatiyetini muhafaza edemez ve ölür gider. Bunlardan ayrı bir kısmı da ona yüklenen mana itibariyle değişime uğrayabilir ve yeni mana elbiseleri takınabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenlerden ötürü Kur’an’ın indiği asırdaki arapçaya tam vukufiyet kesbetmek ve meselenin özellikle ehemmiyetine binaen İslamî ilimlerde uzmanlık yapmak isteyenler sarf, nahiv gibi gramer ilimlerine ilaveten bu konuda iki-üç ilim (ilm-i vaz, ilm-i lügat, vb) gibi âlet ilimlerini de tahsil etmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette kelimelerin asıl manalarını yani hangi mana yönü ile kullanıldığını cümlenin tamamını bazen de paragrafın tamamını okuyarak ve aynı zamanda müellifin genel üslûbuna âşina olarak ve zamanın şartlarındaki kelime kullanımlarını da göz önünde bulundurarak elde etmek mümkündür. Sualde de belirtildiği gibi belki, herhalde gibi kelimeler hem Üstadın genel üslûbu açısından hem de o zaman dilimi içerisindeki kullanım şekli olarak istisnai durumlar hariç kesinlik ifade eden ve her halükârda ve daima manasına gelen anlamda kullanılmaktadır. Bu kullanım şekli yukarıda anlattığımız kelimelerin zaman içerisinde ona yüklenen mana değişimine de güzel bir örnek olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hatırladığım kadarıyla Farabi’nin ya da İbn-i Haldun’un bir eserinde (Kitâbu’l Hurûf ya da Mukaddime olabilir) yaklaşık olarak şöyle bir ifade geçmektedir. Bir toplumun dilini tam manasıyla öğrenmek için o toplumun sahil kentlerden ya da komşu ülkelerden uzak olan kısımlarına özellikle orta kısımlarında yaşayan hatta çölde bulunan ve farklı toplumlarla hiç ihtilat etmeyen insanlarından öğrenmekle sâde ve değişmemiş bir dil yapısından elde etmekle mümkündür. Çünkü sahil ve komşu ülkelere yakın bölgelerde yaşayanlar hem ticaret hem de farklı kültürel etkinliklerden kaynaklı olarak birbirlerinden kelime ticareti ve değişimi yapmaya müsaittirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelgelelim sualde geçen “sanki” kelimesinin kullanım şekline ve manasına bakmak için bütün külliyatı bu minvalde incelemek gerekir. Bu maksatla incelediğimiz takdirde temel eserlerde sanki kelimesi tek tük kullanım hariç genel anlamda kullanılmamıştır. Ancak tercüme eserlerinden olan Mesnevî ve İşaratü’l İ’caz adlı eserlerinde bu kelimenin çok daha sık kullanımı görünmektedir. Belki de tercümeleri yapan Abdülmecid Ağabey’in kullanımı ve üslübu çerçevesinde bir nedenden ötürü bu sıklık anlaşılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kelime ilgili cümle ve Üstad’ın genel üslubu çerçevesinde bakıldığında ve Risale-i Nur’un tevhide ve vahdete her zaman ısrarla vurgu yapması açısından bakıldığında kanaatimce sabık cümlede geçen “sanki” kelimesi “neredeyse”, “birebir”, “tıpatıp” gibi bir anlam çerçevesinde değerlendirilebilir. Fakat genel anlamda bir şey söylemek zor olabilir. Her paragrafa bu anlamda nazar edilip bakmak en doğrusudur. Vesselam.</p>
<p style="text-align: justify;">Kardeşiniz Sedad</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/risale-i-nurdaki-belki-ve-sanki-gibi-kelimeler-hangi-anlamda-kullanilmaktadir/">Risale-i Nur&#8217;daki “belki ve sanki” gibi kelimeler hangi anlamda kullanılmaktadır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;anî sırları, &#8220;o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zabtetmek&#8221; ne demektir?</title>
		<link>https://mutalaainur.com/kurani-sirlari-o-nurun-etrafinda-bir-daire-cevirmek-ile-avlamak-ve-zabtetmek-ne-demektir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[mutalaainur]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Oct 2024 07:15:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sual-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[bediuzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://mutalaainur.com/?p=8251</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sual: Aşağıda geçen bahisten ne anlaşılabilir ve neler söylenebilir? “Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi-otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zabtetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam [&#8230;]</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/kurani-sirlari-o-nurun-etrafinda-bir-daire-cevirmek-ile-avlamak-ve-zabtetmek-ne-demektir/">Kur&#8217;anî sırları, &#8220;o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zabtetmek&#8221; ne demektir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sual: Aşağıda geçen bahisten ne anlaşılabilir ve neler söylenebilir?</p>
<p>“Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi-otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zabtetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi-otuzdan, beş-altıya indi. Sözler”</p>
<p>Cevap: Evvela başka bir eserde geçen bir ibareyi vermek icab eder.</p>
<p>“Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakâik-ı Kur&#8217;aniyenin muammalarını keşfetmiştir ki; her bir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şübehata ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulmayıp, bazen îmanını kaybederdi. Şimdi, bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Kastamonu Lâhikası”</p>
<p>Her asrın mücedditleri, kutupları veya gavsları kendi çalışmalarıyla ve gayretleriyle elde ettikleri manevi terakkîleri sayesinde belirli makamlara ulaştıktan sonra onlara ilm-i ledün adı verilen bir ilim nasib olur. Bu sayede bazı sırlara vâkıf olurlar. Hususan evliyaya kuddise sirruhu veya kaddesallahı esraruhum denilmesinde ise şöyle bir sır vardır:</p>
<p>Evliya olan zatlar Kur’anın veya gaybî yani bilinmeyen hakikatlerin sırlarına derecelerine göre vâkıf olurlar. Bu nedenle bizler onların adları anıldığı zaman onlara lûtfedilen bu sırlarını kutsasın diye Rabbimize dua ederiz.</p>
<p>Bediüzzaman Hz leri de bu ilahî lütûf denizinden nasiplenen ender gavvaslardan, dalgıçlardan biridir dersek isabet etmiş oluruz. İlm-i beyan kaidelerine göre bir mevzuyu mecaz ve kinaye metodları ile ifade etmek söze ve kelama değer katarak kelamı güzelleştirir ve ulvîleştirir. Bu nedenle her mevzuya başlamadan önce söze hem dikkati çekmek hem de karîin yani dinleyicinin manevî bahçeye karşı iştihasını celbetmek için berâat-i istihlal ya da hüsn-i ibtida adı verilen bir yöntem kullanılır.</p>
<p>İlaveten diğer bahisleri de mevzuya münasebetlerinden dolayı buraya almak icap etmektedir.</p>
<p>“Cenab-ı Hakk&#8217;ın nur-u marifetine yetişmek ve bakmak; ve âyât ve şahidlerin âyinelerinde berahin ve delillerin emarelerini görmek üç çeşit olup.. bir kısmı, su gibi; ikinci kısmı, hava gibi; üçüncü kısmı, nur gibi olup.. takarrübün tarifini ve bu&#8217;diyetin vartalarını beyan eder. Lem&#8217;alar”</p>
<p>“Maahâza bazı bürhanlar suya benziyor, bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziya gibidir. Binaenaleyh bu gibi bürhanları gayet latif ve dikkatli ince bir fikir ile arayıp tutmalıdır ki; dökülmesin, sönmesin, uçmasın!.. Mesnevi-i Nuriye”</p>
<p>“Üçüncü kısım ise: Nur gibidir; görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyle ise kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle; belki kendi kendine gelir. Çünki nur; el ile tutulmaz, parmaklar ile avlanmaz, belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer harîs ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünki öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda da giremez, kesifi kendine mâlik ve seyyid kabul etmez. Lem&#8217;alar”</p>
<p>Bu girişleri yaptıktan sonra buradan anlaşılan mana cihetine gelirsek belki şunlar söylenebilir:</p>
<p>İşte besmelenin rahmet noktasından parlak olan nurunu yani marifetullahın şahidlerinden ne görünen ne hissedilen ne de elle tutulan üçüncü nevinden olan bu nur kısmını avlamak için avcı misal 20-30 kadar olan sırlar ile çevirip zaptetmek arzu ederken ancak 5-6 sırrına muvaffak olabildim. Çünki o nur ancak basiret yani kalp gözüyle keşfedilir. Maddi ölçülerle hırsla onlara elini uzatsan yakalayamazsın uçar gider.</p>
<p>Evliyanın seyrangâhıdır meydan-ı esrar,<br />
Asfiyanın müşâhedatıdır bostan-ı ebrar,<br />
Bürhanlar ya su ya hava ya nur değil nar!<br />
Neden durursun ara bul onu leyl-ü nehar.</p>
<p>Sedad</p>
<p><a href="https://mutalaainur.com/kurani-sirlari-o-nurun-etrafinda-bir-daire-cevirmek-ile-avlamak-ve-zabtetmek-ne-demektir/">Kur&#8217;anî sırları, &#8220;o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zabtetmek&#8221; ne demektir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://mutalaainur.com">Risale-i Nur Külliyatı</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
